"Başbakanlık makamı şikayet makamı değildir"

"Bayrak bir ülkenin onurudur, namusudur. Bayrak inecek, bunların hepsi seyredecek. Şimdi bugün grup toplantısında celallenmiş. Bayrak nasıl inermiş, asker hesabını verecekmiş. O bayrağı oradan sen indirdin sen. Sen indirdin derken bunu ben söylemiyorum. Bunu Bülent Arınç söylüyor"

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun 10.06.2014 tarihinde Grup Genel Kurulu Toplantısında yaptığı konuşma:

"Yalovalılar aramızda, bütün Yalova'ya, bize oy versin vermesin bütün Yalova'ya yürekten şükranlarımı sunuyorum.  Görecekler Vefa Başkan nasıl bir belediye başkanı, her beraber göreceğiz. Yalovalılar da yakından izleyecekler, ben de yakından izleyeceğim çünkü ben ona güveniyorum. O halkın adamı, halkla beraber çalışacak. Halkına hesabını verecek, dolayısıyla sosyal demokrat belediyeciliği, halkçı belediyeciliği oraya getirecek."

Değerli arkadaşlarım, Sakarya Geyve'de ciddi bir taşkın oldu. Bir yurttaşımız henüz bulunamadı. Karaçay deresi Devlet Su İşlerinin öngörüsüzlüğü yüzünden, kanalı dar tutarak taşmasına neden oldu ve büt
ün Geyve sular altında kaldı. Bir milletvekili arkadaşımız süratle bölgeye gitti. Oradakilerin acılarını paylaştı, onların sorunlarını yakından takip edeceğiz. Bütün Geyvelilerin bunu bilmesini isterim, dilerim. Onlara geçmiş olsun diyorum. Acıları atlatırız, acılarınızı paylaşıyoruz. Umarım kaybolan yurttaşımız bir an önce bulunur. Vefat ettiyse Allah'tan rahmet diliyoruz, yakınlarına başsağlığı diliyoruz. Acılarımızı paylaşarak azaltacağız. Buna yürekten inanıyorum. Bütün Geyvelilere tekrar geçmiş olsun diyorum.

Değerli arkadaşlarım, yarın 11 Haziran, bir şeyin yıldönümü. Neyin yıldönümü diyeceksiniz. Bir yalanın yıldönümü. 11 Haziranda Başbakanlık koltuğunda oturan zat şöyle bir konuşma yapıyordu Türkiye Büyük Millet Meclisinde: "Dolmabahçe Camiinde içki içildi. Bunun görüntülerini Cuma günü göstereceğiz." Kaç Cuma geçti? Ben söyleyeyim, 52 Cuma geçti. Görüntüler var mı? Yok. Peki, Başbakanlık koltuğunda oturan zat yalan söyler mi? Yalan söyleyenden Başbakan olur mu? Vallahi de olmaz billahi de olmaz; yalan söyleyenden başbakan olmaz. Peki, bu yalanı niye söylüyor? İç çatışma çıksın diye, insanlar birbirlerine girsinler diye, insanlar birbirine kin duysun diye. Ama bu ülkenin irfanı var, bizim insanımızın bir sağduyusu var, yalanı hemen anlıyor, zaten hemen anladı. O kışkırttı, kışkırtmaya kimse pabuç bırakmadı. Herkes gitti, işini gücünü yerine getirmeye çalıştı ama o, bir yalanı söyledi, ara
dan 52 Cuma geçti, henüz daha ortada bir şey yok. Peki, bunu söylerken yalan olduğu ortaya çıktıktan sonra yüzü kızardı mı acaba? Kızaramaz zaten, kızarması için yüz olması lazım, yüz olmayınca nesi kızaracak zaten.

Değerli arkadaşlarım, zaman z
aman gazetelerden kamuoyu yoklamalarını okursunuz, hepimizin okuduğu gibi ve sorulur "Türkiye'nin en temel sorunu nedir?" diye. Eğer doğu-güneydoğuda çatışma varsa bakarsınız birinci sorun terör; eğer çatışma yoksa birinci sorun işsizlik. Bu iki sorun hiç değişmedi. 12 yıldır iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi de bu iki sorunu da hiçbir zaman çözmedi, yanından hep teğet geçti. İşsizlik var mı? Var. İşsizlik dolayısıyla evlerde sorun var mı? Var. Gencecik çocuklar askerden geldiler iş bekliyorlar, var; atama bekleyen yüz binlerce öğretmen var, ama bu sorunu hiç görmediler, bir tarafa bıraktılar orada kaldı. Geçiyorum bir diğer konuya, doğu-güneydoğudaki terör.

