Kılıçdaroğlu: ”Gençler, ‘özgürlüğüme dokunma’ diyor. Bu, ‘Dolmabahçe’de oturup vapurlardan inen kadınlara baktığını söylüyor. Biz seni Başbakan olarak mı atadık, dikizci olasın diye mi?”

Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu CHP TBMM Grup toplantısında sık sık alkış ve sloganlarla kesilen konuşmasında şunları söyledi;

Değerli arkadaşlarım, hepinize selamlarımı saygılarımı sunuyorum. Televizyonları başında bizi izleyen yurttaşlarıma, Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan bütün grup adına, onların da selamlarını saygılarını sizlere gönderiyorum. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bugün, Sivas katliamının yirminci yılı. 2 Temmuz 1993, bizim tarihimizde önemli bir dönüm noktası. Ortaçağın Türkiye’ye getirildiği tarihtir 2 Temmuz 1993, insanların yakıldığı tarihtir. Oysa ne umutlarla kurmuştuk biz bu ülkeyi; herkes özgürce düşüncelerini ifade edecekti. Barışı egemen kılacaktık kendi coğrafyamızda. Bu topraklarda Yunus Emre vardı, Mevlana vardı, Hacı Bektaş-ı Veli vardı, “yetmiş iki millet birdir bize” diyordu, ayrılık gayrilik yoktu bizim kitabımızda, bütün insanları kucaklıyordu ama bu tarih, bizim hümanizmamıza bir gölge düşürdü. Orada hayatını yitirenler yanarak can verdiler, bedel ödediler. Nazım ne güzel söylemiş: “Sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.” (Alkışlar) Kuşkusuz yanarak ağır bir bedel ödediler ama onlar, cumhuriyeti aydınlattılar, geleceğimizi aydınlattılar. Bir insanlık suçunun bedelini ödediler. Onların failleri, asıl failleri hiçbir zaman yakalanmadı. Gölge edildi onlara, sırtları sıvazlandı. Onları savunanların yani asıl faillerin avukatlığını yapanların hemen hemen tamamı AKP saflarında görev yapıyor. İnsanlık suçu niye vardır? İnsan olduğumuz için vardır, insanlığımızı hatırlatmak için vardır. Bir insanı diri diri yakmak hangi kitapta vardır? Hangi inançta vardır? İnsanı sevmek varken neden yakalım? Düşüncesine saygı göstermek varken neden karşı çıkalım. Sevgiyi, hoşgörüyü bu topraklarda beraber egemen kılmadık mı? Birbirimizi kucaklamadık mı? Çanakkale’de beraber mücadele etmedik mi? Kahramanmaraş’ta, Gaziantep’te, İzmir’de, Afyon’da beraber bedel ödemedik mi? Neden birbirimize düştük ve neden 33 canımızı yaktık? O nedenle, hep beraber yeniden oturup yeniden düşünmek zorundayız. Ama asla ve asla intikam duygusuyla kimse hareket etmemeli. İntikam insana yakışmaz. Onun içindir ki büyük ozan “Acıyı bal eyledik.” diyor. İntikam yoktur bu kitapta, intikam yoktur bizim kitabımızda; insana sevgi, insana hoşgörü vardır, sevgiyle, hoşgörüyle yola çıkacağız ve devam edeceğiz.

