Gürsel Tekin, öğrenciler ile gündemi konuşuyor

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, Medya Kulübü öğrencileriyle medya dünyasını ve güncel sorunları değerlendirdi.

Türkiye’de her işte olduğu gibi basında da, medyada da kurallı yasal bir çerçeveye oturtulamadı. Bu nedir işte dünyadaki gelişmiş evrensel ülkelerdeki basının, televizyonların görevi nedir? Tamamen objektif ayna görevi yapar. Yani bir yurttaş sabah evinden çıktığında nasıl aynada kendisini görmek istiyorsa gazetelerin ve televizyonların gelişmiş ülkelerdeki görevi ayna görevi yapar. Toplumun göremediklerini topluma yansıtan bir ayna görevidir. Türkiye’de böyle midir? Böyle mi olmuştu? Hiç olmamıştı. Ama hiç de bu kadar kötü olmamıştı en azından yani. Darbe dönemlerini de biliyorum. Örneğin, 12 Eylül döneminde gazetelerin üstünde büyük bir sansür ve baskı vardı. Köşe yazarları, Evren şu cesareti gösteremiyordu. Şu gazeteyi istemiyorum, şu gazeteciyi istemiyorum deme imkanı olmuyordu. Diyorlardı ki işte örneğin Uğur Mumcu’nun yazısından rahatsızız yazı işleri ya da gazetenin genel yayın müdürü Uğur Mumcu’ya ya bu paşalar bu yazınızdan çok rahatsız olmuş, bundan sonraki yazınızı daha itinalı yazın diye söylediklerinde Uğur Mumcu kapkara, boş bir sayfa koyardı. O bir protesto niteliğindeydi. Herkeste anlardı.

Şimdi Hasan Pulur, Hasan Ağabey'i hepiniz tanırsınız. 60 yılık gazetecidir. Hayatında gazeteciliğin dışında da hiçbir şey yapmış değildir. Hasan Ağabey de çok radikal bir gazeteci değildir. Hasan Pulur’un yazısına tahammül edemeyecek bir iktidarla karşı karşıyayız. Niye böyle oluyor, neden bu duruma geldi? Öncelikle onu bir tespit etmemiz gerekiyor.

Sayın Başbakan ne kadar yakinen tanırsınız bilmiyorum. Sayın Başbakan'ın yaşamında demokrasiye ve özgürlüğe inancı yoktur. Hiç inanmadı. İnanıyormuş gibi yaptı. İşte toplumun belli bir kesimini en kritik, en stratejik bir dönemden çıktığı için ekonomik krizin dip olduğu noktada. Sayın Başbakan herkesi inandırmaya çalıştı ve uzun süredir Türkiye’de demokrasi talebi, hukuk talebi olanlar acaba ya bu Tayyip Erdoğan’la Türkiye’de demokrasi geliştirilebilir mi deyip birçok yazar, liberal, gazeteciler Başbakan'a da destek verdi.

Sayın Başbakan'ın demokrasiye inancı olmadığı için aşama aşama otoriter bir yapıya geçmek istedi. Bunu da böyle bugünden yarına olacak gibi değildir. Dünyanın her yerinde sistemler anlı değişmiyor. Anlı değişenler devrimle ya da darbeyle oluyor. Geri kalanları sindire sindire yaparsınız. Yani İranlı bir sosyoloğun deyimiyle her gün bakmış olduğunuz ağacın ne kadar büyüdüğünü fark edemezsiniz. Önce mevcut iktidar kendi medyasını oluşturmaya başladı. İlk kez Türkiye’de zaman zaman merkez partiler denemiştir ama bir türlü becerememiştir. Sayın Başbakan devlet olanaklarını kullanarak kendisine yakın gazeteler oluşturmaya başladı. Kendisine yakın televizyonlar oluşturmaya başladı. Örneğin bir tane işadamı Sayın Başbakanın talimatıyla ben gazete ve televizyon kurdum dedi. İşadamı neydi meşhur ilaççı, eczacı, şuanda gazete ve televizyon duruyor işadamı devretti. Yani dönüşümlü olarak bunlar oluyor.