Değerli arkadaşlarım, Kürt sorununun çözümü konusunda zaman zaman "CHP ne yapıyor?" diye bize de soruyorlar. Şunu açık yüreklikle bütün yurttaşlarıma söylemek isterim: Bu konuda en tutarlı, en sağlıklı çözümler üreten parti biziz. Bunu çok rahat söylüyorum. 89 Raporundan bugüne kadar bu sorunu çözmek için en tutarlı politikaları oluşturan parti biziz. 89 Raporunu yayınladığımızda kıyamet kopmuştu, bugün haklılığımız ortaya çıktı. Biz, bu süreci aşmak istiyoruz. Kimsenin burnu kanamışın istiyoruz. Herkes huzur içinde işinde gücünde olsun istiyoruz. Başka şeyleri düşünsün istiyoruz ama bu, maalesef olmadı. Zaman zaman çatışmalar olduğunda biz yurttaşlara giderdik, şehit cenazeleri gelirdi, onlara başsağlığı dilerdik. Onlar aynen şunu söylerlerdi, hiç unutmuyorum: "Ne olursunuz bu terörü bitirin. Yeni şehitler gelmesin, analar ağlamasın." Her seferinde ama her seferinde bu ısrarla gündeme getirilirdi, gittiğimiz her yerde bize bunlar söylenirdi. Biz de insanız, siyasetçiyiz, halkın sorunlarını çözeceğiz diye yola çıktık, sorunları çözmek istiyoruz, o zaman ne yapacağız? İktidar çözm
üyor, çözüme yanaşmıyor, cesaret edemiyor, ne yaptığını kimse bilmiyor ama biz, aydınlıktan yanayız, karanlıktan değil. Biz düşüncelerimizi halkla paylaşırız kendi özel kulislerimizde değil. Oturduk, nasıl bir çözüm üretelim? Siyaset kurumu sorumluluk almak zorunda, sorumluluk üsleneceğiz ve bu sorunu bir şekliyle çözeceğiz. Çözümün yolu neydi? Büyük bir toplumsal uzlaşmayı sağlamak. Eğer o büyük toplumsal uzlaşmıyı sağlarsak sorunun çözümünde önemli mesafeler alabilirdik. Salt güvenlik politikalarıyla bu sorunun çözülmeyeceğini otuz yıllık deneyim bize gösterdi. O zaman demek ki siyaset kurumu görevini yapmamış. Siyaset kurumunu göreve davet ettik. Gelin arkadaş, oturalım, bu sorunu hep beraber çözelim, beraber kafa yoralım, beraber mücadele edelim. Akıl akıldan üstündür derler, bir araya gelelim oturalım, konuşalım.

Değerli arkadaşlarım, bu çerçevede bir metin hazırladık ve ben o metni aldım, arkadaşlarımla beraber 6 Haziran 2012'de AKP'nin kapısını çaldım. Dedim ki bu sorunu çözmemiz lazım. Siyaset kurumu olarak sor
umluluk yüklenmemiz lazım. Oturalım, beraber bu sorunu çözelim. Bir uzlaşma komisyonu kuralım Parlamentoda, yolumuz o idi. Mümkün olduğu kadar geniş bir toplumsal uzlaşmayı sağlamaktı.

Değerli arkadaşlarım, biz bu niyetlerle yola çıktık. Yola çıktığımda o günün gazetelerine arkadaşlarımın bakmasını isterim. Dediler ki "Cumhuriyet Halk Partisi çok büyük bir risk üstlendi." Evet, büyük bir risk üstlenmiştik çünkü biz, bu sorunu çözmek istiyorduk; çünkü biz insanımızın kanamasın istiyorduk; çünkü biz, eğer biz bu sorunu çözebilirsek otuz yıllık kronikleşen bir sorunu Türkiye'nin gündeminden çıkarmış olacaktık ama maalesef bu olmadı. Ve, o tarihteki gazetelere bakın, aynen okuyorum: "Her türlü bedeli ödemeye hazırım" demişim. "Siyasette kan davası olmaz" demişim. "Biz bu sorunu aşmak zorundayız ve bunun için mücadele edelim" diye ifade etmişim.

Değerli arkadaşlarım, gelin ko
nuşalım. Güzel, o zaman nerede gelin konuşalım. Adresi de göstermişiz, Türkiye Büyük Millet Meclisine gelin konuşalım. Biz uzlaşma komisyonu kuralım. Nasıl, Anayasayı değiştirmek için bir uzlaşma komisyonu kuruyorsak, Türkiye'nin en temel sorununu çözmek için de bir uzlaşma komisyonu kuralım. Bu komisyona eşit sayıda insanlar katılsın. Onun dışında, Parlamento dışında olayın derinliğine ve olayın önemine özgü olarak Parlamento dışında da bir akil adamlar heyeti oluşturalım. Yine, her siyasal parti eşit sayıda aday belirlesin oraya ve biz, bir toplumsal uzlaşmayı Parlamentoda gerçekleştirmiş olalım.

