CHP terör örgütlerine silah taşıyan tırları açıklayacak

CHP Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, "Bölgeye silah göndermeyin dedik, yüzlerce tır gitti. Hepsinin  içi silah dolu. Bu konuda bir dosyayı açacağız. Göreceksiniz, silahı nasıl sevk ediyorlar" dedi.

Şili'den Soma dayanışması için gelen iki Şilili madencinin de izlediği ve  CHP lideri Kılıçdaroğlu'na zeytin ağacı armağan ettiği CHP Grubu'nda CHP Genel Başkan Kılıçdaroğlu özellikle Musul'da rehin alınan vatandaşlarımızın durumu ile Ortadoğu'daki olumsuzluklara dikkat çekerek görüşlerini şöyle açıkladı:

"CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun 24.06.2014 Tarihinde Grup Genel Kurulu toplantısında yaptığı konuşma;

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu "Şili'den gelen arkadaşlarla görüşeceğiz. "Bir zeytin dalı" dediniz ama dalın ötesinde bir şey. Bunu dikeceğiz bir yere. Biliyorsunuz zeytin, sevginin, barışın sembolü. Ülkenin her zamankinden daha fazla huzura ihtiyacı var. Beraber güzel bir Türkiye'yi inşa etmek için çalışıyoruz, bunun için mücadele ediyoruz. Bu zeytin ağacı da umarım bizim huzur içinde bir toplum yaratma çabamıza katkı vermiş olur.

Değerli arkadaşlarım, geçen grup toplantılarında Ekmel Beyden söz ederken Çankaya'nın noteri olmayacaktır demiştim. Noter arkadaşlar alınmışlar. Diyorlar ki "bizim yaptığımız iç çok önemli. Biz önümüze gelene mutlaka bakarız, yasalara uygun mudur değil midir ona da bakarız, doğru olduğuna inandıktan sonra onaylarız. Biz onların yaptığı gibi yapmayız" diyorlar. Kendilerine teşekkür ediyorum. Amacım onları üzmek değildi, amacım cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak kişinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına sadık kalmasıydı. Ettiği yeminin arkasında durmasıydı. Hukukun üstünlüğüne inanmasıydı. Anayasaya aykırı düzenlemeler geldiği zaman gerekçesiyle beraber tekrar Türkiye Büyük Millet Meclisine geri göndermesiydi. Bunu kastetmiştim, dolayısıyla noter arkadaşlarım sakın ola ki üzülmesinler.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu biliyoruz, Ortadoğu'yu da biliyoruz, kan gövdeyi götürüyor. Yıllarca ama yıllarca, defalarca ama defalarca uyardık, araştırma önergeleri verdik, yazık günahtır dedik, bölgeye silah sevk etmeyin dedik. Birbirini öldürecek insanların eline Türkiye Cumhuriyeti hükümeti silah tutuşturmasın dedik. O bölgede huzur olursa bizim ülkemizde de huzur olur. O bölgede barış olursa bizim ülkemizde de barış olur. Kardeşlikten hiçbir toplum zarar görmemiştir ama kavga her zaman zarar verir. Şimdi, IŞİD çıktı. Şu Allah'ın hikmetine bakın, Recep Tayyip Erdoğan "Bu bir terör örgütüdür" diyemiyor.
İnsanları yatırıyor, kurşuna diziyor, göğsünü çıkarıyor, yarıyor, kalbini çıkarıyor çiğ çiğ yiyor ama o sırtını sıvazlamaya devam ediyor. Bunu anlayamıyorum, insan olarak anlayamıyorum bırakın siyasetçiyi, insan olarak anlayamıyorum. İnsana zulmeden, insanı öldüren bir kişiye siz nasıl sempati duyabilirsiniz? 100'e yakın Türk Musul'da tutsak, rehin alındı. Güvence altında olduğu söyleniyor. Biz de ilgileniyoruz ama şu ana kadar Türkiye'ye gelemediler, güvenlikleri sağlanamadı. Sadece onlar mı? Hayır, Türkmenler de var. Telafer'den 300 bine yakın Türkmen'in çıktığını biliyoruz. Bir açık alandalar şu anda, korumasız alandalar, Türkiye'den yardım, Türkiye'den destek bekliyorlar. Erdoğan'ın bu konuda bir şey yaptığını duydunuz mu? En azından bir vicdan sorgulaması yaptığını duydunuz mu? Hayır. Onun derdi başka.
Onun derdi yeşil para da değil yeşil dolarlar, onun derdi o. Aile boyu bu planın içindeler. Türkiye'nin Ortadoğu'daki gücü büyük ölçüde iflas etmiştir. Buradan yine hükümete çağrıda bulunuyorum: Merkezi Irak yönetimiyle görüşün, bölgesel Kürt yönetimiyle görüşün, oradaki Türklerin güvence altına alınması için her türlü çabayı gösterin. Birleşmiş Milletleri harekete geçirin. İnsani yardımlar için gerekirse Zaho'da bir merkez kurun, o insanlara bir şekilde bizim elimiz ulaşmalı, yardım etmeliyiz. Silah değil, insani yardım yapmalıyız. Uluslararası kuruluşları harekete geçirmeliyiz, bunun mücadelesini yapmalıyız. Merkezi Irak yönetiminin Şiiler için kutsal mekân olarak kabul edilen yerleri korumak için askeri yığınak yaptığını biliyoruz ama Türkmenleri korumak için gerekirse kuzeyde Kürt yönetimiyle görüşülmeli, onların da desteğiyle orada barış ve huzur sağlanabilmeli. Biz bunu öneriyoruz, biz bunu söylüyoruz. Bölgede kan akmasın diyoruz. Bölgeyi korumamız lazım. Bölgede huzursuzluk hepimizin huzursuzluğudur, hepimiz için huzursuzluk kaynağıdır. Eğer faturası bir gün Türkiye'ye ağır çıkarsa bunun bir tek sorumlusu var, onun adı da Recep Tayyip Erdoğan olacaktır. Buradan açıklıkla ifade ediyorum.

