"12 Eylül yasalarının arkasına sığınandan barış sözü çıktığında buna inanacak mıyız?"

"Suriye’ye eline silah verip  gönderdiğin  adamlar kimin adamları, git orada kardeşini öldür dediğin adamlar kimin adamları? Orada yakılan ağıtların sorumlusu sensin."

”Toplumu bütünleştirmek varken ayrıştırıyorsunuz. Sonra kalkıp Diyarbakır’da barıştan söz ediyorsunuz. Ne için, yerel seçimlere ön hazırlık için”

“Daha dün, kabile reisi dediği kişi Diyarbakır’a geldi. Erdoğan’ da koşa koşa ayağına gittiği. Hangi Erdoğan’a inanacağız”

“Irak’ta, Barzani’ de değişmedi. Değişen  Erdoğan. Öyle bir değişime uğradı ki, adeta Barzani’nin başındaki konfetileri ayıklama görevini üstlendi”

“Diyarbakır’da bir anne, oğlu Medeni Yıldırım’ın katilinin bulunmasını istedi. Erdoğan’a, senin vicdanın yok mu, oğlumun katillerini neden bulmuyorsun?” dedi. Bu annenin sesi o meydanda toplanan binlerin sesinden daha güçlü.  Çünkü yüreği yanıyor. Öbür tarafta ise bir şov yapılıyor. Bir yerel seçim şovu”

“Diyarbakır’lıların bu gerçeği görmesi lazım. Bir annenin çığlığı sizin vicdanınızı kanatmalı. Binlerce Diyarbakırlı bu tabloyu görmüyor, Erdoğan’ı alkışlıyor. Bu benim içime sinmiyor.”

“Diyarbakır’da miting yapılıyor, şovlar yapılıyor, sanatçılar çıkarılmış Erdoğan’a övgüler düzüyor. Türkü söyleniyor, koro halinde ağlıyorlar, ağlamaktan sorumlu bakan da var, hep beraber ağlıyor. Herhalde Ali İsmail Korkmaz için, Medeni Yıldırım için ağlamıyorlar. Aynı sıralarda polisin komaya soktuğu 14 yaşındaki Berkin’in hesabını sormak isteyenlere  şiddet  uygulanıyor, bir göstericinin ayağı kırılıyor. Diyarbakır’da herhalde bunun için ağlamıyorlar”

“Barıştan söz ediyorsan, siyasal partiler kanununu değiştirelim, lider sultasına son verelim. Yüzde 10 seçim barajını kaldıralım, gelin özel yetkili mahkemeleri kaldıralım”

“12 Eylül yasalarının arkasına sığınandan barış sözü çıktığında buna  mıyız?”

“Barış istiyorsan, valin millete küfür etmeyecek, sen de etmeyeceksin. O lafın arkasında hiçbir Adanalı kalmamalı. Valinin lafı olmanın ötesine geçti, Erdoğan’ın lafıdır.”

“Barış istiyorum diyeceksin ama, muhalefeti düşman gibi göreceksin. Bülent Arınç’a ‘düşmanları sevindirme’ diyor. Vatandaş ne zamandan beri düşman oldu. Bu adam barıştan söz ediyor. Allah akıl fikir versin.”

”Diyarbakır’daki tablo, yanlış Suriye politikasının ortaya koyduğu bir tablo”

“Erdoğan Diyarbakır’da 1318 tesisin açılışını yaptığını söyledi. TDK sözlüğü tesisi, “bir şeyi inşa etmek, yapmak, kurmak, temelini atmak” şeklinde tanımlıyor .Yol kenarlarında sanat yapıları var, ağaç dikilmiş, sanat yapısı olarak tanımlanıyor. Açtığı  tesislerden 14′ü böyle. Asfalt yaptıklarını söylüyor, asfalt ne zamandan beri tesis? Tesis diye eski binalar onarılıyor, yeni tesis diye listelere konulmuş. Arazi toplulaştırma çalışmaları, bunlar idari işlem, neresi tesis? Destek programları var, her biri tesis olarak geçmiş”

Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, CHP TBMM Grubu’nda yaptığı konuşmada Roosevelt’in, “Barışa inanmak yetmez, istemek de gerekir. Barışı istemek de yetmez barış için çalışmak da gerekli” sözünü hatırlatarak,  barış için yürekli, cesur, kararlı olmak ve insanı sevmek gerektiğini söyledi.

CHP lideri Kılıçdaroğlu konuşmasını alkış ve sloganlar eşliğinde şöyle tamamladı;

Hepinize çok teşekkür ederim; çok sağ olun, var olun arkadaşlar.

Sizin söylediğiniz gibi, zalimin karşısında asla boyun eğmeyeceğiz, direne direne kazanacağız.

Değerli arkadaşlarım, bir gerçeği artık toplum görmeye başladı, Türkiye’yi bu iktidar çekemiyor; ayrıştırıyor, kutuplaştırıyor. Her zamankinden daha fazla Cumhuriyet Halk Partisine ihtiyaç var çünkü birliğe ihtiyaç var. Çünkü temiz siyasete ihtiyaç var. Biz haklı mücadelemizi sürdüreceğiz ne, ne olursa olsun asla ödün vermeyeceğiz.

