"Biz bir gelecek umudu yaratmak istiyoruz."

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Baştan beri seçilecek cumhurbaşkanı CHP'nin cumhurbaşkanı olmayacak halkın, 76 milyonun  cumhurbaşkanı olacak diye bir tavrımız vardı. Bir siyasi partiye endekslenen cumhurbaşkanının tarafsız olamayacağını düşünüyorduk. Cumhurbaşkanı'na siyasi parti kimliği vermenin doğru olmadığını, siyasi kimliği öne çıkan birinin cumhurbaşkanı olmaması gerektiğini söyledim" dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun 17.06.2014 tarihinde Grup Genel Kurulu Toplantısında yaptığı konuşma

"Değerli arkadaşlarım, Tuncay Özkan, güçlü bir demokrasiye sahip olmamız için büyük mücadeleler veren birisidir, bedel ödeyen birisidir. Bedel ödeyen her kişinin bizim başımızın üstünde yeri var.

O bir aydınlanmacı, o bir gazeteci, o bir televizyoncu, o bir halkçı, o bir kardeşimiz, onunla ve arkadaşlarıyla daha güçlü olacağız, hoş geldiniz diyorum tekrar.

Değerli arkadaşlarım, bugünkü grup toplantımız önemli, iki konuya değineceğim. Birincisi dış politika, ikincisi de cumhurbaşkanlığı. Demokrasiler, hepimizin üzerine titrediği, yaşatmak istediğimiz önemli bir kavramdır. Demokrasiyi kazanmak çok zor, bedel ödemek gerekiyor, tıpkı bedel ödeyen Tuncay Özkan ve arkadaşları gibi. Kazanmak zor ama kaybetmek kolay; birisi gelir demokrasiyi elinizden alır. Ayaklarınızın altından demokrasi parça parça kayar. O nedenle hepimiz demokrasi konusunda çok dikkatli olmak zorundayız. Yeni bedeller ödemek istemiyorsak, biz, geçmişin deneyimlerinden örnek alarak geleceğimizi sağlıklı belirlemek zorundayız. Şu anda Türkiye bir ateş çemberinin içinde; bir yandan içeride demokrasi sorunumuz var öbür taraftan Türkiye bir ateş çemberinin içinde. Her gün kaygıyla bakıyoruz Suriye'de ne oldu, Mısır'da ne oldu, Irak'ta ne oldu diye. Akrabalarımız var oralarda, arkadaşlarımız, komşularımız var. Yıllar yılı kültür işbirliği yaptığımız, ortak kültürü geliştirdiğimiz, ortak tarihimiz olan bu ülkelerle daha sıcak, daha dostane ilişkiler kurmak varken farklı bir sürecin içine girdik. Defalarca söyledik, yanlış yapıyorsunuz dedik. Türkiye'yi Orta Doğu bataklığına sürüklemeyin dedik. Bugün, bu diktatör bozuntusu demiş ki "Ortadoğu bataklık" değil. Ortadoğu bataklığından kastettiğimiz oradaki bir bataklık değil, sen orayı bataklığa çevirdin, biz onu anlatıyoruz, sen bataklığa çevirdin orayı.

Bakın değerli arkadaşlarım, eğer ülkeyi yönetirken bu ülkenin tarihini bilseydi, bu ülkede barışın nasıl sağlandığını bilseydi, barış için, bağımsızlık için, özgürlükler için ne bedeller ödendiğini bilseydi bu politikayı izleyemezdi. Tarihini bilmiyor, tarihten ders almıyor çünkü. Yakın tarihini de bilmiyor, yakın tarihten de ders almıyor. Çok tipik örnekler vereceğim size değerli arkadaşlarım. 15 Kasım 2003, El Kaide İstanbul'da bombalı eylemler yaptı. 60’tan fazla yurttaşımız öldü, yüzlerce vatandaşımız yaralandı. Yapan? El Kaide idi. Bütün dünya oraya kilitlendi. Bizim cumhuriyet tarihimizin en büyük terör eylemidir. Yapan? El Kaide. Suriye'de olaylar oldu. Biz demiyoruz ki Ortadoğu'ya sırtımızı dönelim. Hayır, öyle bir düşüncemiz yok. Ortadoğu'daki bütün gelişmeleri yakından izleyelim ama orada insan hakları ihlalleri varsa onların düzeltilmesi için, ihlallerin giderilmesi için çaba harcayalım, heyetler gönderelim, duyarlılıklarımızı koruyalım, bunu söylüyoruz ama ders alınmadı. Tam tersine Ortadoğu'ya El Kaide militanlarını gönderdik. Pek çok ülkeden geldiler Türkiye'ye, Türkiye’den gönderdik Suriye'ye. Bedelini ödemeye başladık. Ne zaman? 11 Şubat 2013'te Cilvegözü'nde; 13 ölü, 26 yaralı. Sonra? Reyhanlı'da 11 Mayıs 2013'te 52 ölü, 146 yaralı. Yapanlar yine aynıydı, El Kaide militanlarıydı. Bombalı araçlarla geldiler ve bizi vurdular. Sonra? Niğde'de kendilerini gösterdiler. 2'si güvenlik görevlisi 3 kişiyi şehit ettiler değerli arkadaşlarım, 5 de yaralı. IŞİD temsilcileriydi onlar, teröristleriydi. Söylüyorlardı zaten Irak-Şam Terör Örgütünün üyeleriydi, sözde İslam devleti kuracaklar, terör örgütü İslam devleti kuracak ve onu kurmaya çalışan bir terör örgütüydü. Açıkça söylüyorlardı. Sonra ne oldu arkadaşlar? Bedelleri ödedik. El Kaide unsurlarını getirdik, Türkiye'de eğittik. Arkadaşlarımız gidip kamplarını buldular "Şu kamplarda eğitim yapılıyor" dendi, o kamplar bulundu. Nasıl eğitildikleri görüldü. Biz görmedik kendi televizyonlarımızda ama uluslararası pek çok kuruluşun yayın organlarında bu görüntülerin tamamı vardı; nasıl eğitildikleri. Merkezlerini zaten Türkiye olarak gösteriyorlardı, gizlemiyorlardı bile. İlk kez Türkiye Cumhuriyeti kendi tarihinde terör örgütlerine destek veren bir kimlikle ortaya çıktı. Biz bunu kabul edemeyiz. Hukukun üstünlüğünü savunacağız, uygarlığı savunacağız, demokrasiyi savunacağız, özgürlüğü savunacağız. Komşu ülkeye göndermek için kendi topraklarımızda terörist yetiştireceğiz. Cebine para koyduk, eline silah verdik, git komşuya dedik. Gitti komşuya, kardeşini öldür dedik. Orada Müslümanlar birbirlerini öldürüyorlar. Kimin silahıyla? Türkiye'de Recep Tayyip Erdoğan'ın silahıyla öldürüyorlar, işin özü budur.

