Kılıçdaroğlu, “En büyük provakatör bu ülkenin Başbakanı” dedi

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 18.06.2013 tarihinde grup genel kurul toplantısında yaptığı konuşma:

CHP Genel Başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU – Hepinize çok teşekkür ediyorum, sevgili dostlarım hepiniz hoş geldiniz diyorum. (Alkışlar)

Türkiye’nin zor bir süreçten geçtiğini biliyoruz. Baskıcı bir yönetim anlayışı var. Türkiye’yi esir almak istiyorlar. Türkiye’yi kendi tutsakları hâline getirmek istiyorlar ama Cumhuriyet Halk Partisi olduğu sürece demokrasinin önünde kimse engel olamaz. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, Gezi Parkı olayının iki yönü var. Birinci yönü şu: 2010 referandumuyla başlayan, 2011 kanun hükmünde kararnamelerle devam eden bir süreç. Bu süreç içinde yargı siyasal iktidar tarafından tahakküm altına alındı. Parlamento açıkken Parlamento bir tarafa itilip kanun hükmünde kararnameler çıkarılarak Parlamentonun saygınlığına gölge düşürüldü. Yine bu süreç içerisinde, defalarca uyarmamıza karşın, demokrasilerde bunlar olmaz dememize karşın bilinçli bir şekilde ben bildiğimi okurum anlayışını bu ülkede egemen kılmaya çalıştılar. Kendilerine yandaş sendikalar oluşturmaya çalıştılar. Yargıyı siyasallaştırdılar. Özel yetkili mahkemelerle kendisine karşı duranların tamamını yazarını, çizerini, aydınını, akademisyenini, avukatını hapislere attılar, toplumu susturmak istediler. Toplum üzerinde bütün baskıları kurdular. Yandaş sendikalar oluşturdular, yandaş iş adamları oluşturdular ve öyle bir noktaya geldiler ki üçüncü evreye geçtiler; sendikaları susturdular yandaş sendikalar oldu, medyayı susturdular yandaş medya oldu. Sadece bir sendikadan örnek vermek isterim size. AKP döneminde üye sayısı yüzde 770 artan bir sendika var, bir memur sendikası. Bu anlayışı kabul etmemiz mümkün değildir. Baskı kurarak, insanları yönlendirerek, onları alıp “Siz burada konuşlanacaksınız, bu sendikaya üye olacaksınız, bu sendikaya olmazsanız size gereğini yaparım.” diyen bir anlayışı biz kabul etmeyiz. O nedenle üçüncü evrede bunu yaptılar. Sonra, bu süreç içinde hep Batı’ya gittiler, Amerika’ya gittiler, İngiltere’ye gittiler, Strasbourg’a gittiler, Brüksel’e gittiler, gittikleri her yerde “Biz demokrasiyi getirmek istiyoruz, özgürlüğü getirmek istiyoruz, vesayetçi rejimden biz bıktık, Türkiye’de demokrasi olmalı, özgürlükler olmalı.” dediler. Takiye kültürünü bilmeyen Batılılar da bunlara inandılar ve onlar şunu söylediler: “Biz demokrasiyi getireceğiz önümüzde bir engel var, şu CHP; onlar statükocu, onlar özgürlükten yana değil, onlar demokrasiden yana değil, biz adım atıyoruz, onlar engelliyorlar. Bakın biz yargıda reform yapıyoruz, yeni bir Anayasa getiriyoruz, yargı bağımsız değildi, yargının bağımsızlığını sağlıyoruz.” dediler. Onlar hep beraber iktidarı alkışladılar. “Bravo, doğru yapıyorsunuz.” dediler. Şu CHP var ya CHP…Kardeşim, Türkiye’ye demokrasi gelecek, siz önünde engelsiniz.” dediler. Ve son süreç: Taksim Gezi Parkı bardak damla damla doldu, bardağı taşıran damla Taksim Gezi Park’ı oldu. İnsanlar kendi kentlerine sahip çıkmak istediler. Gencecik çocuklar bunlar. Umudumuz olan çocuklar bunlar. Geleceğimiz olan çocuklar bunlar ama bu çocuklara…(Alkışlar) …devletin acımasız yüzünü gösterdiler. Biber gazıyla, copla hatta silahla, TOMA’larla, sopalarla üzerine yürüdüler. O gencecik çocuklara saldırı yapıldı ve bütün Türkiye ayağa kalktı çünkü bardak taşmıştı artık, tahammül edilemezdi. Türkiye’yi öyle bir noktaya getirdiler ki yargıyı kuşattınız, sivil toplumu yok ettiniz, medyayı perişan ettiniz, yazarlara sansür uyguladınız, yazarlar kendilerine oto sansür uyguladılar, aydınlar korktu köşelerine çekildi ve sonra bir başka sürece geldiler, doğrudan sokaktaki yurttaşa müdahale etmeye geldiler, doğrudan müdahale etmeye geldiler ve ülkenin Başbakanı öyle bir noktaya geldi ki Türkiye’de kadınların kaç çocuk doğuracağına ve bu çocukları da nasıl doğuracağına karar verir noktaya geldi.

