Şafak Pavey:"Biz sekülerizm ve laikliğe çok emek verdik. O yüzden asla vazgeçmeyeceğiz, asla."

“Birbirimize uçurumun iki tarafından nefretle bakan bir toplum gibi olduk” diyen Genel Başkan Yardımcısı Şafak Pavey Kadın Kolları Küçük Kurultayı’nda görüşlerini şöyle açıkladı.

“Çünkü karanlıktı otobüsün içi ve bir kızın inlemeleri, feryatları geliyordu. Sonradan adının Pınar olduğunu öğrendiğim kız ağlayarak abi ben bir şey yapmadım deyip duruyordu. Abi valla evime gidiyordum, baktım adı Süleyman olan polis kızın resmen boğazına yapışmıştı ve kafasını cama vuruyordu. İnanılır gibi değildi gördüklerim. Erkekler olacaklar güya. Savunmasız bir kıza girişiyorlardı. Ben şaşkın şaşkın bakarken ne bakıyorsun lan diye bana da vurmaya başladılar. Sonra biran otobüsün ışıkları yandı. Kız hala ağlıyordu, inliyor, bağırıyordu. Sonra o Süleyman denilen polis şoföre küfür etti. Kapat lan ışığı dedi. Işıklar yandığında biran Pınar’ın yüzündeki dehşeti gördüm ve ona yardım edemediğim için çok büyük suçluluk hissettim. Ama ne yapabilirdim ki. Sonra erkekliğimden utandım. Çünkü kıza seni burada (…………….) kimsenin haberi bile olmaz, karanlıkta zaten dedi o Süleyman ve kızcağız tamam abi dedi. Çaresizliğini düşünebiliyor musunuz? O zaman kanım dondu.

Sevgili yol arkadaşlarım, size selam bile veremeden okuduğum bu satırları 2 Ekim tarihli bir gazeteden aldım. İçinde bulunduğumuz çağda yaşanmış bir olay bu. Gezi olayları sırasında 2 Haziran’da gözaltına alınan, Beşiktaş’a götürülen öğrencilerden bir kız öğrenci Pınar’ın hikayesi bu.

Aynı otobüste benzer tacize maruz kalmış bir erkek öğrencinin ağzından dinlediniz. Aslında bugün buraya doğa hakları ve kadından söz etmeye gelmiştim. Ama Pınar’ın feryadını duymamazlıktan gelemedim. Benimde kanım dondu. Sormak isterim çürüyen gençlik dedikleri tecavüze uğrayan mı, tecavüz etmeye yeltenen mi? Pınar’ın başına gelenlerin hesabını Başbakana mı sormak gerekiyor yoksa polis gücünü kontrol etmesiyle adı geçen Fethullah Gülen’e mi? Kime soracağız?

Sevgili dostlarım, sevgili kadın kollarımızın değerli üyeleri, benim tek kolum var. Tek kolumla Pınar’ın başına gelenlerin hebasını soracağım. Peki şimdi size soruyorum, Sevgili Hilal sana da, ikinci kolum sol kolum olur musunuz? O sizlersiniz. Ellerimizi birleştirip bu felaketin kızlarımızın başına gelmesini engellemek için ikinci kolum olur musunuz dedim ve orada olduğunuzu zaten biliyorum. Biz bunu beraber yapacağız. Ellerimizi birleştireceğiz ve beraber yapacağız.

Toplum olarak son konuştuklarımıza bir göz atmak isterim. Geçenlerde hamilelerin sokağa çıkıp çıkmayacağının ahlaka uygun ya da uygunsuz olduğunu konuştuk. Sonra genç kızlarımızın şortlarından bahsetmeye başladık. Üniversitelerdeki karma yurtlar sanki başka sıkıntımız yokmuş gibi toplum olarak hükümetimizin en büyük sıkıntıların, çözülecek sorunların üstünde görünüyor. Sinsi bir propaganda ile karma yurtlarda kız ve erkek öğrencilerin aynı yatağa paylaştıkları algısı yayılıyor. Son bir ayda 20’den fazla karma üniversite yurdu ayrıştırıldı. Geçen sene Kadırga ve Edirnekapı karma öğrenci yurtlarının ayrılmasına ilişkin verdiğim soru önergesini vermiştim. O günden bugüne uğradığım hakaret ve ahlaksız teklifleri size anlatmaya yüzüm tutmaz. Ahlak kaygısı ile yurtları ayıranların kendileri düşünmeyenlere layık gördükleri ahlaksız saldırıyı içinde bulundukları tablonun aynası olarak size sunmak isterim. Evet bu bir ayna onlara.