Değerli arkadaşlarım, diyorlar ki "bu konular konuşmayın, bu konuları yazmayın, bunları görmeyin." Bütün dünya görecek, Türkiye'deki vatandaşlar görmeyecek. Neden? Diktatör bozuntusu bozulacak diye. İstediği kadar bozulsun bunları anlatacağız.

Bu adamın tarihten ders almadığını biliyorum, dünyayı iyi okumadığını da çok iyi biliyorum. Güç karşısında eğilir, dik durmaz, bunu da çok iyi biliyorum. Diyeceksiniz ki böyle bir örnek var mı? Elbette var. Boşuna konuşmayız. Kuzey Irak’ta askerlerimizin başına çuval geçirdiler. Gazeteciler "Nota verecek misiniz?" diye soruyorlar. "Müzik notasından mı söz ediyorsunuz?" diyor. Sıkıyor tabii, nota veremiyor. Diyorum ya, güç karşısında eğilirler bunlar, bunların temel özelliği budur.

Biz ne yapacağız? Bütün gerçekleri halkın önüne koyacağız, bütün gerçekleri anlatacağız. Gerçeklerle yola çıkacağız. Biz "yurtta barış dünyada barış" diyen bir gelenekten geliyoruz. O söz, kolay söylenen bir söz değildir. O söze gelmek için savaş meydanlarından çıkıp geldi bizim büyüklerimiz ve şunu söylediler "Zorunlu olmadıkça savaş bir cinayettir." Kendi ülkelerinde bağımsızlığı elde ettikten sonra dünyanın her tarafında barışı seslendirdiler. Şimdi biz, terör örgütleri aracılığıyla Ortadoğu'yu kan gölüne çeviriyoruz. Musul'da konsolosluk görevlilerimiz rehin "Hiç ses çıkarmayın" diyorlar. Niye ses çıkarmayacağız? Onlar bizim vatandaşlarımız değil mi? "Efendim, IŞİD’e terör örgütü demeyin." Niçin? Terör örgütü dersek belki orada bizim vatandaşlarımızı kurşuna dizerlermiş. O da diyemiyor terör örgütü. Onun dememesini ben çok iyi anlıyorum. Neden? Eline silahı veren o, besleyen o, getirip oraya gönderen o, yaralandıkları zaman getirip Türkiye’de tedavi ettiren de o, der mi terör örgütü? Demez. Onu baş tacı ediyor. Şimdi, besledin kargayı oydu gözünü. Hep beraber geldiğimiz nokta bu. Besledin büyüttün, eline silah verdin, oraya gönderdin, o da geldi bizim yurttaşlarımızı aldı götürdü, rehine şimdi elinde tutuyor. Efendim, bunları serbest bırakacaklar. Elbette serbest bırakacaklar. Biz onların hepsini biliyoruz. Bir kahramanlık hikâyesi yaratmak istiyorlar. Sen kim, kahraman kim?

