Öteki Türkiye: Emek ve Şiddet Raporu

Gürsel Tekin tarafından 2013 yılında hazırlanan ve gözden kaçırılmaya çalışılan ülke gerçeklerini çarpıcı verilerle ortaya koyan "Öteki Türkiye: Emek ve Şiddet" raporunda, kadınlar, işçiler, çocuklar, LGBT bireyler, polis şiddeti gibi bölümlerin yanı sıra Suriyeli sığınmacılar ve yaşadıkları sorunlara da detaylı olarak yer verildi.

"Burada yazılanlar, iktidarın ötekileştirdiği emekçilerin, çocukların, kadınların sömürülmesine
karşı bir direniştir...
Amacımız, naylon çadırda yananların, 50 liralık gaz maskesi olmadığı için kuyuda zehirlenenlerin, balık istifi araçlarda kazada ölen mevsimlik işçilerin, devlet şiddetiyle hayatını kaybeden gencecik fi danların, cinayete kurban giden kadınların, cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri sebebiyle nefret cinayetlerine kurban gidenlerin ve iktidarın susturduğu halkımızın sesi olmaktır.
12 Eylül’ün ürünü olan sendikal yasaklardan beslenen ve 11 yıllık hükümdarlığında esnek çalışma, taşeronlaşma ve güvensiz çalışma koşulları üzerine kurduğu kölelik düzeni ile AKP Hükümetinin sadece son 10 ayda kanına girdiği en az 1017 emekçi için, “Muhafazakârlık” kisvesi altında ikincilleştirilip, maruz kaldıkları şiddete sessiz kalınmasıyla 2013’ün ilk 10 ayında cinayete kurban giden, en az 187 kadın kardeşimiz için, Kafası pres makinasına sıkışarak, inşaat boşluklarına düşerek, tarlada, şantiyede, fabrikada 2013’ün ilk 10 ayında ölen 55 çocuğumuz için, Ortadoğu’da ucuz kahramanlıklara soyunup, ülkemizde Suriyeli sığınmacıların çaresizliğini sektörleştiren AKP’ye karşı sayısı 800.000’i geçen Suriyeli vatandaş için, ÖTEKİ TÜRKİYE çalışmamızın ilk adımı olan ÖTEKİ TÜRKİYE: EMEK ve ŞİDDET raporunu sizlere sunuyoruz.
Kaleme aldığımız her kelimenin, Türkiye’de hakları ve özgürlükleri için mücadele eden örgütlü bir topluma hizmet etmesi dileğiyle, Anadolu’nun 7 bölgesinde sayısız il, ilçe ve köyde açlık sınırında yaşam mücadelesi veren, bizleri umutla karşılayıp bağrına basan halkımıza armağan olsun..."

Gürsel Tekin

İŞÇİLER
ÖTEKİ TÜRKİYE: EMEK VE ŞİDDET


Mevsimlik Tarım İşçileri
Türkiye’de ucuz insan gücünü kullanmak gittikçe ‘cazip’ hale getirilmiş, daha ucuza çalıştırılmak adına sistematik olarak yoksullaştırılan işgücü, talep edilen bölgelere göçe zorlanmıştır. Bu durumun en büyük mağduru ise mevsimlik tarım işçileri olmuştur. Anadolu’nun 48 ilinde mevsimlik gezici tarım işçileri çalışmaktadır. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu tarafından yürütülen araştırmalarda da belirtildiği gibi; ortalama 4 ay çalışan mevsimlik tarım işçileri ağırlıkla Karadeniz bölgesinde fındık, Ege’de yaş zeytin, Çukurova’da pamuk, Orta Anadolu’da soğan, şekerpancarı, kayısı gibi ürünlerin çapa, toplama, kurutma ve serme işlemlerinde çalışmaktadır. Türkiye’de mevsimlik gezici tarım işçi sayısının -kayıt dışı çalışanlar ve çocuklar ile birlikt en az 1 milyonluk bir nüfusu kapsadığı tahmin edilmektedir. 2012 yılında Birleşmiş Millet Nüfus Fonu tarafından Türkiye’de gerçekleştiren çalışma, mevsimlik tarım işçilerinin yaklaşık %10’unun 5 yaş altında, %40’ının 14 yaş ve altında, % 2,2’sinin ise 65 yaş ve üzerinde olduğunu göstermektedir. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün dünya ölçeğinde verdiği istatistiklerde, mevsimlik tarım işçilerinin yaklaşık %60’ının yoksulluk sınırı altında yaşadığı görülmektedir.

Türkiye’de yürütülen araştırmalar her 5 aileden 3’ünün yoksulluk sınırının altında yaşadığına işaret eder. (Türk- İş tarafından yürütülen araştırma, Türkiye’de 4 kişilik aile için Ekim 2013 yoksulluk sınırı 3.466,65TL, açlık sınırı 1.064,26TL olarak verilmiştir.) Bu durumun en belirgin sebeplerinden biri işçilerin elde ettikleri gelirin bir kısmına aracılar tarafından el konulmasıdır. Mevsimlik tarım işçileri içinde bulundukları bu mutlak yoksulluk sebebiyle barınma, eğitim, sağlık gibi temel insan haklarına erişememektedir.
Türkiye’de mevsimlik tarım işçiliği kadının ücretsiz emek sorunu ve çocuk sömürüsünün en çok görüldüğü alan hale gelmiştir. Ayrıca, aynı işi yapan mevsimlik tarım işçileri arasında etnik, coğrafi ve cinsiyete göre ücret farklılıkları çok ciddi bir ayrımcılık yaratarak mevsimlik tarım işçiliği sorununu insanlık dışı boyutlara taşımıştır. Türkiye’de sendikaların ve örgütlenme çalışmalarının sistematik olarak zayıfl atılması da, işçilerin haklarını örgütlü olarak arayamamasına ve seslerini duyuramamasına neden olmaktadır. %50’si çocuk işçiliğine dayalı olan mevsimlik tarım işçiliğinin çocuk boyutu özel olarak ele alınmalıdır. Mevsimlik Tarım işçisi çocuklar, sağlık ve barınma gibi en temel hizmet alanlarından faydalanamamaktadır. Bu temel sorunlara ek olarak, yaklaşık sekiz aylık eğitim öğretim yılından ortalama 60 gün uzak kalıp, buna bağlı olarak gelişen sosyal dışlanmayla karşı karşıya kalmaktadırlar. Küçük yaşta mücadele ettikleri bu zorluklar çocuklarda telafi si olmayan fi ziki ve psikolojik izler bırakmaktadır.

“Memleketimden bir manzara da Adıyaman’da… İnsanlar o kadar çaresiz ki kucaklarında yaşını doldurmamış bebekleriyle, Adıyaman’dan Giresun’a, Türkiye’nin bir ucundan diğerine mevsimlik işçi olarak 35 lira yevmiye almak için gidiyorlar. Ve ölüm onları yolda yakalıyor. 16 kadın kardeşimiz kucaklarında bebekleriyle ölüyor.”
GÜRSEL TEKİN

Maden İşçileri
Tarihi insanlıkla birlikte gelişen madencilik, çeşitli kaynakların yeraltından çıkarılıp işlenmesi
suretiyle kullanılmasına dayanan bir meslektir. Dünyanın birçok ülkesinde madencilik, özel tedbirlerin alındığı, ülke kalkınması açısından can alıcı öneme sahip, stratejik değeri olan bir iş koludur. Bu tedbirler genel olarak, iş güvenliği, işçi sağlığı ve çalışma koşullarını iyileştirme çerçevesinde gelişir.
Türkiye’de maden işçiliği ise işçi sağlığı ve iş güvenliğinin yanı sıra can güvenliğini de tehdit eder boyuttadır. Türkiye’de kömür, bakır, alüminyum gibi beden gücüne dayalı maden üretimi tesislerindeki sorunlar şöyle sıralanabilir:
• Taşeronlaşma
• Uzun çalışma süreleri
• Saha güvenliğinin alınmaması
• Düşük ücret
• Yıpranma paylarının ödenmemesi
• Denetimsiz ocakların insan sağlığını hiçe sayması
Tüm bu sorunlar, güvencesiz ve esnek çalışmanın yanı sıra maden üretim tesislerinde ölümcül kazaların sürekli olarak yaşanmasına, birçok işçinin meslek hastalıklarına yakalanmasına neden olmaktadır.
Bu hastalıkların başında, 1990’da meslek hastalığı olarak kabul edilen pnömokonyoz gelmektedir. Pnömokonyoz, havaya karışan maden tozlarının solunması suretiyle akciğer dokusunda tahribat yapmasıyla ortaya çıkan bir hastalıktır. Maden ocaklarında yeterli havalandırmanın olmaması sonucu solunan maden tozlarının yarattığı bu hastalık, nefes darlığı belirtisiyle kendini gösterir, tedavi edilmediğinde tüberküloza dönüşebilir.

"Şubat 2011’de Afşin-Elbistan’da meydana gelen maden faciası 11 emekçinin canına mal olmuştur. AKP Hükümeti’ne bir kez daha soruyoruz, toprak altından çıkarılamayıp, mezarı maden olan 9 işçimiz için ne yaptınız, mezarı bile olmayan işçileri karanlıkta bırakmak hangi dinde caizdir!"
GÜRSEL TEKİN

TMMOB Maden Mühendisleri Odası verilerine göre, Türkiye’de maden kazaları her geçen yıl artmaktadır:
• 2008 yılında 48
• 2009 yılında bu sayı 92
• 2010 yılında ise 105
• 2011’de 86 maden kazası yaşanmıştır.
Bu kazalarda;
• 79 maden emekçisi hayatını kaybetmiş,
• 117 işçi de yaralanmıştır.
Tüm bu kazalarının 62’sinin yer altı maden işletmelerinde, 24’ünün ise yerüstü maden işletmelerinde meydana geldiği ifade edilmiştir.
2012 yılında en az 80, 2013 yılının ilk 9 ayında ise en az 30 maden işçisi hayatını kaybetmiştir.
AKP Hükümeti’nin, güvencesiz çalışma koşulları ve denetimsizlikten kaynaklı iş cinayetlerine kayıtsızlığı, Çalışma Eski Bakanı Ömer Dinçer’in insanlık onuruna yakışmayan sözleriyle özetlenmiştir: “Güzel öldüler”
Madenciler, tüm dünyada yerin yüzlerce metre altına girip, ölümle burun buruna çalışan yegane iş kolunun emekçileridir. Bu nedenle, onların ölümleri bir bakanın dediği gibi ‘’güzel ölüm’’ değil iş cinayetidir. Bu cinayetlerin tüm sorumluluğu güzel öldüler diyebilen zihniyetindir. 2010 yılında Şili’de yaşanan büyük maden faciasında alınan tedbirler sonucu 33 madenci yerin 700 metre altından çıkarılırken Türkiye’de Zonguldak Karadon maden ocağında meydana gelen patlamada 30 madencimiz 540 metrede hayatını kaybetmiştir.

