"Bir sahtekarın arkasına Türk bayrağı fonu kullanılarak onu meşru göstermek asla mümkün olmamalı"

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, "Meclis kavşağına saatli Zafer Çağlayan anıtı dikildi. Onun yanında mutlaka Reza Zarrab'ın heykelinin olması lazım. Ama yetmez. Bir  heykel de İçişleri Bakanlığı'na, Zarrab'ın önünde yatan İçişleri Bakanı için, bir de Başbakanlığın önüne, elinde bir çikolata kutusu bulunan ve rüşveti bu kutularla alan bakanın heykelini dikmek lazım" dedi.

"Rıza Zarraf'ın arkasında fon olarak Türk bayrağı kullanılıyor. Bir sahtekarın arkasına Türk bayrağı fonu kullanılarak onu meşru göstermek asla mümkün olmamalı..."

Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu alkışlar ve sloganlar arasında geldiği TBMM Grup Genel Kurulu'nda güncel olayları değerlendirirken, yolsuzlukla anılanlara farklı işlem yapılmamasını istedi ve Çağlayan'ın saatinin yanına, yakınlarına üç ayrı heykel daha dikilmesi gerektiğini belirterek şunları söyledi:

"Değerli arkadaşlarım, hepinize en içten selamlarımı, saygılarımı sunuyorum. Umuyorum güzel, verimli bir grup toplantısı gerçekleştireceğiz.

Sözlerime Yalova ile başlamak isterim. Bizim cumhuriyet tarihinin en şaibeli seçimlerinden birisi gerçekleşti. Seçimin güvenli olmasının yolu yargı denetiminde olmasıdır ama bu seçimler yargı denetiminde değil, hükümetin denetiminde ve gözetiminde gerçekleşti. O nedenle her yurttaş haklı olarak kaygı duyuyor. Normal bir demokraside oy kullanan yurttaş, benim oyum çalınacak mı çalınmayacak mı diye bir kaygı içine girmez. Sandıklara sahip çıkılacak mı çıkılmayacak mı diye bir kaygı içine girmez. Ahlaki kurallar vardır, oyunuzu kullanmışsınızdır, güvence altında sayımı yapılır ve sonuçlar ilan edilir ama bizim ülkemizde bu olmuyor. Neden? Başbakanlık koltuğunda oturan zat bir açıklama yaptı: "İnşallah, önümüzdeki günlerde Yalova seçimleri de iptal edilecek." Söyledi mi? Söyledi. İptal edildi mi? Edildi. Hangi sandık güvenlikten söz edeceğiz? Hangi anlayıştan söz edeceğiz? Eğer siz bir seçime müdahale ediyorsanız, iptal edileceğini önceden bilip ilan ediyorsanız, arkadan Yüksek Seçim Kurulu bunu onaylıyorsa bu seçimin güvenliği her yerde tartışılır, geldiğimiz nokta budur. Ama ben buradan, Yalova’daki kardeşlerime seslenmek isterim. Kim ne yaparsa yapsın bir kişiyi seçtiniz ve belediye başkanlığı koltuğuna oturdu; o kişiye sahip çıkın, onun arkasında durun. Oylarınızı satın almak için dünyanın parasını dağıtacaklardır. Bunların hepsini biliyorum ama ben Yalovalılara güveniyorum, onlar gereğini yapacaklar.