Bakın Türkmenler, Türkmen liderlerine bakın, Telafer'de kan akıyor. İkinci Dünya Savaşı belgesellerinde gördüğümüz filmler vardı. İnsanları dizerler, kurşundan geçirirler. Aynı tablo şimdi Ortadoğu'da yaşanıyor. O silahlar kimin silahı? TIR'larla kim silah gönderdi? Bu adam gönderdi. TIR'ları yükledi bir değil, on değil, on beş değil. Efendim, bunlar gıda maddesi! Ya, gıda maddesi saklanır mı, niye saklıyorsun? Açarsın TIR'ları dersin bak, gıda maddesi; peynirdir, çikolatadır, makarnadır hepsini anlatırsın. Silah olduğunu hepimiz biliyoruz. Şimdi, o silahlar bize döndü. Onun hesabını veriyoruz. Peki, bu süreçten kim zararlı çıkıyor? Faturayı kim ödüyor? Faturayı o ödese bir şey demeyeceğiz ama bu halk ödüyor, Reyhanlı'da ölen 52 vatandaşımız bu faturayı ödedi. O yerinde oturuyor hâlâ, koltuğunda oturuyor hâlâ, hâlâ ahlak kesiyor.

Değerli arkadaşlarım, bunun bir Dışişleri Bakanı var, o da çok ilginç. Dünyanın en çapsız, Türkiye’nin diyordum ama- Dışişleri Bakanı, emin olun. Geçen konuşuyor, diyor ki: "Irak'ta kaos varmış gibi yansıtılıyor." Pes ya! Ya, ne kaosu kardeşim, kaosun ötesinde bir durum var. İnsanları öldürüyorlar, Irak üçe bölünüyor adamın haberi bile yok. Emin olun, Türk Hava Yolları yönetimi bu Hükümetten daha sağduyulu, daha dikkatli çalışıyor çünkü o, Musul'a olan seferlerini, Musul'un gerçeğini görerek yeniden düzenledi. Bunlar o gerçeği görmediler, göremediler, okuyamadılar. Hani, senin vizyonun vardı? Ne vizyonu. Vizyonu vardı, efendim, onun dışında başka dünyada hiç kimsenin vizyonu yoktu, tek vizyon sahibi o idi. Buyurun senin vizyonun, nasıl kurtaracaksın bakalım. Türkiye’yi hangi noktalara getirdin. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bizim dış politikamız bu kadar zavallı bir konuma düşmemiştir, ilk kez böyle bir tabloyla karşılaşıyoruz. Sadece Doğuda, Orta Doğu’da böyle? Hayır efendim. Avrupa Birliği sürecini de unuttuk. Bu diktatör bozuntusunu hiçbir devlet başkanı kabul etmiyor artık, emin olun kabul etmiyor, adam yerine koymuyorlar. Belki onun ağrına gitmiyor ama benim ağrıma gidiyor, neden böyle oluyor. Bakınız neredeyse kimse el uzatıp merhaba demeyecek. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı bu konuma mı düşecekti? Böyle mi olacaktı? Hani, saygınlığın vardı? Hani, itibarın vardı? Hani, Türkiye'nin bir ağırlığı vardı? Ağırlık merkezi bile Ortadoğu'da Türkiye'den başka bir alana kayıyor hâlâ farkında değiller. Bu, bizi rahatsız ediyor çünkü biz, güçlü bir Türkiye'den yanayız. Kendi içinde barışık, güçlü bir Türkiye’den yanayız. Sözü dinlenen bir Türkiye'den yanayız. Sözü dinlenmeyen bir Türkiye oldu. Bir aşiret reisi bile Orta Doğu’da Başbakana kafa tutuyor. Bu noktaya Türkiye Cumhuriyeti hiçbir dönemde gelmemişti. Avrupa Birliğinden de dışlıyorlar şimdi bizi. Açıkça söylüyorlar "Bu demokrasi kalibresiyle biz sizi Avrupa Birliğine üye yapmayız" diyorlar. Neden bu tablo önümüzde duruyor? Bunun mücadelesini nasıl vereceğiz? Bunun mücadelesini hep beraber vereceğiz. Demokrasi içinde vereceğiz, el ele gönül gönüle, kol kola vereceğiz bu mücadeleyi. Bu mücadeleyi vereceğiz ki Türkiye'yi aydınlığa çıkarmış olalım.

