“Zulümden uzak durmazsanız, küfrün hakim olacağı bedbahtlığa düşersiniz”

Genel Başkan Kılıçdaroğlu TBMM’de alkış, coşku ve sloganlarla başladığı haftalık grup konuşmasını coşku, slogan ve alkışlar eşliğinde tamamlarken şunları da şöyledi:

CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU’NUN; 25.06.2013 TARİHİNDE GRUP GENEL KURUL TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA

Değerli dostlarım, hepinizle gurur duyuyorum, hepinize saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar) İnanın, Türkiye değişiyor, dünya değişiyor; değişime ayak uyduranlar kalacak, değişmeyenler tarihin çöp sepetine gidecektir. (Alkışlar) En büyük değişimi yaşayan partiyiz. Gençlere kapımızı sonuna kadar açtık, bütün gençleri kucaklıyoruz ve bekliyoruz. (Alkışlar)

Değerli dostlarım, Türkiye’de demokrasinin olduğu bize söyleniyor, özgürlüğün olduğu bize söyleniyor, anlatılıyor da anlatılıyor ama bir şey var, eğer bir ülkede medya özgür değilse orada demokrasi yoktur. Hayatın gerçeği budur, bütün dünyanın bildiği gerçek de budur. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu bir medya kuruluşuna el koydu, istediğini atıyor, gazetenin başına eski bir AKP milletvekilini getirdiler. Zaten bu bile başlı başına medya üzerindeki sansürü ve baskıyı gösteriyor. Eski yayın genel yönetmeni gerçekten de çaba harcıyordu, dünyaya ve olaylara objektif bakıyordu. Ona da dediler ki “Seni görevden alıyoruz.” Ne yaparsanız yapın, hangi baskıyı uygularsanız uygulayın bildiğimiz yoldan asla dönmeyeceğiz. (Alkışlar) Sağlıklı işleyen bir demokraside hükümetler medyadan korkmazlar, medyanın özgür olmasını isterler. Özgür medya olacak ki halkın talepleri geniş kitlelere yansısın. Korkaklar medya özgürlüğünü istemezler, demokrasiden korkanlar istemezler, halktan korkanlar istemezler. O nedenle Türkiye, hapisteki gazeteci sayısı açısından dünyada bir numaradır. Bu ayıp bile Türkiye’deki demokrasinin üzerinde bir gölge olduğu gerçeğini bize gösteriyor. Artık bu gerçeği sadece biz değil, bu gerçeği bütün dünya biliyor. Brüksel’e ilk gittiğimde Sayın Füle’ye 35 gazeteci Türkiye’de hapiste demiştim. İnanamamıştı, “35 gazeteci mi?” Evet, 35 gazeteci dedim. Daha sonra hapisteki gazetecilerin sayısı 100’ü aştı. Onun için diktatörler medyadan korkuyor. İstediğin kadar baskı uygula korkmana devam edeceksin sen, korkacaksın sen. (Alkışlar) İçerideki medyayı halletti, şimdi dışarıdaki medya ile uğraşıyor, onlarla uğraşıyor. Bilmiyor ki o ülkelerde demokrasi var. Sen kaç paralık adamsın onların gözünde. (Alkışlar) Uluslararası medyaya çatıyor. Hadi bir onlara söyle bakayım “Senin boynundaki tasmaları biz çıkardık” diye bir söyle bakayım, söyleyebiliyor musun? İçeride efelenmek kolay, efelenirsin içeride ama dışarıda o kadar kolay değil. Senin yaldızların düştü, itibarın düştü, artık sen bu ülkenin kamburusun. Bunu unutma ve sen artık yolcusun. (Alkışlar) Buradan saygıdeğer iş adamlarına da bir çağrıda bulunmak istiyorum. Sizi anlıyoruz, endişelerinizi de biliyoruz ama bir şeyi hiç kimsenin unutmaması gerekiyor. Eğer bir ülkede özgürlük ve demokrasi yoksa kazandığınız paraların hiçbir önemi yoktur; özgürlük ve demokrasi içinde kazanacaksınız. Özgürlük ve demokrasi içinde mallarınızın güvencesi olur, Kazandığınızın güvencesi olur, ödediğiniz vergilerle kıvanç duyarsınız. Baskının olduğu yerde mal varlığınızın güvencesi yoktur. Bir gece diktatör bir karar alır, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu gelir, bütün mal varlıklarınıza el koyar. Bunu sakın unutmayın. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, elbette ki tek başına mücadele olmaz, beraber yapacağız mücadeleyi. Bu sloganı önce sendikacılar attılar ama sıra kendilerine geldiklerinde. Başkaları işinden olurken kulaklarını tıkadılar. O nedenledir ki şimdi TÜRK-İŞ diye bir konfederasyondan kimse söz etmiyor. Ağaların oturduğu, sendika ağalarının oturduğu, bu kadar demokrasiye aykırı uygulamaların olduğu bir ülkede herkes konuşuyorken, dut yemiş bülbül gibi duran bir grup var, dut yemiş bülbül gibi duran. (Alkışlar) Grev yapan arkadaşlarına sahip çıkmayan bir sendika var. Ekmek parası için yasal mücadele eden arkadaşlarına sahip çıkmayan bir konfederasyon var. Size zaten sendikacı denmez. Sizin unvanınız zaten belli, siz sendika ağasısınız. O işçilerin alın teriyle kazandıkları, size ödedikleri aidatları yiyorsunuz, haram olsun o aidatlar size. (Alkışlar) Dünyada 7 milyar insan var, 7 milyar insanın bir gerçeği var. Hepimiz biliriz ki hata yaparız, eksikliklerimiz olur, yanlışlarımız olur. Hata insan içindir. Hatadan arınmak çok zordur ve insan için olduğundan insanoğlu hatasından döner, yeri zamanı gelir özür diler. Bu da insanoğluna verilen bir erdemdir, hatadan dönmek gibi bir güzel davranış sergiler insanoğlu. Kendini bilen, insanını bilen insan bunu söyler. Hata yaptıysak çıkarız özür dileriz ama 7 milyar insandan bir kişi var “Ben hiç hata yapmam. Her dediğim doğrudur. Benim söylediklerimin arkasından gideceksiniz. Benim söylediklerimi yapmazsanız siz doğruyu yapmamış olursunuz çünkü ben hatadan arınmışım.” diyor. Onun adı, Türkiye’nin yeni diktatörü Recep Tayyip Erdoğan’dır. (Alkışlar) Eğer bir insan “Ben hayatımda hiç hata yapmıyorum.” derse, Allah’a şirk koşmaktır bu. Herkesin bunu çok iyi bilmesi lazım, hata herkes içindir. (Alkışlar) 28 Mayıs 2013, milyonların sokağa çıktığı tarihtir bu. Türkiye’nin demokrasi tarihinde önemli bir kilometre taşıdır bu tarih. 5 yurttaşımız hayatını yitirdi, 11 gencimiz gözünü kaybetti, 63’ü ağır yaralı, 10 bine yakın insanımız şu veya bu şekilde hastanelere gidip tedavi oldu. Bedel ödediler. Bunlar kışkırtılmak istendi. Bir grup insan, bunların üzerine, acaba şu veya bu şekilde baskı uygular mı diye kışkırtıldı. En büyük kışkırtmayı yapan da bu diktatördü. En büyük kışkırtmayı yaptı o ama bu ülkenin sağduyusu var, insanlarının sağduyusu var, sağduyuyla hareket ettiler, her şeyi tevekkülle izledi. Oturdu, her şeyi kendine göre değerlendirdi. Yalanların arkasından gitmedi, doğruları kendisi gözlemledi, kendisi baktı dünyaya. O nedenle, bizim insanımıza, yüzde 50’ye değil, yüzde 100’üne şükranlarımı sunuyorum. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, siyasetçilerin bir görevi vardır. Siyasetçiler ülkeyi yönetmeye talip olurlar. Halka giderler, ben ülkeyi şöyle yöneteceğim derler. Benim planlarım programlarım bunlardır, hedeflerim, ilkelerim bunlardır, ben sizi yönetmek istiyorum, Türkiye’yi yönetmek istiyorum der ve oy isterler. Halk da bunlara belli bir süre için yetki verir, buyurun ülkeyi yönetin der ama politikacıların temel bir görevi vardır. Halkı bölmezler, bölücülük yapmazlar, halkın kaynaşmasını, bir arada yaşamalarını savunurlar; temel ilke bunun üzerine kurulur. İnanç açısından bölmezler, etnik kimlik açısından bölmezler, kılıf kıyafet açısından bölmezler, herkesi kucaklarlar çünkü onlar toplumun her kesimine hizmet etmek isterler. Bizim cumhuriyet tarihimizde ilk kez bir başbakan toplumu ayrıştırıyor. İlk kez bir başbakan toplumu bölüyor. Bugün bile, hâlâ uslanmamış, Alevicilik Sünnicilik yapıyor.