Değerli arkadaşlarım, onlar ağır bir bedelle tarihe yazıldılar. Onları her zaman saygıyla, sevgiyle anacağız. Onlar, bu toplumun aydınlanmasına bedelleriyle katkı veren düşünürlerdir, insanlardır, yiğitlerdir; onları her zaman saygıyla anacağız. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bedel ödendi ama demokrasiyi kökleştirmek, düşünce özgürlüğünün önünü açmak, insanların daha mutlu bir dünyada yaşamalarını sağlamak bizim temel hedefimizdir. Siyasetin temel olgusu budur, bu amaçla yola çıkacağız. Siyaset bu amaçla yapılır. Siyaset, siyaset yapan kişinin halka adanmışlık sözüdür. Birey çıkar peşinde koşmaz siyaset yapmaz. Partisinin de çıkarları peşinde koşmaz. Siyaset yapan kişinin odak noktasında ülkesinin çıkarları vardır, insanının çıkarları vardır, insanının özgürlüğü vardır, hukukun özgürlüğü vardır; sultaya direnmek vardır, diktatörlere direnmek vardır, sultana karşı direnmek vardır, halkın gücünü öne çıkarmak vardır. (Alkışlar) Düşünün, 2002’de bir seçim yapıldı. İktidardaki parti yüzde 34 oy aldı ama genel başkanları milletvekili seçilemiyordu. Demokrasiyi derinleştirmemiz lazım dedik. Yüzde 34 oy alan bir siyasal partinin genel başkanı parlamentoda olmalıdır dedik. Anayasa değişti, yasalar değişti, Seçim Kurulu karar aldı, Siirt’te yeni seçim yapıldı ve bu kişi parlamentoya milletvekili olarak geldi. Güzel şeyler söylüyordu “Demokrasi, özgürlük, herkese özgürlük, herkese demokrasi, demokrasi olmalıdır, demokrasinin üstündeki vesayeti kaldırmalıyız, demokrasinin üstünde vesayet olmamalıdır, halk en büyük güçtür, halka güvenmeliyiz.” diyordu. Geldiler. Sadece, o söylemlere bizim kafamızda sorular vardı, pek çok çevre o sözlere inandı. Liberal aydınlar “Evet, vesayet kalkmalı; evet, demokrasi gelmeli; evet, özgürlükler gelmeli; evet, insanlar düşüncelerini özgürce dile getirmeliler.” dediler. Umut bağladılar. Avrupa Birliği’nden pek çok ülkeye kadar ortak hareket ettiler “Evet, bizim ülkemize demokrasi gelmelidir.” dediler. Her seçimden sonra balkon konuşmaları yapıldı. “Biz ayrım yapmıyoruz.” dendi. “Ben bu ülkede yaşayan herkesin Başbakanıyım.” dedi. “Bize oy verene de oy vermeyene de saygılıyız. Oy vermeyenler de benim yurttaşlarımdır.” dedi. Bütün bunlar aşama aşama yerine getirildi. Sonra? Bir tarih vereceğim, özellikle medya mensubu arkadaşlar unutmasınlar. 2004, AKP’li bir bakanın Gaziantep’te kürsüde bir gazeteyi yırtmasıdır. Düşündüler, demokrasi bizim istediğimiz demokrasi değildi; özgürlük, bizim istediğimiz özgürlük değildi. Hukuk, bizim istediğimiz hukuk değildi. İnsan hakları, bizim istediğimiz insan hakları değildi. Onlar, kendi dünyalarına göre bir özgürlük anlayışını egemen kılmak istiyorlardı. Sadece ben özgür olacağım, her şeyi ben söyleyeceğim ama herkes benim dediğime “Evet” diyecek. Ne yapmaları gerekiyordu? Önce medya ile başladılar. Medyayı darmadağın ettiler, ağır cezalar kestiler, gazete yırttılar, gazete yırtıldığında kimse ses çıkarmadı, gazetelerde küçük haber oldu. Bakan, koltuğunu garantiledi. Sonra, medya mensuplarına ağır cezalar, patronlara ağır cezalar, beğenmediklerinin işine son verdirdiler. Medya patronları gidip ziyaret etti. “Siz kimi benim gazetemde köşe yazarı olarak görmek istiyorsunuz?” dediler ve bunu çıkıp televizyonlarda da söylediler ve medyayı çökerttiler. Halkın sağlıklı bilgi alma kanallarının önünü tıkadılar. Artık, gazeteler hep ondan bahsediyordu, televizyonlar hep ondan bahsediyordu, onların yandaşları çıkıyordu televizyonlara. Sabah akşam iktidarı öven, iktidarın yanında olan söylemlerle bütün günlerimiz, gecelerimiz geçti. Sonra, baktılar bir engel daha var. Nedir o engel? Yargı engeli, yargıyı düzeltmeleri gerekiyordu, militanlaştırmaları gerekiyordu yargıyı ve bir referandum yaptılar, yargı sil baştan değişti. Bir gecede 160 militanı Yargıtay’a yerleştirdiler, Danıştay’a yerleştirdiler. Düşünebiliyor musunuz değerli arkadaşlarım, Danıştay Başkanı emekli oldu yerine başkan adayı çıkmıyor, niçin? Kapı arkasında yapılan pazarlıklar henüz sonuçlanmadı da onun için. Sözde yargıçlar oy kullanacak, sözde aday çıkacak. Kurumları kurum yapan o kurumların kültürleridir değerli arkadaşlarım. Danıştay’ın bir kültürü vardı. En yaşlı daire başkanı Danıştay Başkanlığına seçilirdi, bu kültür oluşmuştu. Bu kültürlerin tamamını yerle bir ettiler; ne Yargıtay’da kültür kaldı ne Danıştay’da kaldı. Herkes bir kişinin gözüne bakıyor, kimi işaret ederse gidip oyunu oraya verecek. Öyle bir yapı içinde yargı da elden çıktı değerli arkadaşlar.

Sonra, üniversiteler. Üniversiteleri sil baştan yenilediler. Birisi konuşacak, üniversite senatoları onun konuşmasına destek atacaklar. Üniversiteler suskun kuruluşlar hâline getirildi. Bereket versin orada gençler var da mezuniyet törenlerinde özgürce haykırabiliyorlar. (Alkışlar)

Sendikalar halledildi. Siz düşünebiliyor musunuz değerli arkadaşlarım, bir sendika greve gidiyor, konfederasyonun başkanı grev kırıcılığı yapıyor. Hangi akıl, hangi mantık, hangi işçi hakları? Bakın bu bütün gürültü içinde bir şey gerçekleşti. Uluslararası Çalışma Örgütü Türkiye’yi kara listeye aldı. Konuşan var mı? Tartışan var mı? Sadece bizim Cumhuriyet Halk Partililer “Geç kaldı.” diyorlar. Evet, geç kaldınız, geçmiş olsun size. Bu sendikalardan bizim bildiğimiz sendikacı çıkmaz değerli arkadaşlarım. Sendika ağasından sendikacı olmaz zaten. Sendikacı işçinin hakkını korur. (Alkışlar) Memur sendikaları: Kendi memur sendikalarının üye sayısı son on yılda yüzde 770 arttı. Bunlar bir de memurların hakkını koruyacak! Grev yasağı getiriyorum memura” diyor. Memur gidip “Evet, bize grev yasağı getirebilirsin.” diyor. Sen ne biçim sendikasın? Sana sendika değil, kapıkulu sendikası demek lazım. (Alkışlar)