Değerli arkadaşlarım, bunun üzerine zaten toplum patladı. Baskıya dayanamıyor artık, nefes alamıyor toplum. Gezi Parkı ile küçük bir alanda nefes almaya başladı. Gezi Parkı eylemine 76 ilden destek geldi ve ilk kez dünyanın gözü açıldı. Ne oluyor bu ülkede dendi. Neler oluyor bu ülkede dendi ve dünya, Türkiye gerçeğini öğrenmeye başladı. Biz anlatıyorduk ama bize inanmıyorlardı. Baskı var diyorduk, bize inanmıyorlardı. Aydınlar hapiste diyorduk “Canım, çıkaracaklar.” diyorlardı. Gazeteciler hapiste. “Yapmayın ya, gazeteciler mi hapiste? Doğru değil bu.” diyorlardı. Sonunda, aşama aşama bütün dünya gerçeği öğrendi değerli arkadaşlarım.

Bu süre içinde Cumhuriyet Halk Partisi olarak, CHP milletvekili olarak hiçbir zaman olayların içinde olmadık. Bu bir halk hareketiydi, halk hareketine biz sadece ve sadece destek olmaya çalıştık. Bunlar eylem yapıyorlar. (Alkışlar) Bu gencecik çocuklarımızı dinleyin dedik. Bu çocukların bir derdi var, bir şeyler anlatmak istiyorlar bu çocuklar, bu çocuklarımızı dinleyin dedik. “Ben dinlemem.” diyor. Dinleyeceksin arkadaş sen. Nitekim onu dinleyen noktaya getirdiler. O konuya da birazdan geleceğim. Ama bu süre içinde bizim uyarılarımız oldu provokasyonlara gelmeyin dedik. En büyük provokatörü açıkladık, bu ülkenin Başbakanı, en büyük provokatör. (Alkışlar)  Üç haftadır olaylar devam ediyor. Milletvekillerimiz göstericilerle polis arasına girdiler “Bir olay çıkmasın.” dediler. Valiyle konuştular, bakanlarla konuştular, Emniyet Genel Müdürü ile konuştular, yüz yüze geldiler, konuştular. Demokratik bir eylemi orantısız bir güçle sonlandırmayın, yanlış yaparsınız. Türkiye’yi dünyaya rezil edersiniz.” dediler. O kadar ki eski bir milletvekilimiz bir provokatörle kavga etme noktasına geldi. Öyle bir mizansen düzenlediler ki TOMA’lara molotof kokteyl atan polisler çıktı ortaya, sivil giyimli. Ama, o gençler yine de polis kardeşlerine ellerini uzattılar, onlara karanfil verdiler “Siz bizim kardeşimizsiniz, sizinle çatışmak istemiyoruz. Biz bu ülkede özgürlük ve demokrasi istiyoruz.” dediler. (Alkışlar)  Geldiğimiz nokta iç açıcı bir nokta değil; ölümler oldu, ölenler bizim insanlarımız. Yaralananlar oldu, yaralananlar bizim insanlarımız. Sakat kalanlar oldu, onlar bizim çocuklarımız. İstanbul’da gözünü kaybeden gencecik bir kızımızı hastanede ziyaret ettim. “Çöp bidonunun arkasına saklanmıştım, annemi arıyordum. Taksim’e gezmeye annemle beraber gelmiştik ama gözümü kaybettim.” diyor. Yazık günah değil mi bu çocuğumuza. O gencecik çocuğun hayalleri vardı, umudu vardı o gencecik çocuğun; yazık günah değil mi? Bunun hesabını kim verecek? Kimden sorulacak bunun hesabı? Ne diyelim? Halkımızın bu gibi olaylarda söylediği güzel bir laf vardır. Zalime “Zulmün artsın.” derler; zulmün artsın ki bir an önce gidici olasın sen, bunun için söylerler. (Alkışlar) Kardeşi kardeşe düşürdün, gencecik çocuklarımızı perişan ettin. Şimdi onlara fişlemeye kalkıyorsun. Hani sen demokrattın? İstediğin kadar fişle, o fişlerin tamamını yırtıp çöp sepetine atacağız CHP’nin iktidarında. (Alkışlar)