Değerli arkadaşlarım, Hatay’a gittiğimde Hatay’da bir toplantı yaptım, küçük bir mitingdi bu. Hataylılara şunu söyledim: Sizi bölmek istiyorlar, Alevi, Sünni diye bölmek istiyorlar, Arap, Kürt, Türk diye bölmek istiyorlar, sakın bu oyunlara gelmeyin, sakın bu oyunlara gelmeyelim. İnancımız bir, kitabımız bir, peygamberimiz bir, Ehlibeytimiz bir… (Alkışlar) Hiçbir zaman toplumu bölmeyeceğiz. İnancı ne olursa olsun, Allah’la kulun arasına bizim girme hakkımız da yok yetkimiz de yok. Bir başka kişinin inancını sorgulama hakkımız da yok, yetkimiz de yok. İnsanın inancına sadece saygı göstermek zorundadır politikacı. O kadar ileri gitti ki, 52 yurttaşımız hayatını kaybetmiş, analar gözyaşı içinde, o kadar sorumsuz bir demeç verdi ki “52 Sünni yurttaşımız hayatını kaybetmiş.” dedi. Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk kez, ilk kez ölülerde bile ayrım yaptı. Yazık günah değil mi ya. Onlar bizim vatandaşımız değil mi? Bu lafı kullanırken, ey diktatör, acaba utandın mı, Allah’tan korktun mu sen? (Alkışlar) Ayırıma izin vermeyeceğiz. Ne derse desin, 76 milyon yurttaşı kardeş olarak göreceğiz. 76 milyon yurttaşa başımızın üstünde yeriniz vardır diyeceğiz. Herkesin inancına, herkesin kimliğine saygı göstereceğiz çünkü biz, Cumhuriyet Halk Partisiyiz biz. (Alkışlar) Çünkü biz halka saygı duyan bir partiyiz. Kimliği ne olursa olsun, bölücülük bizim kitabımızda yoktur, ayrımcılık bizim kitabımızda yoktur çünkü biz diktatör değiliz, biz yüreğinde insan sevgisi taşıyan kişiyiz, insanı seviyoruz biz. (Alkışlar)

Şimdi bu zavallılar, gençler meydana çıktılar, gençleri gerçekten kutlamak gerekiyor, bütün dünyanın önünde bir diktatöre diz çöktürdüler, bütün dünyanın önünde. (Alkışlar) Panik içinde geldi Türkiye’ye… Mitingler düzenliyor, Sincan’a gitti, İstanbul’a gitti, Samsun’a gitti, Erzurum’a gitti, Kayseri’ye gitti, sadece bağırıyor. Değerli arkadaşlarım, bir şey var, bağırıyor ama sadece kendisi dinliyor. Bakmayın bütün televizyon kanallarının canlı vermesine, emin olun kendisinin dışında kimse dinlemiyor onu artık. (Alkışlar) Ne demiştik? İtibarı yerlerde sürünüyor, sadece Türkiye’de değil bütün dünyada öyle. Erdoğan deyince akla sadece bir sözcük geliyor “Yalancı.” (Alkışlar) Geçen bir yabancı da bana söylüyor. “Kemal Bey, yalancıdan başbakan olmaz.” diyor. (Alkışlar) Evet, hepimiz çok iyi biliyoruz, bir siyasetçinin temel görevi halkına doğruları söylemektir, doğruların arkasından gitmektir. Yalan söyleyenden Başbakan olmaz, yalan söyleyenden adam da olmaz zaten. (Alkışlar)

Gençler meydanlara çıktı, özgürlük ve demokrasi istiyorlar. Anneler çocuklarına sahip çıktılar. Buradan bütün annelere sesleniyorum: 90 kuşağının o küresel çocuklarını Türkiye’ye armağan ettiğiniz için size şükranlarımı sunuyorum. (Alkışlar) Bir politikacı gençleriyle gurur duyar, bir politikacı genlerden korkmaz. Kimler korkar? Diktatörler korkar. Korkuyor gençlerden. Meydan meydan gezdi, meydan meydan bağırdı, kendisini anlatmaya çalıştı, yalan üstüne yalan söyledi ama kendisi dinledi. Artık senin itibarın sıfırdır sıfır, sadece Türkiye’de değil dünyada da sıfırdır. (Alkışlar)