İnşaat İşçileri
Son yıllarda hızla büyümekte olan inşaat sektörü, Türkiye’de en çok işçinin çalıştığı ve en fazla sorunun yaşandığı iş kollarından biridir. AKP iktidarı döneminde kentsel dönüşüm projeleri ile başlayan betonlaşma ve tüketim kültürünün en büyük sembolü olan AVM işgali ile Türkiye, emekçiler açısından adaletsizliğin şantiyesi haline gelmiştir.
İnşaat sektöründe yaşanan iş kazaları, şantiyelerdeki insanlık dışı barınma koşulları ile doğrudan bağlantılıdır. Mart 2012’de İstanbul Esenyurt’ta bulunan AVM inşaatında çıkan yangın sonucu 11 işçinin yanarak hayatını kaybetmesi şantiyelerdeki barınma şartlarının durumunu ortaya koymaktadır. İnşaat sektöründeki ‘’büyümeye’’ rağmen AKP Hükümeti’nin işçi sağlığı ve iş güvenliği alanındaki karnesi oldukça zayıftır. Her iş günü yaklaşık 22 iş kazasının meydana geldiği ve 1,2 kişinin iş göremez olması bu durumun açık kanıtıdır. 2012’de toplam iş kollarındaki 3 ölümden 1’i inşaat sektöründe yaşanmışken 2013’ün ilk 10 ayında en az 232 inşaat emekçisi hayatını kaybetmiştir

"11 işçimiz Esenyurt’ta bir AVM inşaatında hayatını kaybetti. Bir kısmı Van’dan, bir kısmı Ordu’dan, bir kısmı Giresun’dan göç etmiş İstanbul’un o beton yığınları arasına… Yevmiyeli iş bulmuşlar, hiçbirisinin sigortası, sosyal güvencesi yok… Ve bir gece, insanlık dışı barınma koşulları olan çadırlarında yanarak hayatlarını kaybettiler... Bu duruma hiç iş kazası denir mi? Bu yaşanan düpedüz iş cinayetidir. Bu işçilerin kanı elinde olan şirketin bugün halen ayakta kalmasına izin veren devlet anlayışını kınıyorum!"
GÜRSEL TEKİN

İnşaat sektöründeki çalışma koşulları hak temelli olarak incelendiğinde;
• Taşeronlaşma,
• Ucuz iş gücü,
• Ağır şartlarda çalıştırılma,
• Emek karşılığının alınamaması,
• Şantiyelerde barınma ve beslenme probleminin yoğun yaşanması,
• İnşaat sahasının güvenliğinin yeterince alınamaması,
• Taşerona bağlı sigortasız çalıştırılma,
• Mobbing en temel sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır.
İnşaat sektörünün bugün ulaştığı noktanın asıl mimarları olan inşaat işçilerinin karşı karşıya oldukları bu sorunlara ek olarak, artan iş gücü talebini karşılamak ve alternatif maliyet yaratmak için giderek ucuzlaştırılan iş gücü sorunu büyümeye devam etmektedir. Bu ucuz iş gücü, genellikle ırgat pazarları ve hemşerilik ağı üzerinden temin edilmektedir.
İş kolları içerisinde en yüksek ölüm oranına sahip inşaat sektörü, halkın faydalanacağı konutlar üretmekten çok, rantın pay edildiği ve aklandığı sektör olarak karşımızdadır. Bu sektördeki denetim eksikliği ve taşeronlaşma, işçi ölümlerini zirveye taşımakta, işçilerin özlük hakları başta olmak üzere tüm haklarını ikincil plana atmakta ve modern köleliğe izin vermektedir.

Bir yandan yukarıda sıralanan sorunlarla baş etmeye çalışırken, diğer yandan hayatta kalma mücadelesi veren inşaat işçileri, Türkiye’nin en çok görmezden gelinen toplumsal kesimlerden biridir.

Sapphire İnşaat’ta çalışıp maaşlarını alamadığı için rezidans önünde direnişe geçen işçiler 35 gün sonunda başarıya ulaşmıştır. Bu başarı, örgütlülüğün gerekliliğini ortaya koymuş ve sonucunda 2012’de İnşaat ve Yapı İşçileri Derneği kurulmuştur. Bu derneğin kurulması, işçilerin örgütlü mücadele arayışından gelmektedir. Sendikal faaliyet yürütebilecek bir yapı olarak görülmeyen inşaat işçileri, böylesi bir örgütlenmeye gitmiş neticesinde ise taşeronlar tarafından çeşitli yıldırmalara maruz kalmıştır.

Taşeron İşçiler
Alt işveren uygulamasının, yaygın tabiriyle taşeron işçiliğinin, Türkiye pazarına girmesi 1980’lerde olmuştur. 1980’lerin darbe zihniyeti ile Türkiye’ye giren bu uygulama, AKP Hükümeti’nin göreve gelişinin ikinci yılı olan 2003’te, 4857 Sayılı İş Kanunu (Taşeron İşçi Çalıştırılması) ile yasal olarak düzenlenmiştir. İdeal olarak kendi üretimini kendi işçisi ile yapması beklenen işletmeler, rekabet güçlerini artırabilmek adına esnek çalıştırma aracı olarak taşeron işçiliği benimsemektedir.Kamu alanında dışarıdan hizmet satın alma uygulanması son 10 yılda artarak yaygınlaşmıştır. Böylelikle, kamu ve özel sektörde de bu uygulama istisna olmaktan çıkarak yaygın istihdam biçimini almıştır. Türkiye’de alt işverende çalışan işçi sayısı, kamuda 585 bin 788 ve özel sektörde 419 bin 466 olmak üzere toplam 1 milyon 5 bin 254’e ulaşmıştır. Verilere göre, taşeron işçiliğin en yaygın olduğu sektörler 417 bin 442 kişi ile (kamu) temizlik ve 318 bin 87 kişi ile (özel) inşaat sektörleridir. Hizmet alımının en yaygın olduğu kamu kurumları ise %36 ile belediyeler, %14 ile KİT’ler ve % 4 ile yüksek öğretim kurumlarıdır.
Erzurum Aşkale’de -38 derecede çalışan 5 kardeşimiz donarak öldüler. Onları gönderilecek bir helikopter kurtarabilecekken, gözler önünde ölüme terkedildiler. 5 kardeşimizin aileleriyle yakından ilgilendik durumu yargıya taşıdık. Gelin görün ki Türkiye’nin hukuk sistemi sadece 3’ünün sigortalı olduğu bu 5 işçiyi suçlu buldu, 740 lira maaş için hayatlarından olan 5 işçiyi… Ne dedi rapor? İşçiler kendileri gitmiş. -38 derecede hangi işçinin oraya kendi isteğiyle gitmesi mümkündür! Bu kardeşlerimizden birinin ailesinin kış günü 38 liralık faturayı ödeyemedikleri için elektrikleri kesildi. Hangi adalete sığar bu durum?
2002 yılında yaklaşık 350.000 olan taşeron işçi sayısı, 4 kat artarak bugün 2 milyonu geçmiştir. Birçok sendika tarafından da sürekli olarak gündeme getirilen örneklerin çokluğu, durumun vahametini gözler önüne sermektedir.
Örneğin;
• Bursa Uludağ Üniversitesi’nde kadrolu işçi sayısı 76 iken taşeron işçi sayısı 2.000’e,
• Konya Selçuk Üniversitesi’nde kadrolu işçi sayısı 130 iken taşeron işçi sayısı 2.000’e,
• Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi’nde kadrolu işçi sayısı 12 iken taşeron işçi sayısı
1.500’e ulaşmıştır.
Sayıları 2 milyonu geçen taşeronlaşma zulmü altında ezilen emekçi, sürekli olarak iş ve gelir güvencesizliği ile karşı karşıya kalmaktadır. Buna ek olarak, kıdem tazminatını alamamakta, özellikle taşeron işçiler için imkânsız hale getirilen örgütlenme kısıtlamalarıyla sendikal haklarından mahrum bırakılmaktadır.
Emek sömürüsünden beslenen AKP Hükümeti’nin taşeronlaşmaya göz yumması sonucu, işçilerin lehine verilen mahkeme kararlarına rağmen taşeron işçilerin haklarının iadeleri sağlanmamaktadır. Bu kararların uygulanmaması nedeniyle, taşeron işçiler güvenli çalışma, işçi sağlığı ve iş güvenliği başta olmak üzere birçok konuda çaresiz bırakılmaktadır.
2013 yılı içerisinde yapılan düzenlemeler de, taşeron uygulamaları yaygınlaştırmasına zemin hazırlamakla kalmayıp, kölelik düzenini meşrulaştıran ‘kiralık işçi’ uygulamasının önünü açmıştır. İstihdam büroları tarafından işçi kiralanması anlamına gelen bu sistem ile aracı durumundaki bu büroların işçiler üzerinden kar sağlaması amaçlanmaktadır. Örgütsüz ve güvencesiz işçi ordusu yaratma amacındaki tüm bu uygulamalar, AKP Hükümeti’nin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik tarafından bile net bir şekilde özetlenmiştir: “Kölelik gibi bir şey!”

"Taşeron, kölelik modelidir, başka bir şey değil. Böyle bir model ancak örgütsüz toplumlarda görülür. Toplum önce örgütsüz hale getirilir, sonra sömürülür.
1980 öncesi neden taşeron gibi sömürü sistemleri yoktu, hiç düşündünüz mü? Türkiye 1980 öncesi çok daha yoksuldu hâlbuki… Bu sorunun cevabı çok net; 1980 öncesi Türkiye toplumu örgütlü bir toplumdu. 1980 darbesi örgütleri yok etti, bugün AKP hükümeti 1980 yasaklarından beslenerek halkı sömürmekte…"

GÜRSEL TEKİN


"Eğer bugün 36 tane gencecik öğretmen kardeşimiz atanamadığı için intihar etmişse, bunun nedeni TÖBDER olmadığı içindir. TÖBDER olsaydı o çocuklarımızın hiçbir tanesi intihar etmeyecekti…"
GÜRSEL TEKİN

Kot İşçileri
Kot kumlama ya da kot taşlama, kumun kuru hava kompresörü aracılığıyla kotların yüzeyini eskitmeyi amaçlayan bir işlemdir. Bu işlem esnasında ortaya çıkan tozların, solunması ve akciğerlerde birikmesi sonucu silikozis denilen ölümcül bir hastalık ortaya çıkmaktadır. Silikozis, genel olarak ağır döküm kumu hazırlama, cam seramik malzemesi hazırlama, taş öğütme, madencilik ve tünel kazma gibi işlemler sonucu açığa çıkan kristal slika (Silisyum dioksit) ya maruz kalma sonucu ortaya çıkar. Akciğerlerin yüzeyine yapışan bu toz zerrecikleri, zamanla nefes darlığına neden olurken ilerleyen aşamasında ise akciğer yetmezliğine bağlı ölümlere sebep olmaktadır. Kot kumlamaya bağlı silikozis hastalığı dünyada ilk kez 2004’te, Türkiye’de ise 2005’te görülmüştür. Yaklaşık 600 hastaya silikozis teşhisi konmuş ve bu hastalardan -2012 verilerine göre- 50’si hayatını kaybetmiştir. Silikozis, madencilerde 50-60 yaşlarından sonra görülen bir hastalıkken kot taşlama işçilerinde 20’li yaşlarda görülmesi düşündürücüdür. Buna sebep olan temel faktör, taşlama atölyesinin standartların çok altında olmasıdır.
 Türkiye’de kot taşlama atölyelerinde ortaya çıkan bu sorunun sebepleri ise şunlardır:
• Havalandırmanın olmaması
• Çalışılan atölyede yeterli fi ziki imkânların olmaması
• İşçi güvenliğinin sağlanamaması ve ucuz maske kullanılması
• İşçilerin kumlama atölyelerinde yatılı kalması
• Yeterli hukuki ve idari denetimlerin yapılmamış olması