Ne diyeyim? Aferin, çok iyi yaptın mı diyeyim? Öyle bir ülke tablosu koydun ki ortaya herkes birbiriyle kavgalı.  “Komşularla sıfır sorun” diye başladın sen. Allah aşkına barış içinde olduğumuz bir komşu kaldı mı? Nasıl bir politikadır bu? Komşularla sıfır sorun, herkesle barış; geldiğimiz nokta sıfır komşu, herkesle kavga. Aynı kavgayı şimdi yurt içinde yapıyor. Dışarıda yarattığı kavgayı yurt içine ithal ediyor. Yurt içinde kavganın filizlerini, tohumlarını atmaya başlıyor ve öyle bir noktaya geldi ki kendi ülkesini adeta savaş alanına döndürdü. Ha bire polis takviyesi yapılıyor. Şimdi “Asker de indirebiliriz.” diyorlar. İster polisinle gel ister askerinle gel, ister yandaşınla gel. (Alkışlar) Eğer bu ülke özgürlük istiyorsa kim olursa olsun ona kulak kabartmalıyız ve özgürlük alanını genişletmeliyiz. Demokrasi istiyorsa demokrasiyi olduğu gibi bütün kurallarıyla yaşama geçirmeliyiz, istediğimiz bu bizim. Kavga olmasın barış olsun, huzur olsun ülkede. Bakın esnaf büyük zarar görüyor “alış veriş yapamıyorum, kepekleri indirdim.” diyor. Yazık günah değil mi o esnafımıza? O esnaf kardeşime sormak istiyorum: Taksim’deki olaya hiç müdahale edilmeseydi “Tamam kardeşim, haklısınız, mademki istemiyorsunuz bu parkı koruyacağız.” deselerdi bu olay olacak mıydı? Çıkıp deseydi ki buraya yaptınız, polis orantısız güç kullandı.” Bunu Sayın Cumhurbaşkanı söyledi, Sayın Arınç söyledi, sen de söyledin. Orantısız güç kullanıldı, sizden özür diliyoruz deseydin bu olaylar olur muydu? Olayı kışkırtan kim? Bu noktaya getiren kim? Esnafı perişan eden kim? Siz de biliyorsunuz ben de biliyorum.

Değerli arkadaşlarım, Şeyh Edibali Osman Bey’e ne demiş: “İnsanı yaşat ki devlet yaşısın.” Sen Başbakansın, insanların ölümüne değil yaşaması için çaba harcayacaksın. (Alkışlar) Ölümü için güç takviyesi yapılır mı değerli arkadaşlarım? Gencecik fidanlarımız onlar bizim. O çocuklara bu kadar baskı uygulanır mı, şiddet uygulanır mı değerli arkadaşlarım? Toplumu bölen bir anlayış var, toplumu ayrıştıran bir anlayışı var. Toplumu ayrıştırarak ve bölerek, toplumu kutuplaştırarak bir çatışma zemini hazırlıyor. Okuyunca tüylerim diken diken oldu. Reyhanlı’da 52 vatandaşımız hayatını kaybetti. Oraya giden ilk Genel Başkanım. O korkusundan gidemedi, önce koşa koşa Amerika’ya gitti, beyzbol sopasından dersini aldı ve geriye geldi. (Alkışlar) Şimdi, şu ifadeye bakın: “52 Sünni kardeşim şehit oldu.” diyor.

Değerli arkadaşlarım, insanda biraz vicdan olur, insanda biraz ahlak olur. Ölen bizim insanımız, onun mezhebi sorulmaz, onun inancı sorulmaz, onun kimliği sorulmaz, o Allah’ın yarattığı en değerli varlıktır, sen nasıl ayırıyorsun? (Alkışlar) Gerçekten merak ediyorum. Bir insanda, Başbakanlık koltuğunda oturan bir insanda biraz ahlak olur, biraz erdem olur, biraz insani duygular olur, biraz insan sevgisi olur. Vahşi bir anlayışla, vahşi bir siyasal anlayışla olayları gözlemek nedir arkadaşlar? Kardeşi kardeşe kırdırmak nedir? İnsanları inançlarına göre, ya mezarlarında da bölünür mü? Mezarında bölünür mü arkadaşlar? Yazık günah değil mi bu topluma? Bölerek ne yapıyorsun sen?