Değerli arkadaşlarım, ben bunları söyledim ama bu gerçekleşmedi. Bunun üzerine, 5 Ocak 2013'te Parti Meclisi toplantısı yaptık. Parti Meclisi toplantısında yaptığım konuşmanın o bölümünü aynen dikkat
inize sunuyorum: "Barışı sağlamak sadece emek işi değil, akıl işidir, siyasi birikim işidir, samimiyet işidir, kişisel çıkarları göz ardı etme işidir. Sayın Başbakana önerim, bu kez açık ve dürüst bir politika yürütmesidir. Türkiye'nin en hassas, can yakıcı konusunu bir kez kişisel çıkarları ve seçim hesapları için kullanmamasıdır. Türkiye yeni hayal kırıklıklarını hak etmiyor. Halkımız büyük bir sağduyuyla ve barış umuduyla bekliyor. Cumhuriyet Halk partisi barış için atılacak bütün adımların arkasında duracaktır." Bunu söyledik ve yine o Parti Meclisi toplantısında devam ettim konuşmaya. "Bu ülkede kan dökülmesini istemiyoruz. Hiçbir yurttaşımızın saçının teline zarar gelmesini işitemiyoruz. Akılla, mantıkla, sağduyuyla, tarihsel birikimimizle bu sorunu aşabiliriz. Biz, geçmişteki bütün hatalarına karşın olarak Adalet ve Kalkınma Partisine yeni bir kredi açıyoruz, çözün sorunu." Ve demişim, sorun nasıl çözülür, nasıl çalışacaksınız, dört madde belirlemişiz.

Bir: Samimi ve dürüst olacağız.
İki: Gizli kişisel bir ajandan olmayacak.
Üç: Millete izah edemeyeceğin angajmanlara girmeyeceksin.
Dört: Ana Muhalefet Partisine veya millete bilgi vereceksin.


 Bu dördü de gerçekleşmedi. Bu konuşmadan sonra kişinin yaptığı konuşma, Başbakanlık koltuğunda oturan zatın yaptığı konuşma: "Ana Muhalefet partisi diyor ki ‘kredi veriyoruz. Kendisi muhtacı hikmet bir dede, nerede kaldı gayrıya himmet eden. Sen nereye kredi vereceksin? Sen krediye muhtaçsın. Hangi krediyi vereceksin? Bu işin çözüm yeri Meclistir diyor. Mecliste bununla ilgili bugüne kadar çok krediler verildi fakat yenilen pehlivan güreşe doymazmış. Bunlar buna doymuyorlar." Biz çok iyi niyetlerle sorunun çözümüne katkıda bulunmak istedik ama o, bunların tamamını reddetti. Bu süreci şunun anlatıyorum değerli arkadaşlarım: Bizim samimiyetimizden hiçbir yurttaşımın şüphe etmesini istemem. Hiçbir yurttaşımın, 76 milyon yurttaşımın burnunun kanamasını istemem. Hiçbir ananın ağlamasını istemem. Bu ülkede huzur olmasını isterim. Huzurlu bir ülke güçlü bir ülkedir. Huzurlu bir ülke bütün sorunlarını çözmeye hazır bir ülkedir. Huzurlu bir ülke işsizlik sorununu çözen ülkedir. Huzurlu bir ülke terör sorununu çözen ülkedir. Eğer siz huzuru yaratacaksınız, bütün bunları bir araya alıp değerlendirmemiz gerekiyor ama çözüm olmadı. Adına "Süreç" dediler, olmadı. Neden? Çünkü, samimi ve dürüst değillerdi. İki taraf da birbirine güvenmiyor. Ne konuştuklarını bilmiyoruz. Masanın bir ucunda kim oturuyor? Abdullah Öcalan. Öbür ucunda kim oturuyor? Recep Tayyip Erdoğan. İkisi konuşuyorlar, pazarlık yapıyorlar, ne konuştuklarını kimse bilmiyor, 550 milletvekili de bilmiyor. Samimi ve dürüst değiller. Dedik ki "Millete hesabını veremeyeceğin angajmanlara girme." Angajmanlara girmiş olacak ki milletten de gizliyor ne olduğunu. Ondan sonra, millete bilgi ver belli aralıklarla dedik ama bilgi de vermiyor.