"Bugün ülkeyi yöneten siyasetçilere sesleniyorum, bırakın orada aylarca, yıllarca çalışmayı, sadece bir gün sabah 8’den akşam 8’e kadar kot taşlama atölyelerinden birinde oturalım. 8 saat fazlası değil, cesaretleri varsa elbet… Bakalım neler oluyor gün sonunda… Orada yaşananlar tam bir insanlık ayıbıdır. O atölyelerde yaşanan kayıpların sayısını hiç kimse bilmiyor buna emin olun."
GÜRSEL TEKİN

Türkiye’de silikozis hastalığının, kot taşlama/ kumlama işine bağlı olarak artması sonucunda kot taşlamada kumlama tekniği yasaklanmıştır. Bu yasaklamanın temel gerekçesi silikaya bağlı ölümlerin artmasıdır. Öte yandan, silikozis hastalığına dair yasal mevzuat ve uygulamalardan kaynaklı sıkıntılar halen mevcuttur. Bu sıkıntılar:
• Silikozisin meslek hastalığı sayılması için mevzuattaki bürokrasinin yoğun olması
• Kot kumlamada çalışmış işçilerin sigortasız çalıştırılması ve sigortasız çalıştıkları için işçilerin SGK bünyesinde sağlık hizmeti alamaması
• Taşlamanın yalnızca kotta olmadığı cam, seramik, diş protezi gibi kollarda da hastalığın görülmeye devam ediyor olması
• Meslek hastanelerine yapılan girişlerde, diş protezi atölyelerinde çalışanların %10’unda silikozis ve astım olması
• Bu hastalığa bağlı ölümlerin uluslararası kayıtlara girmemesi sonucu bilgi kirliliğinin olması Silikozis, yalnızca kot kumlama atölyelerinde görülen bir hastalık değildir.
Kamuoyunun dikkatini çekmesi ve kamuoyunun gündemine gelmesi bu atölyelerdeki insanlık dışı şartlarda yapılan taşlama sonucu olmuştur. Yalnızca Bingöl Karlıova ilçesi, Taşlıçay Köyü’ndeki her hanede bir silikozis hastası vardır. Silikozise yakalanan 2000 kot taşlama işçisinden 54’ü hayatını kaybetmiştir.
Daha önce Türkiye’den başka hiçbir ülkede kot kumlama/taşlama alanında silikozise bağlı ölümler yaşanmamıştır. Bu durumun nedenleri arasında, Türkiye’deki atölyelerin 3-4 m2’lik alanlarla sığdırılması ve dünyada izin verilen oranın 1000 katı fazla basınç uygulanarak hiçbir önlem alınmaksızın çalışılmasıdır. Bununla birlikte, işçiler çoğunlukla çift vardiya çalıştırılmakta ve bazıları barınmalarını da atölyelerde sağladığından, silika maddesine 24 saat maruz kalabilmektedir.
İstanbul’un Gazi Osman Paşa, Halkalı, İkitelli, Esenyurt, Yenibosna gibi birçok semtinde kaçak, denetimsiz, sağlıksız çalışma koşulları altında faaliyet gösteren bu taşlama/kumlama atölyeleri çok büyük kârlar elde etmektedir. Sadece İstanbul’la kalmayıp, diğer birçok ilimizde de yaygın şekilde büyük markaların taşeronlar aracılığıyla aldığı bir hizmet olan bu iş kolunda silika kullanımı yasaklanmış olsa dahi devam etmektedir. Kot kumlama atölyesinde yakalandığı silikozis sonucu hayatını kaybeden Mustafa Kaleli’nin yakınlarınca açılan dava Ankara Adliyesi’nde Mayıs 2013’te görülmeye başlanmıştır. Bu raporun hazırlandığı an itibariyle Savcılık ilk kez böyle bir davada iş yeri sahibi hakkında 20 yıl hapis cezası istemiş dava ileri bir tarihe ertelenmiştir.
İstanbul’un GOP, Halkalı, İkitelli, Esenyurt, Yenibosna gibi birçok semtinde kaçak, denetimsiz, sağlıksız çalışma koşulları altında faaliyet gösteren bu taşlama/kumlama atölyeleri çok büyük kârlar elde etmektedir.
Taşlıçay muhtarı Atik Oral: ‘’Birçok hasta evine yürümekte zorlanıyor. Bu hastaları en kısa mesafeye bile arabayla götürüyoruz. Bu hastalara yeterli düzeyde yardım yapılmıyor. Zaten ölüme yaklaştıkları zaman hak sahibi olabiliyorlar. Örneğin bir kişi yeni hastalığa yakalanmışsa, Silikozis hastalığı daha gelişmemişse bu kişiye maaş verilmiyor. Ancak ölüm riski arttığında, hastalık tüm vücudu sardığında para yardımı yapılıyor. Oysa sen bu parayı erken ver ki bu insanlar tedavi olabilsin.”

Tersane İşçileri
Tersaneler gemi inşa, tamir, bakım ve gemi sökümünün yapıldığı alanlardır. Söküm işlerinin gerçekleştirildiği alanlar Bakanlar Kurulu kararıyla belirlenmektedir. Türkiye’de gemi sökümü yapılan ana tersaneler İzmir Aliağa’da olsa da tersaneler bölgesi olarak en yaygın olarak bilinen ve işçi ölümleri ile gündeme gelen Tuzla’da yaşananlar, tersane işçilerinin varlığını ve yaşam mücadelesini gözler önüne sermektedir.
Tuzla Tersaneler Bölgesi,1980 yılında faaliyete geçmiş, yaklaşık 1.065 dönüm üzerinde kurulmuştur. 71 tersanenin bulunduğu Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde 2008 krizinden dolayı 20 tersane kapalı durumdadır. Bölgede 54 tersane inşaat aşamasındadır. 2003, 2004 yıllarında temeli atılan tersanelerin yapımı krizle birlikte yarım kalmıştır.
2000-2009 yılları arası iş kazasısonucu ölen işçi sayısı ise 66’dır.
İş kazaları nedenleri;
• Yüksekten düşme %35,
• Elektrik çarpması %17,
• Patlama %17,
• Sıkışarak Ölüm %21,
• Diğerleri %10 oranındadır.
• Tersanelerde öne çıkan temel sorunlar ise işçi sağlığı ve güvenliğine ilişkindir. Tersanelerde yaşanan kazaların büyük çoğunluğu ölümle sonuçlanmaktadır. Bu ölümcül kazaları azaltmak için alınması gerekli tedbirlerin bazıları şöyle
sıralanabilir:
• İşletmelerde mutlaka iş yeri hekimi bulundurulmalıdır. İşçilerin iş özelliklerine göre iş yeri hekimince periyodik muayeneleri yapılmalı, gerekli tetkikler için meslek hastalıkları hastanesine sevk edilmeli ve işçilerin sağlık kayıtları düzenli olarak tutularak takibi yapılmalıdır. Tersanelerde muhakkak revir olmalı, revirlerde sedye, acil müdahale ekipmanları ve ekibi olmalıdır.
• İşyeri İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Birimi kurulmalı, burada çalışan teknisyenler iş yerinde tecrübeli meslek lisesi mezunlarından oluşmalıdır. İşçi sağlığı ve iş güvenliği toplantıları periyodik yapılmalı, sonuç raporları titizlikle takip edilmelidir. Parlayıcı/patlayıcı gazlar, yüklerin taşınması, kaldırılması gibi konularda eğitimler verilmeli ve bunlar yıllık eğitim programları içerisinde yer almalıdır.
İşçi sağlığı ve iş güvenliği boyutunda sağlanması gereken bu önerilerin dışında tersane işçilerinin karşı karşıya bırakıldıkları örgütsüzlüğün ve sendikasızlaştırma girişimlerine karşı mücadele edilmelidir.
Sendikaların varlığı ve etkin mücadele edebilmeleri işçi sağlığı ve iş güvenliği konularının süratle hayata geçmesini sağlayacak en temel etken olacaktır. En ağır iş kollarından birinde alınteri döken ve varlıkları ne yazık ki yaşanan iş cinayetleri ile farkına varılan tersane işçilerinin yaşam mücadeleleri, “Öteki Türkiye’nin” fark edilmeyi ve tanınmayı beklenen toplumsal kesimlerindendir.

"Tuzla Tersanelerinin olduğu bölgede bir insan pazarı var. Hamal pazarı diyorlar ama bana göre orası tam bir kölelik pazarıdır. Defalarca gittik bölgeye, sabah kahvaltılarına ortak oldum kimi zaman. Çalışacak adam almaya gelenler sadece şunu söyler orada: ‘’ Bana 3 tane işçi lazım’’. İşçi kardeşimiz, nereye gidiyoruz, ne iş yapacağız demiyor. O kadar çaresiz kalmışlar ki, sadece o akşam evine ekmek parası götürebilmek için nereye, hangi iş için gittiği bilmeden gidiyor, ‘’Olur abi’’ diyor düşünmeden ‘’gelirim’’. Tuzla Tersanesi’ndeki ölümlerin ana sebebi tam da budur. Hiçbir bilgi, birikim, deneyim olmadan, sadece evine ekmek götürebilmek derken gittikleri şantiyelerden, ölü bedenleri gidiyor evlerine."
GÜRSEL TEKİN

KADINLAR

Kadınlar: Siyasette ve Çalışma Hayatında Yer Bulamayanlar
Türkiye, kadın erkek fırsat eşitliği bağlamında ideal seviyeye hiçbir zaman ulaşamadığı gibi son 10 yılda bu bağlamda ilerleme kaydedilmemiştir. Kadın Adayları Destekleme Derneği (KADER) tarafından hazırlanan 2012- 2013’e dair veriler, örgütlenmenin en küçük hücresi olan yerelden, yasama ve yürütme organlarına kadar bu durumu rakamlarla desteklemektedir:
• Milletvekillerinin 79’ u, (%14,2)
• Hükümetteki 26 bakandan 1’i,
• 2.924 belediye başkanın 26’sı, (%1)
• 34.210 muhtardan 65’i, (%0,2)
• 81 valinin 1’i,
• 103 rektörden 5’i,
• 185 büyükelçiden 21’i kadındır.
• 26 müsteşar arasında hiç kadın yoktur.
TÜİK tarafından hazırlanan istatistikler, kadının iş gücüne katılım oranlarında da düşüş olduğunu göstermektedir. 2004’ten bugüne -iş gücü bağlamında- aktif olmayan kadın sayısı yaklaşık 800.000 artarak 19,5 milyon seviyesine kadar ulaşmıştır. Bu artışın sebepleri;
• Kadınların asli görevleri olarak görülen ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı,
• İş sürekliliğinin olmaması,
• En düşük ücretlerle en uzun çalışma saatleri,
• Sendikasızlık
• Terfi edememe sorunlarıdır.
Son 10 yılda, kadını sosyal hayattan tecrit eden, ona sadece ev ve çocuk bakımı ile sınırlı toplumsal rol biçen zihniyet bu durumu söylemleriyle yaygınlaştırmakla kalmayıp, yasal düzenlemelerle de desteklemektedir. Kadın, hem iş hayatından hem sosyal hayatından yavaş yavaş uzaklaştırılmaktadır. Ekim 2013’te çıkarılan ‘’Kadın İstihdam Paketi’’ bu durumun en güncel kanıtıdır. Paket ile hükümetin kadına biçtiği rol AKP Hükümeti’nin Çalışma Bakanı Faruk Çelik tarafından kısa ve net bir şekilde özetlemiştir: “Hem genç nüfus olacak hem sağlıklı bir aile olacak hem de kadının istihdamını çalışma hayatına katılımını sağlayacak.”