Nazım Hikmet’in çok ünlü bir dizesini içim sızlayarak hatırlıyorum bu aralar. “Ben ölen babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim”. Peki neden içimiz sızlıyor bunu duyunca? Çünkü sanırım artık kızlarımız annelerinden daha geri bir hayat standardına doğuyorlar. Nereden nereye geldik? İnanılmaz değil mi? Ahlak algısının küresel bir tanımı yok. Dolayısıyla birçok toplumda cephenin en önemli silahı olarak kadına ahlak üzerinden saldırılıyor. Elbette erkeklerle üç tane rolümüz eşit. Ebeveyn olmak, çocuk olmak birde eş olmak. Bunları paylaşabiliriz. Paylaşamadığımız iki tane daha rolümüz var kadın olarak. Bir çocuğu hayata getirmek, bir canlıyı hayata getirmek ve de ahlaklı, iyi bir kadın rolü. İçinde bulunduğumuz çağa bakınca ensest, tecavüz gibi insan haysiyetini inciten suçlarla kapalı toplumların hiç hesaplaşmadıklarını, istatistiklere bile almadıklarını görüyoruz. O halde cinsiyetleri ayırmak ya da toplumun erdemlerini kadınlar üstünden kontrol etmek ahlaka çare olmuyor. Kadın ve erkeğin birbirine uzak tutulduğu toplumlarda yoksulluğun, şiddetin ve kederin sonu gelmiyor.

Bakalım Ortadoğu’ya. Türkiye büyük dönüşümlerle kendisini bu toplumlardan sıyırmaya çalışmış, kadınını güçlendirmek için büyük emek vermiş bir ülke. Bunu hepimiz biliyoruz. Bu emek şimdi sistemli bir çalışmayla yok ediliyor. Ama biz sekülerizm ve laikliğe çok emek verdik. O yüzden asla vazgeçmeyeceğiz asla!

İçinde bulunduğumuz açmazdan çıkamayışımızın önünde gelenekçi efsanelerle gerçek arasındaki uçurumun olduğunu düşünüyorum ben. Bizim toplumumuzda kızlar üç temel değerle yetiştiriliyorlar. Bir; mutlak itaat. Böylelikle kendi kararlarını verememeye yol açıyor. İki; büyüğün çizdiği hayatı yaşamak. Üç; geleneğe mutlak bağlılık. İşte bu yüzden bizim artık bu saatten sonra önyargı ve geleneği kadın özgürlüğü ile nasıl uzlaştıracağımıza kafa yormamız gerekiyor. Özgürlükler ve geleneklerin uzlaşması bence bizim önümüzdeki en büyük görev. Bunu çözersek inanın bana daha birçok topluma gelenekle çok büyük mücadele veren daha birçok topluma örnek ve model olabiliriz. Bunun için tek aday zaten Türkiye’dir bu coğrafyada. Bununda tek yolu sekülerizmdir.

Ancak öte yandan ilk kez bir Müslüman ülkeden kırmızılı kadın Ceyda Sungur doğayı ve İstanbul’un 75 tane ağacını korumak için zehirli gaza karşı durduğunda modern hayatın simgesi oldu. İlk defa bir Müslüman ülkenin direnişlerde bir kadın simgesi oldu. Türkiye’den. Dünyanın pek çok yerinde magnetide yapıldı, posteri de basıldı. O halde bireysel, bağımsız ve kendi hayatlarına kendileri karar vererek topluma katılan kızlarımızın gücünü asla küçümseme haddimiz olamaz. Asla. O halde görevimiz toplumumuzun her köşesinden Ceydaları bulup günışığına çıkarmak diye düşünüyorum. Genellikle yoksulluğun cinsiyetlere adil dağılımı önlediğine inanılır. Ama bu efsane mesela dünya bankası raporuyla çöküyor. Dünyanın en fakir ülkelerinden bir tanesi olan Mozambik dünyanın en eşit, en adil kadın – erkek fırsat eşitliğinin yaşandığı ülke seçildi. Diğer yandan dünyanın en zengin, kişi başına 130 bin dolar gelir düşen Katar’a baktığımızda kadın – erkek fırsat eşitliğinde sondan 113. Demek ki sadece parayla saadet olmuyor.

