Kılıçdaroğlu: "Kürecik NATO'nun diyor. Yalan söylüyor"

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu büyük bir ilgi ve coşkulu sloganlarla geldiği CHP TBMM Grup toplantısında iç ve dış sorunları değerlendirdi.


Grup konuşmasında Erdoğan'a hodri meydan da diyen Kılıçdaroğlu'nun konuşması şöyle:

"Evet değerli arkadaşlarım, Soma'dan gelen arkadaşlara en içten selamlarımızı, saygılarımızı sunuyoruz. Onların acılarını unutmadık, sorunlarını unutmadık, sonuna kadar takipçisi olacağız. Sizler sorunlarınızı çözünceye kadar sizin sorununuzun bizim sorunumuz olduğunu da sakın ola ki unutmayın. Sizleri seviyoruz, sizlere inanıyoruz, sizlere güveniyoruz, sizlerle beraber hareket edeceğiz. Bütün Somalı arkadaşlarımın bu gerçeği bilmesini arzu ederim.

Değerli arkadaşlarım, bir ateş çemberi içinde olduğumuzu biliyoruz. Gazze bunlardan birisi. Suriye'de yıllardır yaşanan bir başka tablo var. Irak'ta yaşanan başka
bir tablo var. Bütün bu tabloda Türkiye'nin yeri nedir acaba?

Önce isterseniz bir tespitle yola çıkalım. İç politika nedir, dış politika nedir? İç politika malum, Türkiye'nin sorunlarını masaya yatırırız, her siyasal parti kendi görüşüne göre sorununa çözüm üretir. İktidarın yanlışları varsa yanlışlarını dile getirir. İktidar haklı olduğunu savunuyorsa haklılığını söyler. O da muhalefeti eleştirir. Bütün dünyada demokrasilerde kural budur. Arzumuz, bu eleştirilerin sağlıklı bir zeminde olmaması, kırıcı olmaması. Ama maalesef bizim siyasetimiz kırıcı, üzücü, gerici, insanları geriyor, insanlar kutuplaşıyor. İç politikamız bu.

Dış politika nedir? Farklı bir dili vardır dış politikanın. Temel özelliği, dış politikanın iç politikaya alet edilmemesidir. Dış politikada bir satranç oyuncusunun ustalığıyla hareket edersiniz. Her söylediğinizi önceden tartarsınız. Yankıları ne olur, size karşı tepkiler ne olur, bunu değerlendirirsiniz ve ondan sonra konuşursunuz. Hamaset edebiyatı dış politikada olmaz.

İç politikada zaman zaman kırıcı tartışmalar olabilir ama bu tartışmalar bir süre sonra giderilebilir, bir araya gelebiliriz, oturup konuşabiliriz, tartışabiliriz. Ama sonuçta kendi içimizde yapıyoruz bunu. Bir anlamda bunu genel olarak düşünürsek aile içi tartışma diye yorumlayabiliriz. Ama dış politika böyle değildir. Eğer kırıcı bir dil kullanırsanız, başka bir ülkeyi kırarsanız derin fay hatları oluşturursunuz. İki ülke arasında, bırakın dostluk
oluşturmayı, tam tersine derin kırıklıklara yol açarsınız. Tipik örneği Cezayir'dir. Cezayir bağımsızlığını elde ettikten sonra Birleşmiş Milletlerde Cezayir'in bağımsızlığını Türkiye tanımadı. Bütün Cezayir'de büyük bir hayal kırıklığı oldu "Nasıl olur da Türkiye bizim bağımsızlığımızı tanımaz" diye. Yıllar sonra Turgut Özal Cezayir'i ziyaret ettiğinde Cezayir halkından özür diledi. Dış politika budur. Dış politikada konuşurken dikkatli konuşmamız gerektiğini söylemiştim. Hamaset edebiyatı yapmamamız gerektiğini söylemiştim. Türkiye bugüne kadar dış politikada son derece dengeli, yapıcı ve olaylara biraz daha makro bakan bir politika izlemiştir. O nedenledir ki Ortadoğu'da Türkiye'nin bir ağırlığı vardı. Sorun olduğu zaman başvurulacak ülke olarak Türkiye gösterilirdi. Ve Türkiye, örnek gösterilen bir ülkeydi. Yapısıyla, politikasıyla, ekonomisiyle, siyaset anlayışıyla, komşulara yaklaşımıyla örnek alınan bir ülkeydi. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye böyle bir konumda değil.