Değerli arkadaşlarım, kendisi şunu bilmek zorundadır: Bu ülkenin barışa ve huzura ihtiyacı var; bölünmeye değil beraber olmaya ihtiyacı var. (Alkışlar) Bizim bir görüşümüz var, her yerde söyledik: Kimliği ne olursa olsun, inancı ne olursa olsun, derisinin rengi ne olursa olsun, giyimi kuşamı ne olursa olsun bütün insanlar bizim kardeşimizdir, bütün insanlar bizim kardeşimizdir. (Alkışlar) Öyle bir noktaya geldik ki kendisine oy vermeyenleri milli irade saymıyor, milli irade kendisine oy verenler. Kendisine oy vermeyenler? Onlar çapulcu, milli iradeden sayılmıyor. Milli irade, halkın iradesi sandığa yansıdığı zaman bütün yurttaşları kapsar o. Hangi partiye oy vermiş olurlarsa olsunlar bütün vatandaşlarımız değerlidir, bütün vatandaşlarımızı kucaklamak zorundayız. Bütün vatandaşlarımız, A partisine, B partisine oy verebilirler, onların siyasal tercihlerine bizim saygı göstermemiz lazım, milli iradenin özünde bu yatar, halkın oylarına saygı göstermek yatar. Benim oyum yüzde 49, benim söylediğim geçerli! Senin oyun gerçekte yüzde 49 ama Parlamentoda yüzde 49 değilsin sen. Sen oy hırsızlığından yararlanıyorsun, hâlâ bunun farkında değil misin? (Alkışlar) İnsanlar seni zaten demokrat bir siyasetçi görmüyorlar, öyle bir beklentileri de yok insanların, insanlar bir parça ahlak kırıntısı bekliyorlar. Hani meşhur ya “Dicle kenarında kaybolan koyunun hesabını benden sorarlar” inancı var insanların yüreklerinde. Sen de o ahlak kırıntısı dahi kalmamış. (Alkışlar) On bir yıldır iktidardasın, on bir yılın sonunda bir diktatörümüz var artık, bütün dünya diktatör olarak kabul ediyor artık. Diktatörün ustası demokrasinin çırağı bile olamadı bu, geldiğimiz nokta budur. (Alkışlar) Oysa bu ülkenin demokrasiye, birinci sınıf demokrasiye ihtiyacı var.

Değerli arkadaşlarım, olay sadece bununla kalsa hadi diyeceğiz ki bu memleketin sorunudur, kendi içimizde otururuz bugün yarın tartışırız, kavga ederiz ama yarın bir araya geliriz barışırız, derdimizi anlatırız birbirimize ama itibar kaybeden bir Başbakan var. Türkiye’nin itibarıyla Recep Tayyip Erdoğan’ın itibarı ilk kez dünyada ayrıştı. Türkiye’nin itibarı arttı, küresel gençlik artırdı bunu, umudumuz olan gençlik artırdı, demokrasi haykırıyor o gençlik, özgürlük haykırıyor artık o gençlik. (Alkışlar) Türkiye, yirmi gün içinde farklı bir noktada artık, dünya yeni Türkiye’yi gördü. Yeni Türkiye, artık, demokrasi ve özgürlük taleplerini korkmadan meydanlarda haykıran bir Türkiye. (Alkışlar) Korkanlar kimler? Polis gücüyle, asker gücüyle, TOMA’larıyla, silahlarıyla, sopalarıyla o gencecik çocukların üzerine gidenler, onlar bu ülkenin korkaklarıdır, herkes bunu böyle bilsin. (Alkışlar) Ve şunu çok iyi bilmemiz lazım: Günümüz dünyasında zorbaların itibarı yoktur değerli arkadaşlar, zalimlerin itibarı yoktur; zulme karşı direnenlerin itibarı vardır. Zulme karşı direnmek bir insanlık hakkıdır ve o gençler zulme karşı direniyorlar. (Alkışlar) Bir kenti kendi yandaşlarına peşkeş çekenlerin itibarı yoktur dünyada, kendi kentine sahip çıkanların itibarı vardır. Halka zulmedenlerin itibarı yoktur, zulme karşı direnenlerin itibarı vardır dünyada. (Alkışlar) Masum gencecik çocukların üzerine biber gazı sıkanların itibarı yoktur, o biber gazına rağmen özgürlük isteyenlerin itibarı vardır. (Alkışlar)  Günümüz dünyasında kaba kuvvet kullananların itibarı yoktur, aklının ve zekâsını kullananların itibarı vardır, olay budur. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, 90 kuşağı, 90’lı yıllarda doğan, 2010’larda Türkiye’nin sorunlarına sahip çıkan çocuklarımız; bizim çocuklarımız, bizim umutlarımız, bizim gençlerimiz.  (Alkışlar)  Size sahip çıkmak en başta benim, bütün annelerin ortak görevidir. (Alkışlar) Hiçbir anne, çocuğunun saçının teline zarar gelmesini istemez. Hiçbir anne çocuğunun geleceğinin baskı altında olmasını istemez. Her annenin ortak talebi vardır; oğlum, kızım daha iyi bir Türkiye’de yaşasın, daha özgürlükçü bir Türkiye’de yaşasın. Onun özel yaşamına kimse müdahale etmesin. O nedenle, o anneler Taksim’e geldiler, çocuklarına sahip çıktılar. O annelerin ellerinden hürmetle öpüyorum. (Alkışlar) O çocukları zalimlere yedirmeyeceğiz, diktatörün hırpalamasına izin vermeyeceğiz. (Alkışlar) Bizim milletvekillerimiz hastanelerde onları ziyaret ettiler, tutukluyken onları ziyaret ettiler, onların sorunlarına sahip çıktılar. O çocuklar bizim çocuklarımız. O çocukların masum eylemlerine hepimizin saygı duyması gerekir, demokrasinin gereği de budur. Onları hırpalamak yanlıştır, onları fişlemek yanlıştır, onları potansiyel birer suçlu gibi görmek yanlıştır. Düşünün Avrupa Birliğinden sorumlu bakan, “Bu saatten sonra Taksim’e çıkanlar terörist sayılır.” diyor. Hangi akıl, hangi vicdanla sen bunu söylüyorsun? O gencecik çocukları yer altına itmek doğru mudur? Bırakın eylemlerini yapsınlar. Kimseye zararları yok bunların.

