Kılıçdaroğlu'ndan Davutoğlu'na hodri meydan; "Gel, milletvekillerini millet seçsin!"

"Bak ben millete güveniyorum, ön seçim diyorum, siyasi partiler yasasını değiştirelim diyorum. Millete inanıyorsan, oyuna inanıyorsan, sağduyusuna inanıyorsan, gel liderlik sultasını değiştirelim, 12 Eylül darbe hukukunu hep beraber değiştirelim."

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 03.02.2015 tarihinde GrupGenel Kurulu Toplantısında konuşma yaptı.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun konuşması şöyle:
"Değerli arkadaşlarım, güzel bir grubumuz var, heyecanlı bir grubumuz var; heyecanımız hiç eksik olmasın. Türkiye'ye dair umudumuz var. Güzel bir Türkiye'yi beraber inşa edeceğiz. Çocuklarımıza güzel bir Türkiye bırakacağız. Anneler çocuklarını sabahleyin güler yüzlü okula gönderecekler. Bütün herkesi güler yüzle kucaklayacağım. Önümüzde karamsar bir tablonun olduğunu biliyorum ama unutmayın, bu insanlar yani bizlerin babaları, dedeleri en zor koşullarda milli mücadele verdiler. Onlarda ayrılık gayrılık yoktu onlarda. Tek amaçları varda, ülkenin bağımsızlığını sağlamak ve güzel bir Türkiye'yi çocuklarımıza bırakmak. Onlar bize bıraktılar, onlara şükran borçluyuz. Bunu sözlerimin başında ifade etmiş olayım.

Gençler hiç meraklanmayın, arkadan güçlü bir gençlik geliyor. Sizlerle onur duyuyorum. Ülkesine sahip çıkan gençler, geleceğine sahip çıkan gençler, vatandaşına sahip çıkan gençler, sizlerle onur duyuyorum. Bunu da ifade edeyim.

Edirne'de bir sel taşkını oldu, çok sayıda Edirneli kardeşimiz mağdur oldu. Hükümetten arzu ettiğimiz desteği alamıyoruz ama belediyemiz yirmi dört saat aralıksız çalışıyor. Buradan bütün Edirnelilere geçmiş olsun dileklerimizi Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak iletmiş oluyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bugün -belki biraz teorik de gelebilir ama- bir konudan başlayarak yoluma devam etmek istiyorum. Anayasa, nedir Anayasa? Bir devletin çatısını çizen temel belgedir. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Yürütme Organı, arkasından Yasama Organı, arkasından yargı organı ve medya gelir. Devlette hangi kurum nasıl çalışacak bunları belirler. Bizim Anayasadan kaynaklanan sorunlarımız var mı? Elbette var. Çözülmeli mi? Elbette çözülmeli. Bu konuda bir tereddüdümüz yok ama anayasalar halkın oylarıyla kabul edildiği için herkes anayasal sınırlar içinde görev yapmak zorundadır. Hiç kimse hukukun üstünde değildir. Bütün yasalar Anayasaya uygun olarak hazırlanmak zorundadır. Dolayısıyla, anayasa bütün ülkelerde temel belgedir, herkes ona uymak zorundadır. Anayasalar demokrasiyi güçlendirmek için bir kişinin egemenliğine asla izin vermemiştir bizim ülkemizde, güçler ayrılığı ilkesi vardır; yasama, yargı, yürütme milli irade adına görev yapar. Anayasada çok açık bir şekilde bunun tanımı yapılmıştır. Şimdi geliyorum Türkiye gerçeğine. Yasalar böyle diyor, anayasa böyle diyor, halkın oyuyla kabul edilmiş anayasa böyle diyor ama uygulama nedir?

İsterseniz önce, değerli arkadaşlarım, yasama organıyla başlayalım, içinde bulunduğumuz yasama organı yani Türkiye Büyük Millet Meclisi. Az önce Sayın Davutoğlu diyor ki "Cumhuriyet Halk Partisinin Türkiye'nin gündemine ilişkin hiçbir sözü yoktur." Hayatımda bu kadar yalan söyleyen ikinci bir adam görmedim, nasıl yoktur?  Açık, net söylüyorum, sen de duy, abin de duysun, hiç önemli değil, açıkça duy. Türkiye'nin temel gündemiyle ilgili sana bir öneri yapıyorum sana: Gel, milletvekillerini milletin kendisi seçsin, liderler seçmesin.  Gelir mi? Abisi izin vermez. Vesayet altında Başbakanlık yapılamaz. O nedenle söylüyorum, Türkiye'nin gündemi bu mudur? Evet budur. Temel gündemi? Temel gündem. Milletvekilini kim seçmeli? Milletin kendisi seçmeli. Niye izin vermiyorsun? Bunu kimi getirdi, lider sultasını kim getirdi? 12 Eylül darbesi getirdi. Bunlar "Biz darbeye karşıyız" demiyorlar mı? Açık, net çağrı yapıyorum, adam gibi çağrı yapıyorum: Demokrasi istiyorsan, millete inancın varsa, milletin oyuna güveniyorsan, onun karanına saygın varsa gelirsin Siyasi Partiler Yasası'nı adam gibi değiştiririz ve demokrasiyi getiririz. Getirir mi? Abisi izin vermez, kendisinin niyeti de olsa abisi izin vermez. O nedenle diyorum, vesayet altında Başbakanlık yapılamaz. Bak, ben milletime inanıyorum, millete güveniyorum, ön seçim diyorum; gel, Siyasi Partiler Yasası'nı değiştirelim diyorum. Millete inanıyorsan, milletin oyuna inanıyorsan, milletin sağduyusuna inanıyorsan gel lider sultasından vazgeçiren yasayı, 12 Eylül darbe hukukunu hep beraber değiştirelim. Yargıyı siyasallaştırdılar.