Geçen grup toplantısında ağırlıklı olarak demokrasi, hukuk, ahlak, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar üzerinde durmuştuk. Özel yetkili mahkemelerine, sıkıyönetim mahkemelerine, devlet güvenlik mahkemelerine hep karşı çıktık. Çağdaş bir demokraside olması gereken yargı düzeninin bizim ülkemizde olmasını istedik. En son, özel yetkili mahkemelerin ne tür işlevler üstlendiğini çok iyi biliyoruz ve biliyorduk. Bu mahkemelerin siyasal iktidarın sopası görevini üstlendiğini defalarca ama defalarca dile getirdik. Yine, Başbakanlık koltuğunda oturan zat, bu mahkemelerin savcılığına üstlendi. "Ben o mahkemelerin savcısıyım" dedi. Yüzlerce kişi haksız yere aylarca, yıllarda, günlerce içeride tutuldu. Silivri toplama kampı Türk siyasal tarihine girdi. Ergenekon davası, Balyoz davası, Casusluk davası gibi pek çok olay acı izler bıraktı bizim demokrasi tarihimizde. Mahkûm olanlar, hakkını arayanlar her seferinde duvara çarptılar fakat bir gerçek ortaya çıktı: Artık bu davaların, özel yetkili mahkemelerin ve buralarda görülen davaların adalet dağıtmadığı gerçeği ortaya çıktı. Geldiğimiz süreçte herkes şimdi hak arıyor, adalet arıyor. Haksız yere mahkûm olduğuna inanıyor; elinde kanıtı, delili var. Dinlenmeyen, değerlendirilmeyen deliller var ve 235 asker Anayasa Mahkemesinin önünde. Dilekçelerini verdiler, altı aydır bekliyorlar, adalet için bekliyorlar, adaletin tecelli etmesi için bekliyorlar, altı aydır bekliyorlar. Geç gelen adalet, adalet değildir. Sessiz Çığlık eylemleri yapıyor yakınları adalet aramak için. Sokaklara çıktılar, adalet aramak için. O zaman Anayasa Mahkemesinin yapması gereken bir şey var: Bu kararı hızlandırması gerekiyor, adaletin tecelli etmesi gerekiyor. Bu yapıldığı zaman toplumda bir başka rahatlama ortaya çıkacaktır.