Değerli arkadaşlarım, o gençler bizim gençlerimizdir. O gençlere sesleniyorum: Siz kazandınız, Recep Tayyip Erdoğan yenildi. (Alkışlar) Sevgili gençler, öyle bir tarih yazdınız ki 21. yüzyılda Türkiye’nin itibarına itibar kattınız. (Alkışlar) Öyle bir tarih yazdınız ki sizin sesiniz Çin’de, Maçin’de duyuldu. Öyle bir tarih yazdınız ki bütün dünya size destek oldu. Öyle bir tarih yazdınız ki Mustafa Kemal’in çocukları olduğunu bütün dünya öğrendi. (Alkışlar) Siz, Türkiye’de siyasetçilere de ders verdiniz. Size kulak kabartmayan, sizi dinlemeyen siyasetçilere de ders verdiniz, adam gibi ders verdiniz. (Alkışlar) Siz, her türlü baskıya, her türlü aşağılamaya karşın adam gibi mizah ürettiniz, ürettiğiniz her mizah diktatörün çöküşü oldu. (Alkışlar) Onun için söylüyorum, diktatörlere kulak asmayın; siz kazandınız, diktatör kaybetti. (Alkışlar) Siz, firavun düzenine karış mücadele ettiniz. Yaşam tarzınız sizin özgürlüğünüzdür. Yaşam tarzınızı özgürlük üzerine inşa ettiğiniz için bütün dünya sizi kucaklıyor ve biz de sizi kucaklıyoruz, biz de sizi destekliyoruz; sizi seviyoruz, sizi sayıyoruz. (Alkışlar)

Tayyip Erdoğan halka karşı yürüttüğü savaşı kaybetti, kaybettiğinin farkında aslında. Etrafındakiler gaz veriyorlar, mitingler düzenliyorlar, belediye otobüsleriyle adamlar taşıyorlar. Sadece Türkiye’de değil, ey diktatör, sen dünyada da kaybettin çünkü 21. yüzyılın dünyası diktatörlere kapalıdır. (Alkışlar) Sen kaybettin, gençler kazandı, o gençler bu mücadeleyi verdiler çünkü onlar çok iyi biliyorlar ki zalimin zulmü varsa mazlumun Allah’ı vardı diyorlardı ve bunu yaptılar. (Alkışlar) Şimdi, diktatör şöyle birisidir: Gece ormanda gezen, elinde silah olan adama benzer, nerede bir çıtırtı duysa hemen silahla ateş eder bana karşı mı diye. Türkiye’de içinde bulunduğumuz durum, gece ormanda gezen bu diktatörün durumuna benziyor. Birisi bir laf ediyor, derhal polis. (Alkışlar) Ve her şeyi kendisine bağlıyor. Her şey kibir üzerine, şeytanı kıskandıracak kibre sahip. Hayret ediyorum ben, bu kadar kibir nasıl oluyor? Konuşuyor “Ben, ben, ben…”, konuşuyor “Benim, benim, benim, benim valim, benim kaymakamım, benim polisim, benim bakanım, benim vekilim.” millet yok, devlet yok, diktatörün benleri var. (Alkışlar) Ama o gençler ne yaptılar? Al şu benleri başına çal dediler, ben demokrasi istiyorum dediler, ben özgürlük istiyorum dediler. (Alkışlar)