Değerli arkadaşlarım, sıkışınca bayrak edebiyatı da yapıyor. Efendim, işte, siz bayrağı şöyle yaptınız, siz şunu yaptınız, bayrağa saygı göstermediniz gibi bir sürü şey, Hakkâri'yi gittiniz orada bayrak yoktu, Türk Bayrağı… Sanki biz yabancı bir ülkeye gitmişiz. Ya, bizim ülkemiz orası. Bu lafı kullanırsan oradaki vatandaş diyecek ki "Galiba biz başka bir ülkenin vatandaşıyız." Biz bir siyasi toplantı yapıyoruz. Senin, bayrağa saygı duyduğun konusunda benim çok endişem var. Bakın değerli arkadaşlarım, şu Kırkpınar güreşlerinin son günü, büyük bir stadyumda Türk Bayrağı geçiyor. Türk Bayrağı geçerken herkes ayakta, herkes ve alkışlıyorlar ama bazıları oturuyor, yakından görelim, şunlar AKP’li bakanlar. Şimdi, ben çok açık, net herkesin anlayacağı bir dille soruyorum: Sende bayrak sevgisi varsa, bayrağı seviyorsan bayrak geçerken bütün herkes ayağa kalkmışken senin bakanların ayağa kalkmadı. Sen o bakanlar için ne yaptın? Görevlerine devam ediyorlar. Sen, bana bayrak sevgisini öğretemezsin; senin hakkın da yoktur, yetkin de yoktur. Bayrağı ben seviyorum, bayrağa saygı duyuyorum diyorsan saygı göstermeyen bu adamları derhal görevlerinden alacaksın. Alır mı? Kesinlikle görevden alamaz, zaten almadı da, belki ödüllendirmiştir. Ne diyordu? "Ben her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına aldım." Bizim milliyetçiliğimiz bayrağa sevmektir, vatanı sevmektir. Bayrağı, vatanı seveni ayaklarının altına alırsan bu tabloyla karşılaşırsın, senin bakanın bayrağa saygı duymaz. Hiç bunu kimse unutmasın. Çok açık, çok net fotoğrafı, belgesi burada. Çıksın benim bu soruma cevap versin. Verir mi? Duymazlıktan gelir, işine gelmeyeni duymazlıktan geliyor. Ama, biz anlatacağız, her yerde anlatacağız, her yerde söyleyeceğiz; ev ev, kapı kapı, parkta, caddede, fabrikada her yerde anlatacağız, bizim görevimiz, çünkü biz Cumhuriyet Halk Partisiyiz. Çünkü biz bayrağımızı seviyoruz, çünkü biz vatanımızı seviyoruz, çünkü biz insanımızı seviyoruz.

Geliyorum diğer bir konuya: Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez halk cumhurbaşkanı seçecek. Ondan önce bir devlet başkanı seçmiştik anayasa referandumuyla beraber. Kenan Evren'i yüzde 90 küsur oyla devlet başkanı seçmiştik ama cumhurbaşkanının ilk kez seçeceğiz. Daha önce Parlamentoda seçiliyordu. Siyasal partiler bir araya geliyorlardı, adaylar üzerinde tartışıyorlardı, sonunda uzlaşılıyordu ve bir aday Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturuyordu. Son seçimlerde bir kilitlenme oldu. Onun üzerine Anayasa değişti "Halk seçsin" dendi. 60/40 halkın -oran aşağı yukarı böyleydi- cumhurbaşkanını seçme yönünde bir karar referandumla kabul edildi. Bir yasa çıktı cumhurbaşkanı nasıl seçilecek diye. En az 20 milletvekili bir araya gelip bir cumhurbaşkanı adayı önerebilir. Baştan beri tavrımız şu oldu: Seçilecek cumhurbaşkanı Cumhuriyet Halk Partisinin cumhurbaşkanı olmayacaktır. Peki, kimin Cumhurbaşkanı olacaktır? Halkın cumhurbaşkanı olacak dedik, düşüncemiz buydu. Bir siyasal partiye endekslenen cumhurbaşkanının sağlıklı görev yapamayacağını ve Anayasadaki tarafsızlık ilkesini zedeleyeceğini düşünüyorduk çünkü Anayasada ve cumhurbaşkanının yemin metninde sadakat ve tarafsızlık ilkesi var. O nedenle cumhurbaşkanına bir siyasal parti kimliği vermenin doğru olmadığını söyledim ta en başından beri. Bu, doğru değil dedik. Siyasi kimliği öne çıkan birisinin cumhurbaşkanı adayı olmasının da doğru olmadığını söyledik, defalarca ama defalarca dile getirdim. Hatta dediler ki "Olur mu öyle şey?" "Ben de adayım" diye Erdoğan söylemişti, adaylığını dolaylı yollardan açıklamıştı siz de aday olun diye. Ben Cumhuriyet Halk Partiliyim. Cumhuriyet Halk Partiliyim, Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanıyım. Benim tarafsızlığım her zaman tartışılır. Biz ne istiyoruz? Tarafsızlığı tartışılmayacak birisini istiyoruz. Bu çerçevede, sendikaları, sivil toplum örgütlerini, meslek kuruluşlarını, siyasal parti liderlerini ziyaret ettik, sanatçılarla bir araya geldik ve onlarla uzun uzun cumhurbaşkanlığının nitelikleri konusunda, beklentiler konusunda oturduk görüşmeler yaptık. Son yaptığımız görüşmelerden birisinde, bir sanatçı çıktı şunu söyledi: "Cumhurbaşkanın niteliklerini değil de kimlerin cumhurbaşkanı adayı olmayacağını eğer netleştirirsek, bilirsek zaten daha önemli bir yol kat etmiş oluruz." Çok önemli bir saptamaydı. Kim cumhurbaşkanı adayı olamaz? Eğer bu nitelikler üzerinde görüş birliği sağlarsak zaten sorunu çözmüş oluruz. Notumu aldım, bütün görüşmelerden size şimdi on madde hâlinde kimin cumhurbaşkanı adayı olamayacağını sıralıyorum.