‘’2011 yılında CHP tarafından sunulan Aile Sigortası Kanun Teklifi kabul edilmiş olsaydı, kadınlarımızın hem ekonomik hem siyasi özgürlükleri anayasal güvence altına alınmış olacaktı.’’
GÜRSEL TEKİN

Muhafazakârlık adı altında kadınların “iyiliği” için yapılan düzenlemeler ve söylemler kadınların cinsiyet ve sınıf bağlamındaki ezilmişliğini körüklemeye ve sermaye için ucuz iş gücü ordusu yaratmaya yöneliktir. Hükümet ve sermayenin ortak çıkarları üzerine kurulu bu Kadın İstihdam Paketi ile;
• 16 hafta olan doğum izni 18 haftaya çıkarılacak,
• Doğum borçlanması hakkı 2 çocuktan 3’e yükseltilecek,
• 0-1 yaş arasında çocuğu olan anne gece çalıştırılmayacak,
• Doğum izninin ardından ilk çocuk için 2 ay, ikinci çocuk için 4 ay, 3 ve üzeri çocuk için 6 ay yarı
zamanlı çalışılıp tam zamanlı maaş alınacak,
• Çalışan annelere işe dönüş garantisi verilecek.
Bu düzenlemeler sadece “anne olan ve olmak isteyen kadınlara” yönelik olup, kadını ayrı bir birey olarak değil, ikincil iş gücü ya da doğurgan varlık olarak tanımlamaktadır. Kadının iş gücü piyasalarındaki sömürüsü ve fırsat eşitsizliğini yok sayan bu paket, çalışma hayatında kadınların karşı karşıya kaldığı mobbing (psikolojik baskı) ve istismar gibi sorunlara ilişkin hiçbir çözüm getirmemiştir. Aksine bu paket, kadının çalışma hayatından koparılmasını amaçlamaktadır. Başbakanın her fırsatta dayattığı üç çocuk hesabı; çalışma hayatından kopartılacak her kadını sermayenin döngüsüne üç ucuz iş gücü olarak döndürecektir. Bu hesap, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin tarafından da doğrulanmıştır:
“Başkanlar (Sanayi Odası Başkanlarına itafen) buna itiraz ederlerse ileride çocukları çalıştıracak erkek bile bulamaz”
Özetle; iktidarın kadın istihdamına yönelik bu son çalışması da, otoriter rejimlerin emek sömürüsü ve ucuz iş gücüne dayalı neoliberal politikalarının doğal sonucudur. Neoliberalizmin esnek çalışma düzeni, kadınların çocuk doğurma görevini aksatmamaları için biçilmiş kaftandır.

‘’Ayamama Deresi ıslah çalışmalarında hiçbir sosyal güvenceleri olmadan, 600, 615 liraya çalışan 9 tane türbanlı kardeşimiz hayatını kaybetti. Aileleri ile yakından ilgilenen biri olarak görüyorum ki 9 kardeşimizin hiçbirinin ailesine devlet yardım eli uzatmadı, geriye bıraktıkları aileleri nasıl geçinecek diye soran hiç olmadı.’’
GÜRSEL TEKİN
Başbakanın üç çocuk hesabı; çalışma  hayatından kopartılacak her kadını sermayenin döngüsüne üç ucuz iş gücü olarak döndürecektir.

Ev İşçileri
Türkiye’de kadınların istihdam alanındaki yerleri, hükümetin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmeye ve giderek güvensizleşmeye devam etmektedir.
‘’Ekonomik büyümenin’’ doğal sonucu olarak kadınların iş gücüne katılımında artış olması beklenirken, Türkiye’de muhafazakârlık ile yoğrulan neoliberal politikalarla tam tersi sonuçlar gözlemlenmektedir.
Bu politikalar sonucu, kayıt dışı istihdamın doğallaşmış, başta ev işçiliği sektörü olmak üzere, tüm sektörlerde cinsiyetçi emek sömürüsü yaygınlaşmıştır. KESK-AR tarafından Mart 2013’te hazırlanan rapora göre, okuma yazma bilen fakat bir okul bitirmeyen ve işgücü içinde yer alan kadınların sayısı 2000 yılında 24. 000 iken, bu sayı 2011 yılında 159.000’e yükselmiştir. 10 yıl boyunca, eğitim hayatının dışında kalmış kadınların işgücüne katılımının, yükseköğretim mezunu kadınların sayısına oranla 5 kat arttığına vurgu yapılmaktadır. İş gücüne yukarıda belirtilen şekilde katılım gösteren kadınların çoğu, güvencesiz ve kayıtsız olarak çalıştırılan ev işçileridir. Hizmetçi, aşçı, garson, temizlikçi, bahçıvan, kapıcı, bebek bakıcısı ve sekreter olarak çalışanlarda ev işçileri kapsamında değerlendirilmektedir. TÜİK tarafından ev işçilerinin sayısı yaklaşık 150.000 olarak verilmiş olsa da, birçok sivil toplum kuruluşu bu rakamların gerçeği yansıtmadığında hemfi kirdir. Ev işçiliği ‘’sektörünün’’ en temel sorunu sosyal güvencesizliktir. 4857 sayılı İş Kanununa göre ev işçilerinin işçi sayılmadığı gibi, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası da ev işçilerini kapsam dışı bırakmaktadır. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’na göre, süreksiz -30 günden az- çalışanlar sigorta dışı kalmaktadır. Sürekli çalışanlar 5510 kapsamına girse dahi, yüksek primler, prim gün sürelerinin uzunluğu, aylık bağlama oranlarının düşüklüğü sebebiyle, kayıt dışı istihdam yasalarla desteklenir hale gelmektedir. Sonuç olarak; 6098 sayılı Borçlar Kanunu’na eklenen yeni maddelerle birlikte, ev işçilerinin büyük çoğunluğu işveren ile kurulan direk ilişkiler bağlamında, işverenin haberdar dahi olmadığı bu haklardan yararlanabilme çabası içindedir. Bu yasal çelişkiler, özellikle kayıt dışı aracı firmalar tarafından bulunan işlerde sık sık rastlanan psikolojik, fi ziksel ve cinsel taciz vakalarında ve iş cinayetlerinde hak arayışını imkânsız hale getirmektedir. Evde işçi çalıştıran kişi her ne kadar ilk kusurlu taraf olsa da, tüm bu sömürünün ve cinayetlerin asıl tarafı yasal çelişkilere ve emek sömürüsüne göz yuman hükümetin uygulamalarıdır. Ev İşçileri Dayanışma Sendikası Genel Başkanı Gülhan Benli’nin ev emekçilerine dair açıklaması yaşanılan sömürüyü gözler önüne sermektedir:
“Cam silerken düştükleri söyleniyor, ama birçok kadın da evde uğradığı tacizden, tecavüz girişiminden kurtulmak için kendisini camdan atmak zorunda kalıyor, ya da evine gidip intihar ediyor “
‘’Adana ırgat pazarındaki kadınlarımızın çoğu yıllar önce köyleri boşaltılınca, Güneydoğu’dan göç edip gelmiş. Söyledikleri karşısında benim söyleyecek sözüm yoktu: ‘’Yıllar önce ağaların zulmünden kurtulduk geldik ama ne yazık ki kaderimiz değişmedi yine kölelikle karşı karşıyayız.’’
GÜRSEL TEKİN

Kadın Cinayetleri
Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet Türkiye’de giderek normalleşip olağanlaşmakta; şiddet, tecavüz, cinayet, taciz, sömürü, ücrette eşitsizlik gibi konulara tepkisizlik büyümektedir. Bu nedenle, Türkiye’de kadın cinayetleri son on yılda % 1400 artış göstermiştir. Türkiye tarafından imzalanan uluslararası sözleşmeler ve Birleşmiş Milletler kararlarıyla, kadına yönelik şiddet ile mücadele, devletin öncelikli sorumluluklarından birisi olarak tanımlanmıştır. Bu bağlamda, daha çok hukuk ekseninde çözümler üretilmeye çalışılmış ancak, alınan tedbirler ve ağırlaştırılan cezalar, sorunu çözmeye yeterli olmamıştır. Bu durum, hızla artan kadına yönelik şiddet ve cinayet haberlerinden de açıkça anlaşılmaktadır. 2012’de kabul edilen Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, hukuki düzenlemelerin yetersizliğinin en güncel kanıtıdır.
Bu düzenleme olumlu bir gelişme olarak görülse dahi, kanunun yürürlüğe girmesinden bu yana 162 kadının cinayete kurban gitmesini engelleyememiştir. Bu kadınlardan 26’sı koruma tedbir kararı aldırmış ya da savcılık veya kolluk kuvvetlerine şikâyette bulunduğu halde şiddet kurbanı olmaktan kaçamamıştır. Kolluk kuvvetlerinin yeterliliği ve güvenilirliği, Gezi Direnişi’nde cinsel istismara varan cinsiyetçi şiddet ve artan insan hakları ihlalleriyle kaygı ve korkuların artmasına neden olmuştur. Maruz kaldığı şiddet sonrası ilk olarak polise başvuran, bazen sadece giyim tarzından ötürü polis tarafından suçlu muamelesi gördüğünden mağdur olmuş kadının yasal işlem başlatılması engellenmiştir. Mağdurun evli olması durumunda ise, konu çoğunlukla ‘aile içi mesele’ olarak değerlendirilmiş, mağdur şiddet gördüğü eve geri gönderilmiş ve bu kayıtsızlık birçok kadının hayatına mal olmuştur. Örneğin; İzmir’de defalarca polise şikâyette bulunduğu halde kocası tarafından öldürülen Ferdane Çöl’e polis tarafından verilen yanıt bu kayıtsızlığın somut örneklerinden sadece biridir:
“Her gün geliyorsun, artık öl de kurtulalım!”