Düne kadar söyledik, bölgeye silah sevk etmeyin, silah göndermeyin. Yüzlerce TIR gitti, hepsinin içi silah dolu. Önümüzdeki günlerde bu konuda bir dosyayı bir arkadaşımız açacak, göreceksiniz silahı nasıl sevk ediyorlar, nasıl gönderiyorlar bütün ayrıntılarını kamuoyuyla paylaşacağız. Türkiye'nin itibarını ayaklar altına almaya Recep Tayyip Erdoğan'ın hakkı yoktur. Birikimlerimizi, cumhuriyetin birikimlerini, hukuk birikimini, demokrasi birikimini, özgürlük birikimlerini bir seferde ayaklar altına almaya onun hakkı, yetkisi yoktur. Bunun takipçisi yine biz olacağız, yine biz üzerinde duracağız.

Değerli arkadaşlarım, geçen hafta, ayın 20'sinde Diyarbakır'a gittim. Diyarbakır Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezinin davetlisiydim. Sayın Mehmet Kaya "Diyarbakır'a mutlaka gelin" dedi.
"Kanaat önderleriyle buluşun, bir araya gelin. Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye'nin en temel sorunu konusunda ne düşünüyor, oturup orada tartışalım, oturup orada konuşalım" dedi. Büyük bir zevkle gelirim, peki dedik. Bir grup milletvekili arkadaşımızla gittik.

Değerli arkadaşlarım, onlara önce Cumhurbaşkanı seçimlerinde dikkatle izlemelerini ve oy kullanmalarını istedim.
İki: Bizim bugüne kadar yaptıklarımızı bölgede AKP şöyle anlatıyor: "Efendim, biz bu sorunu çözeceğiz, şu CHP var ya CHP engel oluyor, engel olduğu için biz bu sorunu çözemiyoruz." Onlara, bizim bu sorunun çözümüne yönelik olarak yaptığımız bütün çalışmaları anlattık. Demokrasi bir bütündür dedim. Doğuda da batıda da demokrasi olacak. Bir bölgeye özgü, bir ile özgü demokrasi mi olur? Bütün ayrıntıları anlattım. Beraber oturduk konuştuk, beraber tartıştık, sonuç şu: Biz, samimi olarak bu sorunun çözülmesini isteyen bir partiyiz ve düşüncelerimizi de samimi olarak ifade ediyoruz. Adres olarak Türkiye Büyük Millet Meclisini gösterdik en başından itibaren. Oraya gittim, yine adres olarak Türkiye Büyük Millet Meclisini gösterdim çünkü biz, hiç kimsenin burnu kanamasın istiyoruz. Ülkede huzur olsun, ülkede barış olsun, ülkede herkes birbirini kucaklayabilsin, böyle bir Türkiye'yi arzuluyoruz biz. Böyle bir Türkiye'de yaşamamak istiyoruz biz. Böyle bir Türkiye'yi çocuklarımıza bırakmak istiyoruz biz. Bunu bütün samimiyetimle açıkladım ve onlar şu gerçeği gördüler: Sorunu çözmek istemeyen CHP değil, Adalet ve Kalkınma Partisi, sorunu yönetmek isteyen parti o, sorunu çözmek için değil. Benim umudum sizsiniz arkadaşlar, bu ülkedir, bu insanlardır benim umudum.

Geçen hafta Anayasa Mahkemesi Balyoz davasıyla ilgili önemli bir karar verdi. Birinci önemli nokta şu: Karar, oybirliğiyle alındı.

İkinci nokta şu: "Ankara'da hâkimler var" dedirtti.

Üçüncü nokta şu: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurmadan, oraya gitmeden bu ülkenin yargıçları kendi özgür iradeleriyle Türkiye'nin en temel sorununa çözüm getirdiler. Üç nokta da çok önemlidir. O nedenle "Ankara’da hâkimler var" dedirten Anayasa Mahkemesine şükranlarımı sunuyorum, başkan ve üyelerine şükranlarımı sunuyorum.

Dava konusunda yıllar yılıdır çok şey söylendi. Haksızlık yapılıyor dedik. İnsanlar boşu boşuna zindanlarda bekletiliyor dedik. Hasta olanlarla ilgilenilmiyor dedik. Deliller sahtedir dedik. Üretilen delillerle insanlar mahkûm ediliyor dedik. Biz bunları dedik, onlar bize "Siz de Ergenekoncusunuz, siz de darbecisiniz" dediler. Oysa darbelerden en çok mağdur olan biziz, bizim genel başkanlarımız hapse girdi. Onlar hapse mi girdi? Hayır. Bizim gençlerimiz öldürüldü. Onların gençlerine bir şey mi oldu? Hayır. Ama biz darbeci oluyoruz, onlar özgürlükçü oluyorlar. Anayasa Mahkemesi bu tabloyu tersyüz etti. Biz özgürlükten, adaletten yanayız; onlar darbeden, darbe hukukundan yanalar, onu göstereceğim biraz sonra, size anlatacağım.

