"Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanı'na da "Cübbeni çıkar, siyasete gir" diyecek mi?"

"Fatih "İstanbul'un güzelliğine halel gelmesin" diye Haliç'in çevresinde koyun otlatmayı bile yasaklamıştı. Bunlar İstanbul'u rant kapısı haline getirdiler"

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu TBMM Grup Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada görüşleri açıkladı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun 03.06.2014 tarihinde Grup Genel Kurul Toplantısında yaptığı konuşma:

"Değerli arkadaşlarım, hepinizi en içten selamlarımı, saygılarımı sunuyorum.

Bugün bir şiirle konuşmama başlamak istiyorum.

"Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,

Ölürsem kurtuluştan önce yani,

alıp götürün

Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.

Hasan beyin vurdurduğu

Irgat Osman yatsın bir yanımda

ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp

kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.

Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,

Seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,

tarlalar ortak malı, kanallarda su,

ne kuraklık ne jandarma korkusu.

Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,

toprağın altında yatar upuzun,

çürür kara dallar gibi ölüler; toprağın altında sağır, kör dilsiz.

Ama bu türküleri söylemişim ben daha onlar düzülmeden,

duymuşum yanık benzin kokusunu

traktörlerin resmi bile çizilmeden.

Benim sessiz komşulara gelince,

şehit Ayşe'yle ırgat Osman

çektiler büyük hasreti sağlıklarında

belki de farkında bile olmadan.

Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,

öyle gibi de görünüyor

Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni

ve de uyarına gelirse,

Tepemde de bir çınar ağacı olursa

taş maş istemezdi hani..." Böyle diyor Nazım Hikmet.

51 yıl önce bugün hayatını kaybetti. Büyük acılar çekti. Şiir yazdığı için, toplumun sorunlarına eğildiği için, özgürlüğü savunduğu için, demokrasiyi savunduğu için bunu yaptı ve bedel ödedi ama ödediği hiçbir bedel dolayısıyla üzülmedi, daha da bilendi. Güze şiirler yazdı, Ulusal Kurtuluş destanını onun kadar güzel yazan başka bir şairimiz yoktur. O, bir Kuvayımilliyeci idi; O, bir vatanseverdi. Ona "vatan haini" dediler. O, "vatan haini" dendiği zaman şunları söyledi: "Hakkımda gazetelerde çıkan makaleleri okurken hiçbir şeyi aldırmıyorum. Her namuslu insan gibi ben de milletimi, memleketimi sevdiğimi biliyorum ve iftiracılar yalan kusuyorlarsa bu da bana vız geliyor. İftira onların mesleğidir zaten. Yirmi sene, elli sene sonra Türk Milleti bu iftiracıların adlarını tamamen unutacaktır fakat Türk Milleti var oldukça, yeryüzünde konuştuğum Türkçe konuşuldukça ben bu dilde ve bu millet hakkında yazdığım en namuslu şiirleri yazan bir insan gibi yaşamaya devam edeceğim" diyor. Evet, o yaşamaya devam edecek.

Sanatçılar her dönem acı çektiler çünkü onlar toplumun önderleriydi, toplumu ileriye taşıyorlardı ve bir bedel ödemenin ne olduğunu onlar çok iyi biliyordu; bedel ödediler, bedel ödemekten kaçınmadılar. Eğer bugün geldiğimiz bir nokta varsa demokrasi konusunda, özgürlükler konusunda bu sanatçıların verdikleri bedellerin sonucudur. Churchill diyor ki "Bana Büyük bir Britanya'yı mı yoksa Kraliyet donanması mı? diye sorarsanız ben kraliyet donanmasını isterim çünkü kraliyet donanmasına sahip olursam Büyük Britanya'yı kurarım. Peki, bana kraliyet donanması mı yoksa Shakespeare mi diye sorarsanız ben Shakespeare'i tercih ederim çünkü Shakespeare gibi bir değere sahipsem kraliyet donanmasını da Büyük Britanya'yı da inşa ederim" diyor. Nazım Hikmet bizim Shakespeare'imizdir. Nazım Hikmet, ne söylerlerse söylesinler bir vatanseverdir. Hasret içinde gitti. Bütün şiirleri hasret dolu. Onun şiirlerini okuyup duygulanmamak mümkün değil; bazen coşarız bazen duygulanırız. O bir vatan şairi idi, o bir özgürlük şairi idi. O, elbette ki büyük bedeller ödedi. O'nun vasiyeti var "Beni Anadolu'da bir çınar ağacının altına gömün" diye. Bu şiirin adı vasiyet, vasiyeti bu. Bu vasiyet bana karşı yapılmış ya da bana gönderilmiş bir vasiyet değil; 76 milyon yurttaşa bir vasiyettir bu. 76 milyon yurttaşın bu vasiyetin gereğini yapması lazım. 76 milyon yurttaş rüzgâra karşı yürüyen Nazım Hikmet'i Anadolu'ya getirmelidir. Anadolu'da yerini almalıdır.  "Nerede olmalıdır?" diye bana sorarsanız Gezi Parkı'nda olmalıdır, bir çınar ağacının altında. Neden? Çünkü Gezi eylemlerini anlatan en güzel şiir Nazım Hikmet'e ait. Ne diyordu Nazım: "Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamak" Gezi'ye gidenler bir ağaç gibi kendilerini tek ve hür hissetmek istiyorlardı. Her görüşten insan vardı, her yaştan insan vardı. Onlar bir ağaç gibi tek ve hür yaşamak istiyorlardı. Ve onlar, kavgadan yana değillerdi barıştan yanalardı. Kutuplaşmadan yana değillerdi uzlaşmadan yanalardı. O nedenle diyorlardı ki "Bir orman gibi kardeşçe yaşamalıyız." O nedenle Nazım'ın yeri Gezi Parkı'dır. Bir çınar ağacının altında onun vasiyetini yerine getirmeliyiz. Eğer bunu yapabilirsek 76 milyon yurttaşın sorumluluğunu da yerine getirmiş oluruz. Nazım’ı tekrar rahmetle anıyoruz, onu her zaman yaşatacağız.