Değerli arkadaşlarım, dış politikayı iç politikanın malzemesi haline, tarihe bakın, diktatörler getirirler. Yeni düşmanlar yaratırlar, içeride düşman yaratırlar, dışarıda düşman yaratırlar. Bunu tarihe baktığınızda bütün ayrıntıları orada görebilirsiniz. Benzer bir tabloyu şimdi Türkiye yaşıyor. Gazze'de olaylar oluyor, küçücük çocuklar öldürülüyor. Bakın, Birleşmiş Milletler Filistin Mültecilere Yardım Kuruluşunun yaptığı son açıklama değerli arkadaşlarım: 100'ü aşkın çocuk, 500'den fazla insan Gazze'de hayatını kaybetti. Sağduyulu bütün dünya ayakta, ne oluyor diye. Sorunun çözülmesi lazım, ivedilikle bir ateşkesin sağlanması lazım. Akan kanın durması lazım. Bu konuda bir şeyleri yapılması lazım.

Peki, Türkiye bir şeyler yapıyor mu? Evet, yapıyor. İktidar sadece konuşuyor. O kadar çok konuşuyor ki, neredeyse herkes suçlu bir tek iktidar haklı. Peki kardeşim, madem konuşuyorsun, eyvallah konuş, peki ne yapıyorsun? Bir cümle, bir cümle istiyorum ben. İsrail'le ilgili ne yaptın sen? Madem Gazze'yi eleştiriyorsun, ne yaptın sen? "Efendim, üç günlük yas ilan ettik" Güzel. Şu soruyu sormakta kendimi alamıyorum: Orada Türkmenler vardı, öldürüldü. Hiç aklına y
as ilan etmek geldi mi? Gelmedi. İç politikaya malzeme yapıyorsun. Zaten yastayız, zaten üzülüyoruz. Çocuk öldürülür, çocuklar öldürülür de üzülmez miyiz değerli arkadaşlarım? Orantısız güç kullanıldığında üzülmez miyiz? Üzülürüz. Türkiye bunun neresinde? Türkiye'nin Ortadoğu'da bir ağırlığı vardı. Bakın, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri gelecek Ortadoğu'ya, pek çok ülkeyi gezecek, taraflarla konuşacak. Türkiye hesapta yok. Niye yok? Çünkü Türkiye'nin bölgede ağırlığı kalmadı. Türkiye'nin sözü nerede dinleniyor? Suriye'de mi? Irak'ta mı? İran'da mı? Bir Katar'da, bir Suudi Arabistan'da, başka bir yerde Türkiye'nin sözü dinlenmiyor. Batılılar biliyorlar mı? Evet biliyorlar. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri biliyor mu? Evet, o da çok iyi biliyor. O da çok iyi biliyor ki Türkiye artık bu defterde yok. Cumhuriyet tarihi boyunca dış politikada edindiğimiz bütün itibarı sıfırladık, komşuları sıfırladığımız gibi.

Değerli arkadaşlarım, Mahmut Abbas Türkiye'ye geldi, davet edildi Türkiye'ye. Niye davet edildiğini üç aşağı beş yukarı tahmin ediyoruz ama Mahmut Abbas'ın yaptığı bir açıklama çok çok önemli. Biraz böyle gizleniyor, bu açıklama gizleniyor, tartışılmıyor. Oysa bu açıklamanın çok iyi değerlendirilmesi lazım. Ne diyor Mahmut Abbas: "Tabii, bu olaylar gerçekleştikten sonra biz tüm dünya ülkeleriyle bu ateşkesin sağlanması için çabalarımızı devam ettiriyoruz. Ateşkesin sağlanması için çabamızı devam ettiriyoruz.