Değerli arkadaşlarım, önümüzdeki günlerde 1 Mayıs kutlamaları olacak. 1 Mayısın ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Adına ister bahar bayramı deyin, ister işçi bayramı deyin, ister emek bayramı deyin ne derseniz deyin ama 1 Mayıs, bütün dünyada çalışanların ortak bayramı olarak kutlanır. Meydanlara çıkılır, gösteriler yapılır, şiirler okunur, hayatın her alanıyla ilgili meydanlar renklenir. Herkes çıkar meydanlara, bir bayram havası içinde meydanlar süslenir, sloganlar atılır, türküler söylenir, bildiğimiz 1 Mayıs kutlamaları yapılır. 1 Mayıs'ın bizim için ayrı bir önemi var. 1 Mayıs 1977'de 34 yurttaşımız Taksim'de hayatını kaybetti. Bir otelin üst katlarından, Sular İdaresinin çatısından 100 binlerin üzerine kurşunlar atıldı. Ezilenler oldu ve 34 yurttaşımız hayatını kaybetti. Taksim'in bu açıdan özel bir önemi var, 1 Mayısın bu açıdan özel bir önemi var. Taksim'de kutlamak istiyorlardı, izin verilmedi. Askeri döneme, biraz geriye gittiğimiz zaman, Kenan Evren ve arkadaşları 1 Mayıs'ı yasakladılar "Ne demek 1 Mayıs? İşçinin bayramı mı olur?" dediler ve yasakladılar. Taksim Meydanı'nı da yasakladılar ama bu ülkenin insanları direndi "Biz Taksim'e gideceğiz ve 1 Mayısı orada kutlayacağız" dediler. "O meydanın bizim için özel bir anlamı var" dediler. Sonra yıllar geçti ve 1 Mayıs yeniden bayram kabul edildi 22 Nisan 2009'da ve Taksim'de insanlar 1 Mayısı özgürce kutladılar 2010'da. Başbakanlık koltuğunda oturan zat, 100 binlerin toplandığı 2010'un 1 Mayısında hiçbir olayın olmadığını gördü. İnsanların gerçek anlamda bir bayram yaptıklarını gördü. Kavga yok, dövüş yok, her görüşten insan bir bayram havası içinde meydanlarda eğleniyor. Kendi grup toplantısında şu açıklamayı yaptı: "Dün Taksim Meydanı'nda yaşanan o tarihi an 2010 yılı 1 Mayısı asla ve asla tesadüfün eseri değildir." Doğru, mücadelenin eseriydi o, mücadele ettiler Taksim’de yeniden toplanmak için. Ve şöyle devam ediyor: "1 Mayıs 2010, Türkiye'nin nasıl değiştiğinin, olgunlaştığının, tabularını nasıl yıktığının, statükoyu nasıl aştığının tahrik ve provokasyon korkularından nasıl sıyrıldığının somut bir abidesiydi." Evet, öyleydi. 2010’da 1 Mayıs'ı insanlar Taksim'de bayram içinde kutladılar. Peki, güvenlik görevlileri? Onlar bayrama gelenlerin güvenliklerini sağladılar. Hiçbir çatışma olmadı, kimsenin burnu kanamadı; esnaf memnun, bayrama gidenler memnun, slogan atanlar memnun, şarkı türkü söyleyenler herkes memnundu, hiçbir sorunumuz yoktu. Sonra ertesi yıl yasak gelmeye başladı, neden? Hangi gerekçeyle yasaklıyorsunuz? Olaylar çıktı, insanlar yaralandı ve sonra fatura işçiye çıkmaya başladı. Arkasından yasak üzerine işçiler Avrupa İnsan Haklara Mahkemesine başvurdular "Biz haklıyız" dediler. Anayasal güvencesi var toplantı ve gösterinin, neden bu hak elimizden alınıyor? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi oturdu ve kararını verdi "1 Mayısta Taksim'de kutlama yapabilirsiniz" diye. İlk kez uluslararası bir mahkeme 1 Mayıs dolayısıyla bir meydanı açıkça işaret ediyor. Buranın anıları vardır, burada 34 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu meydanda işçiler kendi bayramlarını kutlayabilirler. Şimdi yeniden yasak gelmeye başladı, neden? Olaylar çıkacak! Olaylar niye çıksın efendim? 2010'da olaylar çıkmadı, yine olaylar çıkmaz. İnsanın kendi tarihine sahip çıkması kadar doğal ne olabilir? 34 kişi orada hayatını kaybetti ve bakın değerli arkadaşlarım, bugüne kadar 34 kişinin katilleri yakalanmadı, hep üstü örtüldü. Bu anılmayacak da ne anılacaktır bu ülkede? O nedenle bizim çağrımız, bırakın insanlar nerede istiyorlarsa bayramlarını kutlasınlar. Kimsenin burnu kanamaz, kimsenin kavga etme gibi bir niyeti de yok zaten ama siz baskı uygularsanız kavga çıkar. Bunun faturası topluma, halka, insanlara çıkar. Herkesi bu konuda dikkatli olmaya davet ediyoruz.