Şimdi, bakın çok değerli arkadaşlarım, çok acıdır ama bir gerçeği sizlerle paylaşmak isterim. Yargıda şöyle bir tablo çıktı, gazeteler yazdı: Efendim, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda görev yapan hâkimlerin tanımına bakın şimdi: "Sosyal demokratlar, ülkücüler, cemaatçiler ve AKP'liler." Şimdi bana söyler misiniz böyle bir yargı sistemine dünyanın hangi ülkesinde güven duyulur? Bir yargıcı siyasi kimliği nedeniyle tanımladığınız andan itibaren o hâkime kim güvenir? Ve daha önemli bir soru: Bunu bu hâle kim getirdi? Bütün vatandaşlarıma sesleniyorum: Adalet çok önemli bir kavramdır. Adalet, adaleti dağıtacak kişinin namuslu insan olması lazım. Bütün kaygılardan arınması lazım, vicdanının sesini dinleyip öyle karar vermesi lazım. Eğer siyasi inancına göre karar verirse adalet dağıtamaz. Dinsel inancına göre karar verirse adalet dağıtamaz. Adalet farklı bir şeydir. O nedenle diyoruz ki, adaleti de bunlar bozdular. Yani Türkiye Büyük Millet Meclisinde Parlamento sınıfta kalmış vaziyette, yargı da sınıfta kalmış vaziyette. Yargıyla ilgili düzenlemeler yaptılar. Meydan meydan dolaştım "Bu yanlıştır. Bunu yaparsanız Türkiye farklı bir sürecin içine girer" dedim. "Hayır, siz bilmiyorsunuz, biz biliyoruz" dediler. Şimdi yaptıkları düzenlemeden kendileri şikâyet ediyorlar. İyi de yapan sendin, niye şikâyet ediyorsun şimdi? Hangi gerekçeyle şikâyet ediyorsun? Çünkü senin istediğin gibi karar vermiyorlar diye. Bir diktatörün beklentisine uygun bir yargı karar verirse ona yargı denmez, diktatörün yan organı denir. Führer ne diyor, Göbez? "Führer nasıl karar verecekse Almanya'daki yargıçlar da o paralelde karar vermelidir." Diyor. Aynı beklenti içindeler ama kimse kusura bakmasın avucunuzu yalarsınız, buna izin vermeyeceğiz.

Tekrar yargıya geleceğim, şu yasama organını bir bitireyim. Yasama organı için ne diyorlardı? Seçimle gelmiş, milletin oyuyla gelmiş. Milletvekillerine çıktı dedi ki "Tuzluk." Ben de bu kürsüden kendilerine tuzluk denen AKP Grubuna seslendim. Siz gerçekten tuzluk musunuz, yoksa milletin oylarıyla seçilen milletvekilleri misiniz? Milletvekilleriyseniz buna itiraz edin. Tek cümle çıkmadı arkadaşlar. Bu nedir? Yasama organı yürütmenin vesayeti altındadır demektir. Yani bağımsız, özgür iradesiyle yasama faaliyetini yapamıyor demektir. Böyle bir tablo olamaz. Sonra kalktılar, son yolsuzluk olaylarında, 50'ye yakın AKP milletvekili "Burada yolsuzluk vardır, gitsinler Yüce Divana" diye oy verdiler. Yanında oturan arkadaşı, vicdanıyla oy veren milletvekiline dönüp "Hain" dedi. "İçimizdeki hainleri temizleyeceğiz" dedi. Hain diyen kişi asıl yasama organına ihanet ediyor, asıl hain odur. Ve son karar, Yasama Organından AKP milletvekillerinin oylarıyla 4 bakanın Yüce Divana gitmemesi yönünde karar alınmasına yol açtı. Bu ne demektir? AKP Grubu, bir kişinin sözünden çıkmıyor; milletin değil bir kişinin sözünden çıkmıyor, o nedenle ciddi sorunumuz var.

