"Bu bölgede bütün ülkelerin barışa, dostluğa ihtiyacı vardır"

“Konya’dan gidip Adana’da yakalanan silah dolu TIR’ın  şoförü diyor ki, “Ben bu malzemeleri daha önce iki defa Reyhanlı’ya götürüp teslim ettim. Teslim ettiğim yer jandarma karakolunun korumasında olan etrafı çevrili bir yerdi.”

“Oraya girebilmek için jandarma kontrolünden geçiyorum. Ancak aracı aramadılar. Kasasına bakmadılar. O karakol binasının 200 metre ötesinde etrafı çevrili bir alana ben yükü boşalttım”

“Bu bir suç belgesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruluğunun uluslararası alanda tartışılmasına yol açar. Siz Suriye’ye silah sevkiyatı yapıyorsunuz, Türkiye’de üretiyorsunuz, TIR’a yüklüyorsunuz, jandarma kontrolünde gönderiyorsunuz. Kim söylüyor? Silahları taşıyan şoför söylüyor. Niye yapıyorsunuz bunu? Müslümanı Müslümana kırdırmak için. Niye yapıyorsunuz bunu? Dış politikada battığınız için.”

“Türkiye’yi Ortadoğu’nun şamaroğlanına döndürdüler. Buradan söylüyorum, şamaroğlanı olan Türkiye Cumhuriyeti değil, şamaroğlanı olan onun başındaki adamdır.”

”İran diplomaside çok önemli bir aşama kaydediyor. İran uluslararası sistemin entegre olmuş bir parçası haline dönüşüyor. Bu bölge önemli bir bölgedir. Bu bölgede kitle imha silahları olmamalıdır. Bu bölgede bütün ülkelerin barışa, dostluğa ihtiyacı vardır. İran diplomasisini, diplomatlarını yürekten kutluyorum”

Sık sık alkış ve sloganlarla kesilen Grup konuşmasında  AKP Hükümeti’nin Müslümanı Müslümana kırdırmak için Suriye’ye silah gönderdiğini belge ile kanıtlayan CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu şunları söyledi;

Yerimizin çok sıkışık olduğu malum. Olabildiğinde kısa bir konuşma yapmaya çalışacağım. Önce şunu söyleyeyim: Yeni bir iklim var. Eğer iyi çalışırsak, halka gidersek, halkın sorunlarını dinlersek emin olun bu halk bizi baş tacı yapacak. Neden? Kul hakkı yemiyoruz, yolsuzluk yapmıyoruz, yalan söylemiyoruz, köşeyi dönmüyoruz, akrabaları işe yerleştirmiyoruz, yandaşlara ihale vermiyoruz, temiz siyaset yapmak istiyoruz, halkın her kuruşuna saygı göstermek istiyoruz.
Ben hepinizle özellikle de gurur duyuyorum, bunu ifade edeyim.

Hafta sonu Osmaniye’deydim. Narenciye üreticileri “Battık, mahvolduk” diyorlar. Bana bir tablo verdiler. “2002’de bahçe fiyatı 50 kuruştu, şimdi 20-25 kuruşa düştü” diyorlar. “ 2002’de gübrenin ortalama fiyatı 200 lira idi, şimdi 800 lirayı geçti. Mazot fiyatı 1 lira 20 kuruştu, şimdi 4,5 lirayı buldu, ne yapacağız?” diyorlar. Ne yapacaklar? Bir şey yapacaksınız: sizi ezenleri sandığa gömeceksiniz, işin özeti budur. Çiftçisi memnun değil, üreticisi memnun değil, sanayicisi memnun değil, emeklisi memnun değil, öğretmeni memnun değil, kim memnun bu düzenden? Kim memnun bu düzenden? Onlar da biliyorlar biz de biliyoruz bu düzenden kim memnun. Halkın yararına bir düzen istiyorsanız adresiniz belli, yeriniz belli; Cumhuriyet Halk Partisi.

Öğretmenler bizim umudumuz. Uygarlığın temel ölçütü bir toplumun öğretmene verdiği değerle ölçülür. Çocuklarımızı öğretmene teslim ederiz. Minicik elleriyle kalem tutarken öğretmen onun yanındadır; ellerini tutar ve ona öğretir. Beslenme dersinde onu öğretir, teneffüste nasıl davranacağını öğretir, sorumluluk nedir onu öğretir. Sadece okulda mı? Hayır. Sokakta nasıl gezeceğini de öğretmeninden öğrenir. Saygının ne olduğunu öğretmeninden öğrenir. Öğretmenlik yüce bir meslektir. Dünyanın bütün çağlarında bütün bilim insanlarının ortak görüşü öğretmenin yüceliğidir. Hatta Diyojen şunu söylemiş: “Yeryüzünde öğretmenlikten daha şerefli bir meslek yoktur.” Bu kadar önemli, öğretmenlik bu kadar önemli.