Tabii, değerli arkadaşlarım, bir siyasetçi sadece genlerin değil toplumun her kesiminin söylemlerine kulak kabartmak zorundadır, dinlemek zorundadır, dinleyecek ne söylüyorlar diye. Bu da zaten onun görevidir ama bir siyasetçi âcz içindeyse komplo teorileri üretmeye başlar. Bu olayda da komplo teorileri üretmeye başladı. Efendim, olayları kim çıkardı? “Faiz lobisi çıkardı” diyor!  Sanki dünyanın en yüksek faizini bu vermiyormuş gibi; ya sen veriyorsun, dünyanın faizini veriyorsun. Kim çıkardı? Uluslararası medya çıkardı! Kim çıkardı? 30 yaşında bir sanatçı çıkardı! Kim çıkardı? Efendim, Türkiye uzaya gemi gönderecekmiş de o gemi yapımına engel olanlar çıkardı! Akıl var mantık var, gerçeği bilmiyorlar, zamanı okumuyorlar, ne olduğunu bilmiyorlar, kurdukları baskının farkında değiller. Bu yeni diktatörün bir özelliği daha var. Sadece diktatör değil, etrafındaki hepsinin bir özelliği daha var, mizah kültürü yok bunlarda. Bunlar toplumu tek tipleştirmek istiyorlar. Herkes benim gibi giyinsin, benim gibi düşünsün, benim gibi konuşsun, benim gibi yürüsün diyor, bunu yapmak istiyorlar. Ama bu 90’lı kuşak var ya, o kadar büyük bir yaramazlık yaptı ki kullandığı mizahla o diktatöre diz çöktürdü, diz çöktü mizahın karşısında o. (Alkışlar)

Gezi Parkı olayı bizim demokrasimizin artık yeni sözcüğü. Neyi ortaya çıkardı? Bir diktatörün kimliğini açık ve net bütün dünyaya gösterdi, artık bütün dünya bunu tanıdı.