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre, 2002 yılında öldürülen kadın sayısı 66 iken, 2013’ün sadece ilk 10 ayında bu rakam 187’ye ulaşmıştır. AKP iktidarı sürecinde kadın cinayetlerinin %1400 gibi akıl almaz bir oranda artmasının nedeni, gelir dağılımındaki eşitsizlikten kaynaklı ekonomik bunalımlar ve muhafazakâr ideolojiyle perçinleştirilen, devlet ağzıyla meşrulaştırılan kadının ikincil rolü gelmektedir. Taraf olunan uluslararası anlaşmalara ve anayasal yükümlülüklere rağmen başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olmak üzere devlet yetkilileri kadın cinayetlerine sessiz kalmaktadır. Bu suskunluk devletin kadına yönelik fi ziksel ve psikolojik şiddetin üzerini örttüğünü göstermektedir. Örneğin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in “Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi” imza protokolündeki konuşmasında verdiği mesaj bu durumun örneklerinden sadece biridir:
“Kadına karşı şiddetle uğraşacağınıza önce insanlığa karşı cinayetleri önleyin”
‘’Bir anlayış, eğer kadını insan olarak kabul etmiyorsa ona verilebilecek bir cevap yok. Kadın cinayetlerinin ve intiharların bu kadar yüksek olduğu hiç görülmemiştir. Çok övünülen G20 içinde olmak bu mu demek?’’
GÜRSEL TEKİN

ÇOCUKLAR

Çocuk İşçiler
Türkiye’nin istihdam ve sosyal eşitlik gözetmeden ‘’büyüyen ekonomisinin” en zayıf halkasını çocuk işçiler oluşturmaktadır. Çocuklar, başta Marmara Bölgesi ve İstanbul olmak üzere sanayi, tarım ve ev işleri gibi sektörlerde insan onuruna ve çocuk haklarına aykırı çalışma koşulları altında çalışmaya zorlanmaktadırlar.
Çocuk işçilerin yaşam koşullarını İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi Çocuk İşçiler Çalışma Grubu sorumlusu Avukat Seyhan Akşen Paksoy şöyle özetlemektedir:
“24 saatlerini çalıştıkları atölyede geçiriyorlar. Köle gibi çalıştırılan bu çocukların çocuklukları ellerinden alınıyor. Aileleri tarafından adeta işverenlere terk edilmişler. Ben gördüklerimin tanığıyım, takipçisiyim. Taşın üstünde, 4 kauçuk parçası üstünde yatan çocuklar gördüm.”
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin çok sayıda maddesi çocukların sağlıklı bir yaşam sürdürmelerini desteklemektedir. Sözleşme’nin 6. maddesine göre her çocuk esas olarak yaşama hakkına sahiptir. Ayrıca, 24. madde gereğince her çocuk ulaşılabilir en yüksek sağlık standartlarından yararlanabilmelidir; gerekli tedavi ve rehabilitasyon hizmetlerinden faydalanabilmelidir. İhmal edilen, terkedilen, istismara uğrayan ya da işkenceye tâbi tutulan çocukların iyileştirilmesi ve yeniden topluma kazandırmasından devletler sorumludur.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ise çocukların korunmasına yönelik ‘’Madde 41 ... Devlet ... özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar, (Ek fıkra: 7/5/2010-5982/4 md.) Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma . hakkına sahiptir, (Ek fıkra: 7/5/2010-5982/4 md.) Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır. Madde 61 Devlet, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü tedbiri alır’’ der.
“Çocuklar özel olarak korunmalı, yasa ve gerekli kurumların yardımı ile fi ziksel, zihinsel, ahlaki, ruhsal ve toplumsal olarak sağlıklı normal koşullar altında özgür ve onurunun zedelenmeyecek şekilde yetişmesi sağlanmalıdır. Bu amaçla çıkarılacak yasalarda çocuğun en yüksek çıkarları gözetilmelidir’’
Anayasa’nın ve uluslararası sözleşmelerin çizdiği çerçeveye rağmen Türkiye’de çocukların çalışma hayatına katılımında, dünyadaki genelinin tersine ciddi bir artış görülmektedir. Nisan 2013’te TÜİK tarafından hazırlanan verilere göre Türkiye nüfusunun %30’u çocuklardan oluşmaktadır. Yine TÜİK tarafından 6 yıllık bir aradan sonra 2012 yılında uygulanan ‘’Çocuk İş gücü Anketi’’ sonuçlarına göre çalışan çocuk sayısı 6-14 yaş grubunda 292.000 kişi (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca çocuk işçi tanımı ’14 yaşını bitirmiş, 15 yaşını doldurmamış ve ilköğretimini tamamlamış şahıs olarak verilir). 15-17 yaş grubunda ise 601.000 kişidir. %44,7’si (399.000 kişi) tarım, %24,3’ü (217.000 kişi) sanayi ve %31’i (277.000 kişi) hizmet sektöründe yer almaktadır. Çalışan çocukların %50,2’si okula devam etmemektedir. Çalışan çocuk sayısı 2006-2012 yılları arasında %64 oranında artarak, 272.000’den 445.000’e yükselmiştir.
Okuyan çocukların 2006 yılında %2’si ekonomik bir faaliyette çalışırken, 2012 yılında bu oran %3’e ulaşmaktadır. Bu çocuklar arasında ev işlerinde çalışanların oranı da %43’den % 50’ye yükselmiştir. Tarım sektöründe istihdam edilen çocukların sayısında son 10 yılda görülen 8,1 puanlık artış, çocuk mevsimlik tarım işçilerindeki artıştan kaynaklanmaktadır. Diğer yandan, ekonomik kriz ile gelen güvencesizlik zemininde, çocukların ev içi hizmetleri (çocuk ve yaşlı bakımı, temizlik, yemek vb.) giderek daha fazla üstlendiği görülmektedir.
Özetle, DİSK-AR tarafından da belirtildiği üzere, Türkiye’de çocuklar ya serbest piyasanın görünmez eline ya da ücretsiz aile işçiliği ‘’sektörüne’’ teslim edilmektedir.
‘’Adana ırgat pazarına gittim. 11 yaşlarında kız çocukları, okulda olması gerekirken, ırgat pazarındalar. Hepsinin başı yerde, utanmışlar… Kafasını kaldırıp içlerinden birine sordum; ‘’Neden okulda değilsin?’’ Dedi ki ‘’Annem felçli, babam yok. Bir gün okula gidiyorum, bir gün de buraya geliyorum, 25 lira yevmiye alıyorum evimize götürüyorum.’’
GÜRSEL TEKİN


Çocuk İşçi Cinayetleri
"Ankara’da evime dönerken 14 yaşındaki Kadir ile tanıştım. Haymana’da doğmuş. Her yaz Ankara’ya mendil satmaya geliyorum diyor. Onları çalıştıran ‘’abilerin’’ ona güçlerinin yetmeyeceğini, parasını dayak yese de kimseye vermeyeceğini anlattı bana... Dört kardeşi varmış, beşincisi yolda. ‘’Büyüyünce genel cerrah olacağım, kimse bana inanmıyor ama olacağım” diyor. Kadir’e inanmamak mümkün mü?"
GÜRSEL TEKİN
2012 yılında önlenebilir nedenlerden dolayı 36 çocuk iş kazası kurbanı olmuştur. En büyüğü 17, en küçüğü ise 16 aylık olmak üzere 28 çocuk iş kazasında hayatını kaybetmiştir. İş kazası sonucu hayatını kaybeden 28 çocuğun 3’ü 5, 7 ve 9 yaşlarındadır. 22’si ise 10 ve 17 yaş aralığında, listede 16 yaşında hayatını kaybeden 7 çocuk bulunmaktadır. 2013’ün sadece ilk 10 ayında ise en az 55 çocuk işçi hayatını kaybetmiştir. Adana’da 13 yaşındaki Ahmet Yıldız, okul harçlığını çıkartmak için haftalık 100 liraya çalıştığı plastik fabrikasında pres makinesine sıkışarak yaşamını yitirdi. Ahmet Yıldız’ın davasında işveren para cezasına çevrilen 5 yıllık hapis yerine 30 bin lirayı 24 taksitte ödeyerek kurtuldu. Bu karar, Türkiye’de insan hayatına biçilen değerin bir başka yüz kızartıcı örneği olarak tarihe geçti

Cezaevindeki Çocuklar
Türkiye’de ilk çocuk mahkemesi seksenli yılların ortalarında 1987’de kurulmuştur. Çocuk mahkemeleri bağlamında dikkat çeken en önemli nokta, dünyada sınırlı sayıda örneği bulunan ‘’Çocuk Ağır Ceza Mahkemeleri’’ gerçeğidir. Bu oluşumun varlığı sorgulanırken, üzerinde durulması gereken ilk konu çocukları suça iten nedenler olmalıdır. Cezaevinde çocukların varlığından önce ülke düzeninin suça zemin nhazırlayan siyasi ve toplumsal etkenleri, irdelenmelidir.
Türkiye 1989 yılında Birleşmiş Milletler Çocuk Sözleşmesi’ne taraf olarak çocukların istismar ve sömürüden korunma hakkının koruyucu olacağını taahhüt etmiştir. Ancak, anlaşmanın imzalanmasından bu yana geçen 24 yılda özellikle cezaevlerinde yaşanan tecavüzden işkenceye her türlü insanlık dışı muamele, Türkiye’nin hiçbir ilerleme kaydetmediğini göstermektedir. Süreklilik kazanan bu durum yetkililerin cezaevlerinde insan hakları ihlallerine göz yumduğu şüphelerini kuvvetlendirmektedir.
Gündem Çocuk Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği, İnsan Hakları Derneği ve İnsan Hakları Vakfı’nca yapılan çalışmalar göstermektedir ki; yaklaşık 2 yıl önce ‘’münferit olaylar’’ denerek iktidar tarafından iki kelimeye sığdırılan istismar, tüm acımasızlığıyla BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin özünü oluşturan din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin hükmünü yok sayarak sistematik olarak devam etmektedir.
Cezaevlerinde çocukların maruz kaldığı cinsel istismar, tecavüz ve işkence, Pozantı Cezaevi’nde gerçekleşen insanlığa karşı işlenmiş suçları Türkiye gündemine taşımıştır. İsmini vermek istemeyen bir çocuk: ‘’Koğuş değiştirdim. Eski koğuşun sorumlusu, bu koğuşun sorumlusuna, ‘Bunlar teröristtir, bunları ez’ dedi. Bu koğuşta da sürekli dayak yiyorduk. Koğuş sorumlusu bir arkadaşımızı basketbol potasına boynundan astı. Arkadaşımız tam boğulacakken onu indiriyor, sonra tekrar yukarı çıkarıyordu. Arkadaşlarla sorumluyu dövmeye kalktık. Bizi müdüre götürdüler. Müdür bizi dövdü.’’