Aynı şekilde Batı Şeria'da sürekli bir şekilde Filistinli gençlerle İsrailliler arasında çatışmalar meydana gelmektedir. Tabii ki bizim talebimiz üzerine Mısırlı kardeşlerimiz de girişimde bulundular. Tabii ki bizim de girişimimizle Mısırlı kardeşlerimiz girişimde bulundular. Bunun temel amacı, ateşkesin sağlanmasını amaçlamaktadır. Bu, esasen 2012 yılındaki anlaşmaya tıpatıp benzemektedir. İsrail tarafı bunu kabul etti, bizim de kabul etmemiz gerekiyor ki İsrail tarafını sıkıntıya sokalım."

Çok aç, açık, çok net. "Mısır'a gittik söyledik 'Araya gir, ateşkesi sağla' Mısır araya girdi, şartları oluşturdu, 2012'nin koşullarını İsrail kabul etti. Dolayısıyla bizim de bunu kabul etmemiz lazım. Kabul edersek İsrail sıkıntıya girecek, ateşkes sağlanacak" Bundan açık hiçbir açıklama yok arkadaşlar, çok net, çok açık.

Değerli arkadaşlarım, niye söylüyor bunu? Mısır Dışişleri Bakanının yaptığı bir açıklama var: "Ateşkesi sağlayacağız, Türkiye ve Katar engel oluyor" Mısır Dışişleri Bakanı söylüyor bunu, Mahmut Abbas'da bunu söylüyor. Diplomatik bir dille o da bunu söylüyor.

Şimdi, şu soruyu soruyorum: Katar'la beraber hangi haltları işliyorsunuz siz? Ölen her çocuğun sorumlususunuz siz. Mahmut Abbas gayet açık söylüyor, net söylüyor, bunu kabul etmemiz lazım. Sen "Kabul etmeyin" diye bastırıyorsun. Neden? Hangi gerekçeyle?

Değerli arkadaşlarım, fikri sorulmayan bir ülke var, Türkiye. Dikkate alınmayan bir ülke var, Türkiye. Uğranılmayan bir ülke var, o da Türkiye. Ortadoğu'da, dünyada yalnızlaşan bir Türkiye var. Şimdi ben bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: Böyle bir Türkiye'yi arzu ediyorsanız adresiniz belli, gidin AKP'ye oy verin. "Hayır, Türkiye dünyada yalnızlaşmamalı, bölgesinde güçlü olmalı, sözü dinlenmeli" diyorsanız, Türkiye’nin bu Hükümetten kurtulması gerekiyor. Ortadoğu bataklığından Türkiye'nin kurtulması gerekiyor. Bunun günlük sıcak siyasetle ilgisi yok arkadaşlar. Dış politikada geldiğimiz nokta çok kötü bir noktadır, sözü dinlenmeyen bir ülke. Sözü dinlenirdi. Dikkate alınmayan bir ülke. Eskiden dikkate alınırdı. Eskiden Ortadoğu'ya gelenler mutlaka Türkiye'ye uğrarlardı, görüş alırlardı. Hiç Türkiye'ye de uğramıyorlar, "Gerek yok" diyorlar. Bu noktaya taşındık biz.