Değerli arkadaşlarım, yarın 23 Nisan, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Ulusal egemenliğin ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliyoruz, bütün toplum biliyor. Saltanata karşı içeride verilen mücadele, bağımsızlık ve özgürlüğe karşı dışarıya verilen mücadele ve mücadelenin ana ekseni hâkimiyeti milliye, milletin egemenliği. Bunun üzerine inşa edildi yedi düvelle yapılan kavga, bunun için mücadele yapıldı. Güç halktan alındı, halkla beraber mücadele edildi. Amasya Tamimi bunun en belirgin özelliğidir. 21-22 Haziran 1919'da Amasya Tamimi yayınlandı. Bu genelgenin şu cümlesi çok önemli: "Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır." Dayandığı temel nokta budur. Hilafete karşı söylenmiştir bu. "Milletin bağımsızlığını milletin azim ve kararı kurtaracaktır" demiştir ve yine Mustafa Kemal Atatürk milli egemenlikle ilgili olarak şunu söylüyor: "Milli egemenlik öyle bir nurdur ki onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar mahvolur." Milli egemenliği böyle tanımlamıştır. Gücünü halktan almıştır ve mücadelesini halkla beraber yapmıştır. Bu çatıyı oluşturmuştur, Türkiye Büyük Millet Meclisini oluşturmuştur. O nedenle bu Meclise Gazi Meclis denilmektedir. Buradan Ulusal Kurtuluş Savaşının mücadelesi yürümüştür. Mücadeleden sonra şu gerçeği Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları asla unutmamışlardır: Meydanlarda kazanılan zaferler ekonomik zaferlerle taçlandırılmadıkça o zaferlerin sürekli olmayacağının farkındadırlar. O nedenle ilk yaptıkları işlerden birisi İzmir'de İktisat Kongresini toplamak olmuştur. İktisat Kongresiyle ekonomik zaferlerin çıkışı aranmıştır; nasıl yapacağız, nasıl gerçekleştireceğiz çünkü hiçbirisi ekonomi eğitimi görmemişti, savaş meydanlarından gelmişlerdi. Ayaklarında çizmelerle, tozlu çizmelerle Ulusal Bağımsızlık Savaşını vermişlerdi. Yoksul bir ülke idi. Bir toplu iğne bile üretemiyordu. Okuma yazma oranı çok düşüktü. Bu ülkeyi yeniden çağdaş bir ülke hâline getirmenin mücadelesini vereceklerdi. İlk yaptıkları iş o nedenle 1923'de İzmir İktisat Kongresini toplamak oldu. Belli kararlar alındı. O kararlara bugün bakınca, o günün heyecanını görmek mümkün. 15 Ağustos 1925 Kayseri’de uçak fabrikasının temeli atıldı arkadaşlar. "Kayseri'de biz uçak yapacağız kendi ülkemize" dediler çünkü istikbal göklerdeydi Mustafa Kemal Atatürk'e göre. İlk yaptıkları işlerden birisi uçak fabrikasının temelini atmak oldu. 28 Mayıs 1927 Sanayii Teşvik Kanunu çıkardılar, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçmek istiyorlardı. Sanayinin teşvik edilmesi gerekiyordu, üretim olması gerekiyordu, ihracatımızın çeşitlenmesi gerekiyordu, bunun alt yapısını oluşturmak için Sanayii Teşvik Kanunu çıkardılar 1927 yılında.

11 Eylül 1924 Medeni Kanunu uygulamaya koydular. Türkiye mademki çağdaş bir ülke olacaktı o zaman uygar bir ülke olmanın yolu çağdaş yasalardan geçiyordu, kadın-erkek eşitliğinden geçiyordu. Bunun alt yapısını oluşturdular.

Okuma-yazma oranı çok düşüktü. 1928 11 Kasım, millet mektepleri kurdular; yüzbinlerce kişi millet mekteplerinde okuma-yazma öğrendi, hayatı öğrenmeye çalıştı, hayatı sorgulamaya çalıştı. Bu, çok önemli bir gelişme idi.

1930, Merkez Bankasını kurdular. Bir devlet düşünebiliyor musunuz kendi parasını bile yabancı bankalara bastırıyor. İlk kez 1930'da Merkez Bankasını kurarak kendi paramızı basma, milli paramızı basma özgürlüğüne kavuştu bu ülke.

1933, Birinci Beş Yıllık Planı uygulamaya koydular. Kalkınma planlarının ne olduğunun farkındaydılar 1930'lu yıllarda.