Gezi'nin birinci yılı dolayısıyla yine yasaklar geldi, bir sıkıyönetim dönemi daha yaşadık. Tanklar, toplar, TOMA'lar, coplar, polisler, biber gazlarıyla bütün Taksim Alanı bir anlamda abluka edildi. Vapur seferleri durduruldu, otobüs seferleri durduruldu vesaire vesaire. Özgürlükten niye korkuyoruz? Neden korkuyoruz özgürlükten? Gençlerin elinde karanfil var "Al o karanfili ellerinden, vur ellerine" diyor. Ellerinde kitap var "Al kitabı ellerinden, bunlar kitap okuyamazlar burada" diyor. Neden korkuyorlar? Korkmamamız gerekir. Demokrasiyi içselleştirmişsek, özgürlüğün ne anlama geldiğini artık hepimiz bilmeliyiz. Gencecik çocuklarımız, fidanlarımız; bunlar "Özgürlük" dediler, rahat yaşamak istiyorlar, dünyayı, Türkiye'yi bizden daha okuyorlar. Onlar bizim umudumuz, onlar bizim geleceğimiz. Emin olun Gezi Türkiye'de tarihin değiştiği bir tarihtir, tarihi değiştirdiler onlar, dönemi değiştirdiler onlar, bakışımızı değiştirdiler, ufkumuzu değiştirdiler, daha derinlemesine baktık demokrasiye ve özgürlüğe. O zaman yapacağımız demokrasi ve özgürlük alanını olabildiğince genişletmektir. Onlar zulme karşı da direndiler, baskıya karşı direndiler. Eğer zulme ve baskıya karşı direniyorsanız siz insan olmanın gereğini yapıyorsunuz; zulme ve baskıya teslim olmuşsanız onun tanımı bizim inancımızda yer alıyor. "Zulme karşı sessiz duran dilsiz şeytandır" diyor. O nedenle biz dilsiz olmayacağız, zulme karşı mücadele edeceğiz. Bizim temel hedefimiz budur değerli arkadaşlarım.

Gezi sırasında gençlerin eylemleri elbette birilerini rahatsız etti. Bir diktatör bozuntusunun karizması çizildi Gezi eylemlerinde. Ve bunu içine sindiremedi. Hâlâ içinde bir kin var. Ne kadar çok insan ölürse o kadar zevk

Alıyor. Kandan bu kadar zevk alan, şiddetten bu kadar zevk alan başka bir politikacı yoktur. 21. Yüzyılda nasıl oluyor da kanla beslenen bir ideoloji olabilir? Kanla beslenen bir siyasal anlayış olabilir?