24 Kasım Öğretmenler Günü idi. Öğretmenlerin derdi var, sorunları var. Demokratik bir ülkede insanlar sorunlarını nasıl açıklarlar? Yürüyüş yaparlar. Pankartlar vardır, bez afişler vardır, bir şekliyle dertlerini dile getirirler. 24 Kasımda da öğretmenler sokağa çıktılar dertlerini anlatmak için. Anayasal haklarının kullanıyorlar yasa dışı bir işlem yok, sorunlarını anlatacaklar, iktidarın ilgisizliğini anlatacaklar halka. Ne oldu? Tandoğan’dan Kızılay’a yürüyecekler, önce TOMA’lar, sonra polis copu, sonra biber gazı, sonra sular; şiddet uygulandı öğretmenlere. 24 Kasım 2013, Türkiye’nin ayıplı bir tarihidir, ayıplı bir tarihidir.  Kimi öğretmenin ayağı, kimi öğretmenin kolu, kimi öğretmenin bacağı, kafası kırıldı. Ne yapıyorsunuz siz? Demeç veriyor. Hz. Ali demiş ki “Bana bir harf öğretenin kırk yılı kölesi olurum.”  Güzel. Madem bunu söylüyorsun gayet güzel. Öğretmene verilen önemi gösteriyor bu. “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” diyor. Sen ne yapıyorsun? Bırak bir harf öğretmeyi, seni adam etmeye çalıştılar, okudun sen. Sen ne yaptın? Güvenlik güçlerini seferber ettin, “dövün öğretmenleri, kırın ayaklarını.” Hani sen diyordun “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” Sen öğretmeni köle yapmaya çalışıyorsun. Ama söylüyorum, Cumhuriyet Halk Partisi olduğu sürece öğretmenin kılına kimse dokunamayacaktır, onlara sahip çıkacağız. Öğretmene sahip çıkmak bizim geleneğimizde, töremizde, ahlakımızda, geçmişimizde vardır. Siz bunların tümünü atıyorsunuz bir köşeye, öğretmene şiddet uyguluyorsunuz. Peki, bu adam derdini nasıl anlatacak?

Bakın, değerli arkadaşlarım, ataması yapılmayan binlerce öğretmen var, atama bekliyorlar. Milli Eğitim Bakanlığının 127 bin öğretmen kadrosu boş, oraya da atama yapılmıyor, vekillerle götürülüyor, bazı okullarda matematik öğretmeni yok, Türkçe öğretmeni, yabancı dil öğretmeni yok. Bu öğretmenler bu çocuklara hayatlarını veriyorlar o çocukları yetiştirmek için. Ülkeye en büyük katkıyı yapıyorlar ama siz onlar kendi sorunlarını dile getirmesinler diye acımasızca dövüyorsunuz.

Değerli arkadaşlarım, ilginç bir rakam vereceğim. Ekim 2013 yoksulluk sınırı 3 741 lira. En düşük öğretmen aylığı da 1 951 lira; yarı yarıya arkadaşlar, öğretmen bu. Öğretmeni itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar, döverek bunu yapmaya çalışıyorlar. “Onun gücü yetmez” diyorlar. Onun kafası almıyor ki bilimin önünde kimse duramaz, sen bile duramazsın onun önünde, öğretmen bilim adamıdır. Öğretmenlerin yüzde 89,2’si borçlu. Bu öğretmen yürümeyip de ne yapsın? Öğretmeni borç batağına sokmuşsunuz. Yüzde 96,5’ğu mesleğinin itibar kaybettiğine inanıyor çünkü öğretmenlik dışında da iş yapmaya mecbur ediliyor; kimisi simit satıyor, kimisi sokaklarda kâğıt topluyor arkadaşlar. Öğretmeni itibarsızlaştırmaya bizim hakkımız, yetkimiz var mı? Onu yüceltmek varken nedir bunlar? Yüzde 66,9’u umutsuzluk içinde, tükenmişlik içinde.