1934, Kadına seçme ve seçilme hakkını getirdiler. Madem kadın da oy kullanacaktı, madem kadın-erkek eşitliği vardı, o zaman kadın da seçilmeliydi ve oyunu kullanabilmeliydi. 1934 değerli arkadaşlarım, 3 Mayıs 1934. 1925'te uçak fabrikasının temelini atmışlardı. Dokuz yıl sonra Kayseri'den kalkan ilk uçağımız Ankara'ya indi; kendi uçağımız, kendi fabrikalarımızda ürettiğimiz uçağımız. O insanların dünyaya bakışı, Türkiye’ye bakışı böyle idi. Gurur duyuyorlardı ve Türkiye uçak ihraç eden bir ülke konumundaydı 1930'lu yıllarda.

11 Ağustos 1937, Haliç'te ilk Türk denizaltısının omurgası yerleştirildi, kendi denizaltımızı yapmaya başladık.

1939, Aydın'da 4 bin topraksız köylüye toprak dağıtıldı. Toprak reformunun küçük bir provası orada gerçekleştirildi.

4 Haziran 1944, Osmanlının borçları son kuruşuna kadar ödendi. Bunları yaptılar, yatırımları yaptılar, uçaklarını yapıyorlar, gemilerini yapıyorlar, kimseden borç almıyorlar, kimseye el avuç açmıyorlar ve Osmanlı'nın borçlarını de reddetmiyorlar "Bu ülkenin borcudur" diyorlar ve Osmanlı'nın borcunu son kuruşuna kadar ödüyorlar. Ve size bir tarih daha vereceğim değerli arkadaşlarım, bu tarih çok önemlidir.

22 Eylül 1947, Merkez Bankası bir açıklama yapar "Merkez Bankasının kasasında 176 ton altın vardır" diye. O yoksul ülke, millet mekteplerini kuran, sanayi planını yapan, teşvik getiren, aşar vergisini kaldıran, halkına güvenen, kendi gemisini yapan, Merkez Bankasını kuran, üniversiteleri kuran, sanatı geliştiren o Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı'nın borcunu son kuruşuna kadar ödeyip Merkez Bankasında 176 ton altını olan bir ülkedir. Bunları niye anlatıyorum değerli arkadaşlarım? Ulusal Egemenlik Bayramı haftası bu hafta, nereden nereye geldiğimizi anlatmak için.

