"Bu olay, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin, Türkiye Cumhuriyeti devletini soymasıdır"

”Dikta rejimlerinde ve dinin siyasete alet edildiği rejimlerde yolsuzluk pik yapar. Bunun en bariz örneği Türkiye Cumhuriyeti’dir”

”Bu olay, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin, Türkiye Cumhuriyeti devletini soymasıdır”

“Türkiye Cumhuriyeti tarihinin  en büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonu gündemde.  Ne yazık ki,  AKP  iktidarı  tarafından yolsuzlukla mücadele yerine, “yolsuzlukları nasıl örteriz”in mücadelesi veriliyor. Yolsuzlukla mücadele eden değil, yolsuzluğu savunan başbakan portresi çıktı ortaya”

“Komplo” söylemleri “hikaye”. Ben yolsuzluğun üzerine gidip gitmediğine bakarım. Gitmiyorsun, engellemeye çalışıyorsun gerçek bu.”

“AKP milletvekillerine sesleniyorum, sizin Genel Başkanınız size yalan söylüyor. HSYK teklifinin parlamentoya geliş nedeni mahkemeleri Adalet Bakanı’na bağlamak.  Yolsuzluk soruşturmalarını,  operasyonlarını engellemek. Ama bu olaylar, çok büyük. HSYK yasası da çıksa kapatılamaz. Neresini örteceksiniz, bunu örtecek bez yok”

“Bizzat Başbakan bu olayların içinde, baş aktör. Başbakan değil başçalan”

AKP milletvekillerine sesleniyorum, yasama organı adına siz değil Başbakan konuşuyor, sizi kendi yolsuzluğuna alet ediyor farkında mısınız? Torba yasa getiriyorlar, bunların içinde mutlaka yolsuzluğa yönelik madde var. Hala el kaldırıyorsunuz. Çocuklarınıza hesap vereceksiniz. Bu yolsuzluk dosyalarını aklama konusunda duyarlı olun”

”AKP’ye oy veren kardeşlerime sesleniyorum; Siz bu ülkenin temiz insanları, oyunuzu üç Y ile mücadele edeceğini söyleyen bir partiye verdiniz, üç kez iktidara getirdiniz. Herkes elini vicdanına koyarak söylesin. Yoksullukla mücadelede başarılı oldular mı?”

“ Konya’da 40 günlük Ayaz bebek, camı kırık bir odada soğuktan öldü. Manisa’da bir gazi, Samsun’da Kübra bebek açlıktan öldü. Sakarya’da bir kadın üç gün ağzına bir şey koymamış, açlıktan bayıldı. Bursa’da 6 yaşında çöpten kağıt toplayan çocuk, arabanın altında kalıp hayatını kaybetti.Türkiye manzarası  bu. Nerede bu sosyal devlet, siz sormayacak mısınız hala?”

“ Oy verdiniz, onlar kalkındı, sizler perişan oldunuz. “

“AKP’ye oy veren yurttaşlara bir kez daha sesleniyorum, işadamı korkudan düşüncesini açıklayamıyor. Hükümet’e bir şey söyleyemiyor, derdini anlatamıyor. Topluma korku sindi”

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu alkış ve sloganlarla geldiği TBMM’deki Grup toplantısında büyük bir ilgi ve coşkuyla dinlenen, izlenen bir konuşma yaptı.

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun konuşması şöyle;

Hepinize selamlarımı, saygılarımı sunuyorum.  Umarım verimli grup toplantılarından birisini daha gerçekleştirmiş oluruz.

Değerli arkadaşlarım, 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun üzerinden bir ayı aşkın süre geçti. Bu olayları üç aşağı beş yukarı hemen hemen ger gittiğimiz yerde değerlendiriyoruz ama ben bu grupta yine, Adalet ve Kalkınma Partisine oy veren değerli yurttaşlarıma seslenmek istiyorum. Değerli yurttaşlarım, sizin kullandığınız oya her zaman saygı duydum. Hangi partiye oy verirse versin hiçbir vatandaşımı “Sen neden şu partiye oy verdin” diye asla suçlamadım. Verdiğiniz oyun çok değerli olduğunu biliyorum. Siz bu ülkenin temiz insanları, oyunuzu “Üç Y ile mücadele edeceğim” diyen bir partiye oy verdiniz. Adı da güzel, hem adaleti var hem kalkınması var. Yolsuzlukla mücadele edecek, yoksullukla mücadele edecek, yasaklarla mücadele edecek ve iktidara getirdiniz; bir değil, iki değil, üç kez iktidara getirdiniz. Bugün geldiğimiz sonuca bakalım. Herkes elini vicdanına koyarak beni dinlesin. Yoksullukla mücadelede başarılı oldular mı? Konya’daki Ayaz Bebeği geçen hafta söylemiştim. 40 günlük, tek odada bir aile camı kırık olan bir odada oturuyor. Ayaz bebe 30 günlük ve hayatını kaybediyor. Kimsenin yardım etmediği bir aile, kocası askerde. Manisa’da bir gazi açlıktan öldü, Samsun’da Kübra bebek açlıktan öldü. Bugün Posta Gazetesinin birinci sayfasında yine bir haber var. Sakarya’da bir kadıncağız gidiyor “üç gündür yemek yemedim” diyor. Börek getiriyorlar, bir lokma alıyor, yere düşüp ve bayılıyor. Bu, bir Türkiye manzarası mı? Bursa’da 6 yaşında çocuk, çöpten kâğıt toplayacak, arabanın altında kalıyor ve hayatını kaybediyor. O çocuğun okula gitmesi lazım, o çocuğa birilerinin sahip çıkması lazım. Sahip çıkacak olan kurumun adı -Anayasa’da yazılı- sosyal devlet, nerede bu sosyal devlet? Siz sormayacak mısınız hâlâ? Oy verdiniz, adı Adalet ve Kalkınma Partisi; kendileri kalkındı, sizler perişan oldunuz, adaleti kendileri için istediler.