Değerli arkadaşlarım, eğer bir ülkede yargı zarar görürse yani hukuk olmazsa, yani adalet olmazsa yabancı sermaye oraya gelmez, iş adamı yatırım yapmaz çünkü mal varlığının güvencesi yoktur. Her an birisi gelip el koyabilir. Örnek var mı? Var tabii. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu hükümetin emrindeki el koyma organıdır. Bütün mekanizmalar onun üzerinden geçiyor. En son Show TV'ye el koydular, havuz medyasına teslim ettiler. Nasıl bir düzendir bu anlamak mümkün değil. Nasıl bir gözü karalıktır, anlamak mümkün değil. O nedenle söylüyorum, iş adamına, işçiye, çiftçiye, hak arayan kim varsa hepimiz oturup yeniden düşünmek zorundayız, yeniden karar vermek zorundayız, yeniden bir Ulusal Kurtuluş Savaşını başlatmak zorundayız. Biz, Ulusal Kurtuluş Savaşını verirken hiçbir zaman ne inanç ayrımı ne kimlik ayrımı ne başka bir ayrım yapmadık. Bu topraklarda yaşıyorsak çocuklarımıza karşı görevimiz vardır. Sağ sol ayrımı da yapmadık ama bugün geldiğimiz nokta yeni bir süreçtir. Anayasası askıya alınmış bir devlet var. Anayasası askıya alınmış, Parlamentosu yürütmenin baskısı altında, yargı yürütmenin kontrolü altında, dolayısıyla bu süreç biraz daha hızlanarak giderse halkın direnme hakkı ortaya çıkacaktır. Anayasa askıya alınınca olmaz, ilk söyleyen Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanıdır. "Anayasanın yargıyla ilgili maddesi çalışmıyor, askıya alınmıştır" dedi. Şimdi açıklıkla söylüyorum, Cumhurbaşkanıyla ilgili maddesi de askıdadır, çalışmıyor. Bir ülke düşünün, Cumhurbaşkanı var… Seçildin, güzel; Parlamentoya geldin, güzel; saygı gösteriyoruz, güzel, çıkıyorsun meydan meydan ettiğin yemine bağlı kalmıyorsun. Kendisine açık ve net söyledim, yine bütün milletime söylüyorum: Namus ve şeref kavramı bizim dokumuz için, geleneğimiz için çok önemli kavramlardır. Namus ve şeref için gerekirse her türlü mücadeleyi yaparız. Parlamentoya geleceksin, kürsüye çıkacaksın, tarafsız olacağın konusunda "Namusum ve şerefim üzerine ant içerim" diyeceksin, Parlamentodan çıkacaksın namus ve şerefi çöp sepetine atacaksın, bunu kabul etmiyoruz, kimse kusura bakmasın. Adam gibi adamsan namusuna da şerefine de sahip çıkarsın, olamaz başka şey. İçeride böyle, dışarıda nasıl? Dışarıda da felaket. Bakın dün bir gazetemiz yazdı, bugün de bir başka gazetemiz yazıyor. İstanbul'dan dört televizyon Mısır'a yayın yapıyor. Hiçbirisinin bir yerden alınmış izni yok çünkü Türkiye'de hukuk yok ki kim güçlüyse onun kuralı geçiyor. Hukukun olmadığı bir yerdeyiz biz. Mısır'a yayıp yapıyorlar "Şunları öldürün, şunları kesin, şunları asın" diye. Nereden çıktı bunlar arkadaşlar? Hangi hukuk devleti? Böyle bir tabloyla Türkiye Cumhuriyeti ilk kez karşılaşıyor. O zaman kusura bakmayın, siz Roj TV'den hiç şikâyet etmemeniz lazım, o da Hollanda'dan yayın yapıyor. Niye şikâyet ediyorsun?
Değerli arkadaşlarım, sadece Mısır mı? Hayır. Suriye. Bakın, Suriyeli vatandaşlar Türkiye'de, gencecik kızlar pazarlanıyor. Bunun sorumlusu kim? Din, iman edebiyatı yapanlar, sorumlusu onlar. Açlıkla karşı karşıyalar, sorumlusu kim? Din, iman edebiyatı yapanlar. Ya, sizin dininiz nasıl, imanınız nasıl vallahi merak ediyorum. Suriye'de öyle, Mısır'da öyle, kan gövdeyi götürüyor, neden yapıyorsunuz siz bunu? Yazık günah değil mi bu ülkeye? "Bunların Türkiye ile bir vizyonu yoktur" diyor ya. Buradan açık ve net söylüyorum Davutoğlu da duysun, abisi de duysun: Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında, inşallah benim başbakanlığımda Ortadoğu'ya barış ve huzur gelecek. Hiç kimsenin burnu kanamayacak. Türkiye yine her zaman olduğu gibi bölgesinin en saygın ülkesi olacak çünkü Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal'in cumhuriyetidir, aslı dokundurtmayacağız. Ortadoğu'ya da barışı getireceğiz, bütün dünyaya da barışı getireceğiz. Barış demek Türkiye Cumhuriyeti demektir. Bu felsefeyi toplumun her kesimine, her bölgeye yerleştireceğiz. Elbette ki bütün ülkelerde demokrasi olmasını isteriz, elbette ki barış olmasını isteriz, bizim politikalarımız o ülkelerin içişlerine doğrudan müdahale etmemektir, böyle bir politikayı asla benimsemiyoruz. Bizim vizyonumuz da budur, bizim misyonumuz da budur, bizim görevimiz de budur, bizim inancımız da budur, bizim yüzde yüz kabul ettiğimiz kuralımız da budur.