Şimdi, değerli arkadaşlarım,
barış ve güven ikiz kardeş gibidir. Eğer bir ülkede barışı sağlamak istiyorsanız güveni de sağlayacaksınız; güven ve barış beraber olacak. Bu, samimiyet demektir. Bu sorunu samimi olarak çözmek demektir. Eğer siz barıştan uzaklaşmışsanız, güvenden uzaklaşmışsanız olmaz. "Süreç" diyorlar, "Süreç iyi gidiyor" Düne kadar çok iyi gidiyordu! Ben merak ediyorum, süreç çok iyi gidiyorsa bu insanlar niye dağa gidiyorlar? Benim bildiğim, süreç başarılı olursa millet dağdan iner. Şimdi, analar Diyarbakır'da "Çocuklarımız dağa gidiyor" diye feryat ediyorlar. Peki, bu ülkenin Başbakanı ne yapıyor? Ağlıyor, çocuklar dağa gitmesin. "Ey BDP'liler, gidin çocukları dağdan alın gelin" Demirtaş da gayet güzel bir cevap verdi: "Çocukları ben getireceksem sen in Başbakanlık koltuğundan bak bakalım çocukları kim getiriyor" diye.

Değerli arkadaşlarım, Başbakanlık makamı şikâyet makamı değildir; orada çözüm üretirsiniz. Bütün bunların sonucu nereye geldi? Yine kaosa geldi. Bir askeri birlik düşünün; tel örgüler var. Tel örgülerden atlıyorsun, gidiyorsun, bayrak direğine çıkıyorsun, bayrağı indiriyorsun, alıyorsun, tekrar tel örgülerden geliyorsun bu tarafa, Başbakan ses çıkarmıyor, Cumhurbaşkanı da ses çıkarmıyor. Gazeteciler bana söylüyorlar, kıyameti koparıyorum, arkadan o da bağırıyor. "Vay efendim, bayrak nasıl inermiş!" Ya, sen kimsin? Sana millet yetki verdi. Bayrak, bir ülkenin onurudur arkadaşlar, bir ülkenin namusudur. Bayrak inecek, bunların hepsi seyredecek. Şimdi, bugün grup toplantısında celallenmiş. Vay efendim, bayrak nasıl inermiş, asker hesabını verecekmiş. O bayrağı oradan sen indirdin sen, sen indirdin. Sen indirdin derken bunu ben söylemiyorum, bunu Bülent Arınç söylüyor. Bakın, Bülent Arınç ayın 9'unda Mecliste bir toplantıya katılıyor ve yaptığı konuşmayı aynen okuyorum arkadaşlar: "Genelkurmay Başkanımızın açıklaması fevkalade dikkatle okunmalıdır." İyi, okuduk. "Sabırla olayları takip ediyoruz." Bayrak inmiş, beyefendi sabırla olayları takip ediyor. "Yoksa bayrak direğine çıkmaya çalışıp da o bayrağı oradan yere indirmeye cüret eden insana herhâlde cezası o anda verilebilirdi eğer sabır olmasaydı." Şu cümle çok önemli, 76 milyon yurttaşımın bu cümleye kilitlenmesini istiyorum. Nedir o cümle? Şunu söylüyor: "Eğer Hük
ümetin siyasi iradesine bağlılık olmasaydı." Yani orduya talimat verdik, siyasi iradeye bağlılık var. Bayrak oradan inecek, asker ses çıkarmayacak. Evet. Bülent Arınç, ben söylesem diyecek, kıyameti koparacak, işte, CHP Genel Başkanı kışkırtıyor vesaire. Bülent Arınç söylüyor "Siyasi iradedir" diyor. "Talimatı verdik, o bayrak indi, asker seyretti, çünkü biz seyretmesini istedik." Bugün kalkmış, celalleniyor. "CHP bunu kullanıyor" diyor. Ya, bir bayrağın indirilmesine ben nasıl sessiz kalabilirim? Bu ülkede bir bayrağın indirilmesine biz nasıl sessiz kalabiliriz? Bu ülke nasıl sessiz kalabilir? O bayrağı dalgalandırmak için yüzbinlerce şehit verdik. Bayrak geçerken hepimiz ayağa kalkarız. Bayrak bizim kutsalımızdır. Sadece bizim bayrağımız değil, her ülkenin bayrağı değerlidir. Hatırlarsınız değil mi Gazi Mustafa Kemal İzmir'e gittiğinde Yunan bayrağını seriyorlar ayaklarının altına. "Bu Yunanistan'ın onurudur, Yunan halkının onurudur, buna basılmaz, kaldırın bayrağı" diyor. Bayrak, bu kadar değerli. Ne olursa olsun bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: Bu değil miydi daha düne kadar "Her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına aldım" diyen? Milliyetçilik nedir biliyor musunuz? Bayrak sevgisidir milliyetçilik, milliyetçilik vatan sevgisidir. Şair boşuna dememiş "Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır" Sağa sola kıvırmasın. Olay sadece bununla sınırlı değil bakın, Esendere Sınır Karakolunda da, gümrüğünde de bayrak indirildi. Bir televizyon programında bunu açıkladım çünkü elimde tutanak vardı, bayrak indirilmişti, pek çok yere de haber verilmişti, 7-8 memur bayrağın indirildiğini tutanağa bağlamıştı. Açıkladıktan sonra o memurları Ankara'ya getirdiler. Eski tarihli bir tutanak tutup bayrak indirilmemişte, efendim aşırı rüzgârdan bayrak düşmüş! Biz bunların ayrıntılarını biliyoruz arkadaşlar. Bunların bayrağı falan saygısı yok. Bayrağa saygısı olan adam zaten böyle konuşmaz.