Değerli arkadaşlarım, bir iç savaş bile çıkarmayı göze aldı, halka açıkça yalan söyledi. "Camide bunlar bira içki içiyorlardı." Yalan olduğu çıktı meydana. Bir din görevlisi "Ya, ben yıllarımı verdim. Ben yalan söyleyemem. Camide içki içilmedi." Hâlâ aynı teraneler. Niye bunu söylüyor? İnsanları birbirine düşürmek için. Bu yetti mi? Hayır, yetmedi. Başka bir şey daha söyledi. "Başörtülü bacıma 30-40 kişi birden saldırdı üstelik küçük 6 aylık çocuğu vardır" diye. Gerçek ortaya çıktı ki böyle bir şey yok. Merak ediyorum, iç çatışma olsaydı, kavga olsaydı, yüzlerce insan ölseydi ne kazanacaktı acaba? Bir ülkenin başbakanına yalan söylemek yakışır mı? Hâlâ söylüyor. Yine söylüyorum ve söyleyeceğim de yalancıdan başbakan olmaz. Siz kalkıyorsunuz halkı kışkırtıyorsunuz, yalan söyleyerek kışkırtıyorsunuz. "Camide içki içildi" deniyor. Bizim geleneğimizde, töremizde vardır, böyle bir mekânda içki içilir mi? Kimse içmez. 30-40 kişi bir kadına saldıracak, hiç kimse ses çıkarmayacak. Kimse demeyecek "Ya beyler, ayıp ediyorsunuz. 30-40 kişi bir kadına saldırır mı?" Bunların görüntülerini yayınlayacaktı ayrıca, yayınladı mı? Yayınlamadı. Peki, dönüp bu ülkenin vicdanına seslenmek istiyorum, 76 milyon yurttaşımın vicdanına seslenmek istiyorum: Size açıkça yalan söyleyen bu Başbakanın hâlâ arkasında duracak mısınız? Eğer bir ülkenin başbakanı yalan söylerse en azından utanır, milletin önüne çıkıp özür diler. "Özür dilerim, beni yanıltmışlar" der. Bunları söyledi mi? Hayır. Hâlâ yalanın arkasında duruyor. 14 yaşındaki Berkin Elvan'ı "terörist" diye miting meydanlarında tanıttı. 14 yaşında, ekmek almaya gidiyor. Bir annesi var, bir ailesi var o çocuğun. Aylarca yoğun bakımda kaldı. 14 yaşındaki bir çocuğa terörist muamelesi yapıldı ama maalesef bunların hepsi yapıldı.

Şimdi ben size bir fotoğraf göstereceğim değerli arkadaşlarım. Recep Tayyip Erdoğan'ın yeni teröristi bu arkadaşlar. Başörtülü bir Anadolu kadını, Gezi eylemlerine de katılmış değil. Rize İkizdere ilçesinden, başı örtülü, bildiğimiz bir Anadolu kadını. Şimdi, bu Anadolu kadınının başına neler geldi, onu anlatacağım size arkadaşlar. İkizdere Şimşirli köyünde bir HES yapılıyor, hidroelektrik santrali. Sular kesiliyor, sular kesildiği için köylü rahatsız. Ve diyorlar ki "Bizim suyumuzu kesmeyin." Kadınlar gidiyorlar yolun kenarında oturuyorlar. Siz misiniz yolun kenarında oturan. Ben şimdi kendim değil, Havva Bir'in ne söylediklerini sizlere okuyacağım. Bunu haber yapan Bir Gün Gazetesine de yürekten teşekkürlerimi sunuyorum. Hava Bir şöyle söylüyor: “"Yapılması planlanan santral için zaten az olan, kendimize yetecek suyumuzu elimizden almak istiyorlar. Karayolunun kenarında bekliyorduk. Kalkmamız için hiçbir uyarı yapmadılar. 20 kadın oturma eylemindeydik. Komutanın "Saldırın" dediğini duydum. Sonra copla bize vurmaya başladılar. Doktor bana darp raporu verdi. Bizim deremizin suyu çok az. Daha önce de bir büyük santral yaptılar. Şimdi kalan suyumuzu istiyorlar. İntikam mı alıyorlar anlamıyoruz. Ben artık askere de polise de güvenmem. İfademi de böyle verdim." diyor Havva Bir. Havva Bir bir Anadolu kadını; Havva Bir, bizim annemiz, bizim bacımız, bizim büyüğümüz, çocukları olan bir Anadolu kadını. Suyuna sahip çıkmak istiyor, köyüne sahip çıkmak istiyor, coplarla üzerine gidiliyor ve dövülüyor. "Başörtülü bacımıza saldırdılar" diyordu değil mi? Başörtülü bacımızı ne hâle getirdiklerini görüyor mu acaba? Havva Bir'in eşi, o da anlatıyor. "Jandarma şirketin çalışmasına engel olmayın dedi. Bir süre sonra komutan "kalmıyor musunuz?" diye sordu. 100 kadar asker cop ve kalkanlarıyla bizlere saldırmaya başladı. Bize "Buraya santral yapmayacağız" demişlerdi ve köyümüzün muhtarı bizzat Başbakanla görüşmüştü fakat seçimlerden sonra inşaat yeniden başladı. Yüzü dağılanlar var, böyle bir saldırıyı daha önce ne gördüm ne de yaşadım" diyor.