Bakınız değerli arkadaşlarım, 325 sanık yargılanıyordu. Bir toplantı yapılmış, o toplantıda sözde darbe kararları alınmış. 325 kişi bir araya gelecek, nasıl darbe yapacağız diye oturup konuşacaklar fakat gerçek şu: 325'in 275'i hiç bu toplantılara katılmamış ama olsun "Sen de katıldın, seni alıyorum içeriye." Haksızlık? Hiç önemli değil. "Ya, ben katılmadım" hiç önemli değil.
Aranıyor, yurt dışından geliyor "Beni arıyorsunuz" diyor. "İşimiz yoğun, git, yarın gel" diyorlar. Gidiyor, ertesi gün geliyor "kaçacak" diye tutukluyorlar. Bütün bunları yaşadık. Sadece bu mu? Hayır. Dijital veriler, mahkûmiyete gerekçe dijital veriler. Şu ana kadar dijital verilerin hangi bilgisayarda üretildiğini kimse bilmiyor ama bir gerçek biliniyor: Bütün dijital veriler Türk Silahlı Kuvvetleri bilgisayarında üretilmemiştir. İki ayrı bilirkişi raporu konmuştur yargıçların önüne, bu konuyla ilgili kesinlikle Türk Silahlı Kuvvetlerinin bilgisi yoktur. Gölcükte bir hard disk bulundu, 5 no'lu hard disk, Samsung marka. Bu, altı yıl sonra imal ediliyor, "altı yıl önce siz kullandınız" deniyor. Düşünebilir musunuz, daha dünyada yok ama siz bunu kullandınız! Ya, böyle bir yetkileri olsaydı, böyle bir buluşları olsaydı zaten dünyaya söylerlerdi. Bu da önlerine kondu ama dinlemediler "Sizi mahkûm edeceğiz" dediler. "Siz mahkûm olacaksınız" dediler. Delillerin sahteliği konusunda çok sayıda bilirkişi raporu konuldu dava dosyalarına "Bu deliller sahtedir" diye ama hiçbirisi dinlemedi "Biz sizi mahkûm edeceğiz" dediler.
Sadece o mu? Savunmalarını sınırladılar, avukatlara konuşma hakkı vermediler. Kendilerini savunurken "Sizi mahkûm edeceğiz" dediler. En sert tepkiyi biz gösterdik. Silivri'ye 1940'ların toplama kampıdır dedik, burada adalet yoktur dedik. Burada adalet değil, adaletsizlik üretiliyor dedik. Yine dönüp bize "Siz Ergenekoncusunuz, siz darbecisiniz" dediler.

Bakın değerli arkadaşlarım, insanlar dışarıya çıktılar, bir sevinç dalgası var toplumda ama bunun arkasındaki hüznü hepimiz görmek zorundayız. İnsanlar öldüler, yazık günah değil mi o insanlara? Düşünün intihar edenler oldu, ölenler oldu, acı ve gözyaşı vardı. Yıllar yılı aileler beklediler, eşlerini beklediler. Biz bunu unutacak mıyız? Bu unutulacak mı? Mahkeme bu kararı verdi diye geriye dönüp kendimizi ve vicdanımızı sorgulamayacak mıyız? Bunu yapmak zorundayız. Adalet gelecekse adaletsizliğe yol açanların da hesap vermesi gerekiyor, bu olmazsa olmaz.

Bakın değerli arkadaşlarım, biraz mizah gibi olacak ama bir şey anlatacağım size. 15 Temmuz 2008, Recep Tayyip Erdoğan kendi grubunda konuşuyor, diyor ki Ergenekon davası, Balyoz davaları için: "Bir anlamda savcılık ise evet, bu davaların savcısıyım." Gittiğim her yerde eleştirdim. Senin ne işin var savcılıkta? Sen yargıya müdahale ediyorsun. Özel yetkili mahkemelerin adalet dağıtmadığını ısrarla ama ısrarla günlerce, aylarca dile getirdim. "Ben davaların savcısıyım" deyip durdu, ben de hep eleştirdim. Sonra aradan bir süre geçti, üç yıl geçti, 2011, söylediği şu: "İki de bir Ana Muhalefet partisi Genel Başkanı bir şey söylüyor benimle ilgili. Güya, benim özellikle savcı olduğumdan bahsediyor. Hiçbir yerde bu ifadeyi kullanmış değilim." Vallahi Zaytungcular bunu herhâlde.
Doğru değil, doğru olmayan bir ifade. Benim kullandığım ifade şudur: Ben milletin avukatıyım." Pes yani, pes yani. "Savcıyım" diyorsun, sonra dönüyorsun "Ben onu söyledim" diyorsun "Ben milletin avukatıyım dedim" diyor. Emin olun hayatımda bu kadar yalan söyleyen ikinci bir adamla karşılaşmadım, emin olun, samimi söylüyorum. Bu davalar dolayısıyla sadece bu konuşmadı tabii, bir sürü konuşan var. Örnek vereyim, 3 Temmuz 2008, Bülent Arınç, Hükümet sözcüsü, hükümet adına konuşuyor: "Türkiye bağırsaklarını temizliyor" diyor. "Türkiye'nin gerçek bir hukuk devleti olmaya gidişidir bu" diyor. Sahte delillerle adamları mahkûm et, aileleri perişan et, neymiş? Türkiye hukuk devletine doğru gidiyormuş! Ee, sizin hukuk anlayışınız buydu zaten.

11 Mart 2009'da "Allah'a çok şükür ediyorum ki Türkiye bunların zamanında bir savaşa falan girmemiş, yoksa bunların savaşacak hâlleri yok" demişti. Kendi ordusunu bu kadar aşağılayan başka bir hükümet sözcüsü çıkmamıştır. Yeri geldiğinde, sıkıştıklarında "Efendim, ordu peygamber ocağıdır."
Peygamber ocağıysa sen bu lafı nasıl edersin? Ama ediyorlardı. Kendilerini güçlü hissediyorlardı, "Hepsini asacağız keseceğiz" diyorlardı.

Sonra? 2013, yine Bülent Arınç: "Allah o savcılardan razı olsun ki hiçbir tehdide aldırış etmeden, hiçbir şeyden korkmadan soruşturmalarını çok güzel bir şekilde yaptılar. Mahkemeler de incelemelerini yaptı, yargı kararını verdi. Hükümet sadece siyasi olarak bu işin arkasında durdu." Siyasi sorumluyu gösteriyor. Şimdi, Anayasa Mahkemesi kararından sonra siyasi sorumlu çıktı ortaya. Siz hükümet olarak bunun arkasında durdunuz mu? Durdunuz. Mahkûmiyet kararlarını övdünüz mü? Övdünüz. Sahte delilleri görmezlikten geldiniz mi? Geldiniz. Aileler Sessiz Çığlık Eylemi yapıyordu, bir Allah'ın kulu yanlarına gidip de ya, burada bir haksızlık var dediniz mi? Demediniz. O aileleri baş başa bıraktınız kendi dramlarıyla. Sadece o değil, Erdoğan'ın da yine bir sürü lafı var. Balyoz'da birinci, ikinci dalga tutuklamalarından sonra diyor ki "Türkiye değişmek zorunda, Türkiye prangalarından, ağırlıklarından, zincirlerinden kurtulmak zorunda" diyor. Sahte delillerle at içeriye, prangalarından kurtulacakmış!