Değerli arkadaşlarım, Nejat Uygur bir tiyatro sanatçısı, tiyatronun babası, vefat etti. Allah’tan rahmet diliyoruz; sanat dünyasına Allah’tan rahmet diliyoruz, başları sağ olsun diyoruz.

Şunu bilmemiz gerekiyor: Sanatın çok önemli bir yeri var değerli arkadaşlar. Bir toplumun yaşam kalitesini belirleyen temel öğe sanattır ve bir toplumu toplum kılan, saygın kılan, dünyada sesi duyulan bir toplum hâline getiren sanatçıdır ve onun sanatıdır. O nedenle sanat ve sanatçı bütün demokrasilerde, çağdaş demokrasilerde, çağdaş yönetimlerde el üstünde tutular. Diktatörlerin egemen olduğu toplumlarda da sanatçılar bedel öderler. Gezi olaylarından sonra Kültür Bakanlığı bir karar aldı: O gençlere destek veren tiyatroların ödeneklerini kesiyor. Benim verdiğim vergiyi sen nasıl kesebilirsin?  O tiyatrolara destek verilmesi lazım. O tiyatrolara destek verilmesi lazım. Tiyatrolara yardım yapılacak, devletin yardımı. 1980’li yıllardan bu yana hiçbir ayrım yapılmıyor ama sen beni eleştirirsen ben keserim. Yandaş sanat oluşturulmaya çalışılıyor, tehlikeli olan da bu. Yandaş sanat olmaz arkadaşlar. Kendisini iktidarın emrine veren sanatçı olmaz, onlara da sanatçı denmez.

Araştırmacı yazar, mütefekkir Aytunç Altındal da hayatını kaybetti. Allah’tan rahmet diliyoruz. Eserleriyle yaşayacaktır. Gerçekten de fikir dünyasına çok güzel eserler bıraktı. Araştırmacıydı, araştırırdı ve güzel eserler ortaya çıkardı, bıraktı. Biz onu televizyonlardan zaman zaman dinleriz, dinledik. Allah rahmet eylesin diyorum kendisine; ailesine baş sağlığı diliyorum.

Değerli arkadaşlarım, gündemimizdeki konulardan birisi dershaneler. Oturmuş karar vermiş beyefendi, dershaneler kapanacak. Kimsin sen ya. Kimsin sen dershaneler kapanacak. Kimsin sen. Sen kendini evinin kralı zannedebilirsin ama ülkenin kralı değilsin. Bu ülke sahipsiz değil, sen kimsin de oturup böyle karar veriyorsun? Önce oturup düşüneceksin adam gibi, adam gibi oturup düşüneceksin neden bu dershaneler var. 4 binin üzerinde dershane var, 50 bin öğretmen çalışıyor, diğer çalışanlarla beraber 100 bin. Oturuyorsun masa başına “Ben bunları kapatacağım.” diyorsun. Kimsin sen ya? Nereden alıyorsun sen bu yetkiyi? Dershaneleri kapatacaksan önce adam gibi otur, pedagogları çağır, eğitim sistemini adam gibi masaya yatır, bu dershanelere neden bu öğrenciler mecbur kalıyorlar? Bu eğitim sisteminin aksayan yönleri ne otur bunları bir tartış, bir konuş bakalım. Çağdaş insan, düşünen insan, toplumda ayrıştırma yaratmayan insan önce bunları düşünür. Dershaneler bir sonuçtur, başlangıç değil ki. Rahmetli Özal da dershaneleri kapatmak için bir proje geliştirdi. Dedi ki “Dershaneler özel eğitim kurumuna dönüşürse 5 yıl vergi almayacağım.” ve büyük ölçüde dershaneler özel okula dönüştü ama sonra baktılar ki bu eğitim sistemi olduğu sürece bu dershaneler de olacak. Anne ve babalar çocuklarını gönüllü olarak mı dershanelere gönderiyorlar? Hayır, böyle bir şey de yok. Mecburen gönderiyorlar. Kapattın ne oldu? Merdiven altına inecek. Varlıklı olan ne olacak? Gidip hoca tutacak, evde çocuğunu eğitecek. Peki, orta gelirli ne olacak, fakirin çocuğu ne olacak? O nedenle bu konu bizim de gündemimizdedir, bu konuda hassasız, duyarlıyız. Öğrencilerimizi dershaneye mecbur kılan eğitim sistemi değişmedikçe bu sistem değişmez. O sistemi değiştirmek için gelin, her türlü katkıyı veririz.