Biliyorsunuz 17 Aralıkta bir olay oldu. 17 Aralık 2013, bir hükümetin bir devleti nasıl soyduğuna tanık olduk. Bir hükümetin bir devleti nasıl soyduğuna tanık olduk. Bir tarihe bakın, arka odasına bakın, bir de şimdiye bakın. Her kuruşun hesabını halkına veren bir yönetime bakın, her kuruşu nasıl hortumlarım diyen bir yönetime bakın, böyle bir yapıyla karşı karşıyayız. Geldiğimiz nokta iç açıcı değil. Bakın o dönemde de yolsuzluklar olmuştur ama asla hiç kimse affetmemiştir; ne Mustafa Kemal Atatürk ne de İsmet İnönü. Yolsuzluğa bulaşanları Yüce Divana göndermiştir 1927-1928 arasını görürsünüz. Her kuruşun hesabını vermiştir. Onlara bugün ne iftiralar atıldığını biliyoruz. Onlar bu ülkenin her kuruşunun hesabını verdiler. Onlar mütevazı yaşadılar. Onlar kendilerini halka atadılar. Onlar dünyalık yapalım diye mücadele etmediler. Onlar savaş meydanlarında boşuna alın teri dökmediler. Onların mirası üzerine kurulup devleti soyanlar bugün karşımızda, bunların hepsinin çok iyi bilinmesi lazım. 17 Aralık sürecinden sonra bir gerçeği gördük, soyulan Türkiye gerçeğini gördük. Bir yabancının 4 bakanı nasıl satın aldığını gördük. Rüşvetin nasıl çalıştığını gördük. Diyor ki "17 Aralıkta bize darbe yapıldı." Ne darbesi kardeşim? Hangi darbe yapıldı? Darbelere karşı, bir siyasal parti olarak söylüyoruz, darbelerden en büyük acıyı çekmiş bir siyasal parti olarak söylüyoruz, hangi darbe? Ne oldu bu ülkede? 17 Aralıkta eğer oğluna telefon edip "Paraları sıfırla" diyorsa oturup bu ülkenin bütün yurttaşlarının düşünmesi lazım. Bir tarihe bakmaları lazım, az önce satırbaşlarını verdim, bir de şimdiye bakmaları lazım; onlar mı namusluydu, bunlar mı namuslu? Onlar mı halktan yanaydı, bunlar mı halktan yana? Onlar mı kul hakkı yiyordu, bunlar mı kul hakkı yiyorlar? Onlar mı Türkiye için çalışıyordu, bunlar mı Türkiye için çalışıyor? Mademki egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, o zaman milletimin düşünmesini isterim. Şunu kimse söylemesin: Efendim Erdoğan'ın haberi yoktu bundan, kimse bunu söylemesin. Bunu söyleyenin önüne üç sayfalık Milli İstihbarat Teşkilatı raporunu koyarız, üç sayfa, tarihini de vereyim: 18 Nisan 2013. Devletin soyulduğunu Erdoğan'a söylüyorlar. Sekiz ay sonra 17 Aralık oluyor. 18 Nisan 2013. Umreye gidiş de var orada, paraların nasıl dağıtıldığı da var orada ve Başbakanı uyarıyorlar. "Bunu duyarsa millet hükümet zor durumda kalabilir" diye. Ama hiçbir şey olmuyor. Ben bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: Önce bunu vicdanlarımızda bir sorgulayacağız, tarihimizde sorgulayacağız, inançlarımızla sorgulayacağız nedir bu olay diye. Çünkü bu hafta soruşturmayla ilgili görüşmeler başlayacak. Hep diyorlardı ya "Yalan" şimdi soruşturma komisyonları kurulacak neyin yalan neyin gerçek olduğu biraz daha net belgelerle ortaya çıkacak.

Şimdi şöyle bir şey yapıyorlar: Biliyorsunuz bir havuz medyası var. Havuz medyasının temel özelliği iktidar yandaşlığı yapmaktır, ne derse koşulsuz ona destek vermektir ve yolsuzlukların üstünü kapatmaktır, bu medyanın temel özelliği bu. Şimdi bu medya, Rıza Zarraf'ı televizyonlara ve kendi gazetelerine çıkarmaya başladı. Neymiş? Rıza Zarraf çok hayırsever bir iş adamıymış! Neymiş Rıza Zarraf? Türkiye’nin cari açığının yüzde 15'ini tek başına kapatan adammış Rıza Zarraf! Samimi söylüyorum, Rıza Zarraf'ın heykelini dikmek lazım, samimi söylüyorum. Bakın şurada Zafer Çağlayan anıtı var biliyorsunuz, Meclis kavşağında, saatler, Zafer Çağlayan anıtı biliyorsunuz. 700 milyarlık kol saatini alan Zafer Çağlayan'ın anıtı dikildi oraya. Gören zaten diyor ki "Bu Zafer Çağlayan anıtı." Onun yanına mutlaka bir de Rıza Zarraf'ın heykelinin olması lazım, ikisi yan yana olması lazım. Ama bir heykel yetmez, ikinci heykelin İçişleri Bakanlığının önünde olması lazım. Rıza Zarraf orada duracak, önünde yatan bir İçişleri Bakanı. Diyordu ya Rıza Zarraf'a "Sana bir şey olmaz, gerekirse ben önüne yatarım" diye. Böyle güzel bir heykel olabilir İçişleri Bakanlığının önünde, yatan bir İçişleri Bakanı. Tabii, bir heykeli de Maliye Bakanlığının önüne dikmemiz lazım. Mademki cari açığın yüzde 157'ini tek başına kapatıyor, böyle mükemmel bir adamı nereden bulacaksınız? Maliye Bakanlığının önüne heykelini dikeceksiniz ama birilerinin cebine para sıkıştırırken olacak, öyle olacak.