Değerli arkadaşlarım, bu gerçeği ne zaman gördüler? 17 Aralık operasyonundan sonra gördüler. 17 Aralık, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla karşı karşıya kalınca birdenbire uyandılar, ne oluyor dediler, ülkede bir şey mi oluyor dediler. Bakanların çocuklarının evleri basılmış, düşünün, korka korka oğluna telefon ediyor "Oğlum, paraları sıfırladın mı?" diye. "Polisler duymasın, gelecek, basacaklar" İçişleri Bakanı, Başbakanlık Müsteşarı sürekli devreye giriyor, yönlendirmeye çalışıyor acaba bu işten hükümeti nasıl kurtarırız diye. 17 Aralık oluyor, bizim diktatör bozuntusunun aklı başına geliyor. 4 Ocak 2014'te diyor ki "Yeniden yargılama haktır, Mecliste düzenleme yapılabilir" diyor, uyandı "Yeniden yargılama yapılabilir" diyor. Sonra, 5 Ocak, ertesi gün ,hava limanında açıklama yapıyor. "Yeniden yargılama konusuna olumlu bakıyoruz. Bizim açımızdan hiçbir sıkıntı yok." Günaydın. "Yeter ki altyapısı oluşturulsun, arkadaşlarım bu konuda çalışıyorlar" ama bu konuda hiçbir çalışma yapılmadı, Meclise de hiçbir çalışma gelmedi. Bir tek parti bu çalışmayı yaptı, yasa teklifini de Parlamentoya verdi, o partinin adı halkın partisi Cumhuriyet Halk Partisidir. Bununla da yetinmiyor beyefendi. Malatya mitinginden sonra uçakta gazetecilerle konuşuyor. "Balyoz davasını alelacele hallettiler" diyor. Sen diyordun "Siyasi olarak arkasında duruyoruz" diye. "Ergenekonda hâlâ gerekçeli karar hazırlanmadı. Burada bir katakulli olduğu çok gerçek."
Sen, bu katakullinin baş aktörü değil misin? Sen yapmadın mı? Savcılığını üstlenmedin mi? "Ben bu davaların savcısıyım" demedin mi? Şimdi, hangi yüzle bunları söylüyor, vallahi inanamıyorum. Birkaç sefer okudum, ya, bunu gerçekten Erdoğan mı söylemiş diye, evet o söylemiş. "Çok ciddi sayıda tutuklu insan var. Bütün bu davalarda intikam hissiyle hareket edildi" diyor. Sen o intikam hissiyle hareket ettin, sen orduyu aşağıladın, insanları aşağıladın, sahte delillerin arkasından gittin. Sen değil miydin, başka birisi mi yönetiyordu bu ülkeyi? Günah çıkarmaya çalışıyor.

Değerli arkadaşlarım, en son 22 Haziranda İstanbul'da bir toplantı var ve yine zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkmaya çalışıyor. Balyoz sanıklarına yollama yapıyor "Onlardan teşekkür de beklemiyorum ama bu ülkede hukuk mücadelesini kimlerin verdiğini bilsinler, o yeter" diyor. Pes ya! Vallahi pes! Sen onlardan özür dileyeceksin, özür dileyeceksin onlardan. Karda kışta, yağmurda, çamurda o aileler sürekli sokakta idi, Sessiz Çığlık Eylemi yapıyorlardı. Adalet istiyorlardı onlar, sen adalet mi sağladın? Neymiş, teşekkür de beklemiyormuş beyefendi! Önce sen bir özür dile, adam gibi özür dile. Özür diler mi? Dileyemez. Çünkü insan olanlar, vicdan sahibi insanlar özür dilerler. Özür dilemek bir erdemdir ama o, erdemden nasibini almayan birisinin özür dileme şansı da yoktur. Onun için buna zaten diktatör bozuntusu diyoruz. Dün öyle diyordu, bugün tam tersini söylüyor.

Biz bununla da yetinmiyoruz. O insanların itibarları iade edilmeli, hiçbir tereddüdümüz yok. O nedenle, Grup Başkan Vekili arkadaşlarıma söyledim, kanun teklifini hazırlayın, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verin diye. O insanların itibarları iade edilmeli. Eğer biz bunu yapabilirsek sorunu büyük ölçüde o zaman çözmüş oluruz. Peki, arkada kalan acılar, hüzünler unutulacak mı? Hayır. Ölenler var, hayatını kaybedenler var, onların küçücük çocukları var, dul kalan genç anneler var. O acılar, maalesef kalıcı acılar. Ama sonuçta, acıyı bal eylemesini de hep beraber bileceğiz, Türkiye'yi demokrasiye, özgürlüğe kavuşturmak için.

Geçen hafta ilginç bir dava daha sonuçlandı. 12 Eylül darbecilerinden hayatta olan 2 kişi mahkûm oldu, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya. Yine, onun üzerinden demokratlık çıkarıyor "Biz mahkûm ettik" diyor. "Biz, işte demokrasiyi getirdik" diyor. Mahkûmiyetleri tamamen göstermelik, hiçbir zaman da hapse girmeyecekler, herkes de bunu biliyor ama sen gerçekten demokratsan, gerçekten özgürlükçüysen, gerçekten hukukun üstünlüğüne inanıyorsan darbe hukukunu değiştireceksin, 12 Eylülün siyasi yönüyle yüzleşeceksin. Onları değiştiriyorsan eyvallah, değiştirmiyorsan kusura bakma sen de apoletsiz Kenan Evren'sin.