Tabii, olaylar büyüdü, şimdi bir suçlu bulmak lazım, suçlu bulacak, hayır, CHP’ye gelmeden önce suçlu bulmaları lazım. “Bana haksız komplo kuruyorlar.” dedi. Kim? BBC, CNN İnternational, Avrupa, Amerika, Fas, Tanzanya herkes Recep Tayyip Erdoğan’a komplo kurmuş meğer, haberimiz yok! Sonra? İş adamları, ulusal, uluslararası faiz lobisi, bunların hepsi bu olayları ortaya çıkarmışlar! Ama arkasından cinler periler de devreye girdi, efendim, işte bunlar oldu, kabahat bunlarda! Biz ne güzel yaşıyorduk bu ülkede. Baskıyı kurmuştuk, herkesi korkudan susturmuştuk, şu gençler yok mu, geldiler, korku duvarını yıktılar, özgürlüğü bütün hayata, bütün dünyaya yaydılar, bu gençleri birileri tahrik etti, onlar dediler.

Değerli arkadaşlarım, bunu söyleyen adam, “bana komplo kurdular” diyen, “partimize komplo kurdular” diyen adam konuşmasında 30 yaşındaki bir sanatçıyı milyonlara hedef olarak gösteriyor, 30 yaşındaki bir sanatçıyı. Baktı ki onlara diş geçiremiyor, yabancı kuruluşlara, Almanya’ya, Amerika’ya, Avrupa Birliği’ne, Avrupa Parlamentosuna söz geçiremiyor çünkü onlar bunun gerçek yüzünü gördüler, ne olduğunu bildiler, diktatördün diyordum inanmadılar, şimdi inanın, bu diktatördür. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, o kadar ki şimdi kimi suçlayacak? Baktı ki oraya diş geçiremiyor en iyisi ben CHP’yi suçlayayım, bugün gelmiş CHP’ye. Ben ne demiştim? Yalancıdan Başbakan olmaz. Hayatı yalan üzerine. Yalancıdan Başbakan olmaz hatta bunların bir bakanı var, gazetelere bir açıklama yapmış: “Biz uzay gemisi yapacaktık bu olaylarla bizim uzay gemisi yapmamızı engelliyorlar.”

Cumhuriyet Halk Partisi, demokrasiyi savunan partidir, herkesin inancına saygı gösteren partidir, herkesin kimliğine saygı gösteren partidir, herkesin giyimine kuşamına saygı gösteren partidir, herkesin kazanmasını isteyen partidir; önce halk zenginleşecek diyen partidir, yandaşa karşı duran partidir, yandaş zenginleşmesin diyen partidir. (Alkışlar) Şimdi, korkuları o noktaya gelmiş ki değerli arkadaşlarım, Taksim’de bir genç, sadece duruyor, sadece duruyor. Polisler gelmiş çantayı açıyorlar, içinde ne var acaba, bakıyorlar içinde bir şey yok; anahtar var, kitap var, gaz maskesi var, bir şeyler var fakat tedirginler “Bu adam niye burada duruyor?” diye. Anlamıyorlar. Ya bu adam seni protesto ediyor arkadaş, sessiz durarak. Sessizlik en büyük eylemdir, bunun farkında değil adam.(Alkışlar) O duran adama da, diktatörü korktuğu için, gerçekten yürekten teşekkür ediyorum. (Alkışlar) Demek ki sessiz durarak da diktatörler korkutulabilirmiş. Size dedim ya, adam öyle bir kibre sahip ki şeytanı bile kıskandıracak kibre sahip. Size bir kibir sahnesini sunmak isterim değerli arkadaşlarım. Bu önce astı kesti, konuşmam etmem vesaire vesaire dedi sonra Taksim Bileşenleriyle konuşma ihtiyacı hissetti çünkü baktı ki olmuyor, bunlarla konuşması lazım. Gittiler bunlar bir akşam ziyaret ettiler diktatörü. Orada Dr. Arzu Çerkezoğlu, bir patoloji uzmanı. (Alkışlar) Sayın Başbakana şunları söylüyor, aynen okuyorum değerli arkadaşlarım: “Sayın Başbakan, siz de çözüm istiyorsunuz biz de çözüm istiyoruz ancak bunu sadece mimari bir proje sorununa indirgemek yanlış. Eğer biz bu toplantıyı 25 Martta yapıyor olsaydık haklı olurdunuz, sadece mimari projeden bahsederdik ancak geçen 17 gün içinde bu ülkede başka bir şey yaşandı. Gezi eylemlerine katılan yüz binlerce insan bir irade ortaya koydu. Siz gerek bu toplantıda gerekse daha önceki konuşmalarınızda hep halkın iradesinden bahsediyorsunuz. Biz de bu kelimeyi çok seviyoruz. Halkın iradesi önemlidir. Olay bir mimari mesele değil, toplumsal bir gerçekliğe dönüşmüştür. 17 gün içinde olaylarda 4 ölüm olayı yaşanmış, binlerce kişi yaralanmıştır. Ancak bu olay, sadece Gezi Parkı ile ilgili olmaktan çıkmıştır, artık ortada toplumsal ve sosyolojik bir durum vardır. Buna karşı bir şeyler söylemek zorundasınız.” diyor. Bunda bir anormallik var mı? Her şey normal.Yani diyor ki olay büyüdü, taştı, yüz binlerce kişi Gezi Parkı’nın dışına çıktı, gençler özgürlük, demokrasi istiyor. Sert söylemlerden vazgeçin daha yumuşak bir üslup kullanın, söylediği bu. Başbakanın cevabı: “Haddinizi bilin.” Affedersiniz Başbakan dedim, diktatörün yanıtı. (Alkışlar) “Haddinizi bilin. Sizi buraya getiriyoruz diye kendinizi ne zannediyorsunuz. Ben yüzde 51 oy almış bir partinin genel başkanıyım, sosyolojiyi sizden iyi bilirim.” diyor. Tabii, Arzu Hanımın bilmediği bir şey var: Bu, her şeyi bilir, sosyologdur, patologdur, antrologdur, embiriyologdur, jinekologdur, astronottur her şeyi bilir bu. (Alkışlar) Ve en önemlisi, Sayın Çerkezoğlu bilmiyor, bu aynı zamanda çok önemli bir konunun da uzmanı, vantorolog aynı zamanda, yani karnından konuşan demektir. (Alkışlar) Eğer seçimlerde bir puan daha alsaydı uçak mühendisi olurdu, bilgisayar mühendisi olurdu her şeyi bilirdi bu zaten, bilir tabi her şeyi. Her şeyi biliyor ama bilmediği bir şey var, demokrasiyi bilmiyor. (Alkışlar) Demokrasiyi bilmiyor ama Arzu Hanıma bir uyarı daha yapmak isterim. Bu diktatör bir hanımla nasıl konuşulacağını da bilmiyor. (Alkışlar) Şimdi, rahmetli Menderes’le Özal’ın mirasını devşirmeye çalışıyor. Dedim ki sen ne Menderes’sin ne rahmetli Özal’ın tırnağı dahi olamazsın. (Alkışlar) Dün, ağzına gelen her şeyi söyleyeceksin, onlar Allah’ın rahmetine kavuşmuş, bugün onların mirasından devşirme yapacaksın. Bakın bu ikiyüzlü diktatörün 15 Ocak 1991’de Almanya’da Özal için söylediklerini okuyorum değerli arkadaşlarım:

“Şu anda Türkiye’nin başında olanlar ‘biz baba değiliz’ diyor. Sayın Özal da öyle ifade etti. Ee sen bu memlekete baba değilsen bu memleket de seni azledecektir çünkü bu millete baba değilsin, azledileceksin. Baba değiller ama bunlar uşak, uşak. Neyin uşağı? Batının uşağı, ABD’nin uşağı, tabii uşaktan baba olmaz.” (Alkışlar) Ne demiştim size? Yalancıdan Başbakan olmaz. Hiçbir Cumhuriyet Halk Partili, bugüne kadar, hakkın rahmetine kavuşan hiçbir genel başkan hakkında kötü bir söz söylemedi, hiçbirisi hakkında söylemedi. Kim bu tuğlanın üzerine bir tuğla koymuşsa onu rahmetle ve minnetle andı, siyasi rakiplerimizi de böyle andık çünkü biz, inancımızın gereğini yapıyoruz, ölenin arkasından kötü söz söylenmez. (Alkışlar) O, tam aksini yapıyor. Neden? Çünkü o bir diktatör. Diktatörlerde insan sevgisi olmaz, inanç da olmaz, diktatörler yalan söylemeyi görev kabul ederler. Yalancılık, Gezi Parkı olayı bunun maskesini gerçekten de indirdi ve gösterdi. Bir yalanlar zinciriyle karşı karşıya kaldık. Goebels taktiği uyguluyorlar. Ne kadar çok yalan söylersen o kadar çok halkı inandırırsın çünkü medya benim kontrolümdedir diyor. Bereket versin, Cumhuriyet Halk Partisi var ve yalanlarını açığa çıkarıyoruz. (Alkışlar)

Birinci yalan: Taksim’de bayrak yaktılar. Ya millet bayrağıyla koşmuş oraya, ne bayrak yakması. Sen Başbakan değil misin, oraya bayrak yakan varsa niye yakalamadın? Masum çocuğun yüzüne biber gazı sıkmayı bilirsin, copu bilirsin, TOMA’yı bilirsin, bayrak yakar, sırtını sıvazlarsın. (Alkışlar) Niye yakalamadın? Çünkü sen yalancısın, yalancı. Orada bayrak yakılmadı, orada bayrağa saygı duyuldu.