Değerli arkadaşlarım, söylemiyle eylemi tutarlı olursa bir Başbakanın hiçbir sorunumuz olmaz. Söylemi vardır, eylemi de vardır, tutarlıdır, birbirini destekler, dersiniz ki: Evet, ne söylediyse onu yaptı. Ama söylemle eylem arasında farklılık varsa, onun kaynağını güvensizlik oluşturur. Şu anda Türkiye için oluşan güvensizliğin temel nedeni, bol miktarda laf var ama yapılan hiçbir iş yok. Konuşuyor; sabah, öğle, akşam, günde 20 kez. Peki, ne yapıyorsun? Hiçbir şey, hiçbir şey. Niye konuşuyorsun arkadaş? Dış politika konuşmakla çözülmez. Eğer dış politikada gereğini yapmıyorsanız o sadece dedikodudan ibaret kalır. Geldiğimiz nokta budur. Ortadoğu’da akan kanın sorumlusu kim? Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu ikilisidir. Çok net söylüyorum. Bakın değerli arkadaşlarım, Dünya İslam Bilginleri Barış, İtidal ve Sağduyu inisiyatifi İstanbul'da bir toplantı yaptı. Bilginler bir araya gelmişler, olaylar tartışılıyor. Erdoğan'da katıldı o toplantıya, yaptığı konuşmada Ortadoğu'daki örgütleri anlatıyor. "Bu örgütler gidip Müslüman kardeşlerini katlediyorlar. Akan kan Müslüman kanıdır, kan akıtan yine Müslümandır" Doğru mu? Doğru. Dün Genel Başkan Yardımcımız Bülent Tezcan bir dosyanın kapağını araladı, El Kaide'ey ve IŞİD'e giden silahlar. Diyorlardı ya: "Efendim, biz oraya ilaç gönderiyoruz. İnsani yardım malzemesi gönderiyoruz, onun için çok gizli gönderiyoruz, kimse görmesin istiyoruz" Dosyanın kapağını açtık, insani yardım malzemesi değil, giden füzeler, silahlar. Kime gidiyor? El Kaide'ye ve IŞİD'e gidiyor. Ne diyor? "Müslüman Müslümanı öldürüyor, olur mu bu?" Öldüren sensin, onun eline silah veren sensin. Utanmadan böyle konuşan da sensin. Böyle bir tablo olabilir mi? Silah gönderiyorsun.

Adana MİT Bölge Başkanının haberi yok. Tır'lara yüklemişsin götürüyorsun, bir değil, birkaç sefer götürüyorsun. Silah veriyorsun. Ramazan ayındayız, bütün vatandaşlarıma söylüyorum: İslam dünyasında neden kan akıyor? Neden insanlar birbirlerini gırtlaklıyorlar? Eğer bu dış politikayla gidersen bu tablo kaçınılmazdır. Yarın bunun faturası bu millete kesilecek. Bu tablodan hepimizin ders çıkarması gerekiyor. Nasıl ders çıkaracağız? Yarın sandığa gideceğiz. Ya felakete ortak olacağız ya da Türkiye'nin refahı için çalışacağız. Ya Ortadoğu bataklığına sürükleneceğiz ya da Ortadoğu bataklığından çıkacağız. Seçim kimin? Seçim yurttaşların. Herkes elini vicdanına koyup sandığa öyle gitsin.

Kimse "Haberim yoktu" demesin. "Efendim, orada silah vardı, yoktu" onu da temesin. "O silahlar Türkmenlere gidiyordu" Hayır efendim. Türkmenlere falan silah gittiği yok. Öldürülüyorlar orada, kimsenin sahip çıktığı da yok. El Kaide ve IŞİD militanlarına gidiyordu. Dosyada bunların hepsi var, fotoğrafları var, filmleri var, ifadeler var, hepsi var. Neden "Gizli" kararı koyuyorlar? Vatandaş öğrenmesin diye. Şimdi ben vatandaşlarıma söylüyorum, öğreniyorsunuz, artık biliyorsunuz "Haberim yoktu" kimse diyemez artık. Her şey var ve her şey açıkta.

Orada, Gazze'de insanlar öldürülüyor, yakıtı bunlar veriyorlar. "Efendim, biz yakıt vermiyoruz" Geçiniz onları siz. Ne yaptın sen? İsrail ile ticari ilişkilerini mi kestin? Hayır. Askerî ilişkilerini mi kestin? Hayır. Neden bir şey yapmıyorsun? Yapacağın bir şey var, adres de verdik. "Bak, Malatya'da bir Kürecik Radar İstasyonu var. Sen İsrail'e ders mi vermek istiyorsun, radarı kapatırsın, hizmet dışı tutarsın" Yapabilir mi? Kürecik’in yanına bile gelmiyor. "Efendim, bu NATO'nun" diyor. Yine yalan söylüyor. 2014 sonunda bu NATO'ya devredilecek, daha NATO'nun değil.