 Değerli arkadaşlarım, demokrasiyi ve özgürlüğü bir ülkeye getirecekseniz bunun yolu darbe hukukunu ortadan kaldırmakla başlar. Eğer bir ülkede darbecilerin yaptığı yasalarla hâlâ yürürlükteyse, darbe hukuku hâlâ geçerliyse siz o ülkeye barışı getiremezsiniz. Biz, işin çıkış noktasını bulduk. Dedik ki siz gerçekten bu ülkeye demokrasiyi ve özgürlüğü mü getirmek istiyorsunuz, o zaman gelin, önce şu darbe yasalarını bir değiştirelim. Kim getirdi bunları? Kenan Evren ve arkadaşları. Yürürlükte mi? Yürürlükte. Onun nesi vardı? Apoletleri vardı. O yasaların arkasına sığınan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kenan Evren’den tek farkı var, onun apoletleri yok, yoksa ikisi de darbeci. Darbe hukukunu savunuyorlar. Bunu kamuoyuna anlatmak için 17 maddelik Özgürlük ve Demokrasi Bildirgesi hazırladık. İstanbul’da bir toplantı yaptık. Bütün gazetelerin, televizyonların genel yayın yönetmenlerini davet ettik. Dedik ki, bu ülkede terörü bitirmenin yolu tam demokrasi ve özgürlükten geçiyor, birey hak ve özgürlüklerinin genişletilmesinden geçiyor. Bunları gelin, yapalım sonuç alırız. Yüzde yüz terör biter mi? Onu bilmem ama en azından marjinalleşir fakat bunların hiçbirisi gerçekleşmedi değerli arkadaşlarım biri hariç, onu da söyleyeceğim. Yüzde 10 seçim barajı. Defalarca burada söyledim. Yüzde 10 seçim barajının olduğu bir ülkede barışı ve huzuru sağlayamazsınız. Kim getirdi? Darbeciler getirdi. Kim savunuyor? Sivil darbeci savunuyor "Bunlar olacak" diyor. Siyasi Partiler Yasasında çok sayıda değişiklik yapılması lazım. Lider sultasının kaldırılması lazım. Eğer lider sultası varsa demokrasi olmaz ki. Vatandaşın önüne listeyi koyuyoruz, diyoruz ki "Bunlara oy ver, bunlar milletvekili seçilecek." Vatandaş oy vermezse bir de ceza yazıyoruz niye oy vermedin diye. Sonra, millet sanıyor ki kendi milletvekilini kendisi seçmiş, tam bir aldatmaca. Lider sultasının olduğu bir yerde sağlıklı bir demokrasi olmaz, Yasama Organı sağlıklı çalışmaz, yasama organında görev yapan milletvekili liderin iki dudağına bakar çünkü o, bir daha acaba listelerde yer alacak mıyım, almayacak mıyım kaygısı taşır. Demokrasi orada topallar. Savunuyor muyuz kaldırın diye? Evet, savunuyoruz. Peki, illa kalsın diyen kim? Sivil darbeci. Düşünceyi açıklama özgürlüğü… Arkadaşlarım, insan düşüncelerinden ötürü hapse atılır mı? Gazeteciler, avukatlar, akademisyenler, askerler, öğrenciler sadece düşüncelerinden ötürü hapse atıldılar. Biz buna demokrasi diyoruz, böyle demokrasi olur mu? Olmaz. Demokrasi sadece doğuda, sadece batıda değil bütün Türkiye sathında olmak zorunda. Eğer ülkede barış yoksa doğu-batı fark etmiyor; huzur yoksa doğu-batı fark etmiyor, aynı sorunları yaşıyoruz demektir.

Toplantı gösteri hakkı Anayasada var. Silahsız ve saldırısız insanlar izin almadan toplantı ve gösteride bulunabilirler. Adam meydanları kapatıyor ya, meydanları. Meydanlar bir kentin enerjisini boşalt
tığı yer. Meydanları kapatıyor, polis dolduruyor meydanlara. Emin olun Kenan Evren’in aklına bile gelmezdi ama bu yapıyor. Tam bir darbeci; insanlar çıkmasınlar, konuşmasınlar çünkü bir paranoya var, bana darbe yapacaklar, beni indirecekler. Kardeşim, hiç meraklanma seni sandıkta indireceğiz söz, seni sandıkta indireceğiz.