Üçüncü heykeli Başbakanlığın önüne dikeceksiniz. Hiç tartışmasız, hayırsever iş adamı olacak, Zarraf'ın elinde bir çikolata kutusu Başbakana giderken "Bana yeni bakanları verebilir misin?" diye böyle bir ses de olacak, dolayısıyla Başbakanlığın önünde de böyle bir heykel olacak.
Şimdi parlatıyorlar Rıza Zarraf şöyledir, Rıza Zarraf böyledir, çok değerli bir adamdır… Tabii, Rıza Zarraf'ın aile fotoğrafında da önemli bir yeri var. Son balkon konuşmasında bütün üçkâğıtçılar vardı orada, devleti soyanlar vardı orada, aile de vardı orada, Rıza Zarraf eksikti, onu da oraya alsınlar. O heykelin arkasına da o fotoğrafı iliştirsinler neyin ne olduğunu bu millet unutmasın diye.

Şimdi "Cari açığı kapattı" diyor. Bence bakanların cari açığını kapatmıştır. Zaten yeni rüşvetin adı "Cari açığı kapatma" Bir bakan telefon açacak "cari açığımı kapatır mısın" diye. Tabii, diyecek "Çikolata kutusu içinde 500 bin dolar, 500 bin dolar gönderiyorum cari açığını kapatacağım." Böyle olacak her hâlde, geldiğimiz tablo budur. Olayı bu noktaya çekmek istiyorlar. Hayırsever iş adamı, büyük ihracat yapmış, cari açığımızı kapatmış! Ben merak ediyorum, bu sanayiciydi de haberimiz mi olmadı? İhracat yapıyordu da haberimiz mi olmadı. 700 milyar liralık kol saati armağan etti, onun vergisini mi ödedi acaba? Hiçbirisi olmadı. Rüşvetin adı "cari açık" oldu şimdi.

Bu tabloda benim üzüldüğüm bir şey var değerli arkadaşlarım, çıkarıyorsunuz Rıza Zarraf'ı, arkasında fon olarak Türk Bayrağı kullanılıyor. En ağırıma giden nokta budur. Bir sahtekârın arkasına Türk Bayrağı konularak, fon olarak kullanılarak onu meşru gösterme asla mümkün olmamalıdır. Bunun hesabını soracağız. Havuz medyasından bunun hesabını soracağız. Ne diyor? Eminim telefon açacaktır o da. Diyordu ya "Alo Süleyman, 2 milyon gönder maaşları ödeyeceğim" diye. O da Rıza Zarraf'a büyük bir ihtimalle telefon açmıştır "Seni televizyona çıkaracağız, 2 milyon gönder cari açığı kapatalım" diye. Senin cari açığını kapattırmayacağız. Bundan kesinlikle emin olmanı isteriz. Bu havuz medyasına hesabını mutlaka soracağız.

Değerli arkadaşlarım, ülkemizle, insanımızla gurur duyuyoruz. Geleceğimiz önemli, çocuklarımıza güzel bir gelecek bırakmalıyız. Onlar 23 Nisan'da bayramlarını kutlasınlar. Onları kucaklayacağız, iki yanaklarından öpeceğiz, onlar bizim umudumuz ve bizim geleceğimiz, onlara güzel bir Türkiye bırakacağız. Ahlaklı olmalarını öğreteceğiz, kin duymalarını değil, sevgiyi öğreteceğiz. Onlar bizim her şeyimiz. Bir anne için çocuk ne kadar önemliyse bütün Türkiye için çocuklar o kadar önemlidir diye düşünüyorum.

Hepinize en içten selamlarımı, saygılarımı sunuyorum."

    Salı, 22 Nisan 2014 15:50

Bağlantılı Konular