Yasaklarla mücadele edeceklerdi! Ne demek bu? Daha özgür bir toplum, herkesin düşüncesini özgürce dile getirdiği bir toplum. Yaptılar mı? Hayır. “Ağaç kesmeyin, şu park ağacıyla kalsın” dediler, kıyamet koptu ülkede. Gencecik çocuklar hayatını kaybetti, 10’u aşkın kişinin gözü çıktı, nasıl bir yasağı kaldırma anlayışıdır bu? Şimdi, İnternet’e yasak getirmeye çalışıyorlar, anlamak mümkün değil. Adalet ve Kalkınma Partisine oy veren yurttaşlarıma bir kez daha sesleniyorum: Hangi yasaktan söz ediyorlar bunlar? İş adamı düşüncesini korkudan açıklayamıyor, hükümete bir şey söyleyemiyor, derdini anlatamıyor iş adamı. Derdini anlatamayanın derdini kim, nereden nasıl öğrenecek Allah aşkına. Korku sindi topluma. O zaman elimizi tekrar vicdanımıza koyup düşüneceğiz, yasaklarla da mücadele edemediler.

Ve yolsuzluk: Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin. Ben beklerdim ki Sayın Başbakan milletin önüne çıkıp şunu söylesin: Biz Üç Y ile mücadele için iktidar olduk. Kim yolsuzluk yaparsa üzerine gideceğiz isterse babam olsun, sonuna kadar gideceğiz ama bu yapılmadı. Tam tersine yolsuzlukları nasıl örteriz bunun mücadelesini verdiler. Bu grup toplantısında size dehşet verici bir belge açıklayacağım değerli arkadaşlarım. Yolsuzluğun boyutu o kadar büyük ki insanın aklı havsalası almıyor. Bu ülke sömürülmeye layık bir ülke mi? Yazık günah değil mi? Siz sabah-akşam “Kul hakkı yemek haramdır” diye söylüyorsunuz, “Tüyü bitmemiş yetimin hakkını savunacağız” diye söylüyorsunuz, nedir bu paralar. Öyle bir noktaya geldik ki yolsuzluğu savunan bir Başbakan portresi çıktı karşımıza, yolsuzlukla mücadele değil, yolsuzluğu savunan bir Başbakan portresi çıktı karşımıza. Bunu anlamak mümkün değil değerli arkadaşlarım.  Ve bu olay nedir biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin Türkiye Cumhuriyeti Devletini soymasıdır, olayın boyutu budur. 4 bakan istifa etti, bazılarının çocukları içeride, bazıları aranıyor, kimileri kaçtı, olay büyük. “Efendim bize komplo moplo…” bunların hepsi hikâye. Ben yolsuzluğa bakarım. Yolsuzluğun üzerine gidiyor musun, gitmiyor musun; gidiyorsan eyvallah, gitmiyorsan o zaman seninle bir sorunumuz var demektir.

Değerli arkadaşlarım, ne yaptılar? Bu kadar büyük bir yolsuzluğun üzerini örtmenin yolu nedir? Devleti çökertmektir, devleti çökertmezseniz bu yolsuzluğu engelleyemezsiniz. Devleti çökertmek nedir? Devlet üç ayak üzerinde; yasama, yargı, yürütme, birisini çökertirseniz devlet çökmüş olur. İlk kim farkına varıp çıkıp da açık yüreklikle ifade etti? Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanı. “Anayasa’nın 138’inci maddesi çökmüştür” dedi, bitti. Ne diyor 138’inci maddede? “Yargıya hiçbir organ talimat veremez. Yargı kararları geciktirilemez, derhal uygulanır.” diyor, “bu çöktü” diyor. Devletin çöktüğünü görüyor ve bir devlet krizi görüyor. Yönetmeliği apar topar değiştirdiler. Polisi savcının değil, hırsızın emrine vermeye çalıştılar. Gitti, Danıştay iptal etti. Apar topar Parlamentoya Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili bir kanun teklifi geldi. Başta Sayın Cumhurbaşkanı kaygılarını dile getirdi.