12 Eylülcülerin elinde sopa yok muydu? Vardı. Sıkı yönetim mahkemeleri var mıydı? Vardı. Bunun elinde de sopa var mı? Var. Özel yetkili mahkemeler var mıydı? 17 Aralığa kadar vardı. O özel yetkili mahkemelerin iktidarın sopası olduğunu biliyor muyduk? Biliyorduk. Toplumu dizayn etmeye çalışıyorlar mıydı? Evet, çalışıyorlardı. "Şimdi, ben 12 Eylül darbecilerini mahkûm ettim" diyorsun. Sen, 12 Eylül darbe hukukunun yarattığı adamsın, onunla, onun siyasi aktörleriyle bir şekliyle getirdiği düzenle yüzleşirsen, değiştirirsen eyvallah. Ne yapması lazım? Çok basit, yüzde 10 seçim barajını kaldırır mı? Kaldırmaz. Onu kim getirdi? Kenan Evren ve arkadaşları. Kim savunuyor? Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları. Ne farkı var? Birisinin apoletleri, öbürünün apoleti yok. YÖK'ü kaldır, YÖK cenderesini kaldır üniversitelere özerklik gelsin, bilimsel özerklik gelsin, kaldırır mı? Kaldıramaz. Neden? Getiren Kenen Evren ve arkadaşlarıydı; sürdüren de Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları. Siyasi Partiler Kanunu'nu demokratikleştir. Yapar mı? Yapmaz. Getiren kimdi? Kenan Evren ve arkadaşları. Sürdüren kim, arkasında duran kim? Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları. Yasama, yürütme ve yargıyı gerçek anlamda güçler ayrılığı ilkesi şeklinde konumlandırabilir misin? Konumlandıramıyor. Ne diyor? "Yasama ve yargı benim için ayak bağıdır" diyor. Emin olun Kenan Evren bile bunu diyememişti. Bu, ondan bir adım daha ileriye gitti. Basının üzerindeki sansürü kaldırabiliyor musun? Kaldırmıyor, havuz medyası oluşturdu. Emin olun Kenan Evren ve arkadaşlarının aklına havuz medyasını oluşturmak gelmemiştir, şeytanın aklına gelmeyen şey bunların aklına geliyor, zaten olay da o. Sokaklarda "Özgürlük" diyen gençleri öldüren kim? O da öldürüyordu, bu da öldürüyor. O idam ediyordu, bunun döneminde idam kalktığı için doğrudan sokakta infaz ediyor. Fark etmiyor, ikisi de diktatör. Sendikal hakları çağdaş anlamda geri getirebiliyor musun? Getiremezsin. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri hakkı, Kenan Evren'in Anayasasında "Silahsız ve saldırısız, önceden izin alınmadan toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılır" diyor. Bu, "izin almadan bunu yapamazsın" diyor, Evren'in gerisinde bile. İnsanları dağıtıyor; TOMA'lar, biber gazları, tanklar, coplar vesaire hepsi var. Kenan Evren'den daha ileride bir diktatör. Faili meçhuller, o da faili meçhulleri savunuyordu, bu da faili meçhulleri savunuyor. Bütün yurttaşlarımın bu gerçeği bilmesini isterim. 12 Eylül darbe hukukuyla yüzleşirsen, değiştirirsen, Türkiye'yi hukuk alanında çağdaşlığa ulaştırırsan hiçbir sorunumuz yok ama sen hâlâ Kenan Evren ve arkadaşlarının getirdiği yasaları savunmakla öbür tüketiyorsun ve kendine demokrat diyorsun. Senin demokratlığın su götürür, kimse kusura bakmasın.

Değerli arkadaşlarım, 17 Aralık büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan sonra bizim yaptığımız ilk iş 4 bakanla ilgili soruşturma komisyonunu kurmaktı. Bununla ilgili önergemizi hazırladık Meclis Başkanlığına verdik 19 Mart 2014. O tarihte AKP de bir önerge verdi ama onların verdiği önergede ne rüşvetten söz ediyordu ne de başka bir şeyden, usulen bir önerge. Cemil Çiçek aldı o önergeyi, İç Tüzük'e aykırı olarak işleme koydu. Seçimler bitti, onlar eski önergelerini çektiler, yeni bir önergeyi verdiler 24 Nisanda. Soruşturma Komisyonunun kurulmasıyla ilgili görüşmeler Parlamentoda başladı 5 Mayıs 2014, Pazartesi gününe denk getirdi Cemil Çiçek televizyonda vatandaşlar yapılan yolsuzlukları dinlemesinler diye. Düşünebiliyor musunuz Cemil Çiçek, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, AKP'nin hamisi ve koruyucusu; görüşmeleri vatandaş duymasın, görmesin, işitmesin, gizli yapalım, soruşturma komisyonunu kuralım. Kuruldu soruşturma komisyonu. 12 Mayısta bütün gruplara yazı yazıldı ve denildi ki "Soruşturma Komisyonu için üye bildirin."
Biz de hemen 15 Mayısta 3 katı fazlasıyla 12 üyeyi bildirdik. Bir cevap yok, bekliyoruz. 21Mayısta tekrar bir yazı yazıldı Meclis Başkanlığına, ya, üye bildirdik, ne oldu? Tık yok. 29 Mayısta bir daha yazı yazdık, üyeleri bildirdik, ne oldu bu komisyon, seçin bizim üyelerimizi. Yine Tık yok. 2 Haziranda bize bir yazı "Efendim, sizin 9 üyeniz, daha önce düşüncelerini açıkladıkları için soruşturma komisyonunda görev alamazlar, bunları değiştirin." Eyvallah. Amacımız komisyon kurulsun, yine bildirdik yeni üyeleri. Bugün 24 Haziran Salı arkadaşlar, aradan tam 51 gün geçti, hâlâ komisyon kurulmuş değil. Şimdi, ben Cemil Çiçek'e sormak zorunda değil miyim? Sen o koltukta hangi gerekçeyle oturuyorsun? Türkiye Büyük Millet Meclisinde 4 bakanın rüşvet aldığı iddiası varken, sen Parlamentonun itibarını korumak görevini üstlenmek gerekirken Parlamentonun itibarını ayaklar altına almaya hakkın ve yetkin var mıdır senin? Onlar üye bildirmediler, bildirmesinler, sen Cumhuriyet Halk Partili üyeleri bildireceksin. Anayasanın 100'üncü maddesi çok açık "Her parti için ayrı seçim yapılır" diyor. Bildireceksin, biz de fezlekelere bakacağız. Fezlekeler ne zaman geldi? 28 Şubat 2014, dört ay geçti, daha fezlekelere kimse el sürmüş değil. Ya da Sayın Cemil Çiçek soyadını değiştirsin, Cemil Biat koysun, AK biyat koysun mesela, AKP'ye biat eden bir lider diye biz de anlayalım. Çık, açık açık söyle "Ben Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanı değilim, ben Adalet ve Kalkınma Partisinin grubunu Meclis Başkanı olarak temsil ediyorum" de. Eğer bunlar olmazsa, yolsuzlukları örtmenin sorumlularından birisi de Cemil Çiçek olacaktır. Bu ağır itham onun çocuklarına miras olarak kalacaktır yolsuzlukları örten Başkan diye.