İki: Apolitik dediğimiz gençlerin aslında ülkenin bütün sorunlarına sahip çıktıklarını gösterdi. Neyi gösterdi? Medya üzerindeki baskıyı bütün dünyaya gösterdi. Neyi gösterdi? Diktatörlerin yalan söyleyerek ayakta kalmak için çaba harcadıklarını gösterdi. Neyi gösterdi? Bütün yalanlara rağmen halkın sağduyusunu gösterdi. Neyi gösterdi? Ellerinde karanfillerle Taksim’e gidenlerin üzerine polis coplarıyla yürüyen devleti gösterdi, iktidarı gösterdi. (Alkışlar) Neyi gösterdi? Bütün Türkiye’nin özgürlük ve demokrasi taleplerini bütün dünyaya gösterdi. Bütün dünyadan destek aldı Brezilya’sından Japonya’sına kadar, Avustralya’dan Papua Yeni Gine’ye kadar bütün dünya Türk gençlerine destek verdi ve onları kucakladı. O nedenle, onlar bizim iftiharımızdır. Onlar bizim geleceğimizdir. Onlar bizim umudumuzdur. Onlar çağdaş Türkiye’nin simgesidir. (Alkışlar) Onlar meydanlarda polise el uzattılar. Onları ayrıştırmak istedi diktatör “Bunlar dinsiz imansızdır” diyecekti. Bir baktı, Taksim Gezi Parkı’nda namaz kılınıyor, antikapitalist Müslümanlar da orada. “Efendim, bunlar başörtülü kadınlara hınç biliyorlar, kin biliyorlar.” diyecekti. Bir baktı, başı örtülü gencecik kızlarımız başı açık kızlarımızla beraber halay çekiyorlar, ezberleri bozuldu. (Alkışlar) Gençler, gerçekten bu diktatörün bütün ezberlerini bozdu, ne yapacağını şaşırdı, ne söyleyeceğini şaşırdı. Daha çok şaşıracaksın sen, ne olduğunun farkında değilsin sen hâlâ. Kalkmış, hâlâ demokrasiden, özgürlükten bahsediyor. Sen kim demokrasi kim; sen kim özgürlük kim. Senin özgürlükten ve demokrasiden söz etmen için önce insan sevgisinin ne olduğunu bileceksin, insanın ne olduğunu bileceksin, Mevlânâ’yı bileceksin sen. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’deki gelişmelerden bütün dünya bilgi sahibi oldu, herkes endişelendi. Orantısız polis gücünün kullanılmasından herkes kaygı duydu ve hükümeti eleştirdi. Her demokrasiden ortak tepki geldi, Avrupa Birliği’nden de geldi. Sayın Merkel’e ve Hollanda’ya birer mektup gönderdim. “Diktatöre kızabilirsiniz, onun demokrasiyi askıya almak için yaptıklarını beğenmeyebilirsiniz ama bir şeyi unutmayın, iki yüz yıldır Türkiye’nin yönü çağdaş uygarlığa dönüktür. Bizi Avrupa Birliği’nden koparmayın, koparamazsın.” dedik. (Alkışlar) Yeni fasıllar açılacakmış, son derece mutluyum. Biz yönümüzü çağdaş uygarlığa çevirmiş bir toplumuz. Kendi değerlerimizle çağdaş uygarlığı kaynaştırmış bir toplumuz. Kendi değerlerimize saygı duyan bir toplumuz. Biz Batı’nın bütün baskısına karşın onlarla mücadele edip çağdaş değerleri savunan bir toplumuz. İki yüz yıldır yönümüz Batı’ya, çağdaşlığa dönüktür. Birileri bizi Orta Doğu’nun ülkesi hâline getirmek istiyor. Buna izin vermeyeceğiz. Avrupa Birliği yetkililerine de sesleniyorum: Biz izin vermeyeceğiz, çağdaş dünya da izin vermeyecektir buna. (Alkışlar) Gençlere güveneceğiz, onlarla birlikte yola çıkacağız; onlar bizim umudumuz, onlar bizim geleceğimiz. Gençlerin bir eylemi oldu, Türkiye ayağa kalktı. Gençlerin bir eylemi oldu, dünya ayağa kalktı. Gençlerin bir eylemi oldu, özgürlük söylemleri bütün dünyayı kapsadı. Gençlerin bir eylemi oldu, göğsümüz kabardı. Gençler biber gazına direndiler, polis kurşununa direndiler, TOMA’lara direndiler; “ne baskı yaparsan yap ben özgürlük lafını ağzımdan düşürmeyeceğim.” dediler. Onun için onlara şükran borçluyuz. (Alkışlar)

Gençlerin sesine kulak verin dedik, dinlemedi. Aydınlar söylediler, “Gençlerin sesine kulak verin.” aydınları dinlemedi. Gazeteciler söyledi “Gençlerin sesine kulak verin” gazetecileri dinlemedi. Yakın çevresinden sağduyu sahibi olan bazı milletvekilleri “Gençlerin sesine kulak verin.” onları dinlemedi. Şimdi ben, bin yıl önce yazılmış, tam bin yıl önce Gazali tarafından yazılmış –ki Gazali bir filozoftur, hepimiz çok iyi biliriz, çok iyi tanırız- bir kitabı var “Yöneticilere Altın Öğütler.” Oradan, nedir acaba bu adaletin esasları, on madde hâlinde Gazali saymış bunları. On madde hâlinde okuyacağım, umuyorum, bin yıl önce yöneticilere yapılmış nasihatleri, bin önceki adalet kavramının bugün için de ne kadar geçerli olduğunu Gazali bize söylüyor. Umuyorum bu diktatör, hani bizi dinlemedi, hadi gençleri dinlemedi, hadi dünyayı dinlemedi, bin yıl önce kaleme alınmış bir çığlığı, Gazali’nin söylemlerini dinler. Gazali şöyle diyor:

Birinci esas: “Ey sultan, önce insanları idare etmenin kıymetini biliniz, onun tehlikelerini de öğreniniz çünkü liderlik büyük bir nimettir. Şayet onun hakkını yerine getirmeyip zulümden geri durmazsanız kendisinden sonra ancak küfrün olabileceği bir bedbahtlığa düşersiniz.” diyor. Yani “zulüm yapma” diyor, bin yıl önceden söylüyor yöneticiye “Zulüm yapma” diyor. Taksim Meydanı’ndaki zulmü hâlâ acaba sen anladın mı? Merhametli ol, adaletli ol, sözünde dur.” diyor.