Değerli arkadaşlarım, biz her yerde doğruları savunduk. Anayasa görüşmelerine de samimi olarak oturduk, dedik ki Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş bir anayasaya ihtiyacı vardır, özgürlükçü bir anayasaya ihtiyacı vardır, demokratik bir anayasaya ihtiyacı vardır, sosyal devleti güçlendiren bir anayasaya ihtiyacı vardır, örgütlü toplumu ayağa kaldıran, toplumu örgütlü hâle getirecek bir anayasaya ihtiyaç vardır. Oturduk, maddelerden birisi Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu idi. 3 arkadaşımız görev yaptı. Bakın, şu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili Anayasa Uzlaşma Komisyonunun metni. Hâkimler Yüksek Kurulu oluşturuluyor, Savcılar Yüksek Kurulu oluşturuluyor. Yeşil olan bölümler dört siyasal partinin uzlaştığı metindir. Kırmızı bölümde sadece ve sadece iki öneri var, belli tereddütler var, iki parti tereddütlerini ifade ediyorlar. Biz dedik ki 60 maddede uzlaşma sağlandı. Çekin başkanlık sistemini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunu bakın belli bir noktaya getirdik, bunu da kabul edeceğiz ve yasalaştıracağız. “Hayır, biz Başkanlık sistemini çekmiyoruz” dediler ve Anayasa Uzlaşma Komisyonunu ortadan kaldırdılar. Biz savunduk, onlar ortadan kaldırdılar. Olay gündeme gelince Sayın Cumhurbaşkanı, teklifin Anayasa’ya aykırı olduğunu herhâlde görmüştür, görmemek mümkün değil çünkü. Bunun için hukuk eğitimi almaya da gerek yok. Siyasi parti liderlerini davet etti. Sayın Cumhurbaşkanına gitmeden önce bir grup gazeteci ve bilim insanıyla, anayasa hukukçusuyla beraberdik. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yeniden yapılanması için görüşümüzü sordular. Şunu söyledik: Biz, Türkiye’nin demokratik bir anayasaya sahip olmasını isteriz. Ortada bir devlet krizi var, bunun da farkındayız. Krizi fırsata dönüştürmek de mümkün, bu da mümkün ve biz bunu da yapabiliriz. Peki, ne yapalım? Bizim iki koşulumuz var dedik. Bir, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu teklifi Parlamentoda görüşülüyor, bu teklifi geri çekin. İki, yolsuzluk davalarına müdahale etmeyin, o kendi mecrasında yürüsün. Biz o zaman otururuz anayasa değişiklikleri konusunda her türlü desteği veririz. Böylece, çıkan bir krizi fırsata dönüştürürüz, yargıç güvencesini ve yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığı sağlayan güçlü bir anayasa yaparız. Aynı söylemi ben Sayın Cumhurbaşkanına da ifade ettim. Çıkışta da söyledim ben bunları. Bunları anlatmamın nedeni şu değerli arkadaşlarım: Bir, tarihe not düşmek; iki, birileri hâlâ utanmadan yalan söylüyor, onun yalanını bir şekliyle aydınlatmak, ne kadar yalan söylediğini ortaya koymak. Diyorlar ki “Siz gelmediniz, Anayasa değişikliği olacaktı CHP kabul etmedi.” Az önce söyledim gelişmeleri. Geçen Salı günü gruptan hemen sonra Muharrem Beyi AKP Grubuna gönderdik, daha doğrusu telefonda konuştu Sayın Nurettin Canikli –ismini de veriyorum- ve Sayın Adalet Bakanıyla. Bakın, Sayın Cumhurbaşkanı da bu konuda çok duyarlı “Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili Anayasada bir düzenleme yapalım” diyor. Lütfen teklifi geri çekin, sizin samimiyetinizi görelim.” Masaya oturup gerçekten çağdaş bir anayasa yapacağız. Verilen ilk yanıt “Bir görüşüp döneyim.” Sonra görüşüldü ve Muharrem Beye geri dönüldü “Biz teklifimizi geri çekmiyoruz.” dediler. Şimdi, Adalet ve Kalkınma Partisinin değerli milletvekillerine sesleniyorum. Sizin Genel Başkanınız size yalan söylüyor, kusura bakmayın. Sizin Genel Başkanınız size doğruları söylemiyor.  Bunları tarihe not düşmek için söylüyorum. Biz çağdaş bir anayasadan yanayız. Biz samimiyiz, onlar samimi değiller. Onların samimi olmadığını Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri çok iyi biliyorlar. Söz verip komisyonlarda maddeler görüşülürken bazı maddeleri geri çekiyorlar “Söz, bu maddeyi bir daha getirmeyeceğiz” diyorlar. Genel Kurulda, yukarıda verdikleri sözlerinden dönüp Genel Kurulda aynı maddeyi tekrar getiriyorlar. Biz bunu biliyoruz; bu bir AKP klasiği, bunu da biliyoruz.

Değerli arkadaşlarım, o nedenle dediler ki Bir şey yapmamız lazım. Bu yolsuzluklardan kurtulmak için ne yapmamız gerekiyor? Rakamlar büyük, olaylar çok büyük, tek yolu var; devleti çökertmek, sistemi çökertmek. HSYK yasa teklifinin Parlamentoya geliş nedeni de budur, mahkemeleri Adalet Bakanlığına bağlamak. Bir açıklama yaptı. “Anayasa değişikliği konusunda oturalım konuşalım. RTÜK benzeri bir model getirelim” dedi. İtiraz ettik. Dedik ki bir hâkimin yakasında siyasi partinin rozeti olmaz, hâkim olmaz o zaman. RTÜK benzeri bir şey olmaz. Bunun kuralları vardır. Yargıç güvencesinin kuralları vardır, Batı’da örnekleri vardır, benzeri örnekleri alırız, Parlamentoda uzlaşarak, liyakat esasını gözeterek yargıcı Parlamento seçebilir. Bunun kuralları var, dünya örnekleri var ama bunları kabul etmediler değerli arkadaşlarım.