Değerli arkadaşlarım, iktidar kanadını dinlediğinizde Türkiye güllük gülistanlık. Bakın, kış kapıda bekliyor. Türkiye’nin ciddi sorunları var. Size farklı bir pencere açacağım. 24 Kasım Öğretmenler Günü, yani önümüzdeki Pazar günü Öğretmenler Günü. Büyük bir trajedi yaşıyor eğitim sistemimiz. 300 binin üstünde öğretmen atama bekliyor. Milli Eğitim Bakanlığının öğretmen ihtiyacı 140 bin. Büyük kentlerde matematik öğretmeni olmayan okullarımız var, Türkçe öğretmeni olmayan okullarımız var. Bu çocuklar dershaneye gitmesin de ne yapsınlar? 4+4+4 sistemini getirdiler.  Anne, 5 yaşındaki çocuğunu okula göndermemek için doktordan rapor almaya kalktı. Bu diktatör kalktı. Bu raporu alan çocuklar için “sizin çocuğunuz geri zekâlıdır.” suçlamasını yaptı, bu kadar ağır bir suçlama. Annelere sesleniyorum, bütün kadınlara sesleniyorum: Sizin çocuğunuza bu kadar ağır bir suçlama yapan birisine oy verirseniz iki elim yakanızda olacaktır. Evinizdeki olumsuz tablodan şikâyet ediyorsanız, 5 yaşındaki çocuğunuzu mecburen okula göndermek zorunda kalıyorsanız, göndermemek için rapor almak zorunda kalıyorsanız, o çocuk o merdivenleri çıkabilir mi? O çocuk tuvalete nasıl gidecek diye kaygı duyuyorsanız, sizi kaygılandıran bu iktidara oy vermeyeceksiniz, hesap soracaksınız; sizin göreviniz bu.

Zaman zaman şikâyet ederiz: Bu vatandaşlar neden çok fazla siyasetle ilgilenmiyorlar diye, neden bu kadar kutuplaştık diye şikâyetlerimiz olur. Size bir tablo çizeceğim, vatandaşın hâlini hep beraber bu tabloda görelim. Bu rakamlar benim rakamlarım değil, onu da söyleyeyim ama bu rakamları televizyonlarda duyamazsınız, tartışma programlarında bu rakamlar olmaz, bu rakamları gazetelerde de okuyamazsınız, oralarda da yer almaz. Bazı gazetelerde diplerde ufak, birkaç satır olarak yer alır. 2000-2013, değerli arkadaşlarım, vatandaşların bankalara olan borçları, tüketici kredisi ve kredi kartları borçları, 322,2 milyar liraya ulaşmış durumda, eski parayla 322 katrilyon lira. Bu vatandaş neyle uğraşır? Tam bir kâbusun içinde, bankalara 322 milyar lira borçları var. 2002’ye göre artan borç 49 kat. Şimdi o vatandaşlara sesleniyorum: Senin gelirin 2002’den bu yana 49 kat arttıysa, koşa koşa git oyunu AKP’ye ver. Seni hiçbir zaman eleştirmeyeceğim. Ama borcun 49 kat artarken gelirin 49 kat artmıyorsa, o zaman oturup düşüneceksin neden bu ülke bu hâldedir diye, neden ben bu hâldeyim diye düşüneceksin. Nereye gideceksin? Çözümün yeri belli, adresi belli; halkın zenginleşmesini savunan tek siyasal parti var, onun adı da Cumhuriyet Halk Partisidir.
2012’de bankalara borcunu ödeyemeyen, tüketici kredisi ve kredi kartı borcunu ödeyemeyen yurttaş sayısı 2 milyon 802 bin kişiye ulaştı, yani bankalarda kara listeye alındı. Yaklaşık 3 milyon kişi, 3 milyon yurttaş pes ediyor, borcumu ödeyemiyorum diyor.

Geçiyorum 2001’e. 2001, biliyorsunuz bir kriz yılıydı. Başbakanlığın önünde yazarkasa atılmıştı, esnaflar yürüyüşe geçmişti, büyük bir infial vardı, ekonomide kriz vardı. 2002 yılındaki icra dairelerindeki dosya sayısı, o krizin yoğun olduğu dönemdeki dosya sayısı 10 milyon 26 bin. Şimdiye geçiyorum, 2010, hani güllük gülistanlık, Türkiye müthiş gelişiyor, her şey tozpembe, icra dairelerindeki dosya sayısı 10 milyon 26 binden 2010 yılında 20 milyon 506 bine ulaştı. 2011, 20 milyon 772 bin; 2012 21 milyonu aştı. Bunlar, biliyorsunuz, törenle icra dairesi açtılar. İnsan biraz utanır ya, törenle icra dairesi açılır mı? Vatandaşın git gırtlağını sık, törenle açıyorsun.

Türkiye İstatistik Kurumunun rakamları, yani devletin resmî rakamları: Nüfusun yüzde 63’ü yoksulluk ve maddi yoksunluk içinde. Ben söylemiyorum bunu, TÜİK söylüyor, Meclise çok yakın. 43 milyon 686 bin kişi, altını çiziyorum 43 milyon 686 bin kişi şiddetli maddi yoksunluk içinde. Ben söylemiyorum, onlar söylüyorlar. Nüfusun yüzde 85,9’u haftada bir gün tatil yapma imkânına sahip değil. Yüzde 78’i mobilyalarını yenileme imkânına sahip değil. Yüzde 56,1’i iki günde bir et yemeği yeme imkânına sahip değil. Bunlar Türkiye’nin gerçek rakamları değerli arkadaşlar.