Değerli arkadaşlarım, arada bir, biliyorsunuz, doğruları söyleyen bir kişi var Adalet ve Kalkınma Partisinden, adı Bülent Arınç. 2 Haziranda, gazeteciler soruyorlar, Bakanlar Kurulu toplantısı yapılıyor, aşağıya iniyor "Ne oldu, AKP üye bildirdi mi?" diye. Verdiği cevap çok ilginç: "Zannediyorum ki bu hafta içinde AKP Grubu da soruşturma komisyonuna vereceği üyeleri mutlaka bildirmiş olacaktır. Bildirmezse o zaman kasıtlı bir gecikmeden bahsedilebilir. Bunun sorumlusu AKP Grubu olur." Emin olun, Cemil Çiçek'ten daha cesur. Öbürü korkudan ses çıkaramıyor. Ha bire soruyor "Acaba bana söylenecek, ben o talimatı yerine getireceğim." Hiç değilse bunda biraz vicdan var. "Bildirmezse sorumlusu grup olur" diyor. Yani bu kadar büyük bir ayıpla karşı karşıya Cemil Çiçek. Bir şey olduğu zaman Erdoğan her gerekçeyi Pensilvanya'ya bağlıyordu. Şimdi merak ediyorum, soruşturma komisyonunun kurulmasını herhâlde Pensilvanya engelliyor, başka kim engelleyebilir? O da onun emrinde herhâlde. Sen namuslu bir adamsan, kul hakkı yemediysen neden bu komisyonu kurmuyorsun? Neden engel çıkarıyorsun? Şimdi de Cumhurbaşkanlığına soyunuyor beyefendi malı daha büyük götürmek için.

Değerli arkadaşlarım, 17 Aralık bir gerçeği daha ortaya çıkardı. Bir havuzun üzerinde durduk hep, medya havuzu, aslında bir de rüşvet havuzu vardı, iki havuz oluşturulmuştu; bir medya havuzu, malum paralar geldi, Binali Yıldırım onun koordinatörüydü, eşgüdümcüsü, adına Milyon Ali dedik çünkü Binali desek ayıp olur, milyonlarca dolarla oynuyor çünkü arkasından bir de rüşvet havuzu vardı. Nüfuz ticareti kullanılarak para aktarılan yer, onun yeri de TÜRGEV'di, Başbakanın çocuklarının yer aldığı vakıf. Nasıl bir rüşvet havuzu ki Bakanlar Kurulunca kamuya yararlı sayılıp vergi muafiyeti de verilmiş. Aklın, mantığın alacağı bir şey değil, rüşvet havuzuna Bakanlar Kurulu kararıyla vergi muafiyeti de getiriyorsunuz. Nüfuz ticareti şu demek arkadaşlar: Bulunduğun mevkii kullanarak yakınlarına veya kendine çıkar sağlamak. TÜRGEV'e gelen en büyük rüşvet Royal Protokolden gelmişti. Yine bu kürsüden yurt dışından TÜRGEV'e gelen parayı açıklamıştık. Kuruşu kuruşuna 99 milyon 999 bin 990 dolar, 100 milyon dolardan 10 dolar eksik. Niye eksik, hâlâ çözmüş değilim. Eğer birisi bunu çözerse, parası” olabilir, havale parasıdır. 100 milyon dolar. Ya arkadaş, yurt dışındaki bir firma, senin oğlunun vakfına niye bu parayı göndersin? Defalarca sorsun, her şeye laf yetiştirir, burada tık yok, hiç konuşma yok. A dediğim zaman laf yetiştirir, bunu söylediğim zaman dut yemiş bülbül gibi zaten yolsuzluk deyince dut yemiş bülbüle dönüyor, emin olun böyle çünkü bu işin ustası, başka birisi öğrenmesin istiyor, malı sadece ben götüreyim diyor. Ama senden daha mahirler var, daha becerikliler var, onlar götürdüler, 700 milyarlık saat götürdüler, eminin sana öyle bir saat verilmemiştir. Şimdi uhde onda, benim saatim daha pahalı olmalı diye. Zarraf yeniden gitmiş ya Halk Bankasına, mutlaka bir saat işi ayarlıyorlardır yine.

Değerli arkadaşlarım, Erdoğan aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti tarihinde rüşvet pazarlığı yapan bir Başbakandır. Çok net, rüşvet pazarlığı yapan, rüşveti oğluyla görüşen bir Başbakandır. Örnek vereceğim size, onun sesinden örnek vereceğim, onun cümlelerinden örnek vereceğim.

Bilal Erdoğan babasını arıyor.

Bilal Erdoğan: "Dün Sıtkı Bey geldi. Ondan sonra işte bir türlü işte böyle doğru bir şekilde transfer işlemini yapamadığını, bir 10 (milyon dolar) filan olduğunu şimdiye kadar birikenin, ondan sonra onu istediğimiz zaman verebileceğini" derken, Erdoğan kesiyor. Recep Tayyip Erdoğan: "Sakın alma, sakın alma."