Niye bir iş adamı Başbakan'ın talebi üzerine gazete, televizyon kurar? Böyle bir şey olabilir mi? Bir gazete, televizyonun maliyeti çok yüksektir yani. Bu iş adamı parayı nereden getiriyor? Bu iş adamı da parayı kamu olanaklarından kazanıyor. Yetmedi merkez medya dediğimiz en büyük gazeteyi ve televizyonu Sayın Başbakan yine devlet imkânları, kamu olanaklarıyla damadına bir televizyon ve gazete aldı. Bugünkü bildiğimiz işte Sabah gazetesi ve ATV. Kendine göre 10’un üstünde televizyon ulusal düzeyde, 12’nin üstünde gazete iktidara yakın. Ama bu çok etkili olmadı. Yani kendisinin oluşturmuş olduğu gazetelerde bu etki alanı olmayınca merkez medyayı dağıtması gerekiyordu. 2009 seçimlerinden sonra Sayın Başbakan merkez medyayı ele geçirmeden basını, medyayı kontrol etmenin zor olduğunun farkına varınca tabi bunların hepsi Sayın Başbakan'ın zekası değildir. Bir projedir aynı zamanda AKP bunu bilmeniz gerekiyor. Projenin bir parçası da Sayın Başbakan'dır en önemli parçası. Sayın Aydın Doğan’la biliyorsunuz bir karşılıklı tartışmaya geçtiler ve Sayın Başbakan aynen şu cümleleri kullandı. Sayın Aydın Doğan Hilton otelinin plan tadili için talep etmişti, ben bu talebi yerine getirmediğim için bana muhalefet etmişlerdi. Ne yapmıştı mesela Sayın Aydın Doğan, Sayın Başbakan'a karşı muhalif ne haber yapmıştı? Bir Başbakan'a karşı eğer yalan haber yapılıyorsa o ülkenin savcıları var, o ülkenin hukuk sistemi var gereğini yapması gerekiyor. Haberin kaynağı biziz. Yani Sayın Başbakan ile Sayın Aydın Doğan’ı kavga ettiren sürecin tarafı biziz. Biziz derken Ana Muhalefet olarak biziz ve bunun mimarı da Sayın Kemal Kılıçdaroğlu. Haklı olarak dünyanın her yerinde haberdir siz gazetecisiniz.

Bir ülkenin Başbakan'ın oğlu ticaret yapabilir son derece normaldir. Aslında gelişmiş ülkelerde ticaret yapabilir, kamuyla bağlantısı olmaksızın ticaret yapabilir. Yani devletle bir şey alıp vermez. Sayın Başbakan'ın oğlu da ticaret yapabilir. Sonra Sayın Genel Başkanımız araştırdı baktı ki Sayın Başbakan'ın oğlu Sayın Başbakan'a yakın bir iş adamıyla iş ortağı ama iş ortaklığı ticaret sicilinde gizlenmiş. Bu haber değil mi? Dünyanın her yerinde haberdir ve büyük bir haberdir. Sayın Kılıçdaroğlu bütün resmi belgeleri ortaya koydu ve o gün Hürriyet gazetesi, bugün sahibi değişen Milliyet gazetesi dahil olmak üzere bütün gazeteler için, her gazete için çok önemli bir haberdir. Sürmanşetinde verdi. Ve Sayın Başbakan bu sefer dönüp şunu söylemiş olsa anlayacağım. Bu haber yanlış, bu haber yalan. Ona hiç itiraz yok. Haberin içeriğiyle hiç meşgul olmadı Sayın Başbakan. Siz bu haberi nasıl yaparsınız? Siz bu haberi yaparsanız bende size vergi müfettişlerimi, vergi ceberutlarımı gönderirim seni böyle esir alırım. Ve Doğan grubuna 4 milyar dolar biliyorsunuz vergi cezası kesildi. Tabi Doğan grubu aynı zamanda Sayın Başbakan'ın gelişinde çok ciddi katkısı olan egemen güçlerle ilişkisi olan bir gruptur herkesin çok yakinen bildiği. Onlarında baskısıyla aşama aşama Sayın Başbakan bu sefer evet yani gazeteleri sattıramadı ama bir pazarlık usulü gazetelerin bir kısmını satman gerekiyor dedi. İşte Milliyet’i ve Vatan’ı sattırdı. Star’ı sattırdı. Kime satılıp satılmayacağını, kimin alıcı olup olmayacağını da Sayın Başbakan karar verecekti. O noktaya geldi. Yetmedi bunlar. Gazeteler satın alındıktan sonra gazetecilerin, yöneticilerinde Sayın Başbakan'ın onayıyla geçti ve şuandaki gelmiş olduğumuz durum bu. Bu da yetmedi ilk kez bir gazetenin patronu gazeteniz var, malınız var, siz kendi gazetenizde sürgüne tabi tutuluyorsunuz. Başbakan diyor ki, ben Aydın Doğan’ın ismini künyede görmek istemiyorum. Sayın Aydın Doğan’da künyeden ismini çıkarmak zorunda kaldı. Yani gazeteniz var, televizyonunuz var, malınız mülkünüz var ama kendi malınızla, mülkünüzle sürgüne tabi tutuluyorsunuz.