Bir gerçek var, kimse bu gerçeği göz ardı etmesin. Türkiye iyi yönetilmiyor. Türkiye'de huzur yok. Kime giderseniz gidin ister taksi şoförüyle konuşun, ister çöpten kâğıt toplayan gencecik çocuklarımızla konuşun, ister berberle konuşun, ister manavla konuşun, ister esnafla konuşun, ister sanayiciyle konuşun herkesin kafasında bir soru var: "Ne olacak bu ülkenin hâli?" diye. Buradan söylüyorum. Bizim bir görevimiz var, Cumhuriyet Halk Partisinin bir görevi var. Bütün vatandaşlarıma sesleniyorum, çok iyi bilsinler, cumhuriyeti kuran partiyiz, seni kul olmaktan çıkarıp vatandaş yapan partiyiz, hak arayan bir vatandaş konumundasın sen. Çok partili hayatı getiren partiyiz. Bizim mal varlıklarımıza el konuldu. Bizim genel başkanlarımız hapse atıldı. Bizim il, ilçe başkanlarımız öldürüldü ama geriye dönüp bir hesaplaşma içine girmedik, geleceğe baktık hep ve dedik ki Türkiye'de demokrasi kalıcı olmalıdır. Ve üçüncü büyük dönüşümü yaptık. Bu ülkeye sosyal demokrasiyi getirdik. Dedik ki insan siyasetin odağında olmalıdır. İnsanın sorunu varsa o sorunu çözmek bizim boynumuzun borcudur. Şimdi, dördüncü bir devrime hazırlanıyoruz. Dördüncü bir aşamaya geldik. Bu ülkede kaybolan demokrasiyi yeniden getirmek, özgürlükleri yeniden getirmek, bu bizim boynumuzun borcudur. Şimdi diyorlar ki "Efendim, tehditler var." Nerede bir olay olsa bir sanal düşman yaratıyorlar, onun üzerinden gidiyorlar. 17-25 Aralıkta neyi gördük? Bir hükümetin bir devleti nasıl soyduğuna tanık olduk. Ne yaptılar? "Efendim, paralelciler…" Sonra plağı biraz daha değiştirdiler "Paralelcilerle CHP iş birliği yapıyor." Ben sana adam gibi soru sordum: Bu valileri tayin eden kimdi? CHP miydi? Bizim öyle bir yetkimiz yok bildiğim kadarıyla. Bu hâkimleri tayin eden CHP miydi? Benim bildiğim kadarıyla öyle bir yetkimiz yok. Bu askerleri tayin eden CHP miydi? Öyle bir yetkimiz yok. Biz ne dedik? Yanlış yapıyorsun dedik. O bakanını gönderdi Amerika'ya "Bir emirleri var mıdır?" diye. Her şeyi yaptın, her şeyi berbat ettin, senin yolsuzlukların ortaya çıktı, dönüyorsun utanmadan Cumhuriyet Halk Partisini suçluyorsun. Cumhuriyet Halk Partisi halkın partisidir, halk dışında hiç kimseyle özel bir ilişkisi de yoktur, açık ve net. Alacaksınız devleti teslim edeceksin, onlara göre, sonra aradan 12 yıl geçecek "Bizi kandırmışlar" diyecekler. Ya, sen çocuk musun? Hani, sen dünya lideriydin? Hani, siz oyun kurucuydunuz? Ne oldu birden bire sizi kandırdılar? Öyle anlaşılıyor ki yol arkadaşıydı bunlar zaten, şimdi yan çizmeye başladılar. "Ben kirliyim" diye ortaya çıkınca yan çizmeye başladılar. Kimi suçlayacaklar? Her zaman olduğu gibi Cumhuriyet Halk Partisini "Niye bunu yaptınız?" diye. Ya, sen yaptın kardeşim. Bakın yakında şöyle bir ifade görürseniz şaşmayın. Edirne'de taşkın oldu ya, diyecekler ki onu da CHP yaptı, göreceksiniz. Biz ne yapıp yapmadığımızı çok iyi biliyoruz. Hangi inançtan olursa olsun, hangi kimlikten olursa olsun bütün vatandaşlarımızı kucaklıyoruz. Ülke kötü yönetiliyor, bu ülkenin düzlüğe çıkması lazım. Bu ülkede huzurun olması lazım, bu ülkede barışın olması lazım, bu ülkede kardeş kavgasının olmaması lazım, bu ülkede medyanın halkın gözü kulağı ve sesi olması lazım. Bu ülkede yargının tarafsız ve bağımsız olması lazım, bu ülkede alın teri dökenlerin kazanması lazım. Kim yapacak? CHP yapacak, açık ve net CHP yapacak. Anayasada bir hüküm var "Grev serbesttir" diyor, gider izin alırsınız, kuralları uygun, gider grevinizi yaparsınız, kimse buna bir şey demez ama bunlar 12 Eylül yasalarına yine sığındılar. Birleşik Metal İş'in yasal çerçevede yaptığı grevi yasakladılar, milli güvenlik nedeniyle yasakladılar. Hangi milli güvenlik arkadaşlar, ne oldu? Adam mı vuruldu? Ne oldu, savaş mı çıktı, iç isyan mı çıktı? Hiçbir şey yok ortada, grev yapıyorlar, milli güvenlik nedeniyle Bakanlar Kurulunda karar çıkardılar, yasakladılar ama işin bam noktası şu arkadaşlar: Çıkardıkları Bakanlar Kurulu kararı da sahte çünkü altında imzası olan bakanlar o tarihte Türkiye'de değil, yurt dışında. Ne demek bu? Bunların elinden önceden kararname taslakları alınmış, üstü dolduruluyor, piyasaya sürülüyor. İşte bu hükümet böyle bir hükümet. Bu hükümet sahtekârlığı içselleştirmiş bir hükümet. Ben şimdi Davutoğlu'na soruyorum: Sen o kararnameyi nasıl imzaladın arkadaş, bakan yokken burada hangi gerekçeyle imzaladın? Abinden mi talimat aldın? Vallahi billahi abisinden talimat almıştır çünkü onda düşünecek kadar zaman yok ve kapasite de yok. İşçiler dediniz de bir şey daha söyleyeyim. Efendim, şimdi kalkmış kıdem tazminatını nasıl halledebilirim, yürütme konusunda uzmanlar ya, sıra geldi işçinin kıdem tazminatına onu da yürütecekler. Diyor ya "CHP'nin görüşü yoktur" diye. Görüşüm var, kıdem tazminatı konusunda görüşümüz var, işçilerle anlaşmadan buraya getireceğin her teklife, her tasarıya Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak izin vermeyeceğiz…İzin vermeyeceğiz… İzin vermeyeceğiz. Şimdi işçilere göz diktiler, göz dikmede de biraz haklılar doğrusunu isterseniz. Ne aldılarsa hepsini aldılar ellerinden bunlardan tık yok, ses de yok. Bakın, işçileri ben eleştiririm, sendikaları da eleştiririm, onlar bilirler ki biz sosyal demokrat partiyiz, ne yaparlarsa yapsınlar biz onların haklarını savunuyoruz. Yine kıdem tazminatında Cumhuriyet Halk Partisi olarak, CHP olarak onların haklarını bu Parlamentoda gerekirse meydanlarda sonuna kadar savunacağız.