Peki, bu süre içinde ne kadar para harcandı? AKP iktidarı son on yılda ne kadar para harcadı? 1 trilyon 600 milyar dolar para harcadı. Bütün cumhuriyet hükümetlerinin harcadığı paradan daha fazlasını harcadı vergi, borçlanma ve özelleştirmelerle 1 trilyon 600 milyar dolar harcadı. Peki, vatandaş kendisine şu soruyu sormayacak mı: Bu paralar nereye gitti? Her doğan çocuk bu ülkede vergi verir, öldükten sonra da vergi vardır Veraset ve İntikal Vergisi. Ben vergi veriyorsam birileri bunun hesabını bana vermeli. Yoksulluğu söyledim, borçları söyledim, icra dairelerini söyledim, bu para nereye gitti? Yırtık ayakkabıyla siyasete girip dünyanın en zengin başbakanlarından birisi olana bu halk sormalı “Benim ödediğim vergileri sen nereye harcadın?” diye. Birileri köşeyi dönüyor ama. Bu ülkede altıncı gemicik sahibi olanlar da var, işte senin vergilerin oraya gidiyor. Senin paran oralara gidiyor. Birileri köşeyi dönüyor, bedelini sen ödüyorsun. Gözü kapalı gidip AKP’ye oy vermeyeceksin. Vatandaşsan sorgulayacaksın benim param nereye gidiyor diye. Demokrasinin çıkış noktası budur değerli arkadaşlarım.

Peki, biz ne diyoruz? Siyasetçi değil, önce halk zenginleşecek diyoruz, halkın cebi para görecek diyoruz, halk için çalışacağız diyoruz, halk için üreteceğiz diyoruz. Önce üreteceğiz, sonra adam gibi paylaşacağız diyoruz, biz bunu savunuyoruz.

Değerli arkadaşlarım, büyük sanatçı Ahmet Kaya, hepimiz türkülerini büyük bir keyifle, bazen hüzünle dinleriz. 13’üncü ölüm yıldönümünü geride bıraktık. Genel Başkan olarak Paris’te Sosyalist Enternasyonalin toplantısına gittiğimde Ahmet Kaya’nın da mezarını ziyaret etmiş ve bir karanfil bırakmıştım. Hüzünle ayrılmıştı aramızdan, doğduğu topraklardan uzakta yaşamını yitirmişti, arkasından hüzün bırakmıştı bütün Türkiye’ye. Giderken pek çok kişi eleştirdi onu ama o bir sanatçıydı, o bir devrimciydi, o bir müzisyendi. O hiçbir zaman mağrurun yanında olmadı, hiçbir zaman zalimin yanında olmadı; o, zulme uğrayanların yanında oldu. 12 Eylül darbesinden sonra hapislerde işkence gören, hapse atılan binlerce insanın sesi oldu, türküsü oldu. Ahmet Kaya böyle birisiydi. Haksızlığa, hukuksuzluğa direndi, direnen birisiydi Ahmet Kaya. Mücadele etti, mücadelesinden asla vazgeçmedi. Onu saygın kılan da bu duruşudur; zalimin yanında değil, mazlumun yanındaydı. Onu sanatçı kılan da zaten bu duruşudur. Tek başına mağrurca yoluna devam etti “Ben devrimciyim, benim bir kimliğim var. Ben halktan yanayım, halkın çıkarlarını savunurum ben.” dedi. Çünkü o çok iyi biliyordu ki, iktidar yalakasından sanatçı çıkmaz, onu biliyordu.

Diktatörlerin temel bir özelliği vardır değerli arkadaşlarım, her şeyi istismar ederler. Kendi çıkarları uğruna feda etmeyecekleri hiçbir şey yoktur. Dini istismar ederler, etnik kimliği istismar ederler, sanatçıları istismar ederler her şeyi istismar ederler. Bunların temel görevlerinden birisi de budur. Erdoğan, Ahmet Kayayı da istismar etti. Diyarbakır’da “Ahmet Kaya aramızda olsaydı, yaşasaydı o da bugün aramızda olurdu.” diyor. Ahmet Kaya bugün yaşasaydı, ben söyleyeyim, Gezi eylemcilerinin yanında olurdu ve şimdi hapisteydi. Neden Gezi eylemcilerinin yanında olurdu Ahmet Kaya? Öyle ya, onu da söyleyeyim. Gezi eylemlerinde, Taksim protestolarında 7 478 yurttaşımız yaralandı, yani 7 500 yurttaş polis şiddetiyle yaralandı. 91 kişi kafa travmasına uğradı, binlerce genç insan işkence gördü, hâlâ görmeye de devam ediyor. Gencecik çocuklarımızdan 10’u aşkın gözünü yitiren çocuklarımız var, 1 kişinin dalağı alındı, hayatının baharında 7 gencimiz öldürüldü. Ahmet gibi bir duyarlı sanatçı böyle bir olay karşısında Recep Tayyip Erdoğan’a övgüler düzebilir miydi? Böyle bir şey yapabilir mi? “Ahmet Kaya yaşasaydı aramızda olurdu” diyor. Bırak sen, Ahmet Kaya’yı istismar etme. Ahmet Kaya yaşasaydı Gezi eylemcilerinin yanında olurdu ve sen de onun karşısında olurdun. Neden söylüyorum? Gezi eylemcileri ne istiyordu? Tam demokrasi. Ne istiyordu? Daha fazla özgürlük… Ahmet Kaya, bütün mücadelesini neyin üstüne inşa etti; demokrasi ve özgürlük üzerine değil mi? Onu istismar ediyor.