Neden bu olaylar bu kadar çok büyük? Bu olaylar kapanmaz arkadaşlar, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yasası da çıksa bu olay kapatılmaz. Olay büyük, neresini örteceksiniz? Bunu örtecek bez yok; bu kadar açık, bu kadar büyük.  Bizzat Başbakan bu olayların içinde, başaktör. O nedenle kendisine “Başçalan” dedim; Başbakan değil, başçalan.  Ve bunu da her ortamda ispat etmek mümkün. Telefonla konuşuyor, Beykoz’daki özel orman arazilerini imara açmak için, iş adamı konuşuyor. Açıyor Başbakana telefonu “Ağabey, bu şey çıkmayacak mı?” Başbakana “Ağabey” diyor, özel orman alanı imara açılacak mı, açılmayacak mı? “Tabii, tabii çıkacak” diyor. AKP milletvekillerine sesleniyorum, Yasama Organı adına siz değil Başbakan konuşuyor, farkında mısınız bunun? Sizi alet ediyor kendi yolsuzluğuna, farkında mısınız bunun?

Yine, İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı bir inşaat şirketinin genel müdürü ile çok büyük bir inşaat şirketinin sahibi konuşuyorlar telefonda, bunun tapeleri de yayınlandı. “Bu Beykoz’daki özel orman arazilerini satın alayım?” diyor. “Alabilirsin” diyor. “Ama alır da imara açılmazsa çok zor durumda kalırım, para gitmiş olacak” diyor. “Al al kanun çıkacak, kanun çıkacak” diyor. Şimdi, ben buna başçalan demeyim de ne söyleyeyim değerli arkadaşlar, ne söyleyeyim.

Adalet ve Kalkınma Partisinin saygıdeğer milletvekillerine sesleniyorum: Yolsuzluklarda sizi kullanıyorlar, yolsuzluklarına sizi alet ediyorlar; siz yasama organının üyesisiniz yürütme organının değil. Torba yasa getiriyorlar, getirdikleri her torba yasanın içinde yolsuzluğa yönelik mutlaka bir madde var. Bunlar defalarca ama defalarca size anlatıldı, hâlâ el kaldırıyorsunuz. Yarın çocuklarınıza hesap vereceksiniz, bu yolsuzluk dosyalarını aklama konusunda duyarlı olun. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu teklifi görüşülecek biraz sonra Genel Kurulda, getiriyorlar. Ya devletin dibine dinamit koyacaksınız ya bu ülke aydınlığa kavuşmuş olacak. Adalet Bakanına mahkemeleri bağlıyorsunuz, Anayasa Mahkemesini de kalkın Başbakana bağlayın, aynı şey. Böyle bir şey olabilir mi?

Değerli arkadaşlarım, merak ettiğim bir şey daha var. Bütün baskılara rağmen olaylar bu kadar medyada yer alırken, bu kadar açıkken hâlâ bakanlar çıkıp “bunun delili yoktur” diyorlar, deme cesaretini gösteriyorlar. Ben hayret ediyorum gerçekten. Sağlık Bakanı Trakya Birliğin mali genel kuruluna gitmiş konuşuyor “17 Arılık yolsuzluk harekete diyorlar, delili var mı?” diyor. Birisi “var var, kutu kutu” demiş. Hâlâ “delili var mı?” diyor ya! Başbakanın konuşmaları var, oğlunun konuşmaları var, iş adamının konuşmaları var, genel müdürlerin konuşmaları var, milyon dolarlar var, ayakkabı kutuları var, 700 bin liralık kol saatleri var, haram parayla umre var, ya daha gözünüzü doyurmadı mı daha, ne olacak?