Madde 1- Kuvvetler ayrılığı ilkesine inanmayan kişinin cumhurbaşkanı adayı olmaması lazım. Kuvvetler ayrılığı neydi? Yasama, yargı ve yürütmeye -ki çağdaş demokrasilerde medya da dördüncü büyük güçtür- inanmayan, bunu reddeden birisinin cumhurbaşkanı adayı olmaması gerekir.

Madde 2- Vatandaşına tokat atan, vatandaşları benden sizden diye ayıran kişinin cumhurbaşkanı adayı olmaması lazım, gayet doğal. Kendi vatandaşına tokat atan adamdan cumhurbaşkanı adayı olur mu? Olmaması lazım.

Madde 3- Kin ve öfkeyi politik dil hâline getiren kişiden cumhurbaşkanı adayı olmaması lazım çünkü kini ve öfkeyi siz topluma aşılarsanız o makama saygısızlık etmiş olursunuz. O makam farklı bir makam, herkesi kucaklayan bir makam, herkese saygı duyan bir makam. Eğer siz kin ve öfkeyle yola çıkarsanız cumhurbaşkanı adayı olamazsınız, olursanız da ülkeyi parçalarsınız, bölersiniz, toplumu zihnen ayrıştırırsınız.

Madde 4- Hukukun üstünlüğüne inanmayan, adalet duygusu gelişmemiş birisi cumhurbaşkanı adayı olamaz. Cumhurbaşkanı adayı olmak için hukukun üstünlüğüne önce inanmak gerekiyor, adalete inanmak gerekiyor. Adaletin mutlaka kendi ülkesinde bağımsız mahkemeler tarafından tecelli edeceğine inanması gerekiyor. Eğer buna inanmıyorsa, savcılık rolünü üstleniyorsa ondan cumhurbaşkanı adayının olmaması lazım.

Madde 5- Kadın-erkek eşitliğine inanmayan kişiden cumhurbaşkanı adayı olmaz. Kadın-erkek eşitliğine inanacak, kadını ikinci sınıf yurttaş olarak görmeyecek. Eğer düşüncesi kadın-erkek eşitliği çerçevesinde gelişmemişse, kadını hâlâ ötekileştiriyorsa ondan cumhurbaşkanı adayı olmaz.

Madde 6- Yalın söyleyen, ahlaki değerleri yüksek olmayan kişiden cumhurbaşkanı adayı olmaz.

Madde 7- Dünyada saygınlığı olmayan ve sürekli saygınlık yitiren birisi cumhurbaşkanı adayı olamaz. Adayın dünyada saygınlığının olması lazım, kabul görmesi lazım. Oturması kalkmasıyla, zarafetiyle bunu göstermesi lazım. Bunlar bir insanda yoksa, saygınlık yoksa ondan cumhurbaşkanı adayı  olmaz.

Madde 8- Demokratik, laik, sosyal, hukuk devletine inanmayandan cumhurbaşkanı adayı olmaz. Demokratik, laik, sosyal, hukuk devletine inanmış olacak, bu ilkelere inanmış olacak. Anayasanın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen maddelerinin arkasında duran kişi cumhurbaşkanı adayı olur. Buna inanmıyorsa cumhurbaşkanı adayı olamaz.

Madde 9- Bilgi birikimi yetersiz, sanatı ve sanatçıyı düşman belleyen birisi cumhurbaşkanı adayı olamaz. Cumhurbaşkanı adayı sanatı ve sanatçıyı el üstünde tutacak, onur görecek bir sanatçıyı, bir Yaşar Kemal'imiz olmalı diyecek, bir Orhan Pamuk'uğumuz olmalı diyecek, daha çok sayıda yazarı, çizeri, sinema yönetmeni, heykeltıraşı, sanatın her alanında, yedi dalında da övgüler, birliktelikler, bunların tamamını yapabilecek kapasitede ve bilgi birikiminde olması lazım cumhurbaşkanı adayının.

Madde 10- Bana göre en önemli maddelerden birisidir, gerçi dokuz madde de çok önemli, 10'uncu maddede geçmişi şaibeli olmayacak. Geçmişi şaibeli olan, adalet önünde kirlilikten arınmamış birisi cumhurbaşkanı adayı olamaz, olmamalıdır.