Değerli arkadaşlarım, bu kadar zor koşullarda olan öğretmenlere Mayıs 2012’de bakın bu diktatör ne demiş: “Öğretmenlerin on beş saat çalışıp yüksek maaş almaları haksızlık değil mi? ”Verdiği parayı bile yüksek maaş olarak görüyor. İnsaf ya, insaf. Öğretmen maaşlarını diğer ülkelerde de sorduk acaba ne kadar maaş alıyorlar diye. Amerika’da 3 bin dolar, Almanya’da 2 bin dolarla 3 bin dolar arasında bir rakam, Fransa’da 2 500 dolar, Yunanistan’da 2 166 dolar, Türkiye’de 919 dolar. Geldiğimiz nokta işte budur arkadaşlar. 1 816 saat çalışıyor bir öğretmen. OECD üyesi ülkeler arasında en çok öğretmeni çalışan ülke Türkiye. Ne diyordu? “Öğretmen az çalışıyor, bir de öğretmenin dört ay tatili var, aldığı para fazladır.” diyor. Ya, yüzüne gözüne dursun sen demiyor muydun “Ben yırtık ayakkabıyla siyasete girdim.” Şimdi, sen bu öğretmenlere, dünyanın en zengin başbakanı olduğunu nasıl anlatacaksın çık bir onların karşısına. Öğretmene gelince fazla, beyefendiye gelince yetmiyor, köşeyi dönecek. Ne diyordum? Emin olun, kefenin cebi olsa bunlar dolar doldururlar kefenin cebine.

Cumhuriyet Halk Partisi şunu yapacak: Bütün öğretmen kardeşlerime sesleniyorum: Sizi baş tacı yapacak olan parti Cumhuriyet Halk Partisidir. Sizin sorunlarınızı çözecek olan parti Cumhuriyet Halk Partisidir. Size saygı duyan parti Cumhuriyet Halk Partisidir. Sizi kucaklayan parti Cumhuriyet Halk Partisidir. Eğitime öğrenime inanan parti Cumhuriyet Halk Partisidir. Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine kavuşturacak olanların öğretmen olduğunu bilen parti Cumhuriyet Halk Partisidir.

Değerli arkadaşlarım, malum Mısır’da darbe oldu. Darbe olduğunda ilk eleştirenlerden birisi benim. Parti Meclisinde toplantı yapılmıştı. Parti Meclisinde yaptığım konuşmada, Tahrir Meydanı’nda demokrasi ve özgürlük isteyen Mısırlıların darbeyle sesleri kısılmıştır demiştim. Çünkü Mısırlı o dönemki iktidara direniyordu, baskıya direniyordu; daha fazla özgürlük, daha demokrasi istiyordu ama darbe oldu. Arkasından ilave ettim, cümle aynen şöyle: Dışişlerini sözde Stratejik Derinlik Kitabını yazan adama teslim ederseniz Mısırla ilgili sağlıklı görüş beyan edemezsiniz demiştim ama bunlar, malum, bildikleri yoldan devam ettiler. Mısır’ı düşman ilan ettiler. Bırakın Mısır’ı Mısır halkını da neredeyse düşman ilan ettiler. El Ezher’in rektörünü, yani şeyhini lanetlediler. Mısır’da darbeye karşı olsun olmasın bütün Mısırlıların ortak kanaat önderi El Ezher Şeyhidir. Sorbon’da eğitim görmüştür ve herkesin saygı duyduğu birisidir. Onu Erdoğan lanetledi, lanetlediği için bütün Mısır’da Türkiye’ye karşı ciddi bir kırılma oldu. Kimsin sen, bir başka ülkedeki üniversitenin rektörünü, bilim insanını lanetleyeceksin. Nereden alıyorsun sen bu yetkiyi? Kim sana veriyor bu yetkiyi? Yazık günah değil mi bu ülkenin yıllar yılı uğraşarak, didinerek elde ettiği kazanımlarını kullandığın bir cümle yüzünden tamamını çöp sepetine atacaksın. Yazık günah değil mi bu ülkeye?