Değerli arkadaşlarım, iş öyle bir noktaya geldi ki gerçekten oturup kendimizi sorgulamamız gerekiyor bu ülke bu hâle nasıl geldi diye; din, iman edebiyatıyla bu hâle nasıl geldi diye. Bunların bir milletvekili var kalktı bir laf etti “Allah’ın bütün vasıflarını Tayyip Erdoğan üzerine almış” diye. Milletvekili bakın, milletvekili… Ya arkadaş, sen nasıl ibadet ediyorsun, ben anlamıyorum. Sen kime secde ediyorsun, ben anlamıyorum. Senin din anlayışın ne, ben anlamıyorum. Bu bir milletvekili, sözde bunu söyleyerek yolsuzlukların üstünü kapatacak. Ya, sen, kul hakkı yemenin en büyük günah olduğunu nasıl bilmezsin. Bunlar, biliyorsunuz, Peygambere nüfus cüzdanı çıkarmışlardı. Söylerken utanıyorum ama maalesef öyle. Altında da “AK PARTİ” yazıyor. Batsın sizin aklığınız. Peygambere nüfus kâğıdı çıkarıyor, Peygamberin çocuklarından birisinin adına da Tayyip yazıyorlar, oysa böyle bir şey yok. Din istismarı bu boyutlara ulaştı değerli arkadaşlar. Dikta rejimlerinde ve dinin siyasete alet edildiği rejimlerde yolsuzluk pik yapar. Bunun en bariz örneği Türkiye Cumhuriyetidir. Halkın en temiz duygularını sömürüyorlar, inançlarını sömürüyorlar, bir dikta rejimi yarattılar ve bugün geldiğimiz noktada hepimiz görüyoruz. Bu nokta bizim için iç açıcı bir nokta değil değerli arkadaşlarım. Oysa bizim tarihimiz yolsuzluklarla mücadele tarihidir bir anlamda, aynı zamanda. Arkadaşlarım iki örnek getirdiler, çok güzel; İhsan Topçu ve Ali Cenali, Ulusal Kurtuluş Savaşında mücadele eden iki kişi. Türkiye Cumhuriyetinin üçüncü hükümetinde ikisi de bakan. Adı yolsuzluğa bulaşıyor, hemen Yüce Divana gönderiyorlar. Ne Atatürk ne İsmet İnönü “Bize komplo kuruldu, cumhuriyete komplo kuruldu” demiyorlar. “Kardeşim, kusura bakma, aklanacak git, bağımsız ve tarafsız yargıda aklan” diyorlar. Yine aynı şekilde, Suat Hayri Ürgüplü bakanken bir yolsuzluk söylemi çıkıyor ortaya. Kendi iradesiyle “Ben Yüce Divana gidip aklanmak istiyorum. Ben bu şaibenin altında kalmam” diyor. Gidiyor ve aklanıyor.  Geldiğimiz nokta ne? Yolsuzluk var, 4 bakan istifa etmiş, fezlekeler gelmiyor bir türlü ve Başbakan yolsuzlukları savunuyor. Ben merak ediyorum, Brüksel’e gitti, Brüksel’de ne anlatacak? “Bizde paralel devlet var” diyecek. Paralel devlet varsa mücadele varsa. Ama herhâlde birisi “Sayın Başbakan bu paralel devletle mücadele edin, biz de destek veririz.” Ana muhalefet partisi de destek vermeye hazır paralel devlet için de. Peki, benim merak ettiğim, bu ayakkabı kutusundan çıkan 4,5 milyon doların paralel devletle ne ilgisi var? O bakana verilen 700 bin liralık saatin paralel devletle ne ilgisi var? O haram parayla umre ziyaretinin paralel devletle ne ilgisi var? O çocukların yatak odalarında çıkan kasaların paralel devletle ne ilgisi var? O kasaların içindeki milyon dolarların, avroların, Türk liralarının paralel devletle ne ilgisi var? Herhâlde bunu soracaklardır. Ben de merak ediyorum, Başbakan bu sorulara nasıl cevap verecek. Emin olun, merak ediyorum. Sormazlarsa ayıp ederler. Buradan söylüyorum, bu soruları Sayın Başbakana mutlaka sorun, biz de öğrenelim. Konuşmuyor “çete var” diyor. Çete var, doğru, Bakanlar Kurulunda var, reisi de sensin zaten, onun için sana da başçalan diyorum.  Benzer bir olay İtalya’da olmuştu değerli arkadaşlarım. Yürekli bir savcı çıktı, Di Pietro “Ben yolsuzluklarla mücadele edeceğim” dedi. Dünya yolsuzluk tarihine ismini yazdıran ender kişilerden birisidir. Onunla röportaj yapılıyor Türkiye’deki yolsuzluklarla ilgili. Altı konuda dikkati çekiyor. Bir, “Savcılar sonuna kadar gitmeli, eğer gitmezlerse demokrasiye söz konusu.” Yolsuzluğu araştıran savcılar görevden alındı. Birinci çözülme burada. “Dış mihrak üçkâğıtçılığına kanmayın. Bana da Amerikan ajanı dediler” diyor. “İtalya’da yolsuzluk soruşturması yapıyorum, dış mihraklar bu savcıyı yönlendiriyor. Bu Amerikan ajanıdır” dediler. Sonuna kadar gittim ve mücadele ettim. İçinde Başbakan, bakanlar, iş adamları hepsi vardı, hepsiyle mücadele ettim” diyor. Ama onun bir güvencesi vardı, hukukun üstünlüğü, ciddi bir devlet vardı. Hükümet bütün baskılara rağmen yargıya müdahale edemedi ve o, kararlılıkla yolsuzlukların üzerine gitti.

“Türkiye’deki soruşturmalar ciddi hasar aldı, savcılar görevden alındı.” diyor. “Oysa soruşturmayı başlatan savcı soruşturma konusunda en derin bilgilere sahip olan kişidir. Onu görevden aldığınız andan itibaren soruşturmada hasar yaratırsınız.” diyor. Şöyle bir cümlesi var: “Türkiye’deki bu yer değiştirmeler soruşturmaya müthiş zarar veriyor. Soruşturmaları durdurmak, engellemek amacıyla yapılıyor ki, gerçekler gün yüzüne çıkmasın. Bütün bunları emredenler yüksek suçlu zihinlerdir” diyor.

Yine, Di Pietro diyor ki “İtalya’da da kutulardan para çıktı. Bunu önlemek için polisin hırsızdan hızlı olması lazım, daha hızlı hareket etmesi lazım polisin” Bizde ne oldu? Yönetmelik değişikliği yaptık, önce hırsıza haber verin, sonra polis gidecek dedik ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili düzenlemeye şunu söylüyor: “HSYK düzenlemesi ölüm vuruşu olur. Hırsız, kendi hâkimini seçemez” diyor.  Bugün Genel Kurulda görüşülecek olan teklif yasalaşırsa, devletin bir ayağı yok olmuş olacak, adalet artık yok, adaleti yok sayacağız artık. Adalet aramak için şuna buna gitmeye de gerek yok zaten, adalet kavramı Allah rahmet eylesin diyeceğiz, bitmiştir. Oysa adalet, devletin temelidir, adalet kamu vicdanıdır. Adaleti yok ettiğiniz zaman devleti yok edersiniz. Bütün düşünürlerin ortak görüşüdür bu. Bütün inançların ortak görüşüdür bu. Hangi inançtan olursa olsun adalet yüceltilmiştir, yok edilmemiştir. İlk kez biz, adaleti yok etmek için özel bir yasayı Parlamentoda görüşeceğiz. Ve şunu söylüyor: “ Savcı ve polisler darbe değil, devlet hizmeti yapıyor. Umarım bunları canlarıyla ödemezler çünkü İtalya’da bazı savcılar ve polisler öldürüldü yolsuzluk soruşturmasını yaparken.”