Şimdi ben bütün yurttaşlarıma sesleniyorum, 76 milyon yurttaşıma sesleniyorum: Söylediğim on madde sadece bizim için geçerli olan maddeler değil, ister gidin Rusya'ya, ister Tanzanya'ya, ister Papau gine'ye, ister Amerika'ya, ister Fransa'ya, ister Gana'ya, ister Güney Afrika Cumhuriyeti’ne gidin on maddeyi koyun deyin ki bunlar cumhurbaşkanı adayı olamaz deniyor, ne dersiniz deyin hepsi "Evet, bunlar cumhurbaşkanı adayı olamazların maddesidir" der. Söylediğim on madde evrensel maddelerdir. On madde, evrensel maddelerdir. Ahlaki yücelten bir toplum, on maddenin arkasında durur. Demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü yücelten bir toplum on maddenin arkasında durur çünkü bu topraklar bereketli topraklardır. Bu topraklarda Yunuslar yetişti, Mevlanalar yetişti, Dadaloğlu yetişti, Pir Sultan Abdal yetişti, Hacı Bektaşi Veliler yetişti. Bu topraklar hümanizmanın yoğrulduğu topraklardır, insan sevgisinin yoğrulduğu topraklardır bu topraklar. Biz cumhurbaşkanı adayımızı bütün bu değerleri koruyarak belirlemek zorundayız. İnsan haklarına saygı duyan, hukukun üstünlüğüne inanan, kadın-erkek eşitliğine inanan, bilgisi, birikimi, letafetiyle, konuşmasıyla göz dolduran, sadece Türkiye'de değil bütün dünyanın saygı duyduğu bir insansa, bir aday belirliyorsak, hepimiz demeliyiz ki evet, bu aday sadece Türkiye'de değil dünyada da tanınan, bilinen bir adaydır. O, hukukun üstünlüğünü savunacak diyeceğiz. Böyle bir aday belirlemek için yola çıktık.

Değerli arkadaşlarım, bu topraklardan Fatih Sultan Mehmet de çıktı, bu topraklar Mustafa Kemal Atatürk'ü de yetiştirdi. En sıkıntılı olduğumuz zamanlarda elbette kahramanlar çıktı, elbette önderlerimiz çıktı. Bilgimizle, birikimimizle, tavrımızla, duruşumuzla, insana bakışımızla, dünyaya bakışımızla yeni ufuklar açtık, açmaya da devam edeceğiz. Ama biz, çok nitelikli insanlar yetiştirdiğimiz hâlde, çoğu kez birbirimizi tanımayız, ön yargılarımızla davranırız, ön yargılarımızla hareket ederiz. Ön yargıları bir tarafa bırakacağız. Ne diyordu Einstein: "Atomu parçalamaktan daha zordur ön yargıyı ortadan kaldırmak." Ama biz, bilinçliyiz; biz, neyin ne olduğunu bilmek zorundayız. Biz hayatı sorgulayanız. Hayatı sorgulayan bir kültürden geliyoruz. Eğer biz, hayatı, insanları, çevreyi, doğayı sorgulayabiliyorsak o zaman doğruları bulma konusunda da aklımızın terazisine koyacağız adayları, aklımızın terazisinde ölçeceğiz onları. Nedir bu insanlar? Kimdir bu insanlar? Bilgileri nedir, birikimleri nedir bunları bilmek zorundayız ve bunlarla yola çıkmak zorundayız. Siyaset, sorun üreten bir alan değildir arkadaşlar, sorun çözen bir alandır. Biz iktidarı, ülkenin sorunlarını çözmek için isteriz. Halk zenginleşsin, geliri artsın diye isteriz. Sanatçı özgürce sanatını yerine getirsin diye mücadele ederiz. Hukukun üstünlüğü sağlansın diye yaparız. Kadın-erkek eşitliği sağlansın diye yaparız. İşsizliği engelleyelim diye yaparız. Taşeron denilen belayı bu ülkeden kaldırmak için mücadele ederiz, bizim amacımız budur. Aramızda yaşa takılanlar da vardı, başkan söyledi. Onların beklentilerini ve sorunlarını çözmek için de elbette çaba harcamak zorundayız. Eğer siz, siyaseti böyle değil de kişisel kariyer üzerine inşa ediyorsanız, siyaseti kendi beklentileriniz üzerine inşa ediyorsanız, siyaseti bir zenginleşme aracı olarak görüyorsanız bizim kitabımızda o yok, biz öyle bir siyasetten anlamayız. Bizim siyasetimizde huzurlu bir toplum var. Bizim siyasetimizde kavga yok. Bizim siyasetimizde barış var. Biz kardeşlikten yanayız, huzurdan yanayız, huzurlu olan bir toplum güçlü olur, huzursuz olan bir toplumun gelecek umudu olmaz. Biz bir gelecek umudu yaratmak istiyoruz. Beraber, kaynaşarak, birlikte umuda yürümek zorundayız. Demokrasiler bir dayatma kültürü değildir arkadaşlar. Demokrasilerde dayatma olmaz. Demokrasinin oluru, olmazsa olmazı hatta uzlaşmadır, uzlaşma kültürüdür. Her dediğimiz olmaz ama uzlaşabiliriz. Uzlaştığımız zaman demokrasinin kalitesini artırırız, demokrasi kültürünü artırırız. Evet, bu ülkede farklı görüşteki siyasal partiler bir araya gelip uzlaşabiliyorlar. Ne için? Siyaseti birleşe birleşe kazanacağız, biz söylüyorum sizin yerinize. Biz halkın çıkarlarını bütün çıkarların üzerinde gören bir siyasal partiyiz, halkın çıkarlarını savunacağız çünkü bizim adımız Cumhuriyet Halk Partisi, biz halkın partisiyiz. Açıkça söyledim. Biz hukukun üstünlüğünü savunuyor muyuz? Savunuyoruz. Anayasada ne diyor? "Cumhurbaşkanı tarafsız olmalı" diyor, "Siyasi kimliği olmasın" diyor. Siyasi kimliği olan cumhurbaşkanlarının orada noter görevi yaptığını da çok iyi biliyoruz, o nedenle söylüyorum. Cumhurbaşkanı yeri geldiğinde dik ve onurlu duruşunu sergilemelidir. İktidara teslim olan bir cumhurbaşkanını zaten istemiyoruz. Gücünü halktan ve Anayasadan alan bir cumhurbaşkanı istiyoruz. Altını çiziyorum, bir devlet başkanı seçmiyoruz, bir cumhurbaşkanı seçiyoruz, yetkileri anayasada yazılı olan bir cumhurbaşkanı seçiyoruz. Eğer bunu yapabilirsek demokrasiye en büyük katkıyı yapmış olacağız. Bütün siyasi parti liderleriyle görüştüm, hepsine söyledim. Bu size anlattığım düşüncelerimi her ortamda anlattım. Evet, birden fazla aday vardı. Daha iyileri mi daha kötüleri mi? Onu bilemeyiz ama bir şey var, o bir gerçek, bir devlet adamı bilgi birikimi olan, saygın olan, saygınlığı olan bir aday üzerinde uzlaştık, bir büyük uzlaşmayı sağladık. Adı Ekmeleddin İhsanoğlu, hayırlı, uğurlu olsun diyorum.