CHP Cezaevi İnceleme ve İzleme Komisyonu tarafından hazırlanan raporda da yer verilen iddialar, yaşananların vahametini gözler önüne sermektedir. Cezaevinden çıkan çocukların anlatımlarından yola çıkılarak hazırlanan rapora göre en çok karşılaşılan hak ihlalleri şöyledir:
• Çamaşır yıkatma, masaj yaptırma, ayak yıkatma gibi özel işlerin yaptırılması,
• Paspas sapı ile dayak atılması,
• Koğuş mesullerinin daha çok yemek alması, etli yemeklerde etleri seçip almaları,
• Sabah erken saatte uyandırılıp koğuş temizliği yaptırılması,
• Aileleri tarafından yatırılan paranın koğuş mesulleri tarafından kontrol edilmesi ve harcanması,
• Ayak tabanlarına sopalar ile vurulması,
• Basketbol potasına boğulacak derecede kafaların asılması,
• Cinsel taciz,
• Tecavüz,
• Revire çıkma taleplerinin gardiyanlar tarafından engellenmesi
• Şarkı söylerken, “Slogan atıyorsunuz” denilerek gardiyanlar tarafından dayak atılması,
• Gardiyanlar tarafından siyasi davalardan cezaevinde bulunan her tutukluya “Teröristsiniz”
denilerek dayak atılması ,
• Cezaevine ilk girişte işkence, saldırı ve kötü muameleye maruz kalma,
• Adli tıp kurumuna, adliyeye, hastaneye götürülüp getirilirken kelepçe takılması ,
• Revir doktorlarının kötü muamele uygulaması,
• Kantinden yeterince faydalanamamak.
Türkiye’de devletin ve AKP Hükümeti’nin üzerini örtmeye çalıştığı bu insanlık ayıbı, Gündem Çocuk tarafından tüm çıplaklığıyla özetlenmiştir:
“Çocuklarla görüşen uzmanların ve avukatların ifadeleri çocuklara karşı etiketleme, damgalama, sindirme, korkutma, tehdit gibi ayrımcı ve dayak başta olmak üzere insanlık dışı muamele eylemlerinin gerçekleştiğini, çocukların aileleriyle iletişimlerinin hukuksuzca sınırlandırıldığını ve en vahimi çocukların doğrudan cezaevi görevlileri ve/veya akranları aracılığıyla fi ziksel, duygusal ve cinsel şiddete açık hale getirilerek her birinin şiddet mağduru olduğunu göstermektedir. İnsanlık dışı bu muameleleri yapan, izin veren, göz yuman yetkililerin ise cezasız kalıyor olması bu muamelelerin önlenememesinin en önemli nedenidir. Bu tür ihlaller gündeme geldiğinde Adalet Bakanlığı olayları olduğundan daha üçük göstermeyi ve kendini savunmayı bir tarafa bırakıp insanlık dışı muameleye uğrayan çocukları ve haklarını savunmalıdır. Devlet olmanın gereği budur.”

LGBT BİREYLER
Türkiye’de ırk, dil, din, mezhep, cinsiyet, etnik köken, cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikliği sebebiyle son 10 yılda nefret söylemlerine maruz kalan ve nefret cinayetlerine kurban edilen gruplar arasında en büyük mağduriyet LGBT bireylerce yaşanmaktadır. Sadece 2012 yılında en az 12 nefret cinayeti gerçekleşmiştir. Bunlara ek olarak, LGBT bireyler sayısız linç girişimi işkence ve kötü muameleye maruz kalmaktadır. Özellikle kolluk kuvvetlerinin hedefi nde olan LGBT bireyler, polisler tarafından sürekli olarak GBT (Genel Bilgi Tarama) uygulamasına tabi tutulmakta, suç ya da tehdit teşkil eden herhangi bir durum olmamasına rağmen gözaltına alınmakta ve gözaltında başta cinsel taciz olmak üzere çeşitli insanlık dışı muameleye maruz kalmaktadır.
Artan muhafazakârlaşma paralel olarak, kendinden olmayanı reddetme ve ötekileştirme anlayışı da giderek artmaktadır. Bu anlayış, kendinden olmayana yaşam hakkı tanımayan, “ötekinin” varlığına kasteden otoriter ve muhafazakâr zihniyetin tüm topluma yayılmasına hizmet etmektedir. Bu zihniyetle LGBT bireylerin maruz kaldığı nefret suçlarına siyasi kurumlarca sessiz kalınmakta, ayrımcılığın ve nefretin dilini yaygınlaştırmaktadır. Bu suskunluğun, en bariz örneği Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in konuya dair bir soruya verdiği cevaptan da anlaşılmaktadır:
“Ben muhafazakâr demokrat bir partinin bakanıyım” LGBT bireylere yönelik nefret söylemi ve cinayetleri, cinsiyet ve cinsel yönelim çeşitliliğinin de insan hakları gibi, kişiden kişiye, değişemeyen bir evrenselliğe sahip olduğu gerçeğinin, siyasi çıkarlar sebebiyle kabul edilmemesinden kaynaklıdır. Bu tutum nedeniyle, eşcinsel yönelimlerinden ötürü şiddete maruz kalan bireylere yönelik herhangi bir maddeye 6284 sayılı Ailenin Korunmasına ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’da yer verilmemiştir. Yogyakarta İlkeleri’ne göre:
“Özgürlüğü kısıtlanan herkese insanca ve insan kişiliğinden ayrılmaz haysiyetine saygıyla davranılmalıdır. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği, herkesin haysiyetinin tamamlayıcı bir parçasıdır.”
Artan nefret cinayetleri ve AKP Hükümeti’nin konuya dair ayrıştırıcı tutumu, 2013’ün Ekim ayında yayınlanan AB İlerleme Raporu’na da konu olmuştur. Raporda, ayrımcılık karşıtlığı ve eşitlik konusunda bir ilerleme sağlanamaması, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ifadesinin Ayrımcılıkla Mücadele Kanun Taslağı’ndan çıkarılması eleştirilmiştir. Nefret suçları yasası eksikliğinin ve Ceza Yasası ve Kabahatler Kanunu’nun trans bireylere karşı ayrımcı ve keyfî bir şekilde uygulanıyor olmasının altı çizilmiştir. Konuya dair AB İlerleme Raporu’nda yer bulan diğer noktalar şu şekildedir:
• LGBT’lere yönelik nefret saldırıları ve nefret söylemi arttı. LGBT’lere karşı işlenmiş suçlarda
failler “haksız tahrik” ve “iyi hal” indirimlerinden yararlanmayı sürdürdü.
• Cinsel kimliklerinin ortaya çıkmasından ötürü polis görevlileri, öğretmenler ve banka
personelleri işlerinden atıldı.
• Lise ve üniversite öğrencileri ayrımcılık yaşayarak okuldan ayrılmaya zorlandı.
• Sağlık Yeteneği Yönetmeliği’nde eşcinsellik ve transeksüellik “hastalık” olarak görülmeye
devam etti. Silahlı Kuvvetler Disiplin Yasası’nda eşcinsellik “gayri tabii” olarak tanımlandı.
• İnternet Yasası, politik ve ahlakî olarak uygun görülmediği gerekçesiyle LGBT sitelerine karşı
kullanıldı.
AKP Hükümeti’nin uluslararası kurumlar tarafından da eleştirilen bu tutumuna rağmen, Gezi Direnişi ile tüm ülkeyi kapsayan birleştirici hava, LGBT bireylerin yıllardır maruz kaldıkları dışlanma ve ötekileştirmeyi tersine çevirecek bir rüzgar yaratmıştır. Bu olumlu gelişme Gezi Direnişi’nde yer alan bir LGBT birey tarafından oldukça net bir şekilde özetlenmiştir:
“LGBT’lere yönelik ötekileştirme var deniyor ama topyekün bir yabancılaştırma da söz konusu. Bu da medya eliyle götürülen, LGBT’leri yok sayma, sindirme, görmeme, göstermeme, heteroseksüellere işittirmeme hali. Bu da toplumsal karşılığını şöyle buluyordu belki; LGBT hareketinin çırpınışı bir türlü alınamıyordu yani bir heteroseksüel, LGBT’nin maruz kaldığı ayrımcılığa, aşağılanmaya karşı aynı ızdırabı duymuyordu. Gezi direnişinde bu eşitlendi. Trans Onur Yürüyüşü’nün basın açıklamasında geçen cümle “birbirimizi geç bulduk geç kavuştuk şimdi hiç ayrılmayalım” çok önemli bir laftı. Bu bir karşılaşma anıydı. Karşılaşma anının iyi neticelendiğini düşünüyorum. Düşünceleriniz hızla değişmese de söyleminiz değişir, zamanla da eyleminiz değişir. 30 yıllık koparılmışlıktan, yalıtılmışlıktan sonra sokaklarda, gazdan kaçılan evlerde, kapılarda, parklarda birbirini bulmuş bir halk, programatik dört dörtlük anti homofobik, anti- faşist, anti- nasyonalist bütün iyi özellikleri bir arada bulunduran bir söylem, hareket çıkması olanaksız.”

SURİYELİ SIĞINMACILAR

İç Savaşın Ötekileri
Suriye Arap Cumhuriyeti’nde meydana gelen olaylar sonucu insan hakları ihlalleri yaşanmaya başlamasından sonra ülkede can güvenliklerinin kalmadığını düşünen 300-400 kadar Suriye vatandaşının, 29.04.2011 tarihinde Hatay ili Yayladağı İlçesi’ndeki Cilvegözü Sınır Kapısı’na doğru hareketlenmesi, Suriye’den Türkiye’ye yönelik ilk toplu göç hareketini oluşturmuştur. Suriye’de devam etmekte olan bu iç savaş nedeniyle 4 milyon 250 bin kişi Suriye’yi terk etmiştir. Elde edilen son verilere göre 2 milyona yakın kişi Ürdün, Türkiye, Lübnan, Irak, Mısır gibi ülkelerde sığınmacı konumundadır. Sınırlara dayanan bu savaşın Türkiye’ye gözle görülür sosyo-ekonomik etkileri, sığınmacı sayısının artmasıyla görülmeye başlandı. Birleşmiş Milletler Mülteci Ofi si tarafından verilen rakamlar Türkiye’de bulunan mülteci sayısının en az 500.000’e ulaştığını göstermektedir:
• Kayıtlı ve kayıt için bekleyen sığınmacıların sayısı: 392.481
• Kamplarda bulunan sığınmacıların sayısı: 200,012
• Kampların dışındaki sığınmacıların sayısı: 169.768
• Kayıt için bekleyen sığınmacı sayısı: 22.702
AFAD (Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) tarafından Ekim 2013’te açıklanan toplam mülteci sayısı ise 600.000’dir. Bu sayı, şiddeti artarak devam eden çatışmalar sebebiyle her hafta yaklaşık 6.000 Suriyeli’nin ülkesini terk etmesiyle yükselmeye devam etmektedir.
‘’Suriye Savaşı’nın dramını sadece Hatay’da ya da Adana’da, Mersin’de görmek mümkün değil. Eğer Suriye dramını tüm boyutlarıyla görmek istiyorsanız adres belli; İstanbul. Beykoz’un tepe mahallesinde çadır içinde yaşayan 28 tane Suriyeli mültecinin yanına gittim. Derme çatma çadırlarda yaşıyorlar. Hükümet lütfetmiş ve kaymakamlık, yandaş marketlerde kullanılmak üzere insanlara yardım kartı vermiş. Tüm geçim kaynakları bu kartlar… Çadırdaki çocukların hallerini anlatmaya dilimiz varmıyor… Bu ülkeyi yönetenleri, kendi çocuklarının gözlerine bakar gibi Suriye’den gelen bu çocuklarının gözlerine bakmaya çağırıyorum. Bir zamanlar ağzından ekmek kartını düşürmeyen Başbakanın yüzü kızarır mı merak ediyorum… ‘’
GÜRSEL TEKİN