Bunları niçin anlatıyorum? Bunları bilmeniz gerekiyor ki, sonuç itibariyle neden bu noktaya geldi, niçin buna ihtiyaç duyuldu? Yani bir Başbakan Türkiye’nin bu kadar sorunları varken bu sorunlarla meşgul olmayıp gazeteleri, televizyonları, iletişim araçlarını niçin baskı altında tutuyor? Çünkü şundan dolayı; bu kadar hukuksuzluğu ancak bir otoriter yapıyla kapatabilirsiniz. Biraz önce ifade ettik. Türkiye’de şuanda bütün uluslararası araştırma kuruluşlarında yolsuzlukta birinciyiz, hukuksuzlukta birinciyiz. Ama gazetelerde hiç yolsuzluk haberi görüyor musunuz? Demek ki Sayın Başbakanın buna ihtiyacı var. Onun için Aydın Doğan’ı, Karamehmet’i, Karamehmet’i bu ara Çukurova grubunda baskı altında tuttu. 2 milyar dolarda Çukurova grubuna ceza kesildi.

Şimdi Sayın Başbakan'ın kendisine kurmuş olduğu yandaş medya patronları kimlerdir bilir misiniz? Bir araştırın gazetecisiniz. Maalesef çok güzel sözlerimiz var. Et kokarsa tuz, tuz kokarsa ne olur? Basında, medyada ette koktu, tuzda koktu. İnşallah geleceğin gazetecileri, iletişimcileri olarak bu Türkiye’deki bütün bu biraz önce anlatmış olduğum bir kısmını, daha anlatılabilecek çok şeyler var. Mutlaka sizin de sorularınız olacak. Medyanın durumu bu.

Siyasetin durumu nasıldır? Hepsi birbirine benziyor. Siyasette ondan çok farklı değildir. Türkiye’de siyasi partiler yasası değişmediği sürece siyasette de şeffaflık söz konusu olmayınca basında, medyada da bunlar olmuyor. Öncelikle Türk siyasetinin daha şeffaf, daha demokratik, direk millet iradesiyle seçilebilecek duruma gelmesi gerekiyor. Bunun içinde yapılması gereken bir tek şey var. Muhtar seçiyorsunuz değil mi? Dünya muhtarı nasıl seçiliyorsa milletvekilini öyle seçiyor. Ama bizde nasıl seçiliyor? Bizde de tayinli seçiliyor, geliyor. Tayinli seçilip geldiği zaman milletvekili kendi iradesini kendi bölgesindeki sorunlarını anlatma imkanı olmuyor. Bunun çok büyük bedelini ödeyenler var. 1 Mart tezkeresinde 99 AKP milletvekili Cumhuriyet Halk Partisiyle işbirliği yaptığı için hiçbirisi bir daha milletvekili olamadı. Niçin işbirliği yapmıştı? 1 Mart tezkeresi için. 1 Mart tezkeresi çok önemliydi. Çünkü en sorunlu coğrafyamıza 90 bin yabancı asker gelecekti. Hatta Eski Genel Başkanımız Sayın Baykal sormuştu tamam geleceklerde ne zaman gidecekler? Sayın Başbakan demişti ki valla gidişini bende bilmiyorum. Yani gidişi belli olmayan 90 bin yabancı askerin gelmemesi için rey veren 99 AKP’li milletvekili hepsi siyasete veda etti. Çünkü bu siyasi partiler yasası ne yazık ki buna çok uygun.

Sorularınız varsa sorularınıza cevap vereyim.