Yasama Organı, bizim bildiğimiz yasama organı mı? Milletvekillerinin bir yasa karşısında çıkıp düşüncelerini özgürce dile getirdikleri bir Yasama Organı mı? Böyle bir şey yok. AKP milletvekili bile diyor ki “El kaldırıp indiriyoruz, niçin el kaldırıp niçin indirdiğimizi biz de bilmiyoruz. Sadece bize ‘el kaldırın’ dedikleri zaman kaldırıyoruz, ‘indirin’ dedikleri zaman indiriyoruz.” (Alkışlar) 19 Mayıs hareketlerinin benzeri yapılıyor burada. Söyleyen ben değilim, AKP’nin kendi vicdanlı milletvekilleri söylüyor “Kabul edemiyoruz bu anlayışı” diyor. Ne diyeceksiniz? Yasama Organını kendi tekeline aldı bu kişi. “Ben söylerim, o olur.” Ağzından bir cümle çıkıyor, ertesi gün kanun teklifleri hazırlanıyor. Ağzından bir cümle çıkıyor, ertesi gün yasa önerileri Parlamentoya geliyor. Hitler döneminde Führer’e doğruydu bunun adı; o ne derse o yapılıyordu. (Alkışlar)

Sivil toplum kuruluşları halledildi, sindirildi, iş dünyası sindirildi. Kim konuştuysa maliye memurunu gönderdiler, ağır cezalar verdiler. Yargı onların yargısı, ne bekleyeceksiniz diyor. Birisi kalkıp kazaen bir şeyler söylese en ağır hakaretlerle “Sen sus, sen konuşamazsın, işine bak.” dendi. Değerli arkadaşlar, yargı talimatla dava açıp talimatla karar verme süreci içine girdi. “Dava açacağız” diyor. Savcılar durmasın” diyor. “Neden bekliyorsunuz? diyor. Göreceksiniz, yakında davalar açılacak. Göreceksiniz, daha cezalar verilecek.” diyor. Yargıca gerek yok ki, sen bari süreyi de söyle millet de böylece öğrenmiş olsun. Ve kişi kalkıp ne söyledi? Öyle bir noktaya geldi ki artık tiranlığını ilan etti. “Yasama ve yargı benim için ayak bağıdır” deme cüretini gösterdi. Yine kimse uyanmadı. Hep böyle birer damla, bardak doldu, birer damla doldu ve Sayıştay’ı da perişan etti. Bu ülkede tüyü bitmemiş yetimin ödediği verginin nereye harcandığının hesabı bile sorulmadı. Bunlar ne diyordu? Kul hakkından söz ediyorlardı. Kul hakkı yiyen adamdan bu memlekete hayır gelir mi Allah aşkına? (Alkışlar) Elli sefer söyledim. Çık şu televizyonlara bir de ya “Ben kul hakkı yemedim ya” Diyemiyor. Yiyen adam der mi? Diyemiyor. Ben daha önce demiştim, yalancıdan Başbakan olmaz, bir yalan daha söyle ne olacak yani. (Alkışlar) Baktılar, medyayı hallettiler, yasama ve yargıyı hallettiler, artık her şey kendi elinin altındaydı, her şeyi yönetiyordu artık. Bu sefer doğrudan doğruya kişilerin özel yaşamlarına sıra gelmişti. “Kaç çocuk doğuracaksınız, ben bilirim” diyor. Doğumu nasıl yapacaksınız “Ben bilirim” diyor. Eğlence? “Ben bilirim” diyor. Dışarıda kim oturacak, kim içeri girecek “ben bilirim” diyor. Kim tutuklanacak, kimin hakkında iddianame hazırlanacak “Ben bilirim” diyor. O kadar egosu güçlü hâle geldi ki kendisini tutamadı “Ben her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alırım.” dedi. Şimdi, milliyetçi kesilmiş. Sen dün neredeydin? Dün aklın başında değil miydi? Prompterda yazmıyor muydu o? Yazıyordu. (Alkışlar) Bugün milliyetçi kesilmiş beyefendi. Sevsinler senin milliyetçiliğini! (Alkışlar)

Ne diyordu? “Ulusal Kurtuluş Savaşı var, millet savaşa gidiyor “Benim dedem kümeste saklanıyordu.” diyor. Ne söyleyeyim ben sana? Ne söyleyeyim ben sana? (Alkışlar)