Ekmeleddin Bey kimdir? Ekmeleddin Bey Yozgatlıdır, ailesi Yozgatlıdır. Buradan bütün Yozgat'a selam gönderiyorum böyle bir evlat yetiştirdiğiniz için. Bütün Yozgatlılara selam gönderiyorum böyle bir evlat yetiştirdiğiniz için. Bakın değerli arkadaşlarım, 1943 26 Şubatta, babasının görevi nedeniyle, Mısır’da doğuyor. İlk kez demokratik yollarla İslam İşbirliği Teşkilatının Genel Sekreteri oluyor. Kadın-erkek eşitliğine inanıyor. İslam dünyasının gelişmesine, büyümesine, bilim yaratmasına inanıyor. İslam İşbirliği Örgütünün Genel Sekreteri olduğu gün üç büyük enstitü kuruyor; Bağımsız Daimi İnsan Hakları Enstitüsü, "insan haklarına saygı göstermesi lazım bütün İslam dünyasının." Bilim Teknoloji ve Gelişim Enstitüsü kuruyor, İslam dünyası bilimden uzaklaşmasın, bilimi yakalaması lazım diyor. Kadın-erkek eşitliğine yürekten inandığı için Kadınları Kalkındırma Enstitüsü kuruyor. İslam İşbirliği Örgütü üyesi 57 ülkeyi çağdaş bir düşünceyle yönetiyor. 57 ülkeyi büyük bir başarıyla yöneten bir kişiye diyoruz ki gel, Türkiye Cumhuriyeti’ne cumhurbaşkanı ol diyoruz, önemli bir tercih.