Değerli arkadaşlarım, Mısır politikası iflas etti, tıpkı Suriye politikası gibi. Şimdi Irak’ı onarmaya çalışıyorlar ama bizim sayemizde, biz bunu düzeltmeye çalışıyoruz. Mısır’da da benzer bir olay oldu. Hemen 2 arkadaşımızı Mısır’a görevlendirdik. Mısır’a gidin ve şunu her yerde söyleyin: Mısır halkı ile Türkiye halkı kardeştir, ortak tarihleri vardır, ortak kültürleri vardır: iktidara kızıp Türkiye halkına kızmasınlar. Türkiye halkı ile Mısır halka dosttur ve kardeştir, bu mesajı verdik. Bir yere değil, bütün kesimlere bu mesajı verdik çünkü biz Cumhuriyet Halk Partisiyiz, çünkü biz kılıkçı değiliz, mezhepçi değiliz; biz bir halkı tümüyle kucaklarız; Türkiye’yi de kucaklarız, Mısır’ı da kucaklarız. Bizim 2 değerli milletvekilimiz Mısır’a gitti. Baktılar yanlış yapmışlar, bizim büyükelçiyi tekrar Mısır’a gönderdiler, geri çekmişlerdi. Ama hâlâ Mısır’ın içişlerine karışmayı sürdürüyorlar. Mısır ne yaptı: “Kusara bakma, al büyükelçini kardeşim, ben bunu istenmeyen adam ilan ediyorum.” dedi. Size çok ilginç bir örnek vereceğim bu Dışişleri Bakanını nasıl olduğunu  anlatan çok ilginç bir örnek: Genel Başkan Yardımcımız Sezgin Tanrıkulu Mısır’la ilgili olarak bir önerge veriyor. Ahmet Davutoğlu imzasıyla şu yanıt veriliyor: “Ülkemiz ve Mısır arasında mevcut çok yönlü ilişkiler uzun bir döneme yayılan anlaşma, protokol ve bu gibi belgelerin oluşturduğu sağlam bir hukuki zemine dayanmaktadır. Bilhassa 2011 ve 2012 yıllarında Türkiye-Mısır Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi sayesinde ivme kazanan ikili ilişkiler bağlamında daha önce akdedilen 53 belgeye ilaveten 14 belge daha imzalanmıştır. Türkiye ile Mısır arasında yakın tarihlerde imzalanmış anlaşmalara ilişkin onay süreçleri normal seyrini izlemekte, yürürlüğe girmiş olan anlaşmaların uygulanmasına da devam edilmektedir.” Yani Türkiye ile Mısır arasında ilişkilerimiz çok iyi. Ne zaman? 14 Kasım 2013. Bunu imzalayıp gönderiyor, “sağlam bir hukuki zemine dayanıyor bizimle Mısır arasındaki ilişki” diyor. Üzerinden on gün geçmeden bizim büyükelçi için diyorlar ki “Biz bunu istenmeyen adam ilan ediyoruz.” Nasıl bir Dışişleri Bakanı bu,  nasıl bir insan bu? Stratejik Derinlik diye sözde kitap yazmış. Emin olun bu önergeye verdiği yanıt, aslında bir stratejik rezaleti ortaya çıkarmıştır. Ne olduğunu bilmiyor, Mısır’da ne olduğunu bilmiyor. Uluslararası ilişkilerde okuyan herhangi bir öğrenciye sorsanız Orta Doğu’da hangi devletler önemlidir diye, daha birinci sınıf öğrencisi, hatta lise öğrencisine sorsanız Mısır’ı söyler, -çok önemlidir- Suriye’yi söyler -çok önemlidir- baktığınız zaman bunlar önemlidir, İsrail’i söyler, farklıdır ama Orta Doğu’nun önemli aktörlerinden birisidir. Şimdi dönüp bir bakalım: Mısır’da büyükelçimiz var mı? Yok. Suriye’de büyükelçimiz var mı? Yok. İsrail’de büyükelçimiz var mı? Yok. Neymiş, bizim dış ilişkilerimiz çok sağlam hukuki zemine dayanıyormuş. Sevsinler senin anlayışını.

Bütün bu gerçekler ortada dururken birisi Rabia işareti yapıyor. Ya, sen Türkiye’de yaşıyorsun kardeşim. Rabia’yı çok seviyorsan gidersin Mısır’a Mısır’ın vatandaşlığına geçersin, orada istediğin gibi siyasi faaliyette bulunursun. Sen Türkiye’desin. Az önce söyledim millet perişan, narenciye üreticisi perişan, kişiler borç batağında, bırakmışsın bunları Mısır’la uğraşıyorsun. Neden? “Mısır’da darbe yapıldı. Ben darbecilere karşıyım” diye. Sudan’da da darbe yapıldı. Ömer El Beşir darbe yaptı, binlerce kişiyi öldürdü. Uluslararası mahkeme yargıladı, suçlu buldu ve aranıyor. Bu ne yaptı? Kırmızı halılar serdi ve Türkiye’ye davet etti, hani sen darbecilere karşıydın? Amigoluğu bırak, elini göstereceksen ellerinle yüzünü kapat da ayıbını gizle bari hiç değilse.