Değerli arkadaşlarım, Ahmet Kaya Ethem Sarısülük için, Abdullah Cömert için, Ali İsmail Korkmaz için türküler yazardı, ağıtlar yazardı bugün.  O, bu toprakların insanı idi. Mazlumun yanındaydı, zalimin karşısındaydı. Sen Ahmet Kaya’yı tanımıyorsun. Sen Ahmet Kaya’nın türkülerini bile dinlememişsin. Ahmet Kaya kimdir onu bile bilmiyorsun çünkü sen içinden geldiği gibi konuşamıyorsun, cama yazıyorlar oradan okuyorsun. Camdan adam olmaz.Ahmet Kaya, 12 Eylül zulmüne uğrayan, daha sonra da hapislerde çürüyen pek çok insan için türküler yazdı; türküler söyledi, ağıtlar yaktı Ahmet Kaya. Hepimiz dinledik onları, bazen gözyaşı içinde bazen sevinçle dinledik Ahmet Kaya’yı. Ahmet Kaya’yı sen nasıl ağzına alabilirsin? Bir diktatör Ahmet Kaya’yı nasıl ağzına alabilir? Ahmet Kaya’yı sen tanımıyorsun, bilmiyorsun sen Ahmet Kaya’yı; Ahmet Kaya farklı bir adamdı. Ahmet Kaya devrimcidir, Ahmet Kaya yüreklidir, Ahmet Kaya dirençlidir, Ahmet Kaya böyledir.  Senin o özel yetkili mahkemelerin Ahmet Kaya’nın dışarıya gitmesine yol açtı. Sen şimdi, bu özel yetkili mahkemeleri savunmuyor musun? Ahmet Kaya’nın meşhur bir türküsü var: Türküsünde şöyle diyor, bir iki cümleyle ifade edeyim. “Hadi, sen işine git, herkes kendi işine. Sokaklarında…” yani “Taksim’de, Uludere’de zulüm var lo. Düşemem zalimin, Tayyip’in peşine” diye seslendirdi Ahmet Kaya, olay budur.

Elbette sanatçı ve sanat önemlidir, cümleye öyle başladık. Bir sanatçımızın vefatı dolayısıyla sanatın ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalıştık. Sanat ve sanatçı bizim yaşam kalitemizi belirler, onu söyledik. Hiçbir sanatçının sürgüne gönderilmesini istemeyiz. Bunun acısını bu toplum çok çekti. Rahmetli Ruhi Su kanser hastasıydı, yurt dışına gidecekti. Kenen Evren ve arkadaşları onun yurt dışında tedavisine izin vermediler, pasaport vermediler ona. Bu unutulabilir mi değerli arkadaşlarım? Şivan Perver önemli bir sanatçımız. O, Halepçe vahşetini en güzel okuyan insanlardan birisidir. Kürtçeyi bilmesek bile o türküyü dinlediğimizde tüylerimiz diken diken olur. Orada bir insanlık dramının anlatıldığını biliriz ve öğreniriz. Şivan Perver Halepçe ağıtının bir yerinde şöyle söylüyor: “İmdat, imdat yine bize fermandır. Yukarıdan jetlerin gümbürtüleri, homurtu sesleri geliyor. Her yeri taş, ateş, duman ve sis içinde bırakıyor. Aşağıdan ise çocukların çığlıkları, anne babaların imdatlarının sesleri geliyor.” Bunu söylüyor Şivan Perver. Ben Şivan Perver’e sormak isterim: Diyarbakır’a gittin, sahneye de çıktın. Roboski’de yani Uludere’de öldürülen yurttaşlarımızın, 34 yurttaşımızın hesabı verilmeden, onun hesabı sorulmadan sen hangi yüzle Recep Tayyip Erdoğan’a övgüler düzüyorsun?  34 yurttaşımız öldürülmüş, kanları dahi kurumadı. Tek takipçisi varız, biziz. Adam gibi muhalefet şerhi yazan biziz. Dışarıda oturacaksın, “fendim, Uludere’de öldürülen yurttaşlarımız var, üzüldüm” diyeceksin, faillere meydanda, talimatı veren Recep Tayyip Erdoğan ve sen ona övgüler düzeceksin, nasıl olur bu değerli arkadaşlarım? Nasıl olur böyle bir şey? Sen sanatçısın, sanatına saygı duyarız, sesine saygı duyarız ama sanatçı zalimin yanında yer alan kişi değildir, zalimin karşısındadır Ahmet Kaya gibi. Otur, Ahmet Kaya’nın gösterdiği yürekliliği göster, bunu isteriz biz.

Uludere olayının takipçisi olmayı sürdüreceğiz. Söyledim, talimatı veren Erdoğan, o insanları öldürten Erdoğan, dosyayı kapatan Erdoğan, dosyayı gizleyen Erdoğan, şimdi kalkmış barıştan söz ediyor. Hangi barıştan öz ediyorsun sen? Şivan Perver de unutmasın: Çıktığı sahnede bir sanatçı kimliğini geride bıraktı. AKP’nin seçim propagandası afişine malzeme oldu. Senin konumun o. Bir sanatçı o duruma asla düşmemeli, işin özeti budur.