Değerli arkadaşlarım, yine, Adalet ve Kalkınma Partisinin değerli milletvekillerine ve onlara oy veren yurttaşlara sesleniyorum: Türkiye iyi bir noktada değil; demokrasisi kan kaybediyor. Oturduk uzun yıllar mücadele ettik demokrasimiz gelişsin diye. Her başbakan istisnasız yolsuzlukların üzerine yürüdü. Hiçbir siyasi açıkça yolsuzlukların yanında yer almadı. Yolsuzluk yapanlar siyasi hayattan tümüyle çekildiler. Şimdi tam bunun tersi yapılıyor. O nedenle bizim sorumluluğumuz var ana muhalefet partisi olarak, iktidar partisinin de sorumluluğu var. Adaleti ayaklar altına aldığınız zaman toplumda çürümeye zemin hazırlarsınız. Hırsızların gözde, namusluların saklandığı bir rejimi yaratmış olursunuz. Namuslu insanlar suçlu konumuna gelecek, hırsızlar el üstünde tutulacak. Böyle bir kültürü oluşturursunuz. Bu, Türkiye Cumhuriyetinin dünyadan kopması demektir. Hiçbir ülkenin yasasında rüşvet suç değildir diye bir hüküm yoktur, yolsuzluk suç değildir diye bir hüküm yoktur. Bu gerçeği bilerek Parlamentoda oturup karar vermemiz gerekiyor. Onların da sorumluluğu var, onlar da milletin önüne çıkacaklar. Yolsuzlukların üzerine kararlılıkla Parlamento olarak gitmeliyiz, Yasama Organı olarak gitmeliyiz.

Değerli arkadaşlarım, siyasi partilerin bir özelliği daha var. Siyasi partiler halktan yetki alırlar, devleti yönetmek üzere gelirler. Süresi Anayasada bellidir, dört yıl, dört yıl süreyle gelir, devleti yönetirler. Sonra bir daha halka giderler, halk memnunsa bir daha seçer ama siyasi partiler devlet olmazlar. İlk kez AKP, devlet olarak kendisini görmeye başladı. “Her şeyi ben yaparım, her şeyi ben bilirim diyor, adaleti de ben dağıtırım diyor. Hele benim oğluma asla dokunamazsın” diyor. Sokaktaki vatandaş düşünüyor şimdi “Benim oğlumla Başbakanın oğlu arasında ne fark var?” diyor. “Benim oğluma uygulanacak olan yasalar, onun oğluna neden uygulanmıyor?” diyor. Milletvekili olsa, hadi deriz ki dokunulmazlığı var; aile boyu dokunulmazlık, fiilî dokunulmazlık getirildi. “Dokunamazsınız benim çocuğuma” diyor. “Benim çocuğum gidip ifade vermeyecek” diyor. Ve geçen gün diyor ki “Çok açık, net söylüyorum. Benim evlatlarımdan bir tanesi böyle bir tane yolsuzluğa karışsın bir saniye yanımda tutmam, evlatlıktan reddederim”  Evlatlıktan reddetmeni istemiyoruz çünkü rüşvet ve yolsuzluğa bulaşanlar evlatlıktan reddedilir diye bir ceza yoktur. Bu ayrı bir şey ama sen kendini devletin yerine koyuyorsun “Oğlumu ben yargılarım” diyorsun. Senin oğlunun rüşvet ve yolsuzluğa bulaşıp bulaşmadığına sen karar veremezsin, bağımsız mahkemeler karar verir. Onların önüne gidecek. Sen oğlunu onların önüne göndermiyorsan, onun için ben sana başçalan diyorum, sen başçalansın o zaman. “Oğlumu evlatlıktan reddederim” diyor. Olur ya, Bilal de çıkıp şunu söylese: “Ya baba, sen bana helal, haram nedir öğretmedin. Sen bana kul hakkı nedir, yetim hakkı nedir bana öğretmedin. Tam tersine beni harama teşvik ettin, beni suça teşvik ettin. Benim üzerimden gittin pazarlıklar yaptın. Sen beni reddedeceğine ben sana dönüp senin gibi baba olur mu desem ben haklı değil miyim?”  Ne diyordu? “Ben bugüne kadar evladından hırsızlık öğrenen baba görmedim.” Doğrudur. “Evladından hırsızlık öğrenen baba görmedim, duymadım. Hırsızlık babadan evlada geçer, evlattan babaya değil” diyor. Kendisini tanımlıyor aslında.

Değerli arkadaşlarım, Adana’da TIR’lar ha bire yakalanıyor, silah yüklü TIR’lar. Önce diyorlardı ki “Efendim, bunlar insani yardım malzemesi götürüyor.” Ya, bir devlet düşünün insani yardım malzemesi götürüyorsa bunu saklar mı? Sen Somali’ye yardım götürürken alayı vala ile bütün gazetecileri de götürmedin mi? Götürdün. Bu da insani yardım malzemesiyse aç kapılarını, göster millete. Ne çıkacak içinden? Peynir çıkacak, makarna çıkacak, elbise çıkacak, dünyaya da gösterirsin ama olay o olay değil; TIR’lar silah, mühimmat yüklü.