Bundan önce Demokrat Partiye gittiğimizde orada şöyle bir şey söylendi CHP’yle ilgili. CHP içinde çok fazla farklılıklar barındıran bir parti. Mesela Genel Başkan bir açıklama yapıyor daha sonra işte her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Bu yüzden CHP asla başarıya ulaşamayacak ve muhalefette başarısız olacak dendi. Buna katılıyor musunuz? İlla bir itaat mi lazım?
Biran onun dediklerini doğru varsayalım. O da muhalefet partisidir; o büyüsün. Yani biz mi engeliz onların büyümesine? Şöyle bir alışkanlık oldu. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde muhalefette de, iktidarda da mutlak ve mutlak farklı sesler kendilerini ifade eder. Türk siyaseti buna çok alışık olmadığı için bunu bir kavgaymış, sanki bir farklılıkmış bir bölünmeymiş gibi kabul ediyorlar. Bir alışkanlık haline getirdiler. Tayyip hepimizi alıştırdı. Herkes siyasi partileri AKP gibi olsun istiyor; bir komutan ve asker edası içerisinde. Nasıl biz kendimizi ifade edeceğiz? Demokrasiyi nasıl geliştireceğiz? Eğer siyasi partilerde birbirine tahammül olamayacaksa vatandaşa nasıl tahammül edeceğiz? İngiltere’de parlamentoda iktidar milletvekillerinin iktidarı nasıl acımasızca eleştirdiklerini göreceksiniz önümüzdeki günlerde. Almanya’da göreceksiniz. Böyle bir şey olabilir mi? Mesela önümüzde çok canlı, çok ciddi yasalar geçti. İnanın milletvekillerinin yüzde 90’ı o yasaların içini bile bilmiyor. Çünkü talimatla parti genel merkezlerinden talimat geliyor kullanacaksınız. Yani her gelen karar doğru olabilir mi? İçinde rahatsız olan milletvekilleri kendilerini ifade etmeyecek mi? Örneğin kentsel dönüşüm yasası çıktı. Binlerce yurttaş mağdur olacak. Soruyorum AKP’li milletvekillerine, “Haklısın.” diyor. Bana söyleme kardeşim haklısın. Niye ret oyu vermedin? Şimdi bu itaatçi sağ gelenekte böyledir maalesef. O anlayış bu AKP’yi doğurdu. Size işte o farklı düşünceler olmaz bunlar şeydir diyenler bu duruma getirdi. Hep böyle lider şeyi olmuştur. İşte rahmetli Özal… Özal öldü parti bitti gitti. Sayın Demirel gitti, parti bitti. Böyle olur mu? CHP’de böyle olur mu? CHP kim giderse gitsin CHP her zaman ayakta olacak. Farklılıklar, farklı düşünceler siyasi partilerin zenginlikleridir. Bu böyle bölünme, bir şey gibi görülmesi, bir itaatçi ve sağcı bir kafadır.

Peki, halka yeteri kadar inebildiğinizi düşünüyor musunuz? Yani onları yeteri kadar inandırabildiğinizi? Size güvenebileceklerini onlara aşılayabiliyor musunuz?
Orada çok haklısın. Hemen şöyle bir şey söyleyeyim. Siyasi partiler iki şey üzerinde olur. Bir, örgütlü yapısı olur. Örneğin 80 öncesi. Mesela şöyle bir tartışma yoktu. 80 öncesi halkçı CHP, halkçı Ecevit. Nedendi? Rahmetli Ecevit’i çok yakinen tanırım yani öyle abartıldığı gibi değil. Sonuç itibariyle kolejlerde okumuştur, elit bir aileden gelen bir insandır. Ama öyle bir kamuoyuna yansıtıldı ki halkçı Ecevit. Sizin üniversite kaç öğrenci var? Kaç tanesi örgütlü? Taş çatlasın 500’dür. Zannetmiyorum, 500 diyelim. 80 öncesi olsaydı 6500’ü de örgütlü olurdu. 6500’ü de mutlak ve mutlak örgütlü olurdu. Sadece üniversitelerde değil; liselerde hatta hatta ortaokullarda. 80 öncesi nüfusumuz 44 milyon, çocuklar bilmeniz gerekiyor onu. 44 milyon. Örgütlü insan sayısı 10 milyon 800 bin. 10 milyon 800 bin örgütlü insan var. En ufak şeyde milyonlarca insan tepkisini gösteriyordu. ODTÜ’ye yapılan muamele 79, 78’de yapılmış olsaydı Türkiye’de bütün üniversiteler, bütün liseler ayağa kalkardı. Ama hepiniz seyirci kaldınız, üstünüze alınmayın. Hepiniz seyirci kaldınız. Bizim sorunumuz değil ODTÜ’nün sorunu gibi gördünüz. Bu neden kaynaklanıyor? Örgütsüz bir toplumdan kaynaklanıyor. Almanya’da 14 milyon nüfusu barındırıyoruz. 14 milyon 800 bin sendikalı işçi var. Türkiye’de sendikalı işçi ne kadar? 500 bin. 500 bin işçi var ama sembolik, sendika yok. Almanya Başbakanı şöyle bir cümle kullansa dese ki, “Sendikalar bana taşeronluğu önerdi.” dese ne olur? Hiçbir sendikadan ses çıktı mı? Hiç. Önce bu projenin sahipleri çok rahatsız oldukları örgütsüz bir toplum yaratmak zorundaydı. 24 Ocak kararları, bütün o şeylere baktığınızda çok kolay kolay hayata geçebilecek kararlar değildir. 12 Eylül tam da bunun için yapılmıştı. Bugün 12 Eylül’le hesaplaşacağım diyenlere baktığımızda 12 Eylül döneminde hiçbirinin mağduriyeti yoktur. Milyonlarca insan mağdur olmuştur. Kimi sürgüne tabi tutulmuştur, kimi yurtdışına kaçmıştır, kimi idamla bedelini ödemiştir ve aşama aşama geldiğimiz nokta bu.