Değerli arkadaşlarım, eğer bu ülkede, öz önce söyledim Gezi olaylarında, gençler öldürülürse, binlerce kişi yaralanır, biber gazıyla şu veya bu şekilde hayatını kaybederse, yaralanırsa, acı çekerse, cefa çekerse sanatçı bunlara sahip çıkmak zorundadır, onların türküsünü söylemek zorundadır sanatçı. Barış bütün yurt sathında olmak zorundadır; A ilinde barış, B ilinde kavga olmaz. Bunu yaptığınız andan itibaren ülkeye barışı getiremezsiniz. Diyarbakır’da barıştan söz ediyor. Aslında sevinmedim değil, çünkü ben acaba yeni bir cezaevi açılışından falan mı söz edecek dedim. Barıştan söz ettiğine göre önemli bir aşama kat etmiş Erdoğan ve Diyarbakırlıların da onu unutmamaları gerektiğini özellikle belirteyim.

Yine, Diyarbakır’da ne diyor: “Şam’ın ağıtı bizim ağıtımızdır, Kamışlı’nın derdi bizim derdimizdir.” Ne denir? Peki kardeşim, Kamışlı’nın derdi senin derdinse, bu Nusaybin’deki duvarı senin dublörün mü acaba örüyor, kim yapıyor bunu? “Kamışlı’nın derdi benim derdimdir” yalan söylüyorsun, duvar örüyorsun sen oraya. “Şam’ın ağıtı bizim ağıtımızdır.” Peki, bu Şam’a, Suriye’ye eline silah verip gönderdiği adamlar kimin adamları? “Git orada kardeşini öldür” dediğin adamlar kimin adamları? Orada yakılan ağıtların hepsinin sorumlusu sensin, bunu sen nasıl bilmezsin?

Şunu söylese ben anlarım: “Şam’da dökülen her kanın sorumlusu benim, orada her kullanılan silahı da ben temin ettim.” Eyvallah, doğrudur söylediğin o zaman. Ama orada yakılan ağıtların sorumlusu sensin, bunun böyle bilinmesi lazım.

Değerli arkadaşlarım, Barzani’yi bir dönem Kuzey Irak’ta PKK’nın hamisi olarak suçluyordu. Erdoğan’ın 2007’de katıldığı bir televizyon programı var, şöyle diyor: “Bizim muhatabımız oradaki Kürt liderler değildir, Irak’ın merkezî hükümetidir. Ben merkezî hükümetin cumhurbaşkanıyla da, başbakanıyla da görüştüm ama bunun dışındaki bir kabile reisiyle ben görüşmem.” Şimdi merak ediyorum: Daha dün kabile reisi dediğin adam Diyarbakır’a geldi, sen koşa koşa ayağına gittin. Nasıl bir kabile reisi ki bu, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını ayağına getiriyor? Hangi Erdoğan’a inanacağız biz? Bedende iki ruhu taşıyan bir kişi Başbakanlık koltuğunda oturabilir mi? Böyle bir anlayış olabilir mi? Barzani değişti mi? Hayır, değişmedi. Irak değişti mi? Irak da değişmedi. Değişen kim? Erdoğan, değişen o. Öyle bir değişime uğradı ki Barzani’nin başındaki konfetileri ayıklama görevini üstlendi âdeta. Kimsin sen ya? Neden bu hâle getiriyorsun bu ülkeyi, yazık, günah değil mi?

Değerli arkadaşlarım, bir şey daha söylüyor: “Cezaevleri boşaltılacak.” İyi de bu cezaevlerini tıka basa dolduran kim? Sen değil misin? Yatacak yer kalmadı cezaevlerinde. Yatırım programlarına yeni cezaevleri aldın sen. Bakın, değerli arkadaşlarım, dil sürçmesi değil kafasının arkasındaki bir düşünce. Yine Ahmet Kaya’dan söz ediyor Diyarbakır’da “Hoşça kal gözüm” diye bir sözü var Ahmet Kaya’nın, onu şöyle okuyor: “Hoşça kal çözüm” diye okuyor. Kafasının arkasında bu var. Erdoğan budur, herkes bunu görmeli ve bunu tanımalı. Zaten geçen her gün bunun kimliğinin daha net ortaya çıkmasını sağlıyor. Biz bunu böyle göreceğiz.

Gezi olayını hâlâ içinden atmış değil, hâlâ suçluyor. Davutoğlu Amerika’ya gitti, dönüşünde diyor ki “Gezi’den onur duyuyoruz.” Merak ediyorum ya, birisi onur duyuyor, birisi suçluyor; kim bunlar, ne yapıyorlar bunlar?