Örneğin Pakistan’da kadınlara karşı asit saldırılarıyla devam eden Fenomene bakalım. Kadınların cinsel taciz yada aile anlaşmazlıklarına karşı direnen, zorla evliliği reddetmesi sonucu yüzlerine atılan asit saldırılarından bahsediyorum. Bunun için Pakistan parlamentosundaki kadınlar ki bizimle neredeyse eşit, eşdeğer %14 temsiliyetleri var. Çok yasalar çıkardılar ama yasalar caydırıcı olmuyor. Neden? Neden dersiniz? Çünkü yasayı uygulayıcı oraya gittiğinde eğer gerçekten kadının hala suçlu olduğunu düşünüyorsa o yasa uygulanmıyor. Peki biz bu kültürel direnç karşısında nasıl duracağız? O polis memurunun kültürel inancını nasıl dönüştürebileceğiz? Adalet ve hakka, özgürlüklere uygun olarak. Örneğin Afganistan’da, Çeçenistan’da çocuk askerler, çocuk gelinler ailelerinden satın alınarak bütün tarafların rızası içinde istismar edilebiliyorlar. Aileler razı, alanlar razı. Peki kiminle savaşıyoruz o zaman? Karşımızda duran bunları tolere eden gelenekle savaşıyoruz. Artık direnen insan hakları sözleşmelerini imzalayıp onaylamış, diplomaside ya da uluslararası toplumun bir parçası olmak için ayrımcılığın bir utanç olduğunu kabul etmiş devletler değil karşımızda duran. Direnen geleneklerden söz ediyoruz artık. Önümüzdeki 20 sene mücadelemiz bence bununla olacak. Efsaneyle gerçek arasındaki farkı cesur olarak konuşabildiğimizde bahanelerden vazgeçtiğimiz gün modern topluma katılmak konusunda ilk gerçek sosyal adımı atmış olacağımıza inanıyorum.

Kadın gelenekçi toplumlarda cinsellik üstünden kontrol ediliyor. Demiştik ahlak kavramı. Tam bir tanımı da yok nereye giderseniz gidelim. Toplumdaki çoğunluk kadın üzerindeki baskın kültürü değişmedikçe zirvedeki bir avuç kadının başarısı ile güçlü kadın yaratılamıyor. Elbette çok değerlidir %5. Ama benim için önemli olan %95. Aksine aradaki uçurum o kadar büyüyor ki çoğunluk azınlığın hiç tanımadığı değerlere sarmalanıp değil gelişmek, aksine modern hayatın tehdidi haline geliyor. Bir uçurumun iki tarafından birbirine nefretle bakan iki yabancı topluluk oluşuyor. Bu size tanıdık geldi mi? Bugün Türkiye’deki gerçeklik budur. Birbirimize uçurumun iki tarafından nefretle bakan bir toplum gibi olduk. Önceki yıllarda her türlü sıkıntımızın çözümünü yasalarda arayarak fena halde yanıldığımızı düşünüyorum. Bağnaz erkek kontrolünün canlı tuttuğu gelenek yasalara karşı güçlü bir meydan okumayla direniyor. Yasalarımız güzelleşti ama sokağın gerçeği daha da kötüye gidiyor. Bugün kadın mücadelemize dediğim gibi artık direnen devletler değil, direnen gelenekler daha çok engel olmakta. Bize geçmişten yoğun önyargılar ve ayrımcılık miras kaldı. Biliyorum bazılarınız bununla bizden önceki kuşaklarda da çok büyük mücadele ettiniz. Ama bu miras bize de kaldı. O yüzden bize bırakılmış bu ağır yükü gelecek nesillerin omuzlarından temizlemek ve kaldırmak bizim görevimizdir. Ceyda’nın biber gazında uçuşan kırmızı elbisesi önümüzde duran modelimizdir. Hem de doğa için direnen özgür kadın modeli olarak.

Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak doğa için ne yaptık derseniz. Çok değerli bir zafer kazandık. AKP iktidara geldiğinden buyana ilk kez bir yasayı geçirme cesaretini bulamadı. Tabiat Kanunu İzleme Platformu altında 121 sivil toplum kuruluşuyla çalışarak AKP’nin tabiatı ve biyolojik çeşitliliği koruma, biz ona korumama kanunu diyoruz. Çünkü milli parklarımızı bile imara açmayı planlayan bir kanun tasarısıydı bu. AKP’nin bu kanun tasarısını meclis gündemine getirmesini önledik. Ve hatta Çevre ve Şehircilik Bakanı örgütlü tepkimiz sonucunda basına demeç vererek 6 Haziran’da tam da gezi olaylarının ortasında meclis gündemine gelmesi beklenen Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu Tasarısı teklifinin tamamen kendi gündemlerinden çıkarıldığını söyledi. Bunu sizinle paylaşmaktan onur duyuyorum.

Elbette mücadelemiz devam ediyor. Nasıl mı? 2 Haziran Çevre Gününde duyurduğumuz 1,5 senedir sivil toplum ve genç akademisyenlerle çalışarak hazırladığımız haritamız doğa katliamı haritamızı şimdi gösteriyoruz. Doğa katliamı haritamızda Türkiye’nin 92 tane katledilen noktasını tespit ettik ve artık rehberimiz bu. Doğal değerlerimizi korumak için enerjimizi nereye harcayacağımızı biliyoruz. Ekleyecekleriniz varsa sayfamızda açık olarak duruyor. İnteraktif olarak sizlerin de katkılarını bekliyoruz. Bulunduğunuz şehirlerde, kasabalarda verdiğiniz doğa mücadelesini lütfen bize bildirin. Bunu sizden rica ediyorum. Çünkü ancak ellerimizi birleştirerek bunu kazanabileceğiz.

Sizlere kadın olarak ileride bize ne kadar ihtiyaç duyulacağını bir kere daha hatırlatmak istiyorum. Çünkü dünyanın önünde beklenen savaşlar artık fosillerden üretilen hem de atalarımız fosillerden üretilen petrol savaşları değil. Biliyor musunuz ne bekliyor bizi 20 sene? Daha çok 20 seneye bile varmadan belki. Su savaşları ve gıda savaşları. Bunun için Türkiye’mizin sahip olduğu doğal değerleri kaybetmeye hazır mıyız diye sormamız gerekiyor. İnsan zengin olmayı hayal edebilir, olabilir. Ama başka birisinin, başka bir geleceğin tamamıyla geleceğini çalarak başka bir neslin zengin olamazsınız. Çünkü bu aynı zamanda bütün bir toplumu fakirleştirmek anlamına gelir. Şuanda iyi hükümetler, akıllı hükümetler, vatandaşını seven yönetimler geleceklerini merak etmeden suyunu ve gıdasını merak etmeden toplumlarının nasıl yaşayabileceğini planlıyorlar. İşte bunda doğal kaynakların adil dağıtımında, yerleştirilmesinde. Biz mesela mülteci kamplarında çalışırken verilen bütün Birleşmiş Milletler yardımlarını kadınların eline verirdik. Çünkü kamptaki en adil dağılımı kadın yapardı. Doğal kaynakların dağılımında çözümlerin bulunmasında, gençliğimizin geleceğine güvenen bir gençlik olarak yetişmesinde kadınımızın rolü büyük değil, çok önemli. Sadece büyük bir rol değil bu. Bence tek rol.

Dolayısıyla önümüzdeki uzun zor yolculukta birlikte kazanacağımız daha büyük zaferler için zafer haberlerini vermeyi dörtgözle bekliyorum.

Buradan ayrıca benim üstümde de emeği geçmiş, burada tanışma fırsatı bulduğum, anneme cezaevinde kitap ve yemek götüren Gülfidan hanıma, aynı zamanda kreşteki arkadaşımın annesi Emine hanıma bir kere daha teşekkür etmek istiyorum.

Benim çocuğum olmayabilir, haritamda görünmeyebilir. Ama inanın bana beraber olmaktan çok büyük mutluluk duyuyorum. Zaten hepsi hem CHP sayfamızda, hem kendi sayfamda ilan edildi 2 Haziran’dan buyana. Doğa haritamıza bakabilirsiniz.

Tekrar sizlere sabrınız için, birlikte olduğumuz için yürekten teşekkür etmek istiyorum. İyi ki varsınız. Teşekkürler.

    Cuma, 04 Ekim 2013 18:38

Bağlantılı Konular