Değerli arkadaşlarım, bunu eleştirdiğimde, doğru değil dediğimde benim vatanseverliğimden şüphe etiğini söylemiş Recep Tayyip Erdoğan. Edebilir. Kimin vatansever olup olmadığına bu millet karar verir. Ben bir gün cebimi doldurup Amerika’ya falan kaçmayacağım ama senden şüpheleniyorum.  Ayrıca şunu da söyleyeyim: Senin yatacak yerin de yok. Onun için söyledim, vatandaş elini cebine atarken bir başka el görürse mutlaka bilsin, o el Recep’in elidir, vatandaşın cebindedir.

MİT’in böyle bir görevi yok, silah kaçakçılığı yapma görevi yoktur MİT’in. Beni eleştirirken demiş ki “MİT Kanunu’nun 26’ncı maddesini okusun.” Şimdi, bütün vatandaşlarıma, ayrıntıları bilsinler diye, MİT Kanunu’nun 26’ncı maddesinden başlayalım. Ne diyor MİT Kanunu’nun 26’ncı maddesi? “MİT mensuplarının -yani o Millî İstihbarat Teşkilatında çalışanların- görevlerini yerine getirirken görevin niteliğinden doğan veya görevin ifası sırasında işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı haklarında soruşturma açılması Başbakanın iznine bağlıdır” diyor. Güzel. “Soruşturma açılması Başbakanın iznine bağlıdır” diyor. Neden ötürü? “Görevlerini yaparken.”

Geçiyoruz MİT Kanunu’nun 4’üncü maddesine, bunların görevleri ne, öyle ya, görevlerini yaparken olacak bu, görevleri nedir? 4’üncü madde (a, b, c, d, e, f, g’ye kadar sıralanmış)  (a) maddesi “Millî Güvenlik İstihbaratını devlet çapında oluşturmak ve bu istihbaratı Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri ile gerekli kuruluşlara ulaştırmak.” Silah kaçakçılığı var mı? Yok. “Devletin millî güvenlik siyasetiyle ilgili planların hazırlanması ve yürütülmesinde -yine sayıyor Cumhurbaşkanı, Başbakan ve saire- bakanlıkların istihbarat istek ve ihtiyaçlarını karşılamak.” Burada da bir sorunumuz yok. Sonra? “Kamu kurum ve kuruluşlarının istihbarat faaliyetlerinin yönlendirilmesi için Millî Güvenlik Kurulu ve Başbakana tavsiyelerde bulunmak.” Bir sorun var mı? Yok. Sonra? “Kamu kurum ve kuruluşlarının istihbarat ve istihbarata karşı koyma faaliyetlerine teknik konularda müşavirlik yapmak ve koordinasyonun sağlanmasında yardımcı olmak.” Bir sorun yok. “Genelkurmay Başkanlığınca silahlı kuvvetler için lüzum görülecek haber ve istihbaratı toplayıp Genelkurmay Başkanlığına vermek.” Bir sorunumuz yok. “Millî Güvenlik Kurulunda belirlenecek diğer görevleri yapmak…” ve son fıkra “İstihbarata karşı koymak” Tek tek sayıyor görevleri ama bir madde daha var, o da çok önemli. Şöyle diyor: “Millî İstihbarat Teşkilatına bu görevler dışında görev verilemez ve bu teşkilat devletin güvenliğiyle ilgili istihbarat hizmetlerinden başka hizmet istikametlerine yöneltilemez.” Bu kadar açık “Başka bir görev verilemez” diyor. Millî İstihbarat Teşkilatının operasyonel görevi yoktur. İstihbaratı toplar, ilgili kuruma verir, ilgili kurum gider onu yakalar, getirir. Şimdi, TIR “Efendim, benden habersiz aranamaz.” Peki, diyelim ki sen eroin kaçakçısısın, 3 de MİT’çi buldun, TIR’ı tuttun, yükledin eroini götürün kardeşim.” Senden izin isteyecekler, sen, “arayamazsınız, bu istihbaratın işidir.” Böyle bir saçmalık olur mu? Buradaki olay şudur: Savcıya ihbar geldiğinde savcı gider durumu öğrenir, belgelendirir, varsa suç konusu bir rapora bağlar, Başbakana gönderir. Ben bunun hakkında soruşturma açmak istiyorum. Neden? Şu şu belgeler var diye, dokümanları da bunlardır. Sen izin verip vermemekte o zaman serbestsin. TIR aranmaz diye bir şey yok. Ya, onun içinde insan kaçakçıları olsu, insan kaçırsalar ne yapacaksın? Eroin kaçırsalar ne yapacağız? Silah kaçırıyorlar… Sen, Türkiye Cumhuriyetinin saygınlığını uluslararası alanda tartışmaya açtın, meşruiyetini tartışmaya açtın. Hâlâ ısrar ediyor “TIR’ın içinde ne olup olmadığını kimse bilmeyecek.” Ne demek kimse bilmeyecek? Eğer suç ve suçla ilgili bir olay varsa, savcının görevi zaten. Bakın, 1970 yılında Birleşmiş Milletlerin bir bildirisi var, Türkiye de bu bildiriyi kabul etmiş durumda. İsmi şu: Devletler Arasında Dostça İlişkiler Hakkında Uluslararası Hukukun İlkeleri. Şimdi, ilkeleri okuyorum değerli arkadaşlarım: “Hiçbir devlet, başka bir devletin rejimini yıkmaya yönelen silahlı eylemleri örgütlemeyecek, yardım etmeyecek, kışkırtmayacak, para yardımı sağlamayacak, tahrik etmeyecektir” Birleşmiş Milletlerin bildirisi, bizim de kabul ettiğimiz bildiri. Bu TIR’la bu uyuşuyor mu? Taban tabana zıt.