İkinci esas, adaletin esasları, Gazali şöyle söylüyor: “Adaletli ve insaflı olmanın ikinci yolu, sultanın devamlı âlimlerin görüşlerine başvurması, onların nasihatlerini dinlemeye iştiyaklı olması ve dünyada aldanmış kötü âlimlerden sakınmasıdır. Yönetici aldatan kimse onun zulmüne ortaktır.” diyor. Bilime ve bilgiye saygılı olun” diyor Gazali bin yıl önceden, “âlimleri dinleyeceksin, bilim insanlarını dinleyeceksin.” diyor. Recep Tayyip Erdoğan, bizi dinlemedin, gençleri dinlemedin ama bilim insanlarını da dinlemedi.

Üçüncü esasta şöyle söylüyor Gazali: “Ey sultan, sen sadece kendi elini zulümden çekmekle yetinme. Kendini zulümden uzak tuttuğun gibi yakınlarını ve görevlilerini de terbiye edip güzelleştirmen gerekir. Onların zulmüne razı olma. Ey sultan, şunu bil ki adil olman aklının kemalini gösterir.” Ne kadar güzel değil mi? Bin yıl önce söylüyor. Ama sen ne yapıyorsun? Aklının kemalini göstermiyorsun, hırsını kontrol edemiyorsun, aklını hırsının emrine veriyorsun ve zulüm yapıyorsun sen. İnsanları, silahlarıyla, sopalarıyla, TOMA’larıyla ezmeye çalışıyorsun, bunlar doğru değil. Eğer bin yıl önce sana yapılan nasihati, insanlığa yapılan nasihati bilseydin bu zulmü yapmazdın.

Ethem Sarısülük polis kurşunuyla öldürüldü. (Alkışlar) O da özgürlük istiyordu, o da demokrasi istiyordu. Dün ne oldu? Polisi çıkardılar, Arınç açıklama yapıyor: “Efendim, bir taş polisin eline değmiş. Taş sonra silaha değmiş, silah patlamış ve Ethem Sarısülük ölmüş.” Bin yıl önce adaleti anlatan Gazali’den utanıyor musun acaba sen? Bu diktatör ne demişti? Afyon olayını unutmadık değil mi? Afyon’da diyor ki “Askerin birisi –eğitimli asker bu, acemi değil- cephanelikte eline bir el bombası almış, pimini çekmiş bakalım patlayacak mı patlamayacak mı?” Bunu da millete anlatıyor. Milletin de bu numarayı unutacağını sanıyor. Orada hayatını kaybedenlerin hesabını soracağız, sen sağa sola kaçamazsın. (Alkışlar)

Gazali hayatta olsaydı şunu düşünürdü herhâlde: Bu nasıl bir ülkedir? Bu nasıl bir adalet anlayışıdır? 10 yaşındaki çocuk hapse atılıyor, bir yurttaşı öldüren kişi hapse bile girmiyor, nasıl bir şeydir bu? Eline silah almamış kişi hapse atılıyor, eline silah alıp adam öldüren kişi hapisten çıkıyor veya hapse girmiyor. Bunu anlamak mümkün değildir.

Dördüncü esas, Gazali bin yıl öncesinden şöyle söylüyor değerli arkadaşlarım: “Sultan ve idareciler çoğunlukla kibirli olurlar. Kibirlerinden dolayı kendilerinde hemen bir kızgınlık oluşur. Bu, onları karşı taraftan intikam almaya sevk eder. Hâlbuki kızmak akıl için bir tehlikedir. O, aklın düşmanı ve afetidir.” Aklını kullanacaksın sorunu çözmek için kinini değil. Bu diktatör gençlere ne diyordu? “Kininizi unutmayın.” diyordu. Oysa o gençleri anneler sabah okula gönderirken daha ilköğretime iki yanaklarından öpüp sevgiyle, hoşgörüyle okula gönderdiler. O 90’nın kuşağında, sana diz çöktüren kuşağın yüreğinde insan sevgisi var. Onlar, birbirlerini seviyorlar. Onlar, ülkelerini seviyorlar. Onlar, yalan söyleyen politikacıyı değil, kendilerini aldatan politikacıları değil, kendilerine doğruları söyleyen politikacıları seviyorlar. Onlar, kibirli insanları değil, hoşgörülü insanları seviyorlar. Bin yıl önceden sana söylendi bunlar sana ey Recep Tayyip Erdoğan, bin yıl önceden, senin dünyadan haberin bile yok. Bu topluma kin tohumları ekiyorsun, nefret tohumları ekiyorsun bu topluma, kardeş kardeş yaşayan insanları düşman hâline getiriyorsun bu ülkede. Meydanlardaki gençleri niye dinlemiyorsun? Ne yaptılar onlar sana? Çadırlarını yaktın onların sen. “Talimat verdim” diyorsun sen. O hayatını kaybeden 5 kişinin katili sensin biliyor musun, sen öldürdün onları, sen talimatı verdin. (Alkışlar)