Bakın değerli arkadaşlarım, 10 Şubat 2012; Amerika ile İsrail ortak bir tatbikat yapıyorlar. Kürecik Radar İstasyonu ile İsrail'deki eşinin, benzerinin haber konusunda bir aksama çıkar mı çıkmaz mı test ediliyor. Her türlü bilgi oraya aktarılıyor. O radar istasyonunun neden kurulduğunu çok iyi biliyoruz. İran ile İsrail arasındaki gerginlik nedeniyle İran'dan atılacak bir füzenin önceden bildirilmesi gerekiyordu. Kurulma nedeni bu. NATO'nun falan da değil. Ama yüreği yetmez, yapamaz bunu, sadece konuşur. Konuşmak değil, iş yapmak gerekiyor. Cezalandıracaksan adam gibi kararını alacaksın, cezalandırırsın. Hep beraber de arkanda dururuz. "Erdoğan verdiği sözü tuttu, Kürecik Radar İstasyonunu kapattı" Eyvallah! Yapıyor musun? Yapamıyorsun. O zaman konuşmayacaksın.

Değerli arkadaşlarım, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplandı. Çağrıyı kim yaptı? Türkiye mi? Hayır. Ürdün yaptı. Olaya müdahil olsun diye. Bakın, dünyanın her tarafında Türkiye dışlanmış durumda. Böyle bir tabloyu Türkiye hak etmiyor, doğru bir tablo değil.

1,5 milyon Suriyeli Türkiye'de. Gazze'de bir dram yaşanıyor, Suriye'de de bir dram yaşanıyor. Türkiye'de de bir dram yaşanıyor. 1,5 milyon insan gidin Kızılay'a, 81 ilden herhangi bir ile gidin, Suriyeli dilenci çocukları göreceksiniz. O çocukları kendi vatanından kim etti? O aileler hangi gerekçelerle Suriye'den ayrıldılar? Silahla oraya militan sokan hangi ülkeydi? Yazık günah değil mi arkadaşlar? Gazze’de dram var, Suriye'de dram var, Türkiye'de dram var. Ama sadece bir şey yapılıyor, sadece konuşuluyor. El Kaide militanlarına silah gönderiliyor, kan daha fazla aksın diye. Hepimizin oturup düşünmesi lazım. Hepimizin elimizi vicdanımıza koyması gerekiyor ne oluyor bu ülkede diye? Koskoca Türkiye Cumhuriyeti böyle mi olacaktı? Ne diyorlardı? "Efendim, biz oyun kurucuyuz" Hangi oyunu kurdunu siz? Dünyanın oyuncağı oldunuz, bütün dünya dalga geçiyor. Yazık günah! Ben Türkiye adına üzülüyorum, onlar adına değil. Sonuçta temsil ettikleri makam Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanlık koltuğu, Dışişleri Bakanlığı koltuğu. Bu bizi rahatsız ediyor değerli arkadaşlarım.

Mavi Marmara'dan sonra olaylar büyüdü, gelişti, hepimiz biliyoruz. O dönemde yine atıp tuttular. Sonra ne yaptılar? OECD üyeliğinde vetoyu kaldırdılar. Hani siz karşıydınız? Ne söylüyorsunuz neler yapıyorsunuz! Bunları hepimizi anlatması lazım, hepimize bu konuda görev düşüyor. Doğruları bu millete anlatmak zorundayız. Eğer anlatabilirsek Türkiye'de çok şeyi değiştirebiliriz, Türkiye'nin ufkunu değiştirebiliriz, geleceğe daha farklı bakan, daha güvenle bakan bir Türkiye'yi yeniden inşa edebiliriz, ama çalışmamız lazım, hep beraber çalışmamız lazım. Vatandaşa bütün bu ayrıntıları anlatmamız gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, önümüzde Cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Ekmeleddin Bey Ortadoğu sorununun çözümü açısından aslında çok önemli bir fırsat sunuyor bize. Ortadoğu'da bir ağırlığı var. İslam dünyasında bir ağırlığı var. Batı'da bir ağırlığı var. Sözü dinlenen bir isim ve önemli bir fırsatı yakalamış durumdayız. Türkiye eğer Ortadoğu bataklığından çıkmak istiyorsa, yeniden sözü dinlenen bir ülke konumuna gelmek istiyorsa, saygın bir ülke olmak istiyorsa tercihini Ekmeleddin Bey'den yana yapmak durumundadır. Eğer bu tercihi yapabilirsek Orta Doğu'daki rolümüz saygın bir rol olacak. Daha farklı bir bakış açımız Orta Doğu'ya dönük olacak. O nedenle hepimize büyük görevler düşüyor, her yurttaşa büyük görevler düşüyor. Şikâyetçi isen, sorunun çözülmesini istiyorsan, ağırlığı olan birisi olsun istiyorsan, dünyada itibarı olan birisi olsun istiyorsan, 57 ülke üzerinde ağırlığı olan birisini istiyorsan tercihimiz açık, yönümüz belli, Ekmeleddin İhsanoğlu Bey'den yana oyumuzu kullanmak zorundayız.