Gelelim en önemli konuya değerli arkadaşlarım. Rüşvet ve yolsuzlukların üzerine gidilmesi herkesin namus borcudur çünkü tüyü bitmemiş yetimin hakkı çalınıyor. Hep şu söylenirdi: Dosyaları kapatmak istiyorlar ama elde veri yoktu çünkü telefon görüşmeleri bunlar. Hepimiz bu gerçeği biliyoruz ama kanıtlayamıyorduk. İzmir’de de bir operasyon yapıldı değerli arkadaşlarım. Operasyon çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, yönetmek, örgüte üye olmak, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, irtikap, nitelikli dolandırıcılık. Deliller toplanıyor, bilgiler toplanıyor, önce bilirkişiye gönderiliyor, bilirkişi olayları değerlendiriyor raporunu veriyor. Bunun üzerine savcılık 6 Ocak 2014’te yetkili mahkemeden bir karar alıyor, arama yapılacak yerler belirleniyor, şüphelilerin de yakalanması isteniyor. Aynı tarihte 6 Ocak 2014’te bu mahkeme kararı gereği yapılmak üzere emniyete gönderiliyor çünkü emniyet bu işi yapacak. Tutanaktan okuyorum değerli arkadaşlar, başsavcının tuttuğu tutanaktan okuyorum size:

“Mahkeme tarafından verilen kararlar mesai sonrasına kalmış, kararların emniyete icra için gönderilmesinden sonra 6 Ocak 2014 tarihinde saat 19.38’de evimde bulunduğum sırada müsteşarlık makamından –Adalet Bakanlığı müsteşarlık makamından- telefonu veriyor – ben bu telefonu okumuyorum- numaralı telefonumu arayan sekreter Sayın Müsteşar Kenan İpek’in benimle görüşmek istediğini iletti. Sayın Müsteşar hal hatır sorduktan sonra sözü yürütülen soruşturma evrakına getirip içeriğini sordu. Kendisine kısaca soruşturmayla ilgili bilgi verdim. Bunun üzerine bu soruşturmanın derhal durdurulmasını, ilgili cumhuriyet savcısının değiştirilmesini istedi. Makamda beklediğini -19,38, Müsteşarlık makamında beklediğini- sonucun kendisine bildirilmesini istedi.” Yani gereğini yap, sonucunu bana bildir, yerimde oturuyorum. “Cevaben kendisine hukuk ve yasalara aykırı bir işlem olmadığını izah etmeme rağmen ısrarcı oldu. Dört dakika süren görüşme sonrası tekrar soruşturmayı durdurmamı, mahkeme kararlarını kolluktan geri istememi ve cumhuriyet savcısını değiştirmemi ısrarla istedi ve cevap beklediğini belirterek telefonu kapattı.” Bitmiyor. “Daha sonra beni tekrar 22.31’de –gece saat on buçuk, on buçuğu bir geçiyor- aynı şekilde müsteşar bey arayarak ne yaptığımı sordu. Ben de yapılan işlemin hukuk kuralları çerçevesinde olduğunu, herhangi bir müdahaleyi gerektirir hukuka ya da usule aykırı bir durumun bulunmadığını nezaketle izah etmeye çalışmama rağmen bana hitaben bu saatte git, cumhuriyet savcısını değiştir, tüm kararları iptal et, bu soruşturmayı durdur. Bunu yapmazsanız sonuçlarına katlanırsınız diyerek telefonu kapattı.” Tutanağın son bölümünde şöyle diyor: “Cumhuriyet Başsavcılığımızca yapılan bu işlemlerde hukuka aykırı bir işlem görmediğimden bu talepleri yerine getirmedim.” Tutanak bu arkadaşlar. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna gittim.

Şimdi, Adalet ve Kalkınma Partisine oy veren bütün yurttaşlarıma sesleniyorum, Adalet ve Kalkınma Partisine oy veren o temiz insanlara sesleniyorum: Sizin vicdanınız elveriyorsa, bir yolsuzluk davasının ya da soruşturmasının kapatılmasına “Evet kapatılsın, varsın kul hakkı da yensin” diyorsanız söyleyecek bir lafım yok, ama demiyorsanız 30 Martta sandık önünüze gelecek, elinizi vicdanınıza koyun, hırsızlığa hep beraber dur diyelim, yolsuzluğa hep beraber dur diyelim, kul hakkı yiyenlere hep beraber dur diyelim. Diyorlar ki “Biz yolsuzlukla mücadele ediyoruz.” İşte, böyle mücadele ediyorlar yolsuzluğu nasıl kapatırız diye. Şimdi bu Adalet Bakanına sesleniyorum: Sen o Müsteşarı yerinde tutacak mısın? Yerinde tutuyorsan o işin sorumlusu sensin. Zaten bir müsteşar, bakandan talimat almadan böyle bir konuşma yapmaz, mümkün değil. 27,5 yılını devlete vermiş eski bir bürokrat olarak söylüyorum, böyle bir talimat siyasi otoriteden gelmezse müsteşar kendiliğinden telefon açıp “Dosyayı kapat, savcıyı al, sonuçtan bana bilgi ver, yoksa sonucuna katlanırsın” diyemez. Şimdi, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun kanun teklifi görüşülüyor, o geçerse bunların tamamı gerçek olacak. Bir talimatla yargı şekillendirilmiş olacak. Onlar da ellerini vicdanlarına koyup kararlarını versinler.

    Salı, 21 Ocak 2014 11:51

Bağlantılı Konular