Şimdi, bu baskı yönetimini meşrulaştırmak istiyorlar. Ne yapıyorlar? Parlamentoya bir yasa getiriyorlar, güvenlik yasası, iç güvenlik yasası. Ya, iç güvenlik diye bir kavram mı kaldı Allahaşkına da yasasını getiriyorsunuz. 12 Eylül darbe yasalarını tahkim etmek istiyorlar, arada boşluklar var, o boşlukları doldurmak istiyorlar. Şu yaptıkları düzenlemeye bakın arkadaşlar yani gerçekten pes. Tabanca olursa bir yılla yargılanıyorsun, cezayı alsan da paraya dönüşüyor ve serbest bırakılıyorsun; sapan olursa iki yılla yargılanıyorsun; ya poşu olursa dört yılla yargılanıyorsun, adalete bakın, bunların adaletine. Şimdi, ben 76 milyon yurttaşıma sesleniyorum: Eğer biz buna adalet diyorsanız gidin oyunuzu verin; hayır, adalet olmaz diyorsanız adresiniz bellidir, yeriniz bellidir, yuvanız bellidir, geleceğiniz de bellidir, Cumhuriyet Halk Partisi. Şunu söyleyeyim, daha önce şöyle bir açıklama yapmışlardı, Bülent Arınç yapmıştı, 15 Eylül 2014'te Bakanlar Kurulu toplantısından sonra medyanın önüne çıkıyor "Artık bundan sonra torba yasa gelmeyecek. Davutoğlu talimat verdi, artık bunlar olmayacak." diyor. Bu yasa ne? Torba yasa. Davutoğlu talimat vermişti. İyi de kim takar Davutoğlu'nu; Davutoğlu ayrı abisi ayrı, kim takar Davutoğlu'nu. Şimdi ben söylüyorum: Sayın Davutoğlu, sen bu talimatı verdin Bakanlar Kurulunda, senin hükümet sözcün çıktı medyanın önünde bunu açıkladı, peki bu yasa ne, bu torba yasa ne? Niye geliyor? Senin abin seni adam yerine koymuyor, başbakan yerine koymuyor sen dönüp bana diyorsun ki "Beni Başbakan yerine koy" Ben seni niye yerine koyayım Başbakanın, niye koyayım? Diktatörlükler böyle gelir arkadaşlar, sanal düşman yaratılarak gelir. Şimdi, yeni iç güvenlik yasası getiriyorlar milletin elini kolunu bağlamak için. Sanıyorlar ki bu, PKK'yi kontrol etmek için. Ya, PKK'nın hapse düşme diye bir derdi yok ki. Kimin derdi bu dert? Gezide eylem yapan gencecik çocukların derdi. Ne diye poşu takıyorlar ya da yüzlerine bir şeyler takıyorlar? E, biber gazından korunmak için takıyorlar. Bunlar için getiriliyor. Ne getirirsen getir, hangisini getirirsen getir söz veriyorum, o gençlerin en önünde ben olacağım. Efendim "Biz bunu kamu düzenini sağlamak için getiriyoruz" diyorlar. Ya, hangi kamu düzeni; valiyi tayin edersin, kaymakamı tayin edersin, polisi tayin edersin, emniyet müdürünü görevden alırsın, istediğini yaparsın, savcıları istediğin yere sürersin hangi kamu düzeni? Getirilmek istenen düzen hırsızlık düzeninin korumak için getiriyorlar bunu, yapılmak istenen budur, hırsızlık düzenini korumak için getiriyorlar.
Bakın, belki belleklerinizde yer almamıştır, unutmuşsunuzdur. Hatay Dörtyol'da bir olay olmuştu. Bir AKP milletvekilinin oğlu bir polisi şikâyet etmişti. Ne yaptılar? Karakolda tespih tanesi gibi polislere dizdiler. Bu da geçti karşısına, oğlu, suçluları tespit ediyor. Sonunda ne oldu? Polisler cezalandırıldı, öbürü ödüllendirildi. Şu anda yanlış hatırlamıyorsam 250 bine yakın polis var. 250 bin polis kardeşime sesleniyorum: Sen, halkın polisi olacaksan ben senin oyuna talibim çünkü ben de halkın çıkarlarını savunacağım. Özgürce görev yapacaksın, kimse sana müdahale etmeyecek. CHP iktidarında tespih tanesi gibi dizilmeyeceksin. Senin onurunu korumak benim boynumun borcudur, sana sözüm sözdür, polis kardeşim gel, oyunu Cumhuriyet Halk Partisine ver. Göreceksin Türkiye'de yeni bir ufuk açılacak. Senin de saygınlığını koruyacağız. Sen görev yapıyorsun, halk için görev yapıyorsun, halkın çıkarları için görev yapıyorsun, halkın güvenliği için görev yapıyorsun, halkın ensesinde boza pişirmek için değil, sana o talimatı verenlerin talimatına da uyma kardeşim. Biliyorum, ne yapmak istediklerini çok iyi biliyorum. Yasayı değiştiriyorlar, dinlemeleri de mahkeme kararı olmaksızın yapacaklar yani ben bu hükümete daha önce "Tele kulak hükümeti" demiştim, vallahi tele kulak hükümeti. Şimdi, vatandaşı dinleyecek. Vatandaşlara çağrım, lütfen, telefonla konuşurken derdinizi de bir anlatın, belki ya bunların da böyle bir derdi varmış diye hükümet öğrenmiş olur.