Geçen hafta Suriye konusuna değinmiştim. Hani bir TIR’da cephanelik bulunmuştu ya, uyuşturucu ihbarı yapılıyor ama bakıyorlar ki Suriye’ye gidecek olan havan mermisi kovanları bir TIR dolusu. Arkadaşlarım bu davayı izliyorlar. Ürünler Konya’da yapılıyor, TIR’a yükleniyor, Suriye’ye gidiyor. Uyuşturucu ihbarı üzerine yakalanıyor, bakıyorlar ki TIR’da uyuşturucu yok, silah var. Şoförün ifadesini okuyorum değerli arkadaşlarım, TIR şoförü mahkemede şunu söylüyor: “Ben bu malzemeleri daha önce iki defa Reyhanlı’ya götürüp teslim ettim. Teslim ettiğim yer jandarma karakolunun korumasında olan etrafı çevrili bir yerdi. Zaten oraya girebilmek için jandarma kontrolünden geçiyordum ancak aracı aramadılar, kasasına bakmadılar ancak bizim TIR’ı götüren önce bir araç duruyordu –herhâlde TIR’ın önünde bir araç var, onu anlatmak istiyor- o araç ile konuştular bizimkiler –yani yetkililer, yani jandarma- sonra o karakol binasının 200 metre ötesinde etrafı çevrili bir alana ben yükü boşalttım. Boşalttığım yükler hepsi ambalajlı, sarılı şekilde idi.”

Değerli arkadaşlar, bu bir suç belgesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruluğunun uluslararası alanda tartışılmasına yol açar. Siz Suriye’ye silah sevkiyatı yapıyorsunuz, Türkiye’de üretiyorsunuz, TIR’a yüklüyorsunuz, jandarma kontrolünde gönderiyorsunuz oraya. Kim söylüyor? Silahları taşıyan TIR’ın şoförü söylüyor. “Jandarma kontrolündeydi, etrafı çevrili, TIR’ı oraya götürdüm, yükü orada boşalttım.” diyor. Niye yapıyorsunuz bunu? Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmak için. Niye yapıyorsunuz bunu? Dış politikada battığınız için yapıyorsunuz. Esad’ı devirecekti, sözde iki haftası kalmıştı. Silah gönderiyor ya, nasıl olsa silah gönderdik ve bunlar bir an önce yıkılacaktır diye. Kimsenin Türkiye Cumhuriyeti hükümetini bu konuma düşürmeye hakkı da yoktur, yetkisi de yoktur. Mısır’da bunlar oluyor, büyükelçimiz kovuluyor, Türkiye’yi Orta Doğu’nun şamar oğlanına döndürdüler. Buradan söylüyorum: Şamar oğlanı olan Türkiye Cumhuriyeti değil, şamar oğlanı olan onun başındaki adamdır.

Mısır’dan büyükelçimiz kovuluyor ama dünyada ve Orta Doğu’da güzel şeyler oluyor. Cenevre’de bir araya geliniyor, İran’la yapılan müzakereler sonuçlanıyor, imzalar atılıyor. Kitle imha silahlarının üretilmesinin önüne geçiliyor. Büyük bir mutlulukla bunu karşılıyoruz ve İran diplomaside çok önemli bir aşama kat ediyor. İran, uluslararası sistemin entegre olmuş bir parçası hâline dönüşüyor, bu güzel bir olay. İran diplomasisini kutlamamız gerekiyor. Sonuçta, bu bölge önemli bir bölgedir. Bu bölgede kitle imha silahları olmamalıdır. Bu bölgede bütün ülkelerin barışa ihtiyacı vardır, dostluğa ihtiyacı vardır. Ortak kültürü vardır bu bölgedeki bütün ülkelerin, ortak tarihi vardır. Acılar da vardır ama 21. Yüzyılda bu bölgede tümümüzün ortak barışı seslendirmesi gerekiyor. O nedenle İran’ı ve onun diplomatlarını yürekten kutluyorum.