Değerli arkadaşlarım, Diyarbakır’da o toplantı yapıldı, hep beraber izlendi, gözyaşları akıtıldı ama bir tablo daha vardı. Diyarbakırlı bir anne, oğlu Medeni Yıldırım’ın katilinin bulunmasını istiyor tek başına. Diyarbakır sokaklarında sırtında oğlunun fotoğrafı var ve Erdoğan’a şöyle söylüyor: “Senin vicdanın yok mu? Oğlumun katillerini neden bulmuyorsun?” Bu kadının sesi, o meydanda toplanan binlerin sesinden daha güçlüdür.  Çünkü bu kadının yüreği yanıyor, oğlunun katillerinin bulunmasını istiyor. Öbür tarafta ise bir şov yapılıyor, bir yerel seçim şovu yapılıyor, her şey istismar edilerek yapılıyor, Diyarbakırlıların bu gerçeği görmesi lazım. Bir annenin çığlığı sizin vicdanınızı kanatmalı. Bir annenin çığlığı “Oğlumun katillerini bulun” diyor, “oğlumun katili sensin” diyor ama öbür taraftan binlerce Diyarbakırlı bu tabloyu görmüyor ve Erdoğan’ı alkışlıyor. Bu, benim içime sinmiyor. Bir annenin feryadı on binlerden daha güçlüdür. Bir annenin talebi on binlerden daha güçlüdür. Görmüyorsunuz bunları.

Ve yine, değerli arkadaşlarım, Diyarbakır’da o miting yapılıyor, şovlar yapılıyor, sanatçılar çıkarılmış Erdoğan’a övgüler diziliyor. Türkü söyleniyor, koro hâlinde ağlıyorlar, ağlamaktan sorumlu olan bakan da ağlıyor, hep beraber ağlıyorlar.  Herhâlde Ali İsmail Korkmaz için ağlamıyorlar.  Herhâlde Medeni Yıldırım için ağlamıyorlar. Bakın, değerli arkadaşlarım, aynı sıralarda İstanbul’da gösteri var, Berkin Elvan, 14 yaşında bir çocuk, ekmek almaya gidiyor, polisin biber gazıyla yaralanıyor ve uzun süredir komada. Anne acılı, aile acılı, gösteri yapılıyor sorumluların bulunması için. Polis şiddeti uygulanıyor, bir göstericinin ayağı kırılıyor. Diyarbakır’da herhâlde bunun için ağlamıyorlar. “Barış” diyorlar, hangi barıştan söz ediyorsun sen? En demokratik hakkını kullanan, sorumluların bulunmasını isteyen bir gösteride bir göstericinin ayağını kırıyorsunuz, sonra kalkıp Diyarbakır’da barıştan söz ediyorsunuz, hangi barıştan söz ediyorsunuz siz?

Değerli arkadaşlarım, cezaevlerinden söz ettim, tıka basa doldurdular, cezaevleri insanların ölüme terk edildiği yerler değildir. Ağır hastaların sorgusuz sualsiz yatırıldığı yerler değildir. Yaşam hakkı denen bir kural vardır, evrensel bir kuraldır, cezaevlerinde yatanların sorumlusu hükümetin kendisidir. Bakın, Fatih Hilmioğlu hasta, bir bilim insanı; tedavi görmesi lazım “Hayır, sen hapishanede kalacaksın. Ölüme yatacaksın orada.” diyorlar. Biz itiraz ediyoruz. Barış için diyoruz, yaşam hakkı için diyoruz bir kanun teklifi verdik, hastalar hapishanede kalmasın, tedavi görsünler diye. Bugün öğleden sonra Genel Kurulda görüşülecek. Bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: Bugün öğleden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda Cumhuriyet Halk Partili milletvekillerinin verdiği kanun teklifi görüşülecek. Bakalım AKP evet mi diyecek, hayır mı diyecek.  Kim barıştan yana, kim barıştan yana değil bunu hep beraber görmüş olacağız.

Rooswelt’in güzel bir sözü var değerli arkadaşlar: “Barışa inanmak yetmez, barışı istemek de gerekir.” Barışı istemek yetmez, barış için çalışmak da gerekir diyor. Barış için biraz yürekli olmak lazım, cesur olmak lazım, kararlı olmak, insanı sevmek lazım. Barış için demokrasiden ödün vermemek lazım, demokrasiyi genişletmek lazım, özgürlük alanlarını genişletmek lazım, barışın yolu budur. Siz kendi ülkenizde barış mı istiyorsunuz, önce şu Suriye politikasından vazgeçin. Diyarbakır’daki tablo yanlış Suriye politikasının ortaya koyduğu bir tablodur, herkes bunu böyle bilsin. Suriye’de tökezlediler, ortaya çıkan tabloyu Diyarbakır’la telafi etmeye çalışıyorlar. Herkes bu gerçeği görüyor, herkes bu gerçeği anlıyor. Siz barıştan mı söz ediyorsunuz, gelin özel yetkili mahkemeleri kaldıralım. Niye kaldırmıyorsunuz? Elinizden tutan mı var? Siz barıştan mı söz ediyorsunuz, oturuyorsunuz saf saf poşu de takmışsınız barıştan söz ediyorsunuz. Cihan Kırmızıgül, poşu taktı diye mahkûm edildi, 11 yıl hapiste yatıyor, hangi barıştan söz ediyorsunuz siz?  Şivan Perver’e sormak istiyorum: Poşu taktı, poşuyu İstanbul’da da bir arkadaşınız taktı, Cihan Kırmızıgül’dü onun adı, 11 yıl hapisle yargılandı ve mahkûm oldu. Sen, Erdoğan’a nasıl övgüler diziyorsun? Sen bu gerçekleri görmüyor musun? Hangi sanat adına bunları yapıyorsun sen? 18 aylık Mehmet Uytun 2009′da Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması protestolarında gaz fişeği ile öldürüldü. Katilleri bilen var mı? Hayır. Teslim eden var mı? Hayır. Hangi barıştın söz ediyorsunuz siz. Faili meçhul cinayetler, faili meçhul cinayetlerin üzerine CHP kadar giden var mı? Hayır. Barıştan söz ediyorsun, önce faili meçhul cinayetleri aydınlatacaksın bu ülkede barışın olmasını istiyorsan. Toplantı ve gösteri hakkını genişletelim, gel, Anayasal güvencesi var. En demokratik taleplerini dile getiren insanlara nasıl bu kadar şiddet uygularsın? “Talimatı ben verdim” diyor. Ölümlerden sen sorumlusun o zaman. Ayrıca, barışı isteyen birisi toplumu bölmez. Şu Alevi, şu Sünni, şu Kürt, şu Türk, efendim bu meşru, öbürü gayrimeşru böyle bir şey olur mu? Bir Başbakanın ağzına yakışır mı bunlar? Toplumu bütünleştirmek varken ayrıştırıyorsunuz, sonra da kalkıyorsunuz Diyarbakır’da barıştan söz ediyorsunuz. Ne için? Yerel seçimlere ön hazırlık için.