Camide içki içtiler… İmam söyledi ya. Bereket versin, hani derler ya “temiz süt emmiş” diye. İnancına saygılı “Yok” diyor, “Ne içkisi ya” diyor. Vatandaş gelmiş oraya, zor bela atmış oraya yerlerde yatıyor, doktorlar başında herifin söylediğine bakın “Orada içki içtiler.” Hiç utanmıyor musun sen ya? Hiç ar, hayâ yok mu sende, ahlak yok mu sende? Gerçekten vicdanım isyan ediyor. (Alkışlar)

Çıktı televizyonlara “Kabataş İskelesinde başörtülü bir kadına, altı aylık çocuğu arabada, 100-150 kişi saldırdı. Kadın uyandığında idrar kokusu vardı üstünde.” Ya arkadaşlar, gerçekten söylerken utanıyorum. Eğer bunu yapan varsa, zaten yapana insan denmez. Açık söylüyorum, bunu yapanlar varsa bunlar hayvandır, insan değildir. (Alkışlar) Bakın bu kadar net söylüyorum. Ama, eğer böyle bir olay yoksa, Recep Tayyip Erdoğan sen uyduruyorsan sen de insan değilsin. (Alkışlar)

Bu çıktı bir yalan daha söyledi: Efendim, Kadıköy’de iki Kur’an kursu varmış, Kur’an kursu öğrencilerine Bostancı’da esnaf alışveriş yaptırtmıyormuş. Kur’an kursu öğrencisine niye alışveriş yaptırmasın? Belediye Başkanımız gitti, Kur’an kursunun iki yöneticisini buldu, onlarla konuştu “Yok böyle bir şey.” dediler. “Hatta esnaf bazı şeyleri bedava veriyor. Niye alışveriş yaptırmasınlar?” dediler. Müftüye gitti, Müftüyle konuştu “Yok efendim böyle bir şey” dedi. Allah aşkına bunu söyleyen adamın Müslümanlığından kaygı duymaz mısınız? (Alkışlar)

Ve bugün bir yalan daha söyledi. Polis silah kullanmamış. Bir kişi öldü, otopsi raporu çıktı, kurşun var, üstelik televizyonlarda, İnternette öldüren polisin kimliği de var. Ya bu kadar yalan söylenmez. Demiştim, atma Recep din kardeşiyiz diye. Samimi söylüyorum, bu kadar yalanı bir diktatör tarihinde söylememiştir, ilk defa bize nasip oldu. (Alkışlar)

Buradan bütün yurttaşlarıma sesleniyorum, Adalet ve Kalkınma Partisine oy veren yurttaşlarıma da sesleniyorum, merkez sağdaki yurttaşlarıma sesleniyorum: Türkiye’nin huzura ve barışa ihtiyacı var; bir arada beraber yaşamaya ihtiyacımız var. Diktatörler her zaman ülkelerini felakete sürüklemişlerdir. Yalan söyleyen yöneticiler her zaman ülkelerini felakete sürüklemişlerdir, kardeşi kardeşe kırdırmışlardır ve ondan nemalanmışlardır. Elimizi vicdanımıza koyalım ve düşünelim, bir dakika düşünelim, artık Türkiye’nin diktatörden kurtulma zamanı gelmiştir. (Alkışlar) Dünyanın en güzel ülkesinde yaşıyoruz. Her şeyimiz var, bu topraklar Mevlânâ’nın topraklarıdır, huzurun, barışın topraklarıdır bu topraklar, insan sevgisinin yeşerdiği topraklardır; bir diktatöre bu topraklar teslim edilemez. (Alkışlar) Biz bütün komşularımızla barış içinde yaşamak isteriz. Herkesin siyasi düşüncesine saygı gösteririz, herkesin inancına saygı gösteririz, kimliği siyaset konusu yapmayız, inancı siyaset konusu yapmayız. Allah’tan korkarız her şeyden önce kuldan utanmasak bile. (Alkışlar) Hepiniz düşünün, Türkiye’yi huzura, barışa kavuşturmamız lazım ve elbirliğiyle çaba göstermemiz lazım. Birilerinin gelip bizi kurtarmasını beklemeyelim, kurtaracak olan bizim irademizdir. Beraber mücadele edeceğiz, Türkiye’yi aydınlığa beraber çıkaracağız. (Alkışlar) Aydın, özgür, güzel bir Türkiye umuduyla hepinize saygılar sunuyorum

    Salı, 18 Haziran 2013 12:55

Bağlantılı Konular