Değerli arkadaşlarım, daha önceki gruplarda da söylemiştim, Diyarbakır'dan gelen bir davet üzerine Diyarbakır'daki sivil toplum örgütlerinin toplantısına katılmıştım, çok sayıda sivil toplum yöneticisi vardı ve onlar düşündükleri bütün soruları sordular, biz de bütün samimiyetimizle o sorulara cevap verdik. Erdoğan kalktı dedi ki: "Bu Kılıçdaroğlu var ya, Kılıçdaroğlu, efendim, Kılıçdaroğlu Diyarbakır'a gitti, Diyarbakır'da bir otelde konuştu." Hayatımda duyduğum en saçma şeylerden biri. Nerede konuşsaydık bari? Sivil toplum örgütünün daveti üzerine gidiyoruz, onlar soru soracaklar, biz de cevap vereceğiz, çözüm süreci konusunda bizim düşüncelerimizi öğrenmek istiyorlar, bugüne kadar neler yaptığımızı öğrenmek istiyorlar. Anlattık, düşüncelerimizi anlattık, beğenirler veya beğenmezler ama karşılıklı saygı ölçüsünde düşüncelerimizi aktardık; çok rahatsız olmuş. Neden? "Efendim, biz sorununu çözeceğiz, şu CHP var ya CHP, bunlar karşı çıkıyor, onun için biz bunları yapamıyoruz." Şimdi, bu kozu da elinden aldık, elinden alınca beyefendi rahatsız oldu.

Şimdi ben ona söylüyorum: Eğer sen benim yaptığımı yapabilirsen seni kutlayacağım. Sen de o davete, o sivil toplum kuruluşlarının davetine icabet et. Seni de çağırıyorlar. Git sen de aynı otelde ama istiyorsan meydanda onlar sana soru sorsunlar sen de cevabını ver. Yapabilir misin? Bunu yapmak için adamda yürek lazım. Yürek lazım yürek. Cesaret lazım. Olaylara adam gibi bakmak lazım, sorunları çözmede samimi olmak lazım, içten pazarlıklı olmamak lazım. Biz böyle bir partiyiz. Evet, gittim konuştum, bütün sorulara da yanıt verdim. Şimdi sıra sende, cesaretin varsa git. Ama istiyorsan havuz medyasından. Havuz medyası diyoruz, arkadaşların bazıları itiraz ediyorlar, "Ya, havuz güzel bir şey, bu haram medya" diyorlar, haram medyadan da al yanına birkaç kişi. Bizim düşüncelerimiz açık. Kapalı kapılar arkasında farklı, kapının önünde farklı konuşmayız. İster iç politika olsun, ister dış politika olsun, düşüncelerimiz gayet açık, gayet net, herkesin önündedir, söyleriz. Bazıları düşüncelerimizi kabul edebilirler, bazıları benimsemeyebilirler. Demokrasidir bu. Biz düşüncemizi ifade ederiz, katılırlar veya katılmazlar. Olay bu kadar basit.

Şimdi sana söylüyorum: Yüreğin varsa, cesaretin varsa davetlisin, sen de git sorulara cevap ver.