Değerli arkadaşlarım, şimdi bütün bunları gölgelemek için vatandaşın derdi var, işsizlik bir tarafta, yoksulluk bir tarafta, çiftçinin derdi, esnafın derdi var tutturmuşlar bir başkanlık modeli gelecek Türkiye'ye. Vatandaşın dikkatini çekmek, başka yere çekmek, televizyonlar sabah akşam başkanlık, başkanlık, başkanlık, bu da çıkıyor televizyonlara başkanlık sistemi. Bakın, en iyi tanımı yapan havuz medyası, yiğidi öldür hakkını ver. Havuz medyası bu konuda çok iyi bir başlık attı "Yürütme Başkanlığa bağlanacak" diyor. Zaten istediği o, yürütme işini oraya bağlayacaksın, başka nereye bağlayacaktın sen? Oraya çıktı yürütme işini yapamıyor. Nasıl yapılacak? Başkanlık modeli gelecek, kendi istediği başkanlık modeli olacak, diktatörlük sistemi olacak, yürütme işleri de artık oraya bağlanacak. Ben onun neleri yürüttüğünü gayet iyi biliyorum.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, daha önce ne diyordu? "Başkanlık sisteminin ortaya çıkışı bir özentinin sonucu ya da Amerikan emperyalizminin bize tavsiyesidir." diyor, Erdoğan diyor bunu 1993'te. Şimdi en oldu birden bire? Yürütme işi elinden alındı, nasıl yapacak? Başkanlık gelecek ki o işi yapsın. Biliyorsunuz, aile boyu bu işleri yapıyorlar, Bilal oğlanı al, diğerlerini al hepsi profesyonel bu konuda ve bu konuda bunların bir de genel başkan yardımcıları var, Süleyman Soylu. Ne kadar soylu bir adam bilemezsiniz. AKP'ye geçmeden önce yani müzik kutusuna para atmadan önce diyor ki "Başbakan yani Erdoğan padişah olmak istiyor. Yolsuzluklarla mücadele edeceğim diyen hükümet Türkiye'yi yolsuzluk çukuru içinde batırdı." Şimdi ne diyor? Parayı attı, artık onun müziğini çalacak. "Başkanlık sistemi sadece yeryüzünde değil, Avrupa'da, Güney Amerika'da değil uzayda bile yapılabilecek en önemli sistemlerden birisidir." Pes vallahi! Atma Süleyman be bu kadar. Hani derler ya "Ufak at da civcivler yesin" diye. Uzayda bile başkanlık, galaksilerde artık, herhalde yıldız savaşlarında, kendisine de öyle bir rol düştü herhalde. Ne yaparlarsa yapsınlar Cumhuriyet Halk Partisi olduğu sürece başkanlık sistemi gelmez, bunu herkes unutsun bir sefer, herkes unutsun. Bizim derdimiz başka, bizim derdimiz işsize iş bulmak; bizim derdimiz esnaf güler yüzlü olarak sabah siftahını yapsın; bizim derdimiz çiftçinin alın teri varsa karşılığını alsın; bizim derdimiz emekli hak ettiği aylığı alsın, bizim derdimiz bu. Sanayici üretsin, üreten Türkiye olsun, işsizlik olmasın, memlekette huzur olsun, bizim derdimiz o. Biz mevki makam peşinde değiliz. Bizim anlayışımız şudur, Sayın Baykal'ın sözüdür bu: "Siyaset bana ne verecek değil, ben topluma ne vereceğim" siyaset budur işte.