Bu sığınmacıların %75’ini kadın ve çocuklar oluşturmaktadır. Bu yüksek oranın sebebi, Birleşmiş Milletler tarafından da belirtildiği üzere kadınların sistematik olarak hedef gösterilmesidir. Kadınların maruz kaldığı tecavüz ve cinsel şiddet, savaşın bir tür silahı haline gelmiştir. Bu duruma maruz kalan kadınların çoğu yaşadıkları baskılar sebebiyle sessiz kalmaya mahkûm edilmektedir. Özgür Suriye Ordusu ve El- Kaide bağlantılı örgütlere destek verdiği bilenen ve bölgede emperyalist bir politika güden AKP Hükümetinin “değerli yalnızlık’’ politikasıyla bu durum daha da vahimleştirilmektedir. Aile Sağlığı Kurumu (IFH) yöneticisi Dr.Manal Tahtamouni tarafından gelinen vahim durum şu şekilde anlatılmaktadır anlatılıyor:
“Buradakiler son derece muhafazakâr. Yaygın şiddetten, saldırılardan büyük bir acı çeken Suriyeli kadın ve kızlar, korkunun kültürel örtüsü altına gizleniyorlar. Çoğu kadın tecavüze uğradığını saklıyor, başka kadınlara tecavüz sahnelerini anlatıyor.”
“Kadınlar ailelerini, babalarını kaybetti. Kadınlar eşlerini bırakarak geldi kampa. Kamptaki erkekler çalışamaz durumda. Çünkü ya yaşlılar, ya da yaralı. Çaresizlikten Ürdün’de çocuk yaşta kızlar evleniyorlar. Ürdün kamplarında kalmak erkeksiz bir kadın için çok zor. Kadınlar suistimal ediliyor.”
AKP Hükümeti tarafından desteklenen gruplarca insanlığa karşı işlenen bu suçlar, Türkiye’de bulunan sığınma kampları ve çadır kentlerde artan cinsel istismar ve hırsızlık vakalarıyla, farklı boyutlar kazanmaya başlamıştır.
Kapasitesinin üzerinde sığınmacı barındıran bu kampların hangi amaca hizmet ettiklerine yönelik Avrupa ve Türkiye basınına yansıyan soru işaretleri ortaya çıkmıştır. Savaşın şiddetine paralel olarak artan kamp nüfusu ise bu kamplarda sözde ‘’cihad’’ düşüncesi etrafında örgütlenerek ‘’savaşçı’’ devşirildiği tezini güçlendirmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi milletvekillerinin Hatay’da bulunan Apaydın Kampı’na alınmaması kampta muhalif askerlerin eğitilip silahlandırılarak tekrar Suriye’ye gönderildiğine yönelik iddiaları doğrular niteliktedir. Türkiye’de bulunan kampların bu durumu, Suriye’deki iç savaşı kışkırtmakla kalmayıp, bulundukları illerin sosyo-ekonomik ve kültürel koşullarını da son derece olumsuz yönde etkilemektedir.

İnsan Ticareti ve Hak İhlalleri
Sınır bölgesinde yaşayan halk, artan hırsızlık vakalarından, sözlü, fi ziksel ve cinsel şiddete kadar uzanan sorunlara dair şikâyetlerini sürekli olarak dile getirdikleri halde seslerini duyuramamaktadır.
Yerel halk ile temaslarda edinilen bilgiler, şiddetin boyutlarının insan ticaretine kadar ulaştığına işaret etmektedir. Bu kabul edilemez durum, Cumhuriyet Halk Partisi tarafından çeşitli basın toplantıları ve soru önergeleriyle dile getirilmiş olup, halen devam etmekte olan bu iddialar’’psikolojik kampanya”denilerek hükümet tarafından reddedilmektedir. Bu inkar, devlet eliyle her türlü ulusal ve uluslararası insan hakları mevzuatının alalen ihlaline işaret etmektedir. Uluslararası mevzuatlar bağlamında Türkiye bahsi geçen duruma sessiz kalarak, taraf olduğunu aşağıdaki sözleşmeleri ihlal etmektedir:
• Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Sözleşmesi,
• Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin New York Protokolü,
• Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (ESKHS),
• Çocuk Hakları Sözleşmesi (ÇHS),
• Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme (IAOKS),
• Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) ve BM Engellilerin
Haklarına İlişkin Sözleşme (BMEHS)
Bu durum, uluslararası sözleşmelerin kanunların üzerinde olduğunu emreden Anayasa’nın 90. Maddesi’nin AKP hükümeti tarafından açıkça ihlal edildiğini de göstermektedir.

Çocuk Sığınmacılar
Suriye’de sürmekte olan bu savaş tartışmasız en çok çocukları etkilemektedir. Çatışmaların başlamasının ikinci yılında Birleşmiş Milletler Mülteciler Dairesi ve Çocuk Fonu (UNICEF) tarafından yayımlanan rapora göre ülkeyi terk eden toplam 2 milyon sığınmacının 1 milyonu 11 yaş altı çocuklardan oluşturmaktadır. Durumun ciddiyetini Birleşmiş Milletler Mülteciler Dairesi Başkanı Antonio verdiği örnekle gözler önüne sermektedir:
“Galler’de 1 milyon çocuk yaşamıyor. Los Angeles’la Boston’u birleştirin, 1 milyon çocuk toplayamazsınız. Bu sayı korkunç”

Suriye’den kaçan bu çocuklar için travma asıl olarak kaçıştan sonra başlamaktadır. Mültecilerin barındığı sığınma kamplarında aileler, kötü ve sağlıksız ortamlarda yaşamak zorunda kalıp, yetersiz beslenmekte, birincil sağlık hizmetlerinden faydalanamamaktadır. Bu koşullarda yaşamaya mecbur bırakılan ve eğitimlerine devam edemeyen özellikle 5-12 yaş arasındaki çocuklar ailelerinin geçimini sağlamak için sokaklarda para toplamaktadır. Kamplardaki bu vahim tablo, özellikle kız çocuklarının cinsel istismara maruz kalmalarıyla utanç verici bir durumu gözler önüne sermektedir. Bu durum, Mısır’ın başlıca yayın organlarından Al-Ahram Dergisi’nin Eylül 2012 sayısında ve diğer birçok uluslararası kaynakta da yer bulmuştur. Suriyeli kız çocuklarının Umman, Ramtha, Irbid, Karak gibi şehirlere taşındığı ve ‘Doğu Akdeniz Hurisi’ olarak satıldığı iddiaları dünya kamuoyunda geniş yer tutmuştur. Bu durum, 2013 yılı içerisinde BBC International tarafından hazırlanan ve ‘kadın ve çocuk ticareti aracıları’ başlığı ile yapılan röportajlarda da yer almıştır. Hiçbir geçim kaynakları olmayan ailelerin buna mecbur bırakılması Suriye’de süren iç savaşın, acımasız boyutlarını bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Sığınmacılar ve Emek Sömürüsü
Hayatlarını sürdürecek hiçbir gelir kaynağı olmayan, Suriyeli sığınmacılar ağır bir emek sömürüsü
ile karşı karşıyadır. Bu vahşi sömürü;
• Gaziantep’te galvaniz fabrikasında meydana gelen patlamada 2 mültecinin hayatını kaybetmesi,
• Bursa’da bir ayakkabı fabrikasına yapılan baskın sonrasında 4 kaçak Suriyeli işçinin olması,
• Kocaeli fındık bahçelerinde 103 Suriyeli kaçak işçinin çalıştırıldığının öğrenilmesiyle ortaya çıkmıştır.
• Şanlıurfa Bozova tekstil işçilerini taşıyan minibüsün devrilmesiyle ikisi Suriyeli altı işçinin ölmesiyle ortaya çıkmıştır.
Ev işçiliği, madencilik, tekstil, eğlence gibi sektörlerde ve merdiven altı atölyelerde kayıt dışı çalıştırılan işçiler, Türkiyeli işçilerin yarısı kadar ücretle çalışmaya, ihbar edilme ve ülkelerine geri gönderilme tehdidi altında tamamen patronların insafına terk edilmiş bir yaşama zorlanmaktadır.
AKP Hükümeti, ucuz işçi devşirmek amacıyla yaklaşık 60.000 Suriyeli için çalışma izni yolunu açmıştır. Yukarıda belirtilen sektörlerde çalıştırılan bu sığınmacılar, Türkiye genelinde ücretlerin düşmesi ve işsizliğin artması sorunlarının kaynağı olarak gösterilerek, hedef haline getirilmekte, bu sığınmacılara yönelik nefret söylemlerinin artmasına neden olmaktadır.

Ailesi ile birlikte Suriye’nin Rakka şehrinden önce Reyhanlı, sonra Ankara’nın Polatlı ilçesine göç eden Muhammet Evdo Müslim’in anlattıkları, Suriyeli işçilerin içinde bulundukları durumu gözler önüne sermektedir:
“Bizler savaştan dolayı topraklarımızı bırakarak buraya geldik. Rejim üzerimize bombalar yağdırıyorlardı. Ardından çeteciler ortaya çıktı. Çetecilerin gelmesiyle birlikte artık oralarda barınamadık. Çetecilerin işkencelerine maruz kaldık. Bizler de köyümüzü terk etmek zorunda kaldık. Burada kendi imkânlarımızla bir çadır kurduk ve eşya aldık. Akşam güneş batana kadar çalıştırılıyoruz. Burada 7 torba soğan bir yevmiyeye sayılıyor. Bir yevmiye ise 25 TL’dir. Bazen 7 torba toplayamıyoruz. Böyle olunca da yevmiyemizi tam alamıyoruz. Bizler mecbur olduğumuz için çalışıyoruz.”

Bugün geldiğimiz noktada, sığınmacıların çaresizliğini sektörleştiren AKP, köle pazarı gibi işleyen ‘Sığınmacı Kiralama Büroları’nın ortaya çıkmasına göz yummaktadır. Bu insanlık dışı koşulların yarattığı mağdurlardan biri olan E.M.’nin anlattıkları, yaşanılan ibret dolu durumu şu cümlelerle gözler önüne sermektedir:
“İlk çalıştığımız fabrikadan biri bizi buraya yönlendirdi. Buraya geldikten sonra gelip bizi sattı. Evet, bizi buraya sattı. Şöyle ki; bizim ilkin haberimiz yoktu. Yaklaşık 10 gün sonra haberimiz oldu bu olaydan. Biz normal çalıştığımızı sanıyorduk. Yalnız sonrasında duyduk ki, bizi buraya getiren kişi bizim burada çalışmamız karşılığında işyeri sahibinden para almış. Eğer bizi getiren kişi para almasaymış, bizi çalıştırmayacakmış” diye konuştu. E.M. yaşadıklarını şu tepkiyle dile getirdi “Biz insanız, hayvan değiliz ki çalıştırılmak için satılalım”.