Buradan sadece bu işte biraz önce bunları niye anlatıyorum diyeceksiniz ki ne ilişkisi var. Çok ilişkisi var. Sol partiler, sosyal demokrat partiler örgütlü yapılardan gücünü alır. İşçiden, gençlerden. 3,5 milyon sendikalı işçi diyorum. Emekten yana bir siyasi partiyiz. Onun için bütün bu sorunlarımızı biz anlatmasak da o dönemin gençleri, o dönemin işçileri, o dönemin öğretmenleri 500 bin TÖBDER’li öğretmen vardı çocuklar 500 bin. Bugün 500 bin TÖBDER’li öğretmen olsaydı acaba 4+4+4 ucubesi bir gece yarısı geçebilir miydi? Asla. Cesaret edip getiremezlerdi. Bu örgütsüz yapı dağılınca sadece bizim kendi imkânlarımızla, örgütsel yapımızla halkla bütünleşme konusunda ciddi bir eksiklik olduğunun farkındayız. İşte onları tamamlamaya çalışıyoruz.

Sonuçta korku imparatorluğu var, yani insanlar örgütlenmekten hani çekinebilirler, korkabilirler. Onları yeteri kadar koruyabileceğinize inanıyor musunuz?
Şimdi tabi biz ana muhalefetiz. Sonuç itibariyle ana muhalefet olarak bizim görevlerimiz sınırlı. Devletin olanaklarını, devletin kurumlarını yöneten bir siyasal parti değiliz. Onu iktidar yönetiyor. Şu korku işini çok abartıyoruz. Bizim tarihimize de yakışan bir şey değildir.

68’leri bir araştırdığınızda ya da 70’leri, 70’den sonra araştırdığınızda işkencelerde hayatını kaybedenler, idam sehpasına gülerek giden gencecik çocuklarımızı unutmamalıyız. Eğer bir Melih’e, bir Tayyip’e bunun twittinden, bunun baskısından korkacaksak o zaman yazıklar olsun bize. Korkmaması gerekenlerde sizlersiniz. Bu ülkenin aydınlarıdır. Mesela 12 Eylül dönemi şöyle bir karar çıkmıştı üniversitelerde. Bilim insanlarının bir kısmını hizaya getirmek istiyorlardı. Binlerce öğretim görevlisi buna tepki gösterdi. Hiç unutmam bütün bu baskıcı kararların yanında yeni bir kılık kıyafet ve şey kararı çıkardılar. Sakallarınızı keseceksiniz dedi. Emre Kongar şu anda Cumhuriyet yazarı. Sayın Kongar çıktı Evren’e meydan okudu. Çok özür diliyorum. Seninle yatmıyorum eşimle yatıyorum sakalımdan rahatsız olacaksa eşim rahatsız olacak dedi ve rest çekti istifa etti. O açıdan aydın olmak, bilim insanı olmak biraz da sorumluluk ister. Böyle işte iktidar baskı yapacak aman sinelim, korkalım. Böyle bir şey yok. Bizde onlara o twitte binlerce insan cevap vermiş olsaydı bir daha o halt işlenmemiş olurdu. Ama yalnız bırakılıyoruz, örgütlü bir yapı değiliz. Onun için birinci önceliğimiz örgütlü olmak zorundayız çocuklar. 6500 kişilik bir üniversite 2000 kişi örgütlü değilse bu eksiği kendimizde arayacağız.

Çalışmalarınız var mı?
Var. Ama sadece bizim çalışmalarımız yetmiyor. Sizler de görev yapacaksınız.