Değerli arkadaşlarım, Eylül 1980, hepimizin belleğinde olan bir tarihtir. 12 Eylül, ağır bedellerin ödendiği, özellikle aydınların ağır bedeller ödediği bir tarihtir. Darbeyle partiler kapatıldı, bizim genel başkanımız hapse atıldı, partimizin arşivi SEKA’ya gönderilip imha edildi ve canımız yandı. Sadece bizim mi? Hayır. Binlerce insanın canı yandı değerli arkadaşlar. 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı, 50 kişi idam edildi, asıldı. Erdal Eren’in yaşını büyüttüler ve öyle idam ettiler. Yüzlerce kişi ya faili meçhule gitti hayatını kaybetti veya işkencelerde öldürüldü. 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı. Sakıncalı diye 10 binin üstünde insanı fişlediler. Maliye Bakanlığında çalıştığım yıllarda bir arkadaşım vardı, ikimiz de daire başkanıydık. 12 Eylülün başlangıç yıllarıydı. Süresini doldurduğu için bir yıl süreyle yurtdışına gitmesi gerekiyordu ama o dönemin paşaları, o daire başkanı arkadaşı sakıncalı gördüler ve yurtdışına göndermek istemediler. Neden? Mülkiyede okurken hüviyet kontrolü yapıyormuş. Haberi aldıktan sonra odama geldi çocuk gibi ağladı. Hiç unutmuyorum. “Kemal, bu ülke için babam Kore’de şehit oldu. Babam Kore’de şehit olurken ben babamı görmedim ve ben bu ülke adına pek çok uluslararası anlaşmaya başkanlık yaptım. Şimdi ben yurtdışına gideceğim beni sakıncalı buluyorlar.” dedi. Bu kadar ağır dramlar yaşandı bu ülkede. Sadece bu dramlar mı yaşandı? Hayır. 1402 sayılı Yasa çıkardılar, yüzlerce öğretim üyesini üniversitelerden attılar, ekmeğe muhtaç hâle getirdiler yani darbeciler mıntıka temizliği yaptılar. Bütün aydınları, solcuları, devrimcileri, ülkücüleri hapishanelerde tuttular, işkencelerden geçirdiler. Sadece bunu mu yaptılar? Hayır. Kendi hukuklarını da oluşturdular. Devlet Güvenlik Mahkemelerini kurdular, YÖK’ü kurdular, Siyasi Partiler Yasası’nı çıkardılar, yüzde 10 seçim barajını getirdiler, lider sultasını getirdiler.

Değerli arkadaşlarım, bütün bunlar yapılırken, bedeller ödenirken bedel ödemeyen bir grup vardı. Adı o dönem AKP olmayan AKP yandaşları, onlara hiç kimse dokunmadı, onlar sadece alkışladılar. Onların önü açıldı ve onlar 11 yıl iktidardalar. Hiçbirisi 12 Eylül darbesinde en ufak bir bedel ödememiştir. İhbar ettiler, zaten muhbir görevini seviyorlar, o işlerin uzmanılar onlar. 12 Eylül ürünüdür Adalet ve Kalkınma Partisi. 12 Eylül ürünü olan bir siyasal parti 12 Eylülle hesaplaşamaz. Sözde hesaplaşmak için bir dava açıldı; 2 kişi, Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya, başka sanık yok ortada. Faili meçhulleri araştıralım, hayır, dokunmayın ona diyorlar. Yüzde 10 seçim barajını kaldıralım, olmaz. Darbe hukukundan besleniyorlar çünkü 12 Eylül ürünüler. Arada sadece bir fark var; birisinin apoletleri yok, öbürünün apoletleri var, sadece fark bu. İkisi de darbe hukukunu oluşturdu; birisi yaptı, öbürü aynen devam ettiriyor. Yüzde 10 seçim barajını kaldırmazsanız 12 Eylülle hesaplaşamazsınız. Anayasayı değiştirmezseniz 12 Eylülle hesaplaşamazsınız. Lider sultasını kaldırmazsanız 12 Eylülle hesaplaşamazsanız. YÖK’ü kaldırmazsanız 12 Eylülle hesaplaşamazsanız. Anayasayı değiştirelim, hay hay. Gel kardeşim, değiştirelim. Önce şunu düşünüyordu: Anayasayı değiştirelim, komisyon kuralım, bunlar mutlaka itiraz eder, ben de seçim meydanlarında derim ki “Bak, biz Anayasayı değiştirecektik ama şu CHP var ya hep karşı çıkıyor.” Biz karşı çıkmadık, hay hay gel kardeşim, zaten değiştireceğiz. Darbe hukukunu istemiyoruz, özgürlük ve demokrasi istiyoruz; birinci sınıf özgürlük, birinci sınıf demokrasi istiyoruz. Şaşırdılar “Tamam” dediler. Oturduk masaya, Anayasa görüşülüyor, daha işin ortasında birinci ayını doldurmadan “Başkanlık sistemini getireceğiz” dediler. Neden? CHP’liler kızar, masayı terk eder. Baktılar ki CHP’liler hiçte kızmıyor, getir kardeşim ama ben bunu bu komisyonda görüştürmem. Neden? Ben demokrasiye inanıyorum, darbecilere değil ve görüştürmedik. Baktı CHP yine masadan kalkmıyor. Efendim 48 madde üzerinde uzlaşıldı. Niye 48; 50 olsun, 60 olsun. 60 madde üzerinde uzlaşıldı. Başkanlık sistemini çek, belki daha çok maddede uzlaşacağız. “Hayır, çekmem” diyor. Sonunda ne oldu? Bu darbeciler baktılar ki CHP kendi bildikleri CHP değil. Ne yapacağız? En iyisi biz Cemil Çiçek aracılığıyla biz masadan tüyelim. Bunlar darbeci, bunlar demokrat değil, bunlar özgürlükçü değil, bunlar bizim anladığımız anlamda bir anayasanın yapılmasından yana da değil. Ne diye getirdiler başkanlık sistemini? Ben başkan olayım, hâkimi ben tayin edeyim, savcıyı ben tayin edeyim, valiyi ben tayin edeyim, milletvekilini ben tayin edeyim. Dediler ki ya “Böyle bir başkanlık sistemi yok dünyada.” Hatta Burhan Kuzu Obama’ya da biraz üzüldü “Vah zavallı Obama, o Başkanlık sistemiyle Amerika’yı nasıl idare ediyorsun?” diye. Halbuki bizim başkanlık sisteminde birisi olacaktı adı diktatör, apoletleri yok, her şeyi yapacaktı. Biz de buna karşı çıktık. Sonunda baktı ki o da olmuyor ve masadan kaçtı. Bütün yurttaşlarıma söylüyorum: Sivil bir anayasa, özgürlükçü bir anayasa, çağdaş bir anayasa yapmak istiyorsanız adresiniz bellidir, adres Cumhuriyet Halk Partisidir.