Bilal Erdoğan: "Ben almayacağım."

Recep Tayyip Erdoğan: "Yok yok, hayır hayır alma. Kendisi bize ne söz verdiyse onu getirecekse getirsin, getirmeyecekse gerek yok. Başkaları getiriyor da o niye getiremiyor. Laf mı? Bunlar ne zannediyor bu işi ya. Ama şimdi düşüyorlar, kucağımıza düşecekler merak etme."

Bilal Erdoğan: Her zamanki gibi mütevazı "Tamam babacığım" diyor.

Böyle birisinin Başbakanlık koltuğunda oturması bu ülke için büyük bir ayıptır. Her zaman söyledim, her siyasi görüşe benim saygım vardır ama kimse kusura bakmasın, hırsızlara saygım yoktur. Kimse kusura bakmasın, kul hakkı yiyene saygım yoktur.

Bu Sıtkı Bey, WikiLeks belgelerinde adı geçen Sıtkı Bey, Sıtkı Ayan. Büyük işler çeviren birisi bu. WikiLeks belgelerinde bir gerçek daha vardı. Erdoğan'ın İsviçre bankalarında iki ayrı kanaldan çek edilmiş sekiz hesabının olduğu söyleniyordu. Ben kendisine buradan defalarca çağrı yaptım, dün de Parti Meclisinden çağrı yaptım, dedim ki: Avukatını görevlendir, bir dilekçe versin, senin bankada hesabının olmadığını bir yazıyla alsın. Dilekçe nasıl hazırlanır diye merak ediyorsan Sayın Baykal'a gidersin, onun avukatıyla konuşursun dilekçeyi nasıl yazmışsa sen de aynı dilekçeyi verirsin, kendini temize çıkarırsın, böylece de kimse sana bir şey diyemez. Parayı çok sevdiği için belki avukata para vermek istemeyebilir diye kendisine bir öneride de bulundum. Vallahi, avukatı bana gönder, söz veriyorum avukatın parasını ben ödeyeceğim, sen ödeme, dilekçeyi versin dedim. Ben sandım ki bugünkü grup toplantısında diyecek ki ne demek parayı verme, ben senin parana muhtaç mıyım? Avukatı da ben görevlendireceğim, dilekçeyi de ben vereceğim diyecek. Dedi mi? Tık yok. Neden? Malı götürdü de onun için. Sen nasıl gidip de dilekçeyi vermezsin? Kendine nasıl aklamazsın? İsviçre gibi bir ülke, demokratik bir ülke, verirsin dilekçeyi senin çocuklarının hesabı var mı yok mu, bu kadar basit. Sana diyecekler ki hesabı yoktur. Getireceksin bu belgeyi kapı gibi koyacaksın, diyeceksin ki bu WikiLeks belgelerinin tamamı sahtedir. Benim zinhar, İsviçre bankalarında hesabım yoktur diye. Diyebilir mi? Diyemiyor. Tam dut yemiş bülbül gibi. Buraları duymuyor.

Değerli arkadaşlarım, biraz da Parlamentodaki görüşmelere değineyim. Biliyorsunuz Parlamentonun görevi yasama yapmaktır ama yasama yapmanın da, yasa yapmanın da bir kuralı vardır. Devlet dediğiniz kurallar üzerine inşa edilmiştir. O kuralları ihlal ederseniz devletin saygınlığına gölge düşürmüş olursunuz ama devlet dediğimiz zorba devlet değil, halkına hizmet eden devlet, biz böyle anlıyoruz. Baskıcı devlet değil, özgürlükçü devlet anlıyoruz biz. Sokaklarında polisin gezdiği, ellerinde silahlı askerlerin gezdiği bir devleti değil, herkesin sokaklarında özgürce gezdiği bir devleti anlıyoruz biz. Bizim devlet anlayışımız bu. Yasa nasıl yapılır? Bir Bakanlar Kurulu kararı var. Tarihi 19/12/2005, 2005/9986 sayılı karar. Diyor ki "Mevzuat Hazırlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik" yani bir kanun nasıl hazırlanacak onun kuralını koymuş, Bakanlar Kurulu koymuş. 17'nci maddesi şöyle diyor: "Konu itibarıyla aralarında bağlantı bulunması sebebiyle birden fazla mevzuatta düzenleme yapılmasını gerektiren hâller dışında" yani bir yasada düzenleme yapıyorsunuz, orada yaptığınız düzenlemenin bir başka paraleli bir başka yasada olabilir, ikisini beraber yapabilirsiniz ama "bunun dışında bir çerçeve taslak ile birden fazla düzenlemenin hükümlerinde değişiklik yapılamaz" diyor yani Türkçesi "Torba Kanun olmaz" diyor. Kim söylüyor? Bakanlar Kurulu. Kimin imzası var, Başbakan kim? Recep Tayyip Erdoğan. Şimdi, getiriyorlar torba kanun, tam torba 60, 70, 100 kanunda değişiklik var. Vatandaş nereden bilecek hangi kanunda ne değişiklik yapıldı? Araya bir şeyler sıkıştırıyorlar. Şimdi, söylüyorlar "Af getiriyoruz" vatandaş da bekliyor. "Soma'da hayatını yitirenlerle ilgili onların lehine düzenlemeler getiriyoruz" Eyvallah getirin, hemen çıkaralım ama bir bakıyoruz bir uyanıklık yapıyorlar, araya bir madde sıkıştırıyorlar, iki madde sıkıştırıyorlar. Nedir? Hukuku katlediyorlar, Anayasayı askıya alıyorlar, böyle düzenlemeler yapıyorlar. Bakın söyleyeyim. Herhangi bir kamu görevlisi ister odacı olsun ister müsteşar olsun devlette görevli, görevden alıyorsunuz diyelim, haksız bir şekilde, o da gidiyor mahkemeye "Ben haklıyım" diyor. "Beni niye görevden aldınız?" Üstelik sürdüler "Sürülmeye hakkım da yok. Ben çalışıyorum, hiçbir kusurum yok. Mahkemede bunu ispat ediyor, mahkeme diyor ki "Görevine iade edin." Bugünkü mevzuata göre en geç 30 gün içinde o kişinin görevine iade edilmesi lazım. Peki bunlar ne yapmak istiyorlar? Şöyle: Verilen iptal ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin mahkeme kararlarının gereği iki yıl içinde ilgilinin kazanılmış hak derecesine uygun başka bir kadroya atanması suretiyle yerine getirilir. Yani iki yıl geçtikten sonra ben gereğini yaparım diyor. Pes yani, iki yıl. Peki, Anayasanın 138'inci maddesi ne diyor? "Yargı kararları geciktirilemez, derhal uygulanır" Şimdi, değerli arkadaşlar, bu, Anayasayı askıya almak demektir, hukuku askıya almak demektir, insan haklarını askıya almak demektir. Ben hakkımı nerede arayacağım? Mahkemede. Mahkeme bana hak veriyor, diyorlar ki "Sen iki yıl bekle, sonra gereğini yapacağım" O da belli değil. Bakın altında bir fıkra daha var: "Mahkeme kararlarının gereğini yerine getirmeyen kamu görevlisi hakkında ceza soruşturması ve kovuşturması yapılamaz." İki yıl uygulamıyorsun, ayrıca açacak telefonu müsteşara, genel müdüre "Uygulama bunun karanını" diyecek. Nasıl olsa mahkeme kararı uygulanmıyor diye ceza kovuşturması da, soruşturması da yapılmayacak.