Örgütlenme dediniz ya. Sayın Kılıçdaroğlu da diyor: “Gençlerden örgütlenmemiz lazım. Gençleri aktivite etmemiz lazım.”  Bana sorarsanız en büyük örgütlenme yerelden gelir. Mesela orada herkes daha iyi tanıyor. Ama yerelde şöyle bir sorun var ben kendim üç dönem seçime girdim CHP’de oradan biliyorum. Tamamen bir kadro sorunu ve akrabalaşma ve lokalleşme gibi bir durum var. Yerin adını söylememe gerek yok. Bir seçimde 4 senede 4 tane CHP ilçe başkanı değişiyor. Diğer bütün partiler aynı insanla duruyor. Bütün yönetim değişiyor, küsler, barışanlar, bilmem neler. Olan gençlere oluyor. Her seçim bir tane başkanı görüyoruz. Çalışılan emek bilmem ne hep yabana gidiyor. Yıl sonu oluyor bir tane yemek verilir. Böyle zaten onları da çözmüş değiliz. Sürekli bir gençlere Sayın Başbakanımız aynısını söylüyor ama uygulanan politika tamamen tersi. Dediğiniz gibi binlerce insan cevaplasaydı Melih Gökçek’e cevap olarak. Peki, Cumhuriyet Halk Partisinin altında gençlik kolları oluşumu var. Bir sürü örgütlenmesi var. Bunun farklı isimlerde var yanılmıyorsam gençlik komisyonu gibi. Hani oradaki insanlar yönlendirilebilirdi. Oradan da cevap atılabilirdi. Üniversite öğrencileri zaten orada bir görse dediği gibi arkadaşımızın zaten gerçekten bir tırsma var. İnsanlar artık sindirildi yani. Geriye durma var.

Şöyle bir durum var yani. Madem Cumhuriyet Halk Partisinde bir sürü genç oluyor. Benim anladığım kadarıyla korku duyuyorsunuz. Aynı şekilde yönetimde olanların oğulları var, kızları var. Seçim zamanı bir kere seçim ofisine gelmediler. Seçim kazanılır belediye başkanı olur. Otur bakalım sen Ali’nin, Mehmet’in oğlusun geç bakalım belediyede işe. Çalışan adamlar, babası partide olmayan adamlar teşekkürler görüşürüz. Böyle bir…

Çok haklısın. Şimdi biraz önce anlattım. Bu niye böyle oluyor? Birincisi şu; bu siyasi partiler yasası sağ partilere uyan bir kalıp. Çünkü sonuç itibariyle bir askeri hiyerarşi şeyi içerisinde. Diyor ki kardeşim sen il başkanısın senin görevin bu. Hiç bana itiraz edemezsin. Sen ilçe başkanısın senin görevin bu. Sen belediye başkanısın çerçeven bu. Sen bakansın hatta Başbakan unutmayın gerekirse bakanların kulağından tutar alır atarım demişti.

Şimdi sol partilerde ne oluyor? Sol partiler tam tersine tabandan tavana gelmesi gerekiyor. Şimdi bunun bir tek yolu var. Eğer bu yasayı değiştirebilirsek mesela Almanya’da sosyal demokrat partilerde yarış vardır, kavga yoktur. Ya da İngiltere’de yarış vardır kendi aralarında. Kiminle yarışıyor? Kim daha çok millete gidiyorsa. Çünkü milletten geliyor. Orada vekiller ya da belediye başkanları Ankara’nın genel merkezilerine ya da Londra’nın genel merkezlerine gelerek seçilmiyorlar. Onlar kendi mahallelerinde aşama aşama millet tarafından seçildiği için o açıdan parti içerisindeki kavga da çok fazla olmuyor çünkü onun bütün istikameti millete doğru.

Buradan ne oluyor bizdeki durum? Çok da haklısın, en öneli sıkıntılardan bir tanesi. Sürekli atama mekanizması ya da üyelik sistemi bizdeki üyelik sistemi de çok tartışılır bir sistem. Mesela ben il başkanı oluyorum. İl başkanı olduğumda ne kadar yakınım, çevrem varsa üyeliğini yapıyorum. O zaman bu sistem içerisinde bir başkasının benimle yarışma olanağı kalmıyor. Çünkü yakın çevrem, dostum, bir de 12.madde diye bir şey çıkarmışız. 12. Maddenin görevi, işlevi kamu da görev yapan yani örneğin devletin kurumlarında görev yapıyor ama siyasete girmek istiyor. Siyasete girmesi için kullanılması gereken olanaklardır. Bu yılda 15 kişi için kullanılabilir ama çok şükür biz yılda 150 bin kişi için kullandığımız için onu da dejenere etmişiz. Çok haklısın onun mutlaka düzelmesi gerekiyor.