Peki, başarıları sadece bununla mı sınırlı? Hayır. İlk kez Türk Bilim Tarihi Kurumunu kuruyor Türkiye'de 1989 yılında. Kendi tarihimizi, dünya tarihini, bilimini öğreneceğiz diyor. Başka? Sadece bizde tanınmıyor, belki en az Türkiye'de tanınıyor. Dünya çapında tanınmış bir bilim tarihçisidir. Bilim tarihi çalışmalarına yaptığı katkıdan ötürü Aleksander Koyre ödülünü alıyor. Çok zor alınan bir ödüldür. Bu ödülü alan tek Türk’tür ve kendi alanında sıra dışa ve çığır açan bilim insanlarına verilen bir ödüldür ve bu ödülü alıyor. Sonra? İstanbul Üniversitesinde ilk kez Bilim Tarihi Bölümünü kuruyor. Bununla mı yetiniyor? Hayır. Ekmel Bey, uluslararası Bilim ve Felsefe Kurumu Başkan Yardımcılığına da seçiliyor, Uluslararası Bilim ve Felsefe Kurulunun Başkan Yardımcılığına da seçiliyor 1977'de.  Paris'te bulunan Uluslararası Tıp Tarihi Kurumu var, onun Türk üyelerinden birisidir. Doğuda batıda, yirminin üzerinde üniversitede fahri doktorası vardır Harvard'tan tutun doğudaki pek çok üniversiteye kadar. UNESCO İbni Sina Bilim Madalyasını alan bilim insanıdır, saygınlığı olan bir bilim insanıdır. Birleşmiş Milletler Teşkilatı Kalkınma Programı çerçevesinde kendisine yenilik için Güney İşbirliği ödülü veriliyor. Bu kadar mı? Hayır. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı tarafından, Bakanlar Kurulu kararıyla 2000 yılında yani bu iktidardan önce Devlet Üstün Hizmet Madalyası veriliyor. Saygınlığı bizim devletimiz tarafından da takdir ediliyor. Bununla mı sınırlı? Hayır. Ekmel Bey, uluslararası Bilim Tarihi ve Felsefe Kurumu tarafından adına ödül oluşturulan bilim insanlarından birisidir. Uluslararası bir bilim ve felsefe kuruluşu Ekmel Beyin adına İhsanoğlu Altın Madalyası Ödülünü oluşturuyor. Bu ödül dört yılda bir veriliyor. Bir Türk bilim adamı adına yabancı bir kuruluş onun adına altınla ödüllendirilecek ödüller veriyor, dört yılda bir.  İlk ödül, İspanya Barcelona Üniversitesinden bir bilim insanına, daha sonrada bir başka ödül Manchester Üniversitesinden bir başka bilim adamına veriliyor. Bizim insanımız, bu topraklarda yetişen bir insan adına uluslararası bir ödül düzenleniyor ve onun adına o ödül dört yılda bir bilim tarihi üzerine çığır açan insanlara veriliyor. Çok sayıda kitabı var, çok sayıda makalesi var, pek çok uluslararası alanda devlet başkanıyla bir araya gelen birisi. Yeri geldiğinde dik durmasını bilen birisi. İnandıklarından ödün vermeyen birisi çünkü o, bir Anadolu toprağının insanı, bizim insanımız, Yozgat'ın Bozlağı gibidir o, Şanlıurfa'nın hoyratı gibidir, bozkırın tezenesi gibidir tıpkı Neşet Ertaş gibi. Neşet Ertaş'ın tezenesi satını çalardı, duygusunu, sevgisini, aşkını onunla ifade ederdi; bunun tezenesi elinde kalem. Tevazu sahibi, bilgi sahibi, çok bilgili insanlar zaten tevazu sahibi olurlar, eğer bilgi yoksa kabalaşırlar. Bilgi sahibi, tevazu sahibi, oturmasını kalkmasını bilen, gezmesini bilen, konuşmasını bilen, yabancı bir devlet adamıyla yan yana geldiğinde onunla rahatlıkla görüşebilen, onun altında ezilmeyen tam tersine dik duran, onurlu duran bir cumhurbaşkanı kimliği. Biz böyle bir adayı önerdik, böyle bir aday üzerinde mutabakat sağladık. Biz, hiçbir zaman cumhuriyetin değerleriyle çatışan, halkının değerleriyle çatışan bir kişiyi cumhurbaşkanı olarak ne önerdik ne de aklımızın köşesinden geçer. Ekmel Beyi gidin sorun, en az bizim ülkede tanınıyor. Gidin, Fransa'ya sorun, Amerika'ya sorun, Paris'te sorun, Orta Doğu'da sorun, Arap liderlerine sorun, Jayonya'ya sorun, Rusya'ya sorun göreceksiniz onlarca, yüzlerce nişanı var. 57 ülkeyi yöneten bir insanı biz seçtik, bilgisiyle, birikimiyle, tevazuuyla her alanda gerçekten çağdaş düşünebilen bir insan seçtik. Biz, bu toprakların bereketli olduğunu biliyoruz. Kendisinin bir açıklaması var, bir devlet adamına yakışır türden bir açıklama. "Bu topraklarda benim gibi çok sayıda insan var" diyor "ama eğer benim adım önerilmişse ben bundan onur duyarım" diyor. Tevazu sahibi. Biz o nedenle bir cumhurbaşkanı seçiyoruz, bir siyasal partiye lider seçmiyoruz. Oturacak orada, yetkilerini bilecek, sabah akşam başbakana müdahale etmeyecek, az konuşacak, öz konuşacak, halkın arasına girebilecek, halktan birisi olacak, rahat konuşabilecek, düşünmesiyle, tartışmasıyla, dünyaya bakışıyla bütün bunların hepsini değerlendirecek. Biz, onu daha iyi tanıyacağız, daha güzel tanışacağız onu. Göreceksiniz, son derece saygın, son derece kibar, gerçek bir beyefendi, gerçek bir devlet adamı. Noterlik görevini yapmayacak -adım gibi eminim- Anayasaya sahip çıkacak, kadın-erkek eşitliğine sahip çıkacak, demokrasimize sahip çıkacak, özgürlüklere sahip çıkacak, gençlere, kadınlara sahip çıkacak, kadın-erkek eşitliğini savunacak, demokrasiyi savunacak. Bugüne kadar toplumun hiçbir kesimini incitici hiçbir açıklaması yoktur çünkü o, bütün toplumu kucaklamak istemektedir. Çünkü o, bir bilim adamı. Hayatını düşünerek, yazarak, öngörülerini geliştirerek kazanıyor. Böyle bir insan bizim için bir kazanımdır, Türkiye için bir kazanımdır. Onu biz bir ödülle ödüllendirdik Devlet Üstün Hizmet Madalyası vererek ama dünyada pek çok devlet, pek çok kurum onu ödüllendirdi, ödüllendirmeye de devam ediyor. Ben, bozkırın tezenesini sizlere emanet ediyorum, sizleri de Allah'a emanet ediyorum.

Sağ olun, var olun diyorum."

    Salı, 17 Haziran 2014 13:06

Bağlantılı Konular