Değerli arkadaşlarım, seçimlerden önce "inşaat yapmayacağız, meraklanmayın. Oylarınızı verin." diyorlar. Seçimden sonra her türlü darp, her türlü cop bu köylülere karşı yapılıyor üstelik sözü Erdoğan veriyor. Kime? Köyün muhtarına veriyor. Zaten diğer Erdoğan da, Erdoğan Bayraktar da 10 megavatın altında olan yerlere zaten HES yapmayacağız diye bir karar aldıklarını da söylüyor fakat burada yapılan HES 4,9 megavat büyüklüğünde yani onun yarısı bile değil, yapılmaması gerekiyor ama yapıyorlar ama baskı ama şiddet uyguluyorlar.

Vatandaşlarıma sesleniyorum: Anadolu kadınını gördünüz, Havva Bir'i, köyünün suyuna sahip çıkmak istiyor. cop var mı? Var. Dayak var mı? Var. Zulüm var mı? Var. Bunlara karşı direnmek hepimizin görevi mi? Görevi. Bu soruna sahip çıkmak hepimizin ortak görevi mi? Ortak görevi. O zaman bütün Anadolu kadınlarına sesleniyorum: Havva'nın başına gelen yarın sizin başınıza da gelebilir. O zaman hep beraber ortak mücadele edeceğiz. Kime karşı? Bir diktatör bozuntusuna karşı ortak mücadele edeceğiz.  Dayak var, sopa var, hakaret var, doktor raporu var, hiç çıkıp demiyor "Benim başı örtülü bacıma saldırdılar" diye bir şey söylemiyor. Hayatından çok memnun, neden? Kendisiyle aynı paralelde düşünmediği için. Onun için kendisiyle birlikte düşünenler dost, diğerlerinin tamamı ortak düşman ve öyle görüyor; polisi, jandarmayı bunların üzerine salıyor. Dayağı yiyen sadece Rizeli köylüler mi? Soma'nın devamıdır bu değerli arkadaşlarım. Soma'da da onun özel kalem müdürü bir Somalı işçiyi tekmeledi. Kendisi gitti, bir Somalı işçiye tokat attı. Milletten özür diledi mi? Dilemedi. Eğer bir işçiye, kendi vatandaşına bir ülkenin Başbakanı tokat atıyorsa, çıkıp bu milletten özür dilemesi lazım, özür dilemiyorsa onun başbakanlık koltuğunda oturmaması gerekir. Ben niye ona diktatör bozuntusu diyorum? İşte bu nedenlerle diyorum. Kendi vatandaşına tokat atan bir kişi.

Değerli arkadaşlarım, bütün bunlara rağmen, bu haksızlıklara rağmen hep beraber direneceğiz, hep beraber mücadele edeceğiz. Umudu yitirdiniz mi? Hayır, asla, umudumuzu yitirmeyeceğiz. Tipik bir örneği ortaya çıktı, nerede? Yalova'da çıktı, Yalova'da başarılı olduk. Geleceğim Yalova'ya ama vatandaşlarıma sesleneyim: Biliyorum, Havva Bir'in başına gelenlerden çoğunuzun haberi yok, çoğu gazeteler bunu haber bile yapmadılar, neden? Recep Tayyip Erdoğan üzülür diye. Ben söylüyorum: Havva Bir'e sahip çıkacağız, o köylülere de sahip çıkacağız. Yurttaşlarıma sesleniyorum: sizin derdinizi biliyorum, icra kapılarında olduğunu biliyorum, sizin borç batağı içinde olduğunuzu biliyorum, icra dairelerinde milyonlarca dosyanızın olduğunu biliyorum, aldığınız emekli maaşıyla geçinemediğinizi biliyorum; biliyorum, çocuğunuz yıllardır işsiz, bunların tamamını biliyorum ama bu ülkede umutsuzluğa yer yok. Beraber mücadele edeceksek çok güzel sonuçlar elde edebiliriz. Güzel Türkiye'yi inşa edebiliriz. Bir Nazım Hikmet 12 yıl hapiste kaldı, sürgünlere gitti, asla yılmadı, en güzel şiirlerini yazdı. Bütün baskılar gelecektir, bütün baskılara tanık olacağız, bütün baskılara karşı direneceğiz, özgür ve güzel Türkiye'yi yeniden inşa edeceğiz.