1980 öncesinde hani Deniz Gezmişlerin en büyük öğrenci liderlerinden, onların idamlarına CHP milletvekilleri karşı çıktı, hani CHP değişti mi acaba?
Şimdi bütün bu idamlara baktığımızda bunlar hep konuşulur, tartışılır, Menderes dönemi dahil olmak üzere CHP hep idamların karşısında olmuştur. Ama CHP içinde farklı düşünenler olmuştur. Onlar daha farklı tavırlar almış olabilir. Bunlarda olmuş. Hiç kimse bu idamların mimarı olan sağı eleştirmez. Genelde CHP. CHP’den 3 kişi parmağını kaldırmış. Lanet olsun 3 kişiye. Ama partinin kurumsal kimliklerini partinin genel başkanları temsil eder. Rahmetli İsmet İnönü’nün göstermiş olduğu çabaları unutmayalım. Ecevit’in darbe dönemindeki göstermiş olduğu o çabaları hiçbirimiz unutmayalım.

Ama sağ iktidarların liderleri direk bu işlerin tarafları olmuşlar. Siyasi partilerde CHP tek partili dönem dâhil olmak üzere partinin içinde hep kanatlar olmuştur. İşte adına sağ kanat denmiştir, sol kanat, gelenekçi, yenilikçi kanatlar olmuştur. Bunlar olabilir. Ama idam konusunda Denizlerin dâhil, Menderes’in dahil CHP kurumsal olarak hep karşısında olmuştur.

Atatürk bu partinin, Türkiye’nin kurucusu. Son zamanlarda çok fazla tartışma konusu olmaya başladı. Ağza alınmayacak çok şeyler söylendi. Tartışma konusu yapıldı. Sadece Atatürk değil, bayrak, vatan, millet konularında da öyle oldu. CHP pek bir şey yapamadı. Niye bunun karşısında büyük bir tepki gösterilmiyor? Atatürk niye böyle bir densizliğe layık görüldü?
Korumanın ölçüsü nedir, hangi çerçevede söylüyorsunuz onu bilmiyorum ama söylenebilecek tepkilerin hepsi veriliyor. 3 yıl önceye kadar 2011 seçimine kadar bütün parlamentodaki grup toplantıları, milletvekillerinin konuşmaları gün boyu TRT3’de yayınlanıyordu. Doğal olarak da Türk siyasetiyle ilgilenen ya da siyaset bugün Ankara ne diyor diye merak edenler TRT3’ü izliyorlardı. Başbakan buna da tahammül edemedi. TRT3’de kaldırdı.

Parlamentoya geldiğimizde, parlamentoda bütün aklınıza ne geliyorsa Türkiye’nin temel sorunlarıyla ilgili 135 tane milletvekilimizin çok ciddi çalışmaları var. Kürsüde her şey dile getiriliyor. Ama bunun kamuoyuna yansıma kısmı dediğimiz, bu iletişim konusunda o biraz önce saymış olduğum engeller, bütün bu engelleri örgütlü bir yapıyla aşabiliriz. Yani köy köy, kasaba kasaba dolaşacağız, bire bir anlatacağız.

Şimdi Mustafa Kemal Atatürk, özellikle son dönemlerde Ortadoğu coğrafyasında çok ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Bunun adına Bahar denildi. Baharın ne anlam ifade ettiğini sizler çok iyi biliyorsunuz. Bu bir zulüm. Keşke bahar olsa.

Dünyanın bütün coğrafyasına baktığınızda 53 tane İslam ülkesi, Müslüman ülke var. 53 tane ülkede de ne yazık ki, sorunlar çözülebilmiş değildir. Çok ciddi sorunlar var. Bütün bu arızalı sisteme rağmen demokrasiyi işleten, insan haklarını kısmen de olsa hayata geçiren, kadın-erkek eşitliği olan tek bir ülkeyiz. Bunu da hayata geçiren Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Bütün Ortadoğu’ya baktığınızda Mısır’ı dâhil olmak üzere herkesin hedefi nasıl bir Türkiye olabiliriz? Nasıl Mustafa Kemal Atatürk’ün yaratmış olduğu bir ülke hale dönüşebiliriz mücadelesi verirken Türkiye’de de bunun tersinin olması doğrusu bir akıl tutulmasıdır. Mücadele ediyoruz. Bu konuda kamuoyuna yansımamış olsa da Sayın Genel Başkanımızda, bizlerde çok ciddi mücadele ediyoruz ve bu mücadelede de galip geleceğiz.

Çünkü bunlar dönemsel iktidarlardır. Bunlar görevli iktidarlardır. Gelir görevlerini yaparlar ve çeker giderler. Sayın Başbakan ve Başbakanın bütün arkadaşlarının liderleri Sayın Erbakan’dır. Yani milli görüş konusunda Türkiye’de çok ciddi mücadele etmiş ve bunları var eden bir adamdır. Sayın Erbakan’la ilgili ve Sayın Erbakan’ın da övündüğü özellikle Libya lideri Kaddafi. Bunu özellikle anlatmak istiyorum ki, AKP’ye oy veren arkadaşlarımıza anlatma açısından.