Şimdi, yeni bir düşman, kim? Merkez Bankası. Ekonomi kötüye gidiyor, ihracat düştü, ithalat felaket, ne yapacaklar? Bir düşman bulmaları lazım. E, artık bunu da "CHP yaptı" diye söylerlerse bakıyorlar olmuyor, kimi bulacaklar? Merkez Bankasını. Merkez Bankası şöyle, Merkez Bankası faizi indirsin… Ya, Parlamentoda yetkiniz var, gücünüz var, getirin yasayı Parlamentodan çıkarın, faizi de indirin bakın bakalım ne oluyor. Ağlaşıyorlar, Merkez Bankasına fatura kesecekler. Bütün milletimin öğrenmesini, bilmesini istiyorum: Bunu söyleyen kişi, iradeden yoksun kişidir. İraden varsa, şikâyet ediyorsan Parlamento buradadır, gelir gereğini adam gibi yaparsın, yapmıyorsan şikâyet etmeye hakkın yoktur senin.

Değerli arkadaşlarım, bakın on günde bu topluma çıkan fatura, reel sektörün yani üreten sektörün yani fabrikaların 176 milyar dolar döviz borcu var. Son on günde Merkez Bankasını suçladılar dolar tırmanışa geçti, rekor kırdı. Bunların oturdukları yerde artan borcu ne kadar? 8 milyar dolar. Oturduğu yerde, hiçbir günahı yokken, bir kişinin hırsı uğruna 8 milyar dolar ek yükün altına girdiler. Bu da Türk parasıyla yaklaşık 19 milyar lira yani eski parayla 19 katrilyon lira. Peki bunu kim ödeyecek? Reel sektör ödeyecek ama bunlar maliyete binecek, fiyatlar artacak. Bu malların alıcısı kim? Biziz. Kim ödeyecek? Vatandaş ödeyecek. Onlar bedel ödemezler, onların kasaları var; onların çocuklarının işi var; onların çocukları KPSS sınavına girmez; onların çocukları herhangi bir yükümlülük altında değildir; onların çocuklarının bir eli yağda bir eli baldadır. Bizim derdimiz bu ülkenin gariban çocukları, bakkal Mehmet Efendinin çocuğu, benim derdim o, onlar iş bulacak, onların dertlerine biz derman olacağız.