Değerli arkadaşlarım, yine barıştan söz ediyorsun gel, siyasal Partiler Yasasını değiştirelim, şu lider sultasına son verelim, sen de rahat et, neden yapmıyorsun bunu? 12 Eylül yasalarının arkasına sığınandan barış sözü çıktığı zaman biz buna inanacak mıyız? Yüzde 10 seçim barajını kaldıralım. Yasal oy hırsızlığı, vatandaşın başka partiye verdiği oyla sen milletvekili çıkarıyorsun, gel, bunu kaldıralım. Gelmiyorsun.

Değerli arkadaşlarım, işin özeti şudur: Barış istiyorsan valin millete küfretmeyecek, sen de küfretmeyeceksin. Adanalılara söylüyorum: O lafın arkasında hiçbir Adanalı kalmamalı.  O lafı Adanalılara söyledi, Erdoğan da “Ben onu yedirtmem” dedi, yani o lafı aynı zamanda ben de sahipleniyorum dedi. O laf, valinin lafı olmanın ötesine geçti Erdoğan’ın lafıdır, Adanalılar bunu çok iyi bilsinler.

Barış isteyeceksin muhalefeti düşman gibi göreceksin. Ne diyor Bülent Arınç’a: “Düşmanları sevindirme” Allah Allah… Allah Allah… Ya, vatandaş ne zamandan beri düşman oldu ve bu adam kalkmış barıştan söz ediyor. Ne denir: Allah akıl fikir versin denir, başka ne denir yani. Barıştan söz ediyor, Orta Doğu Teknik Üniversitesinde bir öğrenciyi polisler ateşe atıyorlar, hangi barıştan söz ediyorsun sen?

Değerli arkadaşlarım, tabii Diyarbakır’a gitti bir de açıklama yaptı, 1 318 tesisin açılışını yaptı. Dedim ki 1 318 tesis açılmışsa Diyarbakır artık doğunun Paris’i olmuştur, Diyarbakır’da işsiz bitmiştir, bütün işsizler Diyarbakır’a akın etmiştir biz de orada iş buluruz diye. Bu 1 318 tesis nedir diye baktık, dile kolay. Önce, olur ya bu tesis lafına baktık, bu tesis ne demek? Türk Dil Kurumu “bir şeyi inşa etme, yapma, kurma, temelini atma” tesis olarak böyle tanımlıyor. Şimdi, sanat yapıları vardır yol kenarında. Bu sanat yapısı dediğimiz heykel falan değil, yolun kenarına ağaç dikersiniz, bu sanat yapısı olarak tanımlanır. Açtığı tesislerden 14 tanesi böyle, herhâlde 14 tane ağaç dikilmiş, o da bir tesisi açmış oluyor. Şu kadar asfalt yaptık diyor. Ya, asfalt ne zamandan beri tesis olmaya başladı? Emin olun, samimi söylüyorum, liste burada. Bunu da vermiyorlar kimseye, neyse zor bela elde ettik çünkü kimse bu ayıpları görmesin diye. Eski binalar onarılıyor, bunlar da yeni tesis diye listelere konulmuş. Mesela, arazi toplulaştırma çalışmaları. Bunlar idari işler, yani bunun neresi tesis? O da burada yer alıyor. Daha da önemlisi, destek programları var, bunların her birisi birer tesis olarak geçmiş; 1 318 tesisi böylece Diyarbakır’da Recep Tayyip Erdoğan açmış oluyor. Ne demiştik? Yalancıdan başbakan olmaz.

Diyarbakır’a cezaevi sözü verdi, oy aldı; 1 318 tesis, Diyarbakırlılara sesleniyorum, tek tek gidin bu tesisler nedir bir sorun bakalım. Sizi kandırıyor, size yalan söylüyor. Yalan söyleyen adamdan Başbakan olmaz, hâlâ öğrenemediniz mi?

Hepinize en içten selamlarımı, saygılarımı sunuyorum.

    Salı, 19 Kasım 2013 16:02

Bağlantılı Konular