Korku duvarlarını bu ülkenin genç, yiğit evlatları yıktı. (Alkışlar) Herkesin korktuğu bir ortamda “Biz senden korkmuyoruz.” dediler. Kiminle gelirsen gel, ister TOMA’nla gel, ister suyunla gel, ister biber gazınla gel, ister plastik merminle gel, ister gerçek mermilerle gel bedenimi siper ediniyorum, senden korkmuyorum dediler. (Alkışlar) Hatırlarsanız 1968 olayları Paris’te başlamıştı. Bütün dünyaya yayıldı. Gezi olayları İstanbul’da başladı ve bütün dünyaya yayıldı. Bütün dünya, bütün ülkeler, dünyada bütün kurumlar, bütün sivil örgütleri herkes bu gençlere sahip çıktı. (Alkışlar) Gençler ne diyordu? “Özgürlüğüme dokunma, hayatıma dokunma.” diyordu. Bu ne diyordu? “Dolmabahçe’de oturuyorum Kadıköy’den gelen vapurlara bakıyorum, o kadınları seyrediyorum.” diyor. Ya seni biz Başbakan olarak mı atadık, dikizci olasın mı diye atadık? (Alkışlar) Ve bunu çıkıyor, sıkılmadan -samimi söylüyorum, insan biraz sıkılır ya, bunu söyler mi?- televizyonlarda anlatıyor. Nasıl bir düşünce, nasıl bir ruh hâlidir bu, anlamak mümkün değil. O nedenle söylüyorum, bu tiran hakkında bizim konuşmamızdan çok bu ülkenin psikologlarının konuşması lazım, onların anlatması lazım, nasıl bir ruh hâlidir bu. (Alkışlar)

“Bana kimse dokunamaz.” diyordu, “kimse bana diz çöktüremez” diyordu, “ben dünyanın lideriyim.” diyordu, “Ben bir konuşurken AKP Grubu şöyle yapar.” diyordu, “Bütün dünya böyle yapar.” diyordu. Bizim üç beş çapulcu çıktı, karizmasını çizdi, yere diz çökertti. (Alkışlar) Sonuçta ne oldu? Karizmasını çizdirdi panik içinde geldi, korkuyor. “Benim düşünceme dokunma, hayatıma dokunma, özgürlük alanıma dokunma.” diyor, genç, özgürlük istiyor, demokrasi istiyor; “yaparsan karizmanı çizerim.” diyor. Yaptı ve karizması çizildi, tükürdüğünü yalattılar ona. (Alkışlar) Şimdi, konuşuyor. Samimi söylüyorum, isterse otuz televizyon kanalı konuşmasını canlı versin, isterse bütün gazeteler bütün manşetten versin artık senin bu ülkede kıymetin kalmadı, dünyada da kıymetin kalmadı. (Alkışlar) Thomas Cefırsın’in çok güzel bir sözünü buldular arkadaşlar, beraber paylaşalım o sözü. Şöyle söylüyor: “Halk hükümetinden korktuğu zaman tiranlık, hükümet halkından korktuğu zaman özgürlük vardır.” diyor. (Alkışlar) Ne güzel değil mi? O gencecik çocuklara bir ara sordum: Siz tirandan korkuyor musunuz, Recep Tayyip Erdoğan’dan korkuyor musunuz? “Hayır, biz korkmuyoruz.” dediler. Peki, o sizden korkuyor mu? “Karizmasını çizdik, elbette bizden korkacak.” dediler. (Alkışlar) “Korku, biliyorsunuz yalan doğurur, korkan kişi yalana başvurur. Bu da Dostoyevski’ye ait bir söz; korku yalan doğurur. Sürekli korkan adam sürekli yalan söyler ve bunun da bir huyu, son zamanlarda başlamış, ağzını hangi konuda açsa bakıyoruz arkası yalan. Ne demiştik? Yalancıdan Başbakan olmaz. (Alkışlar) Kalktı ölümü meşrulaştırmak için, bakın ölümü meşrulaştırmak için, gencecik çocuklarımız hayatını kaybetmiş, ölümü meşrulaştırmak için “Efendim, bunlar Amerika’da da oluyor. Bakın Wall Street’te 17 kişi öldü.” dedi. Daha ağzını kapattı, Amerikan Büyükelçisi “Yok öyle bir şey, yalan söylüyorsun sen.” dedi. Yalan söylüyorsun, Sayın Başbakan yalan söylüyorsun.” dedi. (Alkışlar) Siz hiç başka bir ülkenin büyükelçisinin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı yalancılıkla suçladığını duydunuz mu? Aslında suçlamadı, gerçeği söyledi. Olmayan bir şeyi söylüyor. Hayatını yalan üzerine kuruyor çünkü korkuyor. Korkma Recep Tayyip Erdoğan, doğruları söylemekten korkma, yalana sığınma. Komplo teorileri üretiyor; şunlar yaptı, bunlar yaptı vesaire. Komplo teorileri üreten adam beceriksiz adamdır. Komplo teorileri üreten adam halkını sevmeyen adamdır. Komplo teorileri üreten adam halkıyla ayrı düşen adamdır. Sen önce dön bir kendine sor ya, ne oldu burada diye.

Değerli arkadaşlar, bakın, 4 kişi hayatını kaybetti. Ağzını açıp da hiç “Allah rahmet eylesin” dedi mi? Tam tersine öldürenlere meşruiyet kazandırıyor. Neredeyse “iyi ki öldürdüler” diyecek, zaten onu demese bir de ikramiye verir mi? İkramiye veriyor, neden? Kendi halkını öldürdü diye, talimatı bu verdi diye “Ben verdim talimatı” diyor.