Kaddafi bugünkü milli görüşün varlık sebeplerinden bir tanesidir

Kaddafi nasıl öldürüldü? Linç edilerek. Kim linç etti?

AKP Irak olayında üstüne düşen görevi getirdi. Yani yerine getirdi. 1 Mart Tezkeresini geçirememiş olsa da, resmi olmasa da gayri resmi her türlü olanaklar, imkânlar seferber edildi.

Şimdi, ikinci görev Suriye’de yaşanan olaylardır. Denizlerin arkadaşları bu ülkede 6. Filonun geçişine tahammül edememişlerdir. Diyorsunuz ya korkuyoruz. O gün korkmadılar. O gün bunların ağabeyleri 1950’den beri yani geriye dönüp baktığımızda 1950’den beri Türkiye’nin dönüşümüne sürekli ciddi katkı sunmuşlardır. Direndiler. 6. Filonun geçişine.

Şimdi Türkiye’nin en stratejik yerlerin tamamında patriot füzeleri yerleştirildi. Ancak böyle bir iktidarda olabilirdi. 91 Körfez Krizini siz bilmezsiniz, 91 Körfez Krizinde her Cuma günü Sayın Bülent Arınç, Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Bülent Arınç’la Cumhurbaşkanı Sayın Erbakan’ın yardımcılarıydı, Sayın Başbakanda İl Başkanıydı. İstinasız Cuma günleri Beyazıt Meydanında cumadan sonra tekbir sesleriyle İstanbul inim inim inliyordu. Neydi sloganları onların? Kahrolsun Amerika, kahrolsun İsrail. Nerede şimdi onlar?

O açıdan ben bu iktidarın Türkiye’ye tabi çok ciddi zarar verecek ama bu iktidar resimlik bir iktidardır. Belki 2014’den sonrada bu iktidarı göremeyebilirsiniz.

Yani bu iktidarı da tanıyın. Niçin bunu anlatıyorum? Çünkü bu iktidar egemen güçlerin kontrolünde olan bir iktidardır. Sayın Başbakan 24 saat önce dedi ki, Libya’da NATO’nun ne işi var dedi. Ertesi gün Sayın Başbakana kimler ne dediyse 24 saate kalmadan NATO’dan önce biz gittik, Kaddafi’nin başını ezdik. Ne adına? Demokrasi ve özgürlük adına. Libya’ya demokrasi ve özgürlük geldi mi? Ne oldu? Leş kargaları gibi enerji kaynaklarının üstüne kondular ve bizde boynumuzu kaşıyarak geri geldik. Yani onun için bunlardan korkulacak bir iktidar değildir. Bunların dönemi bittiği zaman bunlarda çeker giderler.

Türkiye için olabilir mi?
Türkiye için olmaz. Türkiye sağlamdır. Türk halkı da bilinçlidir.

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu bu yolsuzluk belgelerini çıkardı. Peki, o nereden buldu çıkardı acaba?
Sonuç itibariyle bu ülkede kamuda görev yapan siyasal düşüncesi ne olursa olsun milyonlarca namuslu insanlar var. Yani AKP’ye oy vermiş ya da AKP’de siyaset yapmış insanlar birçok insanlar bilirim gerçekten hepimizin saygı duyduğu insandır. Buralarda görev yapan insanlar rahatsız oldukları için bu belgeleri verebilir.

Mesela bir tanesini size örnek olsun diye söylüyorum; İstanbul’da aynı zamanda AKP’den milletvekili adayı olmuş, milli görüşle gelen çok namuslu bir bürokrat bütün bu AKP’ye meydan okudu. 5 milyar dolar yolsuzluk belgelerini ortaya koydu, Sayın Cumhurbaşkanına gönderdi. Sayın Başbakan gönderdi. Kamuoyuyla paylaştı, benimle paylaştı, beraber biz kamuoyuyla paylaştık ama çok büyük bedel ödedi garibim 30 tane sürgüne tabi tutuldu. Yılmadı yine mücadelesine devam ediyor.

Yani bu ülkede halen her şeye rağmen çok namuslu insanlar var. Bu yolsuzluklarda, bu hırsızlıklardan rahatsız olan çok sayıda AKP’liler var.

Hepinize çok teşekkür ediyorum. Size başarılar diliyorum. Zor bir süreç. Zor bir dönem. Ama Bundan sonra Türkiye’yi siz idare edeceksiniz.

Anahtar Kelimeler
    Perşembe, 14 Mart 2013 16:31
Yandex.Metrica