Değerli arkadaşlarım, özel yetkili mahkemeler kaldırılsın dedik. Nihayet kaldırdılar ama şöyle bir şerh koydular: "Davalara bakmaya devam edecek" diye. Sonra, Allah’ın hikmeti, 17 Aralık oldu, orayı da kaldırdılar çünkü ucu kendisine dokunuyor. Ucu kendisine dokununca aklına hukuk geliyor; vatandaşa dokununca aklına hukuk gelmiyor. Daha düne kadar "Ben o davaların savcısıyım" diyordu "Bunlar darbecidir" diyordu. Sonra, önce kendi danışmanı "Burada kumpas var" dedi, sonra "Haksızlık var" dedi, sonra "Bunun düzeltilmesi var" dedi. "Arkadaşlarımız çalışıyorlar. Önümüzdeki günlerde biz bunları düzelteceğiz." Dedi. 17 Aralık bitti, seçimler bitti bizim diktatör bozuntusu bunların tamamını unuttu, hiçbir şey yok. Peki kardeşim, bu Balyozda haksızlık yapıldığını sen söylüyordun, senin danışmanın söylüyor "Boşu boşuna insanlar mağdur edildi" deniyor. Peki, biz kanun teklifi verdik, Türkiye Barolar Birliği Başkanı geldi seni ziyaret etti. Sen ona "Evet" dedin. Niye unutuyorsun? Unuttun çünkü rahatladın. Rahatlayınca artık onlar hapiste kalabilirler. Peki, bu haksızlığın giderilmesini savunan kim? Yine biziz. Bu konuda Parlamentoya yasa teklifini veren kim? Yine biziz çünkü biz adaletten yanayız. Çünkü biz, hukuktan yanayız. Çünkü biz, zalimden değil, mazlumdan yanayız.

Değerli arkadaşlarım, bu arada ilginç bir gelişme daha oldu. TÜBİTAK'a hayvanat bahçesinden bir müdür atandı.  Ülkenin en saygın kurumlarından birisi ve onların öncülüğünde bir rapor hazırlandı. 17 Aralıktan sonra Erdoğan'ın çocuklarıyla yaptığı konuşmalar hece hece montajlanmış! Böyle bir teknoloji daha dünyada yok. Yok ama kim bulduysa güzel bulmuş yani!

Şimdi, değe
rli arkadaşlarım, kendisini aklamaya çalışıyor, çocuklarıyla yaptığı konuşmanın gerçek olmadığını söylüyor "Montajdır, düzmecedir" diyor. Bakın değerli arkadaşlarım, ne derse desin ben bu ülkenin vicdanına seslenmeye devam edeceğim. Her türlü eleştiriyi bana yapabilirsiniz ama kimse şunu söyleyemez: Sen kul hakkı yedin diyemez. Ben hayatım boyunca hep kul hakkı yiyenlerle mücadele ettim. Neden doğru bu biliyor musunuz? Şimdi size yapılan bütün konuşmaları dakikası, saati ve saniyesi itibarıyla vereceğim, bütün yurttaşlarımın da beni iyi dinlemelerini istiyorum.

17 Aralık saat 8.01.04, sekizi bir dakika ve dört saniye geçiyor, nereden arıyorlar? Ankara Subayevlerinden birisi arıyor. Hangi telefonla arıyor? 0 530 826 26 26. Telefonu açan Recep Tayyip Erdoğan, sekizi bir dakika geçe ve dört saniye geçe. Kimine konuşuyor? İstanbul'dan Bilal Erdoğan'la. Hangi telefonla? 0533 167 81 81. Görüşme süresi ne kadar? 14 saniye "Oğlum evde misin?" "Evdeyim babacığım" "Kriptolu cep telefonunu al, seni arayacağım."