Pek çok yerde sorunumuz var. İnsanlarımız öldü, Soma bunlardan en son tanık olduğumuz, cumhuriyet tarihimizin en büyük faciasıydı. Uzun süre bekledim çünkü iktidar, onu aldı "Allah'ın takdiridir" dedi. Bütün suçu dine indirgedi. Aklı kullanmadı ve bekledim bu ülkenin Diyanet İşleri Başkanlığı acaba ne diyecek diye. Nihayet konuştu, 1 Haziran 2014'te Mardin'de konuştu. Çok güzel bir konuşma. Bütün camilerde bunun okunmasını yürekten isterim. Ne diyor Diyanet İşleri Başkanımız, saygıdeğer hocamız Mehmet Görmez. Soma olaylarını da dikkate alarak güzel bir değerlendirme yapmış. "Her şeyden önce bizlerin yani toplumu irşat etme vazifesi yapanların görevi sadece faciaların sonunda hayatını kaybedenlere son dini vazifelerini yapmak olmamalıdır" diyor. "Bu tarz faciaların olmaması için her türlü tedbirin alınmasında gerek dini, ahlaki ve vicdani hatırlatmaları yaparak sonuçların felakete dönüşmesini önlemeye çalışmak gerekmektedir" diyor. Ve devam ediyor. "Dini istismar eden yorumlar karşısında hakikati söyleme mecburiyetimiz vardır. Bu tür hadiseleri İslam açısından değerlendirirken yaratıcının sonsuz kudretini yok saymak ne kadar yanlışsa, insanın suç ve sorumluklarına ilahi kudret üzerinden mazeret üretmek de o kadar yanlıştır." Ve yine devam ediyor. "İlahi adalete gölge düşüren tez ve yorumlardan kaçınmak gerekir. Bizlerin zulmü meşrulaştırmaya araç yapan dini algı biçimleriyle kendi hatalarını örtmek için dini istismar eden yorumlar karşısında hakikati söyleme mecburiyetimiz vardır." Yine devam ediyor. "Dünyevi isteklerde sınır tanımaz bir hevesle gücüne güç katanların yanında olmayacağımızı açıklamak ve duyurmak zorundayız. Masum ve gariban işçilerin alın terlerini dikkate almayan bir çarkın parçası olmaya davet edilen dini bir anlayıştan uzağız. O tarz dini yorumlarla bizim hiçbir ilgimiz yoktur; olmaz, olamaz ve olmamalıdır." Yine Görmez devam ediyor. "Zalimin zulmüne tabi kılınmış bir dil Allah’ın razı olmayacağı bir dindir. Mazlumların, kimsesizlerin ve mağdurların yanında olmak ve onların hakkını, hukukunu korumak peygamberi bir misyondur. İnsanları ölüme terk etmeyi İslami referansla izah etmek mümkün değildir. Bu ve benzer olaylarda biz müminlere düşen nerede hata yaptığımızın farkına varmak olmalıdır. Tabiat yasaları Allah'ın yasalarıdır. Allah biz insanlara bu yasaları anlama kabiliyeti vermiş, bizden bu yasalara uygun hareket etmemizi emretmiştir. Allah'ın emrine ve rızasına uygun olan fiziki olarak bu facianın oluşmasına neden olan sebepler karşısında gerekli tedbirlerin alınmasıdır. Nasıl ki sonuçlar karşısında müminin metaneti önemliyse sebepler karşısında feraseti o kadar önemlidir. Yerin kilometrelerce altında ekmek parası için çalışan kardeşlerimizin ölüm riskiyle çalışmaya mahkûm edilişleri büyük bir trajedidir. Soma, modern uygarlık dünyasında dünya ile kurduğumuz ilişkinin fakir ve mazlum bir grup insanın kaderini nasıl ölümcül hâle getirdiğini gözler önüne sermektedir. Yerin kilometrelerce altında ekmek parası için her türlü eza, cefa ve meşakkatle çalışan kardeşlerimizin fedakârlığı her türlü takdirin üstünde olmakla birlikte ölüm riskiyle güvensiz ortamda çalışmaya mahkûm edilişleri bugünün dünyasında büyük bir trajedidir" diyor. Ve devam ediyor. "Bir tarafta konforun alabildiğine sonsuz bir şekilde icra edildiği bir yaşam tarzı diğer tarafta âdeta çağdaş köle statüsünde, yerin metrelerce altında kömür isi ve gaz kokusuyla ölüme mahkûm edilmiş kazma ve kürek mahkûmları. Böyle bir dünyada haktan, adaletten, emekten, emek hakkından ve merhametten bahsetmek çok zordur" diyor.