Değerli arkadaşlar, ülke böyle yönetilmez, ülke sağduyuyla yönetilir, akılla mantıkla yönetilir; duyguyla, kinle, öfkeyle ülke yönetilmez. Kendi çocuklarına kin duyan bir Başbakan olmaz. O çocuklar bu ülkenin çocukları, o çocuklar bizim çocuklarımız. O çocuklar Türkiye Cumhuriyeti’nin adını bütün dünyaya onurla duyurdular. (Alkışlar) Dedim ya, yalancıdan Başbakan olmaz. Bugün bir yalan daha söylemiş. Efendim, malum ya Kabataş İskelesinde işte başörtülü bir kadına, altı aylık çocuğu varmış, 70-100 kişi saldırmış. Ellerinde eldivenler, idrarlarını yapmışlar. Kadıncağız uyandıktan sonra ne olduğunu kimse bilmiyor. Bakın, bu olayı duyar duymaz arkadaşlarıma telefon ettim. Derhal onu arayın ve bulun; gidin ve konuşun. 15 Haziranda bu talimatı verdik ve gazetelere şunu söyledim: Bunu yapanlara insan denmez. Bunu yapanlar hayvandır sözcüğünü kullandım. İsteyenler Hürriyet Gazetesinin koleksiyonlarında bunu görürler. Sonra, hayvan severler dediler ki “Bunu hayvanlar bile yapmaz.” Evet, hayvanlar bile yapmaz. (Alkışlar) Ayrıca, bunun takipçiliğini de yapmamız gerekiyor dedim. Kim yaptıysa çıkarın ortaya, sen değil misin Başbakan? Sensin. Niye çıkarmıyorsun ortaya? “Efendim, Kılıçdaroğlu bundan memnun oldu” diyor, böyle bir olaydan ötürü. Ya, insanda biraz vicdan olur, insanda biraz ahlak olur. Okuma-yazma bilmiyor desem olabilir yani okuma-yazma bilmiyor diyebiliriz ama üniversiteyi nasıl bitirdiği konusunda ciddi endişelerim var, gerçekten ciddi endişelerim var. (Alkışlar) Ya, arkadaş, sen benim söylediklerimi niye çarpıtıyorsun? Benim söylediklerim televizyonlarda var, gazetelerde var, Cumhuriyet Halk Partisinin İnternet sitesinde var, girersin bakarsın bu ne söylemiş diye. Benim söylediğimi çarpıtıyor çünkü sen yalan söylüyorsun. Yalancıdan Başbakan olmaz. Ben bunu çok samimi ve içten söylüyorum. Bir Başbakan halkına yalan söylemez. Sen, başörtülü kadına nasıl bir muamele yapıldığını öğrenmek mi istiyorsun? Taksim’de otobüste bir polisin, başörtülü bir kıza nasıl tokat attığını ben biliyorum, gördüm, televizyonlar verdi. Ağzını açıp bir laf ettin mi? Edemezsin. Neden? Çünkü onun hakkını korumak değil, senin amacın oy devşirmek. Senin amacın o türbanı sömürmek, başörtüsünü sömürmek, onu oya nasıl tahvil ederim, onun hesabını yapmak. (Alkışlar)

İstanbul merdiven altı atölyelerde binlerce başörtülü kız çalışıyor, bunların hakkını kim soruyor? Bunlar sigortalı mıdır, değil midir diye arayan soran var mı? Yok. Neden? Çünkü insan haklarından nasibini almamışsın sen, çünkü insan sevgisi yok senin yüreğinde; kin var senin yüreğinde. Ben merak ediyorum, bu kadar kin nasıl birikmiş onun yüreğinde. İnsan biraz şaşırıyor, samimi olarak söylüyorum, bu kadar kini bir insan nasıl yüreğinde barındırabilir? Rahmetli babamın söylediği bir laf vardı, hiç unutmam ve hep ona uyarım: “Oğlum sen doğru dur, eğri belasını bulur.” derdi. (Alkışlar)

Gençlerimiz ne istiyor? Gençlerimiz özgürlük ve demokrasi istiyor. Biz, daha Gezi eylemleri başlamadan önce bir özgürlük ve demokrasi manifestosu yayınlamıştık. Bütün gençlere buradan çağrı yapıyorum: Bizim özgürlük ve demokrasi manifestomuzu alın, yeni düşünceleriniz varsa onları da ilave edin, beraber bu ülkeye özgürlüğü, beraber bu ülkeye demokrasiyi getirelim. (Alkışlar) Sizin enerjiniz bize güç katacaktır. Siz korkusuzsunuz, korkmuyorsunuz. (Alkışlar) Sizin gücünüz özgürlüğünüzdedir. Biz size inanıyoruz, güveniyoruz tıpkı Mustafa Kemal’in size inandığı gibi. (Alkışlar) O kadar çok yalan söyledi ki kalktı “Bir camiye bira şişeleriyle girdiler” dedi. Her yerde söyledi bunu, bütün mitinglerde söyledi. Caminin müezzinini altı saat sorguladılar Terörle Mücadele Bölümünde. Adamın söylediği şu söz 76 milyon insanımızın kulağına küpe olsun: “Ben din adamıyım, yalan söylemem.” (Alkışlar) Yalan söylemeyen o din adamının alnından öpüyorum, ona saygılarımı sunuyorum. Doğru, her yerde doğrudur. Yalanla iktidar olunmaz. Yalan insanı payidar yapmaz doğruları söylemek varken. Bu tiran arkadaşımızı yani Erdoğan’ı düştüğü kuyudan çıkarmanın bir yolu var, demokrasi ipine sarılacak. Gençlerin istediği özgürlük ve demokrasiyi ben de istiyorum diyecek. İsterse bir sorunumuz yok. Bakın ne söylüyorum? Diyorum ki kendisine, sen demokrasiyi mi istiyorsun? Sen özgürlük mü istiyorsun? Sen milli iradeye saygı mı istiyorsun? Gel, yüzde 10 seçim barajını kaldıralım. (Alkışlar) Yüzde 10 seçim barajını kim getirdi? Kenan Evren ve arkadaşları. Yüzde 10 seçim barajını kim savunuyor? Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları. Al birini vur ötekine, ne fark eder, o da darbeciydi bu da darbeci; o da vesayetçiydi bu da vesayetçi. (Alkışlar) O, Atatürk’ü istismar ederdi, bu da dini istismar ediyor; al birini vur ötekine. (Alkışlar)