Sekizi iki geçe, 8.02.56 yani bir dakika sonra Ankara Subayevlerinden Erdoğan arıyor. Hangi telefonla? Telefonu değiştirmiş bu sefer, 0 536 065 10 10, arayan Erdoğan. Görüştüğü kişi? Bilal Erdoğan. O da telefonu değiştirmiş, başka bir telefon 14 saniye sonra, 0 530 364 82 82. Ne diyor biliyor musunuz? "Operasyon yaptılar Bakanların çocuklarının evlerinde" diyor. Bilal oğlan da yeni uyanmış "Babacığım bir daha tekrar eder misin?" diyor. O da tekrar ediyor "Operasyon yaptılar, dikkatli ol." diyor. Ne kadar konuşuyorlar? 240 saniye konuşuyorlar. Sonra? Yine aynı tarih, 17 Aralık saat 08.12, yani sekizi on iki dakika geçe, on dakika sonra tekrar aranıyor. Arayan? Üsküdar Bulgurlu'dan arıyorlar. 0530 364 82 82, arayan Bilal Erdoğan. Kimi arıyor? Recep Tayyip Erdoğan'ı, babasını arıyor, ek talimatlar alacak. Görüşme süresi ne kadar? 73 saniye. O arada "Sümeyye'yi sana gönderiyorum" diyor. O da "Babacığım, Sümeyye gelecek, paraları nerelere dağıtacağımızı bana verecek değil mi?" "Evet, ben sana onu gönderiyorum" diyor. Sümeyye Erdoğan 09.00 uçağına yetişmek zorunda. Oysa Sümeyye Erdoğan o gün Konya'ya gidecekti. 09.00 uçağına yetişiyor ve arabayla Esenboğa'ya gidiyor. 058.21, Ankara Esenboğa Akyurt kavşağında Sümeyye Erdoğan korumasını arıyor. 0 505 215 86… son iki numarayı söylemiyoruz, özel telefon olduğu için yani özel hayata duyduğumuz saygı dolayısıyla. Koruma polisini arıyor saat 10.31-10.32, Sümeyye acaba İstanbul'a gitti mi gitmedi mi Erdoğan merak ediyor. Sümeyye nasıl gitti, onu da söyleyeyim. Olaylara ne kadar vakıf olduğumuzu ve bu paranın yendiğinden bütün yurttaşlarımızın emin olmasını sağlamak için bütün bunları anlatıyorum. Sümeyye Erdoğan Türk Hava Yolları TK 2123 seferiyle İstanbul'a gidiyor. Business koltukta oturuyor, koltuk numarası 01F, korumasının koltuk numarası 01D yani oturduğu koltuğa kadar hepsini biliyoruz. Erdoğan arıyor Sümeyye'yi gittin mi diye. Ne zaman? 10.31-10.32’de, on buçuğu 32 saniye geçe arıyor. Peki, Sümeyye Erdoğan o sırada nerede, onu da söyleyeyim. İstanbul Bağcılar'da İSTOÇ Otocenter bölgesinde, henüz daha eve ulaşmamış. Hangi telefonla? 0 530 826 26 26 telefonuyla. Arkasından, 0530 826 26 26'dan Sümeyye bu kez Bilal Erdoğan'ı arıyor İstanbul'a geldim mesajını vermek için. Bilal Erdoğan’ın konuştuğu yer İstanbul Kısıklı. 11.17.43 arama saati, Erdoğan telefonu açıyor, Bilal'e "Sümeyye geldi mi?" diye soruyor çünkü paraların nerelere dağıtılacağını o biliyor ve parayı tamamen sıfırlayın talimatını verdiği telefon bu, 11.17.43, "paraları tamamen sıfırlayın" diyor. Sonra 11.44.26; 15.40.12 ve akşam 23.15.58'de bir daha arıyor Erdoğan. En sonunda yaptığı görüşmede Bilal Erdoğan diyor ki "Henüz tamamını sıfırlayamadık Babacığım" diyor. "30 milyon avro kaldı" diyor. "Bunun bir miktarını kapatacağız akşam karanlık bastıktan sonra, kalan parayla da Şehrizar'dan villalar alacağız" diyor. Şimdi bakın değerli arkadaşlar, şu TÜBİTAK'ta bunun altına imza atan adamlarda acaba vicdan var mı? Acaba ahlak var mı? Aman iman var mı? Acaba Müslümanlık var mı? Acaba kul hakkına saygı var mı? Türkiye'nin en saygın kuruluşlardan birisine hayvanat bahçesinden müdür getirirseniz size böyle rapor verir. Bu rapor, Erdoğan'ı aklamaz; bu rapor bizim konuşmamıza yol açtı. Ben bu ayrıntıları biliyordum ama kamuoyuyla paylaşma fırsatı bulmamıştım. O rapor verildi, hiç değilse bu paylaşma fırsatını bulduk. Şimdi, o raporu mahkemelere delil olarak sunacak. Hayvanat bahçesi müdürünün, ses mühendisi olmayan birisinin verdiği raporlar ne zamandan beri delil oluyor? Herhâlde hâkimin önüne gidecek, hâkim vicdanlıysa diyecek "Bir dakika arkadaş, kimsin sen? Nasıl verdin bu raporu?" Hâkimi de değiştirebilirler, oraya başka bir hâkim de getirirler ama bu milletin vicdanını değiştiremezler. Eğer bunlar sahteyse telaşa kapılmış, savcıya talimat veriyorlar, savcı yazı yazıyor "HTS kayıtlarını yani bu dinleme ve izleme kayıtlarını 15 Aralıktan sonraki bölümlerini silin" diyor. Niye siliyorsun, madem sahte niye siliyorsun? Orada hiçbir şeyin olmaması lazım. Eğer orada bir şey varsa neden "silin" diyorsun? Çünkü onların tamamı doğru. Bu kürsüde konuşmuştum "Ağrı Dağı ne kadar doğruysa, gerçekse bu tapeler, bu konuşmalar da o kadar doğrudur demiştim. Gerçekten de bunlar o kadar doğru. Sonra ne yaptı? Gitti, Şehrizat konutlarından 6 tane villa aldı. Kimin üzerine? Damadı Berat Albayrak'ın kayınbiraderi bir avukat var, ona aldırtıyorlar birisi çakmasın diye. Sanki biz bunları bilmiyoruz. Biz senin bütün üçkâğıt numaralarını biliyoruz. Sen, bu milleti dolandırıyorsun, bu milleti ahlakı değil, ahlaksızlığı öğretmeye çalışıyorsun zaten sorunumuz da bu. Böyle bir Başbakan olabilir mi? Böyle bir devlet anlayışı olabilir mi? Sen kendine güveniyorsan alırsın bunları, gönderirsin Amerika'da, Rusya'da, İngiltere'de, Fransa'da, Almanya'da bu konuda uzman kuruluşlar var, gönderirsin, raporunu alırsın mahkemenin önüne şakır şakır koyarsın ama sen ne yapıyorsun? Bunu yapmıyorsun. TÜBİTAK'ın başına önce hayvanat bahçesinden bir müdür getiriyorsun "Raporu hazırlayın, beni beraat ettirin" diyorsun, bunların hepsi hece hece yayınlandı, yazıldı veya düzenlendi diye. Sonra ne oldu? Havuz medyasında servis edildi, havuz medyası bunu yayınladı. Havuz medyası ne yaparsa yapsın adı "Havuz medyası" olduktan sonra, kimse kusura bakmasın, onların hiç ama hiçbir önemi yoktur çünkü onların doğru yazma, olayları yorumlama, haber verme özellikleri yoktur. Onlar kendilerini siyasal iktidara yani Recep Tayyip Erdoğan'a adamış kişilerdir. Ne diyordu bunlardan birisinin genel yayın yönetmeni? "Alo Süleyman, 2 milyon gönder de işçilerin parasını ödeyeceğim." "Süleyman" dediği de evinde ayakkabı kutusunda para çıkan, milyon dolarlar çıkan Halk Bankasının Genel Müdürü. Sormak lazım ya: Sen nasıl bir bankanın genel müdürüne "2 milyon gönder" diye telefon ediyorsun. Demek ki buna alıştırılmışlar, olay bu. Sonra ne oldu bu genel müdür? Ziraat Bankasına Yönetim Kurulu üyesi olarak atandı. Bence Recep Tayyip Erdoğan'a çok iyi bir danışman olur. Paraları nasıl yürüttüğünü ya o ona danışman olacak, ya o ona danışman olacak. Paralar nasıl götürülür, devlet nasıl soyulur bunların hepsini birbirlerine anlatsınlar, bunları öğrenmek durumunda.