Değerli arkadaşlarım, bunları söylemek için bu kadar beklemeye gerek yoktu, çok daha önceden söylenmesi gerekirdi. Yeni bir felaket, bu kadar büyüklüğe ulaştıktan sonra bu söyleniyorsa zamanlı değil, daha erken söylenmeli idi. Bakın ben size tipik örneklerini vereceğim: 23 Temmuz 2004 hızlandırılmış Tren seferleri başlattılar, 41 kişi öldü, 88 kişi yalandı, dava ne oldu? Zamanaşımına uğradı, hiçbir şey olmadı. Ölen 88 kişi öldükleriyle gittiler.

28 Aralık 2014, Uludere'de 34 kardeşimiz öldürüldü, ne oldu? Ailelerine para verdiler çocukların bedeli için. İnsanın hayatı parayla ölçülür mü? Aileler hâlâ bekliyorlar failler ne zaman ortaya çıkacak diye.

9 Eylül 2009, Ayamama Deresi taştı, 38 kişi hayatını kaybetti; 7 kadın işçi servis minibüste öldü, ne oldu? Hiçbir şey olmadı.

31 Ocak 2008, Davutpaşa'da ruhsatsız bir iş yerinde olan patlama sonucu 20 kişi öldü, 117 kişi yaralandı, ne oldu? Hiçbir şey.

12 Mart 2012, İstanbul Esenyurt'ta naylon bir çadırda kalan işçiler çıkan yangın sonucu öldü, ölen işçi sayısı 11 idi. Öldükleri gün sigortaları yapıldı; yazık günah değil mi?

17 Mayıs 2010, Zonguldak'ta grizu patladı, 30 madenci öldü. Suçlu olarak madende ölen 2 maden mühendisi gösterildi ve dava büyük ölçüde kapatıldı.

5 Eylül 2012, Afyon'da patlama oldu, 25 asker hayatını kaybetti. 25 askerin aileleri hâlâ adalet arıyorlar.

13 Mayıs 2014 Soma, bütün bunlardan sonra Diyanet İşleri Başkanlığı bu açıklamayı yapıyor. Oysa biz bu açıklamayı çok daha önceden beklerdik. Ben merak ettim, bu açıklamadan sonra Erdoğan "Cüppeni çıkar, sen de siyasete gel, gir" diyecek mi diye. Neyse, herhangi bir ses çıkarmadı. Ama biz, halkın aydınlatılması ve dinin istismar edilmemesi açısından bu açıklamayı çok değerli buluyoruz ve çok önemli görüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u 29 Mayıs 1453'te fethetti. Osmanlı Devletini bir imparatorluğa dönüştürdü. Zeki, çalışkan, bilime önem veren birisiydi. O, tarihe ve felsefeye de önem verirdi. Özel bir kütüphanesi vardı. Türkçe dışında Latince, Yunanca, Arapça, Farsça kitaplar vardı. O, aynı zamanda Avni lakabıyla şiirler de yazardı, sanatı ve sanatçıyı severdi. Bellini’yi İtalya’dan getirtti, portreler yaptırdı. O'nun eserleri hâlâ bizim müzelerimizde bulunmaktadır. Ali Kuşçu, matematikçi, astronomi bilginiydi. O'nun İstanbul'da kalmasını istedi ve onun bilgi üretmesini, önündeki bütün engellerin kaldırılmasını sağladı. Ali Kuşçu, döneminin en önemli bilginlerinden birisiydi. 500'ün üstünde mimari esere imza attı Fatih Sultan Mehmet müthiş yaratıcı bir zekâya sahipti. İstanbul’un fethinde gemileri karadan denize indirdi, olağanüstü zeki ve bir devleti imparatorluğa dönüştürdü. O dönem tabii Fatih Sultan Mehmet önemli bir şeye daha imza attı. İlk üniversitelerin kuruluşuna da imza attı. Kendisi bu çalışmaları yaparken günümüze kadar İstanbullu biri görelim. O İstanbul bir de şimdiki İstanbul, otuz yıldır yönetilen bir İstanbul.