Değerli arkadaşlarım, hafta sonu Kuşadası ve Selçuk'a gittik. Selçuk'ta bir kahvede vatandaşlarla toplandık. Davutoğlu diyor ki "Ben İzmir'e gittim, o da İzmir'e gitti." Pes ya. Yani diyorum ya, hayatımda bu kadar yalan söyleyen birisini görmedim. Ben Kuşadası'na gittim, İzmir'e değil ama bunu bile bilmiyor. Vatandaşlarla sohbet ettik. Üreticilerin, çiftçilerin hepsi şikâyetçi, hepsi ama "Narenciye dalda kaldı" diyorlar. "Bu kadar büyük bir tabloyla, acı tabloyla hiç karşılaşmadık" diyorlar.

Değerli arkadaşlarım, narenciye üreticisi hak ettiği bedeli alamadı. Bir Tarım Kanunu var, bu kanunun 23'üncü maddesi "Milli gelirin yüzde 1'i oranında çiftçiye destek verilir” diyor. Bu rakam nedir biliyor musunuz, 2014'te 17 milyar lira yani 17 milyar lira çiftçiye verilecek. Bunlar kaç lira verdiler? 9,5 milyar lira verdiler, diğerini? Diğerinin ne olduğunu biliyorsunuz. Ziraat Odaları Birliği Başkanını suçlamıştım neden çiftçinin hakkına sahip çıkmıyorsunuz diye. Sayın Başkan da bana sitemlerini göndermişti. Buradan açıkça söylüyorum: Son yedi yılda yüzde 1'in altında çiftçiye destek verdikleri için çiftçinin kaybı 44 milyar liradır. Parlamentonun iradesine göre çiftçiye ödenmesi gereken para 44 milyar lira. Şimdi, kardeşim, sen çiftçinin hakkını koruyacaksan Ziraat Odaları Birliği olarak hükümet aleyhine dava aç, 44milyar lirayı iste, ben de senin arkanda olacağım ve destek vereceğim sana.

Yine, çiftçi kardeşlerim beni dinlesinler. Davutoğlu "Mazota desteği yüzde 5 artıracağız." diyor. ÖTV ve KDV dolayısıyla çiftçinin kullandığı mazottan aldıkları vergi 9 milyar lira. Peki verdikleri destek ne kadar? 500 milyon lira; 9 milyar lira, 500 milyon lira. Yüzde 5 artıracak da ne olacak? 525 milyon lira. 9 milyar lira nerede, 525 milyon nerede? Yani verdiği desteğin 18 katını vergi olarak çiftçiden alıyor ve buna da teşvik diyor ve buna da "Bizim misyonumuz" diyor. Ben sizin misyonunuzu çok iyi bilirim, sizin misyonunuz halkı soymak, işte böyle soyuyorsunuz çiftçiyi, 9 milyar lira vergi alıyorsunuz 525 lira veriyorsunuz ben seni teşvik ettim diye. "Soyaya destek vereceğiz" diyor. 2003-2014 döneminde 804 bin ton soya üretildi. Peki, ithalat ne kadar? 12,5 milyon ton. Sen çiftçiye destek verseydin 12,5 milyon tonu da çiftçi Türkiye'de ekerdi. "Mercimek, nohut, fasulyeye de destek vereceğiz" diyorlar. Hepsinde üretim düştü, iki Trakya büyüklüğünde alanı çiftçi artık ekmiyor çünkü ektiği zaman da zarar ediyor. Buradan çiftçi kardeşlerime açık ve net söylüyorum: Alın terinin karşılığını almak istiyorsan, huzurlu bir Türkiye istiyorsan, üründen sonra düğün derneğini huzur içinde yapmak istiyorsan, gidip alış veriş yapmak istiyorsan tek bir adresin var, düzgün bir adresin var, temiz bir adresin var, o da CHP, Cumhuriyet Halk Partisi. Gel, barış içinde, huzur içinde, dostluk içinde herkesin kazandığı bir Türkiye, sadece kirli adamların değil, herkesin kazandığı bir Türkiye umuduyla hepinize saygılar sunuyorum. "

    Salı, 03 Şubat 2015 16:04

Bağlantılı Konular