Efendim, Cemil Çiçek de nasıl kaçacak, o da bir formül buldu. Şöyle diyor: “Meclis Başkanı olarak bu benim görevim değil, ayrıldım, gitti” diyor. Ya, siyasi partiler arasında uzlaşmayı sağlamak senin görevin. Eğer ayrılacaksan Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığından ayrıl, ben de seni kutlayacağım.

Bu arada güzel bir şey daha oldu. Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Haşim Kılıç devreye girdi. Güzel bir cümle kurdu aslında. “Ben doğrusu kendimizi evlenme vaadiyle kandırılmış insanlara benzetiyorum.” diye. “Nikah masasına oturulmadı” diyor. Gözünü sevdiğim değerli yargıcım, AKP’nin seni kandırdığının yeni mi farkına varıyorsun? Emekliyi kandırdı, narenciye üreticisini kandırdı, çiftçiyi kandırdı, memuru kandırdı, öğretmeni kandırdı, bir de ayrıcı dövdü sen yeni farkına varıyorsun “Ya biz nikah masasına oturacaktık, beni kandı” diye. Elbette seni kandıracak, zaten adamın isteği o, arzusu o, Anayasayı değiştirmek istemiyor ki, anayasayı değiştirme rolünü üsleniyor “Ben demokrasiyi getireceğim” diye. Biz masaya oturunca baktı ki CHP kalkmıyor, foyaları döküldü, ne olduğunu herkes görmüş oldu.

Değerli arkadaşlarım, dikta yönetimlerinin bir özelliği vardır, yasalara uymazlar bunlar; kendi düşündükleri onların kendi yasalarıdır. Gazeteci isimlerini sayıyorum size: Ahmet Altan, Markar Esayan, Mehmet Baransu, Yasemin Çongar, Ahmet Altan, Amberi Zaman. Bunlar bir gazetede köşe yazıları yazıyorlar. Casusluk iddiasıyla bunların telefonları dinlenmek isteniyor ama önce gidiyorlar bir iki hâkim ayarlıyorlar. Bunların gerçek isimleri kullanılmıyor kod ismi kullanılıyor ve dinlenme kararı alınıyor. Yürekli bir avukat bunu takip ediyor, böyle rezalet olmaz. Burası hukuk devleti, hukuk devletinde yasaların, hukukun önceliği vardır. Evrensel hukuk kuralları vardır.” diyor. Bir insanı dinlersin ama yasalara uygun olarak dinlersin. Yargıç da dinlenecek kişinin kimliğini görerek adam gibi oturur karar verir. Ama Allah büyük ya, tuttu bir mektup yazdı, resmî yazı: “Efendim, biz yargıçlarla anlaştık, kod adı kullanmaya onlarla beraber bizi bu işi kotardık.” diyor.