Değerli arkadaşlarım, yeni İstanbul'umuzda Fatih'ten daha zeki birisi var çünkü otomobili denizde yürütür. Merak ediyorsunuz kim diye değil mi? Dün İstanbul'da çekilen fotoğraf arkadaşlar. Biliyorsunuz yürütme konusunda çok başarılı. Bir ipucu vereyim size. 17 Aralık ve 25 Aralıkta devlet hazinesinin nasıl yürütüldüğünü hep beraber gördük ve tanık olduk. Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu, aynı zamanda bir de Kanal İstanbul'dan söz ediyordu. Aslında Kanal İstanbul var İstanbul'da, onun da fotoğrafı var. Buyurun size Kanal İstanbul. İstanbul'u otuz yıldır yönetiyorlar. Fatih'in İstanbul'u AKP'nin İstanbul'u. Fatih, Haliç'in çevresinde koyun otlatmayı bile yasaklatmıştı İstanbul'un güzelliğine halel gelmesin diye. Bunlar ne yaptılar? İstanbul'u rant kapısı hâline getirdiler, İstanbul'u parsellediler, İstanbul'u perişan ettiler ve sonuçta böyle bir İstanbul çıktı ortaya. Efendim, yağışlar fazla olmuşta, o nedenle böyle bir olay gerçekleşmiş! Ayamama deresi oldu, ders almadınız; yağmurlar sadece orayı basmadı ki pek çok yeri bastı ama hiçbir önlem almadınız. O nedenle, değerli arkadaşlarım, farklı bir İstanbul'la karşı karşıyayız. Aynı zamanda kendisi biliyorsunuz, bir mucit, ne özellikleri vardı Erdoğan’ın? Jinekologdu, Merkez Bankası uzmanı, iyi bir ekonomist, iyi bir psikolog, vantrolog ve en sonunda da bir mucit! Mucit, deniz dolmuşu, denizin üzerinde giden dolmuş, yöne bir mucidimiz bu değerli arkadaşlarım.

Değerli arkadaşlarım, Yalova'da bir seçim yaptık. Düşünün bir yerde seçim yapılıyor; bir belediye başkanı adayı seçimi kazanıyor, müracaat ediyor, mazbatasını alıyor, belediye başkanlığı koltuğuna oturuyor, sonra Ankara’dan birileri devreye giriyor ve diyorlar ki "Hayır, biz bu seçimi iptal ettik" ve seçim iptal ediliyor. Oraya devletin bütün imkânları yığılıyor, Yalova'ya. Ben de gittim Yalova'ya. Yalova'da her tarafta Recep Tayyip Erdoğan'ın fotoğrafları, belediye başkanı yok orada, Erdoğan'a karşı bir yarış var. Devletin bütün imkânları oraya yığılmış ama Yalova'ya ve Yalovalılara yürekten teşekkür ediyorum. Milli irade rüşveti kabul etmedi. Dedi ki "Yok arkadaş. Biz bir sefer oyumuzu kullandık, belediye başkanımızı seçtik, mazbatasını aldı, göreve başladı, şimdi sen devletin zoruyla ve baskısıyla ve bütün imkânlarını buraya yığarak benim oyumu değiştirmek istiyorsun. Kusura bakma, ben oyumu değiştirmem dedi. Yalovalılar dik durdular, onurlu durdular; hepsine yürekten teşekkür ediyorum.

Bu arada Adalet ve Kalkınma Partisinden bir gözlemci arkadaşımız kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi. Ona da Allah'tan rahmet diliyoruz, ailesine başsağlığı diliyoruz çünkü sonuçta bütün yurttaşlarımıza biz saygı duyarız hangi görüşten olursa olsun onların daha güzel koşullarda bir Türkiye'de yaşamalarını isteriz.

Neden vermediler, bunu da sordum, acaba neden vermedi Yalovalılar. Bir sefer rüşvete teslim olmadılar. Dediler ki "Ya, bizimle rüşvetle işimiz yok. İnandığımız bir görüş var, inandığımız bir şey var, başkana güveniyoruz, başkana inanıyoruz, arkasında duracağız ve oyumuzu vereceğiz." Erdoğan geldi, miting yaptı dediler orada. Evet, bir vizyonsuzluk gördü Yalovalılar. Mitingde neyi vaat etti arkadaşlarım biliyor musunuz Erdoğan? Efendim, buraya AKP'li bir belediye başkanı seçildiği zaman üstü kapalı Pazar yeri yapacak! Vaade bakın siz. Bizim en küçük belediye başkanımız bile üstü kapalı altı otopark olan pek çok Pazar yeri yaptı. Bir devletin başbakanı gidiyor oraya, Pazar yerini üstü kapalı yapacakmış! Böyle bir vizyona oy verilir mi Allah aşkına? Verilmez tabii. Adamın ufku bu kadar.

Ve bir şey daha: İnatla, dirençle durabilirsek başarıyı elde edebiliriz; çalışırsak başarıyı elde edebiliriz. Örgütümüz, belediye başkanlarımız, milletvekillerimiz, hepimiz çalıştık, hepimiz çaba harcadık. Tek tek evlere gidildi, konuşuldu, anlatıldı, güzel şeyler anlatıldı, güzel şeyler üzerinde duruldu, neden Cumhuriyet Halk Partisine oy verilmesi gerektiği de anlatıldı ama buna karşın onlar geldiler, yine her türlü karalamayı yaptılar ama Yalova buna teslim olmadı değerli arkadaşlarım.