Genç kardeşim şunu söylüyor: “Sandığa gidiyorum, oyumu veriyorum, oy verdiğim partinin milletvekiliydi, bakıyorum bir başka partiden milletvekili karşıma çıkmış. Benim oyumu çalıyorlar.” diyor. Yüzde 49 aldı, Parlamentodaki oranı kaç? Yüzde 60-65. Yüzde 49 oy aldın, yüzde 65 nereden çıktı? Aradaki fark çalınan oylardır, aradaki fark milli iradeyi yansıtmaz. Milli iradeye saygılıysan milletin oyuna saygılı olacaksın, milletin oyunu alvere dalavereyle çalmayacaksın, parlamentoya aynen yansıyacak bu oylar. (Alkışlar) Var mısın, hodri meydan diyoruz, gel değiştirelim, gençlerin de bir talebi yerine gelsin, gençler de desinler “Demokrasi açısından bir talebimiz yerine geldi.” Yetiyor mu bu, değerli arkadaşlarım?

Değerli arkadaşlarım, yüzde 10 seçim barajı en yüksek barajdır dünyadaki, bu kadar büyük bir baraj yoktur. Demokrat olarak kendisini lanse eden bir siyasi otorite, bir siyasal parti darbe yasalarının arkasına saklanamaz. Darbe yasalarının arkasına saklanan kişi, o da bir başka darbecidir; bir vesayet gitti başka bir vesayet geldi ama senin karizmanı bu ülkenin gençleri çizdiler. (Alkışlar)

Yine çağrı yapıyoruz, diyoruz ki 12 Eylül döneminde Siyasal Partiler Yasası çıkmadı mı? Çıktı. Gel, değiştirelim kardeşim. Lider sultasına son verelim diyorum, gel bunu yapalım. Niye milletin önüne biz götürüp liste koyuyoruz ve bunları seçeceksin diyoruz? Millet niye kendi milletvekilini kendisi seçmiyor? Gel, değiştirelim. Bak, CHP Genel Başkanı olarak söylüyorum, demokrasinin önünü açalım, halkın iradesine ve oyuna saygı gösterelim. (Alkışlar)

Gezi eylemlerine katılanlardan sonra cadı avı başladı; sabah baskınları, sanıyorlar ki bunları korkutacaklar. Bunlar da ne yaptılar? Ellerine aldılar birer dilekçe, gittiler “Bu işin faili biziz arkadaş, tutukluyorsan hepimizi tutukla.” dediler. Hadi sıkıysa tutukla bakayım. (Alkışlar) Bütün o çocuklarımızın yanında olacağız, o çocuklarımıza sahip çıkacağız. Onların suçu özgürlük ve demokrasi demekti. Dünyanın hiçbir ülkesinde bu suç değildir. Özgürlük ve demokrasi talebi bir insan hakkıdır ve insandan ayrılamaz; o talebi her zaman ve her yerde bunlar dile getirecekler, biz de onlara saygı göstereceğiz. (Alkışlar)

Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’nı gel değiştirelim diyorum, gelmiyor, saklanıyor onların arkasına. Din ve vicdan özgürlüğü, hep dini kullanıyor. Bu ülkede bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: Dini kullanan adamdan bu ülkeye hayır gelmez. (Alkışlar)