Değerli arkadaşlarım, Libya ile ilgili Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yaptı, 15 Temmuz 2014'te. "Aman Libya'ya gitmeyin, Libya'daki Türkler de buraya gelsinler" Şimdi, değerli arkadaşlar, Kıbrıs Barış Harekâtının yıl dönümüydü geçen 20 Temmuz. Sayın Cumhurbaşkanı gitti, bizden de arkadaşlar gittiler. Kıbrıs Barış Harekâtı ile Libya arasında özel bir dostluğumuz oluştu. Batılılar bize ambargo uyguladılar, uçak yakıtı vermediler, jetlerimize tekerlek vermediler. Bütün bunları aşmamıza yol açan Rahmetli Kaddafi idi. Kaddafi bütün hangarlarını açtı, bize uçak yakıtı da gönderdi, jetlerimiz için tekerlek de gönderdi, her türlü ihtiyacımızı karşıladı. Özel bir dostluk Libya halkı ile Türkiye halkı arasında oluştu. Ama bunlar geldiler, Kaddafi'yi sırtından bıçakladılar ve linç ettiler. Davutoğlu, bavuluna para doldurup Kaddafi'nin öldürülmesinde sonra koşa koşa Libya'ya gitti, acaba bir şeyler kapabilir miyiz diye. Suriye'de ne olduysa Libya'da da aynı şey oluyor. Kime kardeşim dediyse oraya felaket getirdi. O nedenle söylüyorum, inşallah bana "Kardeşim" falan demez.

Bugün grup toplantısı yapmış, önceden de açıklamış, "Kılıçdaroğlu ile ilgili bir film göstereceğiz" diye. Biz de merakla bekledik, ya nedir acaba. Çünkü oğlumla "Oğlum parayı sıfırla" diye bir konuşma yapmadık. Ablasını göndermedik, bir şey yapmadık, rüşvet yemedik, haram yemedik, acaba nedir bu diye ben de merak ettim. Meğer Savaş Ay bir dönem bir program yapmış, o programla ilgili gösteri, beni takip ediyor. Ben arada bir gösteriyorum ya onun yalanlarını, onun nasıl malı götürdüğünü. O da şimdi buna benzer bir şey yapmaya çalışıyor. Diyor ki: "Gafil Kılıçdaroğlu, şerefli ol, omurgalı ol, ecdadından dik durmayı öğren" Ben şerefli olmayı babamdan öğrendim, çünkü haram lokma yemem. Omurgalı olmayı ailemden, çevremden, arkadaşlarımdan öğrendim, öğretmenlerimden öğrendim omurgalı olmayı, öğretmenlerim söylediler. "Ecdadından dik durmayı öğren" Eyvallah, ecdadımdan dik durmayı öğrendim, çünkü ben hiçbir zaman bizim askerin başına çuval geçirirken çark etmedim, çark etmedim. Bana söylediği sözler dolayısıyla. Ben bunları biliyorum da bu nitelikler sende var mı acaba, ben onu merak ediyorum.

Yalan söylese, kimse eline su dökemez.

Şereften bahsediyor. Hangi şeref? Herhalde bir arkadaşı Şeref var, ondan bahsediyordur.

Omurgalı olmaktan. E, omurga yok ki omurgalı olsun. Bugün söylediğini yarın yalanlıyor. Eşini, ailesini, ülkesini kişisel kariyeri için kullanıyor. Çocuklarını bile kişisel kariyeri için kullanıyor. Yalanın büyük ustası. Sadece ben söylemiyorum, bütün dünya biliyor artık, bütün dünya biliyor.

Değerli arkadaşlarım, diyor ki: "Kılıçdaroğlu'nu Rahşan affı kurtardı" Şimdi, benimle ilgili bir şey bulacaklar tabii. Bürokraside çalışmışız 27,5 yıl. Maliye Bakanlığına bakıyorlar, bir şey yok. BAĞ-KUR'a bakıyorlar, bir şey yok. Hesap uzmanlığı dönemine bakıyorlar, bir şey yok. Sosyal Sigortalar Kurumu, son görev yaptığım Genel Müdür olarak, oraya bakıyorlar, 2010'da bir onay hazırlanıyor değerli arkadaşlarım.