Gazali adaletin esaslarını anlatırken beşinci esası şöyle anlatıyor değerli arkadaşlarım: “Ey sultan, kendin için razı olmadığın şeylere herhangi bir Müslüman için de razı olma. Kendin için razı olmadığın şeyleri onlar için hoş görürsen halkına ihanet etmiş ve emrin altındakileri aldatmış olursun. Sana yapılanı hoş görmüyorsan, sana yapılanın bir benzerini başkasına yapma, izin vermiyorum.” diyor. Ne mitingleri yapıyor? “Milli iradeye saygı mitingi yapıyor.” Peki, düşünüyor mu acaba bu diktatör, ya ben milli iradeye saygı mitingi yapıyorum, 8 milletvekili hapiste, birisi bana sormaz mı? diyor. (Alkışlar) Hangi milli irade? Onun anladığı milli irade sadece kendisi için geçerli olan irade, milletin iradesinden söz edemiyor zaten. Nasıl bir anlayıştır bu, gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bin yıl önceden altıncı esası Gazali şöyle açıklıyor: “Ey sultan, ihtiyaç sahiplerinin sıkıntılarını arz etmek için kapınıza gelip sizi beklemesini küçük görmeyiniz. Bu tehlikeli işten sakının. Müslümanların ihtiyaçlarıyla meşgulken nafile ibadetleri bir tarafa bırakıp bir an önce onların sorunlarını gidermeye çalışınız çünkü Müslümanların ihtiyaçlarını gidermeniz nafile ibadetten daha üstündür.” Yani vatandaşı dinleyeceksin diyor, kulak kabartacaksın diyor, bunlar ne söylüyorlar diyor. Vatandaşa asla ve asla “Ananı da al git” demeyeceksin diyor Gazali. (Alkışlar)

“Polis destan yazdı.” diyor. Destan kime karşı yazılır arkadaş? Düşmana karşı yazılır. Bir ulusal irade sonucunda destan yazılır Ulusal Kurtuluş Destanı gibi, Manas destanı gibi, destan budur. Kendi halkına karşı polis destan yazar mı? Adamdaki kafaya bak, zihniyete bak adamdaki. Diktatör diyorum zaten ben buna, bunun için söylüyorum zaten. (Alkışlar) Böyle bir kafa olabilir mi değerli arkadaşlarım?

Bakın Antalya’da biri kız üç çocuk, 17 polis birden dövüyor. Recep’in destanı bu, 17 polis birden dövüyor. Yazık günah değil mi onlara? Bütün polis arkadaşlarıma sesleniyorum: Siz Recep Tayyip Erdoğan’ın değil halkın polisisiniz siz. (Alkışlar) Ellerinde karanfillerle Taksim’e çıkanlar sizin düşmanınız değil, onlar sizin TOMA’larınızın üzerine karanfil bıraktılar. Onlar, size taş atanlara engel olmaya çalıştılar. Onlar sizin kardeşleriniz. Siz onların güvenliğini sağlamak zorundasınız. Size verilen kanunsuz emirlere uymayacaksınız. Kanunsuz emre uyarsanız gün gelir hesabını verirsiniz. (Alkışlar)

Gazali bin yıl önceden yine adaletin esaslarını söylüyor. Gazali’nin yedinci esası şöyle: “İsraftan sakınmak.” diyor. “Ey sultan, nefsini övünülecek giysiler giymek ve hoş yiyecek yemek gibi şehevi duygularına alıştırma. Her şeyde kanaatkâr ol, çünkü kanaatsiz adalet olmaz.” Yani şunu söylemek istiyor: Kendi eşini, Katar Emiri’nin düğününe devletin uçağıyla gönderme diyor sana. (Alkışlar) İsraftan kaçın diyor sana. O devletin uçağında tüyü bitmemiş yetimin hakkı var diyor. Sen onu keyfin için kullanamazsın diyor. Kullanma, israftan sakın diyor. Bu debdebe, bu şaşa nedir arkadaşlar? Bunlar mütevazı falan değiller, yatlar katlar bunlara yetmiyor. Ya, dünyada hepimiz ölümlüyüz, hepimiz öbür dünyaya gideceğiz, yetmez mi arkadaş ya? Karnın duysun yeter ya. Yedi göbeğini besliyorsun şimdi, yetmez mi bu?