Dini istismar eden adamdan bu ülkeye hayır gelmez. Dini siyasi çıkarları için kullanan adamdan bu ülkeye hayır gelmez. Dini istismar eden adam dine saygısızlık etmiş olur. (Alkışlar) Bütün kâinat bir ibadethanedir, insanoğlu istediği yerde ibadetini yapar. Miting meydanında söyledim, şimdi de söylüyorum, hangi yurttaşım “Ben ibadetimi yaparken birisi bana engel oluyor” diyorsa gelsin beni bulsun. Onun önüne düşeceğim ve ibadetini özgürce yerine getirmesi için her türlü çabayı harcayacağım. (Alkışlar) Din ve vicdan özgürlüğünden ne korkumuz var? İnsanları inançlarıyla baş başa bırakmamız lazım. O, siyasetin konusu değil, dini siyaset konusu yapan insanlardan dine hayır gelmez zaten. Bununla ilgili yasa teklifini de verdik. Cem evleri ibadethane olsun, niye olmasın? Ne engel var orada? (Alkışlar) Allah’a ibadet etmenin, peygambere dua etmenin, Kur’an okumanın yeri mi var? İnsanoğlu her yerde yapabilir bunu. Gel, kaldıralım diyoruz. Eski kafayı bırakın, yenilenin biraz, bakın gençler ne söylüyor? Taksim Meydanı’nda Cuma namazı kıldı gençlerimiz, kandil simidi dağıttı gençlerimiz kimse bir şey mi söyledi? Sen sadece rahatsız olsun, ben onu çok iyi biliyorum, başka rahatsız olan kimse yok çünkü onları suçlayacaktı, ellerinden silahları alındı, din silahı ellerinden alındı. Oysa inanç bir başka özgürlük alanıdır. İnsanlar neye inanıyorlarsa, dualarını nasıl yapmak istiyorlarsa, ibadetlerini nasıl yapmak istiyorlarsa hepimiz ona saygı göstereceğiz. Allah’la kul arasına girmek senin yetkinde mi? Kimin dindar olup olmadığını sen mi belirleyeceksin? Sana bu yetkiyi kim verdi? Nereden buldun sen bu teraziyi?

Değerli arkadaşlarım, yine söylüyorum, sen demokrat olarak kendini savunuyorsan, ben özgürlüğü savunuyorum diyorsun gel, şu medya özgürlüğünü yeniden ele alalım, medyayı özgür kılalım, halkın haber alma kanallarını özgür kılalım. Bakın, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu televizyonlara, gazetelere el koydu. Akşam gazetesinden 2 gazeteciyi daha attılar, niçin? Hükümetin hoşuna gitmediği için, hükümet aleyhine yazı yazdıkları için, zaman zaman eleştiri yaptıkları için. Yani TMSF’ye Akşam gazetesini aldın da sen oy devşireceğini mi sanıyorsun? Dediğim gibi senin itibarın artık sıfır, sende itibar yok; sadece Türkiye’de değil, senin dünyada da itibarın yok artık. Hiçbir ülkenin başbakanı, bakın altını özenle çiziyorum, ya da devlet başkanı Gezi olayları konusunda hükümete destek vermemiştir, tamamı eleştirmiştir. Hadi Türkiye’de diyelim biz yanlış yaptık, ya bütün dünya da mı yanlış yapıyor? Sadece kendisi doğruyu düşünüyor, öyle sanıyor, benim düşündüğüm doğrudur, bütün dünya yanlış söylüyor. Adamdaki egoya bak ve bu adam bu ülkeyi yönetiyor. Bir numaralı bölücü, vatandaşları ayırıyor, vatandaşları bölüyor. (Alkışlar)

Bakınız bugün, hapishanelerde binlerce üniversite öğrencisi var. Yazık günah değil mi bu çocuklara? Neymiş, Toplantı Yürüyüşleri Yasası’na aykırı davranmışlar! Davranabilirler, toplantı ve gösteri yapmak herkesin en doğal hakkıdır, anayasal haktır bu. Tutuyorsun hapishanelere atıyorsun, niye atıyorsun? Bu gencecik fidanları niye hapishanelerde çürütüyorsun? Gel, değiştirelim demokrasi istiyorsan, özgürlük istiyorsan gel değiştirelim. Gelir mi? Gelmez çünkü ne dedim? Bunu istemeyen kimdi? 80’lerde Kenan Evren ve arkadaşları; 2010’larda Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, aynı fark etmiyor. (Alkışlar)

Özel yetkili mahkemeler: Bu mahkemeler bir demokraside olmaz. Bu mahkemelerin verdiği kararlar karar değildir, siyasi otoritenin sadece görüşleridir. Bu mahkemelerin verdiği kararlara uymak da doğru değildir. UEFA’ya sesleniyorum, bu kararlarla siz Türk sporunu cezalandıramazsınız. (Alkışlar) Türkiye’de demokrasinin olmadığını öğrenmediniz mi siz? Bu mahkemelerin mahkeme olmadığını öğrenemediniz mi siz? Bu mahkemelerin siyasi otoritenin sopası olduğunu öğrenemediniz mi siz? Karar vermişler beyefendi, neymiş? Özel yetkili mahkemenin kararıymış! Bunlar sahte delil üretmiyorlar mı? Sahte delillerle yola çıkmadılar mı? Sanıkla aralarındaki ilişkiyi kan davasına dönüştürmediler mi? Kalkmışlar bu mahkemenin kararını esas alıp hüküm veriyorlar. Yanlış yapıyorsunuz. Binlerce, milyonlarca insan bunun yanlış olduğunu kabul ediyor.