11.11.2008, Teftiş Kuruluna bir görev veriyorlar, diyorlar ki: 1990'lı yıllarda, benim genel müdürlük yaptığım dönemdeki bütün inşaat ihalelerini inceleyin. Bir şey bulacak ya, bunlar da inceliyorlar, iki yıl. Sonunda 21 Haziran 2010'da bir rapor veriyorlar, tek sayfalık bir metin. Bakın, belgeyle konuşuyoruz, palavra atmıyoruz, yalan söylemiyoruz. "Baktık, araştırdık, her tarafı inceledik" diyorlar. Sonundaki cümle şöyle: "Yapılacak herhangi bir işlemin bulunmadığından rapor ve eklerinin dosyasında hıfzedilmesini olurlarınıza arz ederim." Bitti.

Bütün uğraşmasına rağmen bir şey bulamıyor. Bulamazsın kardeşim. Çünkü bana haram yememeyi öğrettiler, kul hakkına el uzatmamayı öğrettiler, yalan söylememeyi öğrettiler. Ben bunu böyle bilirim. Onun için biz şerefli olduğumuzu kabul ederiz, namuslu olduğumuzu kabul ederiz, vatandaşa saygılı olduğumuzu kabul ederiz. Şimdi ben ona çok net bir çağrıda bulunuyorum: Başbakansın, devletin bütün imkânları emrinden, her şey var. Bir Kasımpaşalı gibi söyleyelim, erkeksen. Senin istediğin havuz medyasında, pardon, affedersiniz haram medyasında, senin istediğin haram medyasında, senin istediğin gazetecilerle sadece Sosyal Sigortalar Kurumunu görüşmek üzere oturalım. Sen soracaksın. İstediğin soruyu sor. Arzu ediyorsan yanına Melih Gökçek'i de alabilirsin. Çıkarız, ben sana sadece bir soru soracağım, başka soru sormayacağım. Ama sen sınırsız, istediğin soruyu sorabilirsin. Her soruya verilecek cevabımız var, çünkü bizim alnımız kirli değil.

Ben ona sadece bir soru soracağım: Sen gittin Libya'ya, Libya'da İnsan Hakları Ödülü aldın. Sana 250 bin dolar para verdiler. Sen dedin ki: "Ben bu 250 bin doları hayır kuruluşlarına vereceğim" Sana sorum şu: Önceden söylüyorum ki hazırlık yap, çünkü bizde öyle gizli kapaklı işler yok, adam gibi soru soruyoruz, adam gibi cevap isteyeceğiz. Sen bu 250 bin doları hangi hayır kurumuna verdin? Bu kadar basit.

Çıkabilir mi televizyonlara? Mümkün değil.

Başka? Bakın, çok açık söylüyorum, o istediği kadar soru sorabilir, istediği adamları yanına alabilir. Ben ona sadece bir soru soracağım, o kadar. Eğer erkeksen karşıma çıkarsın. Kıvırmak yok, arkadan konuşmak yok. Ha, dersen ki "Sen de benim arkamda konuşuyorsun" E tamam, sen davet et ben gelirim. İsrail konusunda mı? Geleyim. Gazze konusunda mı? Geleyim. Suriye konusunda mı? Geleyim. Yolsuzluklar konusunda mı? Ona da gelirim, hangi konuda istersen ben gelirim, hangi konuda istersen. Çünkü bizim yolsuzlukla işimiz yok, yalan dolanla işimiz yok, malı götürmekle işimiz yok, memleketi pazarlamakla işimiz yok, kişisel kariyer peşinde koşmak gibi bir düşüncemiz yok. Biz sadece ve sadece bu ülkede insanların huzur içinde yaşamasını istiyoruz. Siyasetin ahlaklı olmasını istiyoruz. Sadece istediğimiz bu.

Efendim, hepinize mutlu bir bayram diliyorum. Huzurlu bir Türkiye için hep beraber çalışacağız. Hepinize en içten selamlar, saygılar sunuyorum."

    Salı, 22 Temmuz 2014 13:30

Bağlantılı Konular