Değerli arkadaşlar, size demiştim ki yalancıdan başbakan olmaz diye. Buna büyük bir samimiyetle söylüyorum bunu. Gerçekten bir politikacı, Başbakan olup olmaması önemli değil, eğer halk adına çalışıyorsa, ülkeyi yönetmeye talipse her koşulda halkına doğruları söylemek zorundadır. Yalan bir değil, iki değil, üç değil. Size sadece iki örneğini verdim. Biri, camide içki içildi yalanı, ikincisi de 30-40 kişi başı örtülü bir kadına saldırdı yalanı. Bir üçüncü yalanı daha var, değerli arkadaşlarım, o da çok önemli. Bizim arkadaşlarımız, Soma faciası olmadan önce bir araştırma önergesi vermişlerdi. Çıktı dedi ki "Bunlar bir önerge vermişler ama içinde Soma sözcüğü yok." Okumamış. Şimdi, okuma yazma bilmiyor desem haksızlık olur, okuma yazma biliyor. İyi de oku kardeşim o zaman, oku, orada Soma sözcüğünün geçtiğini göreceksin ama yalan söylüyor, halkı kandıracağını söylüyor. Nasıl yalan söylüyorsun bu kadar? Anlamakta gerçekten zorluk çekiyorum. Bir insan bu kadar kolay yalanı nasıl söyler? Bu kadar kolay. İnsanda biraz vicdan olur, biraz ahlak olur, biraz Allah korkusu olur; ya, ben yalan söylüyorum, bu doğru değildir demesi lazım. Bugün, yine kalkmış, Efendim, Balyoz dolayısıyla CHP'li milletvekilleri basın toplantısı yapmışlar, orada hiç Pensilvanya geçmiyormuş, onlar hiç eleştirilmemiş diye. Arkadaşlarım geldiler, rapor da bu değerli arkadaşlar. Bunu da okumamış, yine yalan söylüyor. Diktatörlerin iki temel özelliği vardır. Birincisi korkak olurlar; ikincisi yalan söylerler ve bunlar birbirini besler. Balyoz olayının anlatılmasını bir Salı toplantısında bütünüyle buna ayırmıştık. Yapılan haksızlıkları tek tek anlatmıştım burada. Efendim, bizi niye suçluyorsunuz diyor. İyi de bu ülkeyi sen mi yönetiyorsun başka birisi mi yönetiyor? Başka birisi yönetiyorsa kendine Başbakan unvanını takma. Kusura bakma de, ben yönettiğimi sanıyordum ama başkaları yönetiyormuş meğer. Yalandan bu ülkeye hayır gelmez. Bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: Yalancıdan Başbakan olmaz. Yalancıdan Başbakan olmaz, elbette yalancıdan Cumhurbaşkanı hiç olmaz. Hırsızdan, devleti soyandan cumhurbaşkanı da olmaz, başbakan da olmaz, bütün bunları bileceğiz. Ahlak üzerine sık sık dururum, ahlak üzerine vurgu yaparım. Bütün inançların ortak temelidir ahlak. Ahlaklı insan yalan söylemez, imanlı insan yalan söylemez, doğruları söyler, doğrulardan yanadır. Beğensek de beğenmesek de doğruları dile getiririz ama yalan söylemeyiz, yalan söylememeliyiz; yalanı söylediğiniz andan itibaren bütün topluma hakaret etmiş olursunuz. Erdoğan'ın en tipik özelliği korkak olması ve yalancı olmasıdır.

Değerli arkadaşlarım, bugünlerde Yalova seçiminden sonra şuna da bir bakın: Mor rengin pek çok tonları vardır. Yalova seçiminden sonra mor rengin tonlarını görmek istiyorsanız Erdoğan'ın yüzüne biraz dikkatle bakacaksınız, bütün tonları orada göreceksiniz. Hâlâ kalkmış diyor ki "Seçimlerde biz başarılıyız." Ya, 2 milyon oy kaybettin kardeşim. Senin dışında oy kaybeden bir parti olmadı, hâlâ "Biz başarılıyız" diyor. Ne dedik? Yalancıdan Başbakan olmaz ama yalancıdan adam da olmaz.
Hepinize en içten selamlarımı, saygılarımı sunuyorum."

    Çarşamba, 04 Haziran 2014 10:47

Bağlantılı Konular