Değerli arkadaşlarım, demokrasi olmadan barış olmaz, kimse kimseyi kandırmasın. Barışın yolu özgürlük ve demokrasiden geçer, barışın yolu huzurdan geçer. Bir devlet düşünün, bir yerde çatışma oluyor, beş dakika içinde suçlu belli; ilan ediliyor valisi, kaymakamı, bakanı, emniyet müdürü, başbakanı. Ya, devletin bir dili vardır, o da hukuk dilidir, devletin başka dili yoktur. O da hukukun üstünlüğünü esas alarak o dili kullanır. Önce yargılarsın, soruşturursun, kovuşturursun, yargılamadan sonra kimin suçlu olup olmadığı belli olur. Bir olay oluyor, beş dakika içinde failler belli, her şey belli, tutuklular belli, gözaltına alınmış ve mahkûm edilmiştir. Niye bu mahkemeleri kurduk ki biz o zaman? Ne gereği var bu mahkemelerin o zaman eğer sen her şeyin kararını verdiysen? Bu ülkede ölen her vatandaş bizim vatandaşımızdır. Kim olursa olsun devlet hukuk dilini kullanmak zorundadır. Devlet, eli sopalı devlet olmamak durumundadır. Herkese eşit davranmak zorundadır. Kimliği, rengi, inancı ne olursa olsun herkesi kucaklamak zorundadır. Devleti böyle biliyoruz, böyle olması gerekir. Devlet zaten bir tüzel kişiliktir. Devleti devlet yapan, onu çalıştıran siyasi otoritedir, iktidarlardır ama iktidar eline sopayı alırsa farklı bir devlet modeli çıkıyor ortaya, onun için bu gençler isyan ediyor, onun için bu gençler ayaklandı, onun için bu gençler böyle devlet istemiyoruz dediler. Onun için bu gençler böyle siyaset istemiyoruz dediler. Bakın o gençlere sorun, en az güvendikleri kurum siyaset kurumu, siyasete güvenmiyorlar. Neden? Kenan Evren’in yasalarının arkasına sığınan bir siyasete güvenilir mi? O da darbeciydi sen de darbecisin; onun apoletleri vardı, seninki yok, ne farkınız var? (Alkışlar) Ne diyordu? “Demokrasi bizim için araçtır.” Bu adamdan bu ülkede demokrasi mi beklenir? Dünya yeni keşfetti, yeni öğrendi ama bu keşif bizim tarihimizde çok önemli bir keşiftir, sıradan bir keşif değildir. Türkiye’de demokrasinin olmadığı, iktidarın baskıcı olduğu, özgürlükleri sınırlandırdığı, özel yaşama müdahale ettiği, hukukun olmadığı, yargının güvence altında olmadığı, tarafsızlığını yitirdiğini bütün dünya keşfetti. O açıdan bu keşif çok önemli bir keşiftir.

Değerli dostlarım, buğday fiyatları açıklandı. Buradan çiftçi kardeşlerime seslenmek istiyorum. Önce bir rakamı vereyim size. On yıl içinde 30 milyon hektar arazi ekilmiyor, çiftçiler ekmiyorlar çünkü ekseler para kazanamayacaklar, 30 milyon hektar arazi ekilmiyor. Daha çok buğday ve arpa ekimi için bu alanlar kullanılıyordu. On yıl önce buğday 30 kuruştu, mazot 1 lira; gidiyordunuz üç kilo buğdayla bir litre mazotu alıyordunuz. Şimdi buğday 70 kuruş, mazot 4 lira 20 kuruş; 6 kilo buğday satacaksınız ki bir litre mazot alasınız. Peki, sadece bu mu öyle? Hayır. Amonyum sülfat, gübre 2002’de 162 lira, 2012’de 592 lira, artış yüzde 300 artmış. Üre, 2002’de 237 lira; 2012’de 1.111 lira, artış yüzde 460. Dab 2002’de 354 lira, bugün 1348 lira; artış yüzde 380. Peki, buğday fiyatındaki artış ne kadar? 30 kuruştu, 70 kuruşa çıkmış. Bu çiftçi ne yapacak? Bu 70 kuruş da en yüksek bedel, onu söyleyeyim. Çiftçi kardeşime sesleniyorum: Ağzından bal okuyor konuştuğu zaman tiran, şöyle yaptık, böyle yaptık, şöyle kalkındık, böyle büyüdük, dünyaya meydan okuduk vesaire vesaire. Gençler bunun hesabını verdiler, karizmasını çizdiler, şimdi sıra sende çiftçi kardeşim, sen de karizmasını çiz. (Alkışlar)

Güzel bir Ramazan geçirmek umuduyla, huzurlu bir Ramazan geçirmek umuduyla, seçimlerimizi yaptık, grup başkan vekillerimizi ve diğer arkadaşlarımızı seçtik, demokrasinin işlediği tek parti Cumhuriyet Halk Partisi, sandığı koyduk, seçimlerimizi yaptık. (Alkışlar) Biz demokrasiyi savunuyorsak, partide de savunuyoruz, her alanda savunuyoruz. Bakın tiran üç gün ortalıkta yoktu, ülkede huzur vardı, samimi söylüyorum ülkede huzur vardı. (Alkışlar) Bugün yine konuştu, herkes rahatsız. Biz huzura endeksliyiz, huzuru seviyoruz, insanımızı seviyoruz, insanımızla huzur ve dostluk içinde yaşamak istiyoruz.

Hepinize en içten selamlar, saygılar. (Alkışlar)

    Salı, 02 Temmuz 2013 11:55

Bağlantılı Konular