Değerli arkadaşlarım, MİT Yasası’nın 6’ncı maddesinin dördüncü fıkrası, dinlenen kişinin kimliğinin açıkça yazılması lazım. Normal bir demokraside, normal işleyen bir demokraside bu rezalet hükümetleri götürür. Bu rezalet, o yargıcı götürür. Bu rezalet, o MİT müsteşarını götürür. Ama onları, emin olun, bu halk götürecek, bu halk götürecek.

Değerli arkadaşlarım, birazda güzel bir konuya değineyim. Geçen hafta rahmetli Ahmet Kaya’yı tartıştık hayatta olsaydı nerede olurdu diye. Hayatta olsaydı Gezi direnişinde olurdu, Gezicilerin yanında olurdu. O insanlar özgürlük istiyor, Ahmet Kaya da bütün hayatını özgürlük ve demokrasiye adamış birisiydi. Dolayısıyla onların yanında olurdu diye düşüncelerimi söyledim. Erdoğan grup toplantısında bir konuşma yaptı ama o konuşmaya hiç yorum yapmadım ve bir hafta bekledim. Konuşma şu: “Ödül töreninde Ahmet Kaya’ya saldırdılar. Kimler saldırdı? Gezi Parkı’nda bize saldıranlar kimse onlar saldırdı. Şimdi diyorlar ki ben o sırada tuvaletteydim, ben o sırada dışarıdaydım. Dikkat Ulan hepiniz oradaydınız. Kamera kayıtlarında hepinizi görüyoruz. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.”

Değerli arkadaşlarım, neden bir hafta bekledim? Herhâlde bunların içinden bir sanatçı çıkar şunu der: Sayın Başbakan, yani bizi eleştirebilirsin ama bize “Ulan” diyemezsin der diye bekledim. Hiçbirisi söyleyemedi, hiçbirisi konuşamadı. Sizin sanatçılığınız su götürür artık bu saatten sonra.  Üstelik bunlar Gezi’ye katılmayanlar, Erdoğan’ın yanında olanlar, önünde diz çökenler. Bir Başbakanın önünde diz çöken, Başbakan “Ulan” dediği zaman sesini çıkarmayan kişiye dünyanın hiçbir ülkesinde sanatçı denmez.  Eğer ben bu lafı etseydim, “Ulan hepiniz oradaydınız” deseydim, bunlar koro televizyon programlarında koro hâlinde neler neler söylerlerdi. Vay efendim, sen sanatçılara bunu nasıl dersin diye. Neden? Çünkü bizim hoşgörümüzü biliyorlar. Ama korku dağlara egemen. Sanatçı korkmaz, sanatçı rüzgâra karşı yürüyen adamdır. Sen bunu bilmiyorsan sen sanatçı olamazsın. Sen sanatçının S’si bile olamazsın. Sana hakaret ediliyor sesin bile çıkmıyor. Tuvaletteymiş, başka yerdeymiş. Ne diyor? “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” Yalancıdan Başbakan olmaz. Bunların tamamı senin adamın. Sen sırtlarına binip gezdirsen de onlar sana bir şey söylemezler. Zaten sırtlarına biniyorsun, her türlü hakareti yapıyorsun, yeri geldiğinde akil adam diye sokaklarda gezdiriyorsun, dönüp “Ulan” diyorsun sana sesini bile çıkarmıyor. Bunu kim sanatçı der? O nedenle söylüyorum, sanatı yüceltmek mi istiyorsunuz, yaşam kalitesini arttırmak mı istiyorsunuz, sanatçının bu ülkenin en önemli değerlerinden birisi olduğuna inanmak mı istiyorsunuz yeriniz belli bütün sanatçı kardeşlerim, adresiniz belli bütün sanatçı kardeşlerim; size kucağını açan çağdaş bir parti var, sanattan yana bir parti var, bilimden yana bir parti var, çağdaşlıktan yana bir parti var; o partinin adı Cumhuriyet Halk Partisi.

    Salı, 26 Kasım 2013 11:44

Bağlantılı Konular