Gazali sekizinci esasında şöyle diyor: “Ey sultan, mümkün mertebe muamelelerinizde şefkatli ve lütufkâr olunuz. Şiddet ve sertlikten sakınınız.” diyor. Taksim’e ellerinde karanfillerle gidiyorlar, “Ben talimat verdim onları dağıtın diye, çünkü o meydan halkın meydanıdır.” diyor. Oradakiler halk değil mi? Vatandaş değil mi? Onları halk olarak görmüyor. Neden? Onları düşman olarak görüyor, işgal kuvvetleri olarak görüyor. İlk kez Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir Başbakan kendi halkının bir bölümünü düşman olarak nitelemiştir. Bin yıl önceden Gazali sana söylüyor “Sertlikten sakınınız” diyor. Kazanmak varken neden kaybediyorsun?

Değerli arkadaşlarım, dokuzuncu esasta şöyle söylüyor Gazali: “Ey sultan, halkının senden hoşnut olmasına gayret et. Lider olan kişinin kendisine gelerek övgüler yağdıranlara aldanmaması, bütün halkın da onun gibi kendisinden razı olduğunu düşünmemesi gerekir.” Yani yaptığın bir icraatla birisini memnun edebilirsin ama bir başkasının da memnun olmayacağını bilmelisin diyor. Sen halkının yüzde 50’sini düşman ilan edemezsin diyor, karşıt grup olarak göremezsin diyor. Onlara da hizmet edeceksin diyor. Bin yıl önceden söylüyor bunu. Bin yıl sonra bu kültüre sahip olmamış bir diktatörle karşı karşıyayız. (Alkışlar)

Onuncu esasta şöyle söylüyor: “Adaletli iş yapın. Hakkı olan herkesin kızması doğrudur. İdarecinin kendisine gelen iki hasmı, davalı ve davacıyı, razı etmesi mümkün değildir. Adaletli yönetici doğruluktan ayrılmaz.” diyor.

Değerli arkadaşlarım, doğruluktan ayrılmamak ne demektir? Halka doğruları söylemek demektir. Bu diktatör ne söyledi? “Camide içki içtiler.” dedi. İmamı “İçilmedi” diyor, müezzini “İçilmedi” diyor, eski milletvekili “Hayır efendim, içilmedi” diyor ama o “İçildi” diyor. “İçildi” dedikçe yalanı katmerleşiyor. Niye söyledim ben? Bu meydanlarda bağırıyor kendisini kanıtlamak için çünkü o da biliyor ki itibarı yerlerde sıfır. Çünkü o da biliyor ki yalancıdan artık başbakan olmaz, toplum bunu anladı diyor. (Alkışlar) Ne diyordu? “Kabataş İskelesinde 50-100 kişi başı örtülü bir kadını, altı aylık çocuğuyla beraber dövüldüğünü, yerde sürüklendiğini, kadının kendisini kaybettiğini, uyandığında da üstünde idrar kokularının olduğunu” söylüyordu. Çıkıp televizyonlara utanmadan bunu söylüyor. Ya sen Başbakan değil misin, bunu yapan adamlar zaten insan değil, niye yakalamıyorsun? Niye adalete teslim etmiyorsun? 10 yaşındaki çocuğu yakalarsın, 50-100 kişi saldırmış bir kadına, sen sadece konuşuyorsun çünkü o da biliyor ki bu, yalan ve iftira. Bir Başbakan, bu kadar büyük bir yalanı yüzü kızarmadan nasıl söyler? Allah’tan korkuyor mu bu adam? Kuldan utanıyor mu bu adam? Yalancıdan ne olmaz? Yalancıdan ne olmaz? Yalancıdan Başbakan olmaz değerli arkadaşlarım. (Alkışlar)

Hepinize selamlarımı, saygılarımı sundum. Güzel günleri gençlerle yakalayacağız. Onlar bizim onurumuz, onlarla gurur duyuyoruz. Onları yetiştiren annelerin ellerinden öpüyorum. Hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

    Salı, 25 Haziran 2013 12:09

Bağlantılı Konular