Değerli arkadaşlarım, kapatın mahkemeleri o zaman. Mahkeme kararlarını uygulamıyorsunuz, uygulamayan adama ceza vermiyorsunuz niye mahkemeleri meşgul ediyorsunuz? Bunun adına "İleri demokrasi" diyorlar. Bu, doğru değil, buna izin vermeyeceğiz. Şimdi diyorlar ki "Efendim, biz af çıkarmak istiyoruz CHP karşı." Çıkar bunları kardeşim, Soma'daki işçilerin hakkı, getir kardeşim, ayıkla onları biz hemen çıkaralım. Hayır, "Bunları biz araya sıkıştıracağız." İnsanların sırtından geçinmeye çalışıyorlar kene gibi. Hukuk böyle olmaz, hukuk böyle inşa edilmez. İnsan haklarına saygı göstereceksiniz.

Yine, başka bir şey daha yapıyorlar. Diyelim özelleştirme yapılıyor. Özelleştirilen kurum kimin kurumu? Bu ülkenin vatandaşlarının ödediği vergilerle yapılıyor yani 76 milyon yurttaşın kurumu, ya bir fabrikadır ya da bir barajdır. Özelleştirilecek, eyvallah. Ama alıyorsunuz, peşkeş çekiyorsunuz, bir yandaşınıza veriyorsunuz. Vatandaşın birisi veya bir kurum mahkemeye gidiyor başvuruyor. "Burada haksızlık var, beşte 1 fiyatına verildi" diyor. "Fabrikayı verdiler, yanına bir de baraj verdiler" diyor. "Baraj ihalesiz verildi" deniyor. "Burada hukuka aykırılık var, burada kamu yararı yoktur" diyorlar ve mahkeme de onaylıyor "Evet, bu ihaleyi yeniden yapacaksınız" diyor. Getirdikleri düzenleme: "Özelleştirmeler hakkında verilmiş olan yargı kararları bu kuruluşların geri alınması yönünde herhangi bir işlem tesis edilemez" diyor yani gitti, mahkeme kararı uygulanmayacak. Şimdi ben Adalet ve Kalkınma Partisine oy veren saygıdeğer yurttaşlarıma seslenmek istiyorum: Benim haksız olduğumu düşünüyorsanız ve bu düzenlemeler doğrudur diyorsanız Adalet ve Kalkınma Partisine her türlü desteği verebilirsiniz ama bu ülkede tüyü bitmemiş yetimin hakkının korunması gerekiyor, o kamu fabrika kurulurken benden de vergi alındı, satacaksan bari doğru dürüst sat diyorsanız yüzünüzü Cumhuriyet Halk Partisine çevirin, bize bakın.

Bizi beğenmeyebilirsiniz, bize kızabilirsiniz tıpkı Diyarbakır'a gittiğimde bize kızdıkları gibi. Sabırla dinledik tabii herkesi ama bizim özgüvenimiz var çünkü biz haklıyız. Biz kapalı kapılar ardında iş çeviren bir siyasi gelenekten gelmiyoruz ne söyleyeceksek çıkar açık açık söyleriz. Birisi beğenmeyebilir, ona da saygı duyarız ama bizim bir özelliğimiz var, biz kul hakkı yemeyiz. Biz her kuruşun hesabını veririz.

Yargı bağımsızlığı çok önemli değerli arkadaşlar. Bir ülkenin olmazsa olmazıdır yargı bağımsızlığı ve yargının tarafsızlığı çünkü sonuçta adaleti orası tesis edecek. Şimdi, yargıya müdahalenin yolunu da açıyorlar. Savcıya doğrudan müdahalenin yolunu açıyorlar. Kendilerini affettirmek istiyorlar. 25 Aralık İzmir'deki soruşturmada Başbakanlık Müsteşarı aramıştı "Dosyayı kapat" Adalet Bakanı aramıştı, onun müsteşarı aramıştı "Dosyayı kapat, bana haber. Soruşturmayı yapma" Şimdi, "Soruşturmayı yapma diye talimat verenlere işlem yapılmaz" diye düzenleme getiriliyor. Hırsızları koruyanlara koruma zırhı getiriliyor. Hep beraber bunları anlatacağız.

Hepinize en içten selamlarımı, saygılarımı sunuyorum; sağ olun, var olun diyorum.

    Salı, 24 Haziran 2014 16:47

Bağlantılı Konular