Değerli arkadaşlarım, daha garibi olan şu: Bir gazeteciyle yapılan bir görüşme vardı, Kur'an'la dalga geçiliyordu "Bakara makara vesaire" diye. Gazeteci arkadaş çıktı özür diledi, yani böyle bir görüşmenin olduğunu ve özür diledi. Şimdi, o özür dilediği ve doğru olduğunu kabul ettiği konuşmanın da montaj olduğunu iddia ediyorlar. Ya adam diyor "Ben konuştum." "Hayır, sen konuşmadın senin sesin montajlandı" Böyle garip bir süreç içindeyiz.

Değerli arkadaşlarım, sorunlarımız çok ama aşabiliriz. Bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: Hiç endişe etmeyin, umutsuzluğa kapılmayın. Cumhuriyet Halk Partisi olduğu sürece çözülmeyecek sorun olmaz. Bizim iktidarımızda her sorun çözülecektir, herkes mutlu olacaktır. Biz güçlü Türkiye'den yanayız. Sorunlarını çözen bir Türkiye'den yanayız. Kendisini aşan bir Türkiye'den yanayız. Biz güçlüyüz çünkü biz haklıyız, haklı olduğumuz için güçlüyüz. Onun için söylüyorum, hiç kimseye umutsuzluğa kapılmasın. Önümüzdeki günlerde çok daha güzel gelişmeler olacaktır diye düşünüyorum. Hepinize en içten selamlarımı, saygılarımı sunuyorum. "

    Salı, 10 Haziran 2014 11:39

Bağlantılı Konular