“Taksim’de Eminönü’nde dilenen Suriyeli çocuklara, artan kadın ticareti vakalarına karşı hükümet üç maymunu mu oynuyor?”
GÜRSEL TEKİN

POLİS ŞİDDETİ
Devletin zor kullanma aygıtı olarak, Türkiye’de Polis Teşkilatı, özellikle toplumsal olay ve eylemlerde kullandığı şiddet ile gündeme gelmektedir. Polisin toplumsal olayları şiddet kullanarak bastırmasının arkasında birçok sebep bulunmaktadır. Bu şiddet kullanımı istisnai olmaktan çıkaran ve sistematik hale getiren sebeplerin bir kısmı şöyledir;
• Amirler tarafından verilen hukuk dışı müdahale emirleri,
• Çalışma saatlerinin uzunluğu ile beslenme ve tuvalet ihtiyaçlarının bilinçli olarak kısıtlanması sonucu doğan anksiyete bozuklukları,
• Polis memurlarının sosyolojik eğitimlerini tamamlamadan göreve başlaması,
• Eylem yapan kitlenin baştan suçlu kabul edilmesine yönelik teşkilat tarafından hazırlanan algı yönetimi çalışmaları
Gezi Direnişi’nde en az 180.000 gaz kapsülü kullanılması, 6 gencin hayatını kaybetmesi ve 14 yaşındaki Berkin Elvan’ın polis tarafından atılan gaz kapsülünün başına isabet etmesiyle halen komada olması (Kasım 2013 itibariyle) polisin orantısız güç kullanımını tekrar gündeme getirmiştir. 1 MayısTaksim eylemlerinden bu yana sistematik olarak uygulanan polis şiddeti Gezi Direnişi’nde hat safhaya varmış, devletin zor aygıtı olan polis teşkilatı, iktidara muhalif tüm söylem ve eylemlerin bastırılmasında en temel araç haline gelmiştir. Bu, emniyet teşkilatının halkın güvenliğinden çok hükümetin güvenliğini öncelediğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Uygulanan polis şiddeti, sadece ulusal değil Uluslararası kamuoyununda da büyük yankı bulunmuştur. Uluslararası Af Örgütü tarafından hazırlanan Gezi Parkı Eylemleri raporunda, kullanılan şiddetin boyutları gözler önüne serilmiştir. Raporda;
• Eylemcilerin ve diğerlerinin bir ölüme ve sayısız yaralanmaya yol açacak şekilde nasıl dövüldüğü,
• Polisin çoğu zaman plastik mermi ve gaz kapsüllerini yönetmelikte belirtildiği gibi 45 derecelik açı ile değil, doğrudan eylemcilerin kafasına ve vücutlarının üst kısmına doğru attığı,
• Biber gazı kapsüllerinin rutin olarak doğrudan eylemcilere, oradan geçenlere ve bazen de evlerden içeri atılmasının yüzlerce kişinin yaralanmasına ve tanıklara göre en az bir kişinin ölümüne yol açtığı,
• Tazyikli su tanklarına kimyasal maddelerin eklendiği,
• Kadın eylemcilerin kolluk kuvvetleri tarafından sözlü ve fi ziksel cinsel tacize maruz kaldığı ifadelerine yer verilmiştir.

‘’Eğer İngiltere’de bir polis, kim olduğuna bakmaksızın görevini yerine getirip, Başbakan’ın oğlunu gözaltına aldığı için yılın polisi seçilebiliyorken, Türkiye’de ise işgüzar bir milletvekilinin oğlu gözaltına alındığı için onlarca polis bir çocuğun önünde tek sıra diziliyorsa, o polisleri savunacak bir POL-DER olmadığı içindir.’’
GÜRSEL TEKİN

Ülkemizde uygulanan polis şiddetinin bir diğer örneği ise İstanbul’da Pınar adlı genç bir kadının uğradığı sözlü ve fi ziksel şiddettir. Gözaltına alınmak üzere polis otobüsüne götürülen Pınar’ın yaşadıklarını, aynı otobüste tutulan bir görgü tanığı şöyle anlatmaktadır:
“Karanlıktı otobüsün içi. Ve bir kızın inlemeleri, feryatları geliyordu. Sonradan adının Pınar olduğunu öğrendiğim kız ağlayarak, “Abi, ben bir şey yapmadım” deyip duruyordu, “Abi, valla evime gidiyordum”! Baktım, adı Süleyman olan polis, kızın resmen boğazına yapışmıştı ve kafasını cama vuruyordu. İnanılır gibi değildi gördüklerim! Erkek olacaklar güya, savunmasız bir kıza girişiyorlardı. Ben şaşkın şaşkın bakarken, “Ne bakıyorsun lan?” diye bana da vurmaya başladılar. Sonra bir an otobüsün ışıkları yandı. Kız hâlâ ağlıyor, inliyor, bağırıyordu. Sonra o Süleyman denilen polis şoföre küfür etti, “Kapat lan ışığı” dedi. Işıklar yandığında, bir an Pınar’ın yüzündeki dehşeti gördüm. Ve ona yardım edemediğim için çok büyük suçluluk hissettim. Ama ne yapabilirdim ki. Sonra erkekliğimden utandım, çünkü kıza, “Seni burada dom...ıp, si... rim kimsenin haberi bile olmaz, karanlık da zaten!” dedi o Süleyman. Ve kızcağız, “Tamam abi” dedi. Çaresizliğini düşünebiliyor musunuz? O zaman kanım dondu...”
Pınar’ın yaşamış oldukları, 1980’lerden bu yana süre gelen polis şiddetinin devlet eliyle ört bas edilmesi durumunun Gezi Direnişi’yle de devam ettiği göstermiş. Bu durum, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından aşağıdaki sözlerle bir kez daha tescil edilmiştir:
“Polisimiz demokrasi testinden başarıyla geçmiştir. Adeta bir kahramanlık destanı yazmıştır”.


KIŞLADA ŞİDDET
Türkiye’de halen yasal bir zorunluluk olan askerlik, 20 yaşına gelmiş her erkeğin, silah altına alınmasıyla başlayan birçok sorunu bünyesinde barındırmaktadır. Bu sorunlar şöyle sıralanabilir:
• Askerliğin uzun süreli ve zorunlu bir hizme olması
• Öğrenmenin yerini koşulsuz itaatin alması
• Devrecilik, kadroculuk, sıracılık gibi uygulamalar
• Suçun bireysel olduğu durumlarda dahi cezanın toplu verilmesi
• Birlik içerisindeki eğitim-kültür seviyesi farklılığının aşılamaması
• Askerlerin etnik ve dini kimliklerine yönelik baskı
• Küfür, hakaret, dayak ve mobbing
• Askeri cezaevlerindeki uygulanan şiddet

‘’İstanbul’da, askerdeyken intihar eden bir kardeşimizin evine gittim. Kâğıt toplayarak geçindiriyormuş ailesini. Zamanında teslim olmadığı için apar topar gözaltına alınıp, askere gönderilmiş. Böyle bir durumda sosyal devletin yapması gereken askerin geride bıraktığı iki tane küçük bebeğe ve eşine devlet tarafından sahip çıkmaktır. Öyle olmamış tabi. Genç kardeşimiz askere alınmasından 3 ay sonra faturayı ödeyemedikleri için elektrikleri kesilmiş ailenin. Bu durum karşısında asker kardeşimizin eşi o kadar erdemli davranmış ki, durumu eşine yansıtmamak için yazdığı mektuplarda yaşadığı ızdıraptan hiç bahsetmemiş. Mektupları gördüm, her şeye rağmen umut dolu mektuplar. Bu gönlü yüce anne, asker kardeşimizin aynı zamanda kardeşi ile de mektuplaştığından habersiz. Kardeşin, askerdeki abisine yazdığı mektupta aynen şunlar yazılımış: ‘’Abi merak etme, yengemin elektriği kesildi ama ara kabloyla babamın evinden bağladık sorununu çözdük’’ Böyle bir tablo karşısında askerler neden intihar ediyor demek safl ık ve körlükten başka bir şey değildir. Anlatmış olduklarımın ne kadar ibret verici olduğu ve iki çocuk babası gencecik bir kardeşimizin neden intihar ettiği gün gibi ortada değil mi?’’
GÜRSEL TEKİN

Üstün asta uyguladığı şiddet, Askeri Ceza Kanunu’nda açık bir şekilde suç teşkil etmesine rağmen silahlı kuvvetlerin hiyerarşik yapısı yukarıda sayılan sıkıntıların giderek artmasına sebep olmaktadır. Askerlerin, hukuksal haklarının farkında olmaması ve bu haklar konusunda bilgilendirilmemesi, maruz kaldıkları sözlü ve fi ziksel şiddeti gizlemelerine neden olmakta, bu durum asker intiharları ve/veya cinayetleri olarak ortaya çıkmaktadır. 2002’den bu yana en az 934 asker intiharının gerçekleşmesi, bu durumu kanıtlar niteliktedir. Ölümlerinin sebebi intihar olarak geçenlerin yanı sıra, cinayete kurban giden askerlerinde intihar edenler istatistiklerine dahil edilmesi, asker intiharlarına dair soru işaretlerini artırmaktadır. EMEP Gebze ilçe yöneticisi Mazlum Aksu’nun, Elazığ’da askerlik görevini yerine getirirken ölmesi, bu şaibeli asker ‘’intiharlarından’’ biridir. Olaya dair Aksu ailesi tarafından yapılan açıklama aşağıdaki gibidir:
“İki gün önce bizimle konuştu ve gayet iyiydi. Kendisine zarar verebilecek bir insan da değil. Yaşamaya çok bağlıydı. Dönüş planları yapıyordu ve beş ay sonra askerlik bitiyordu.. Kürt’tü. Bu nedenle kışlada askerler arasında çeşitli tartışmalar yaşanmıştı. Bundan dolayı öldürüldüğünü düşünüyorum. Son yıllarda kışlalarda asker ölümleri sıklıkla gündeme geliyor ve bu ölümlerin de çoğuna Mazlum’a dedikleri gibi intihar diyorlar. Ama buna kesinlikle inanmıyoruz.” Batman’ın Kozluk ilçesi Gümüşörgü Jandarma Karakolu’nda görevini yapan Ermeni asker Sevag Şahin Balıkçı’nın öldürülmesi, Aksu ailesi tarafından da dile getiren iddiaları destekler niteliktedir. Terhisine kısa bir süre kala bir başka asker tarafından vurularak öldürülen Sevag Şahin Balıkçı davası, nefret suçu kapsamında değerlendirilmemiş olay “bilinçli taksirle adam öldürme” olarak ele alınmıştır. Davanın sonucunda Sevag Şahin Balıkçı’yı vuran asker 4 yıl 5 ay hapis cezası almıştır.

‘’Bu ülkede insanlar anasından öğrendiği, ana sütü gibi helal olan dillerini konuştukları için ölüyorlar… Askere gidiyor, anayasal ödev malum. Orada Türkçe konuşacaksın deniyor. Biliyor musun, öğreten oldu mu soran yok! Maruz kalınan şiddetin, dayatmanın açıklaması hiç yok… Böyle bir zulüm dünyanın neresinde görülmüş!’’
GÜRSEL TEKİN

Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde yaşanan patlamaya ilişkin askeri belgeleri sızdırdığı iddiasıyla tutuklanan ve hacker grubu RedHack üyesi olduğu iddia edilen er Utku Kalı ise hala yoğun bir baskı ile karşı karşıyadır. ‘Devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklama’ suçlarından yargılanmasına yönelik hazırlanan iddianame kabul edilmiştir. İlk duruşması 21 Ekim 2013’te gerçekleşen Kalı’nın tutukluluk hali devam etmektedir.
Utku Kalı, gözaltında ve cezaevinde maruz kaldığı kötü muamele nedeniyle travma sonrası stres bozukluğu yaşadığı ve intihar eğilimi gösterdiği için Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde tedavi görmektedir. Türkiye’de ordu içinde üslerin ve asların birbirlerine karşılıklı uyguladıkları şiddet ve baskının yanı sıra, askerin ülkenin genelinde uygulamış olduğu politikaların da değerlendirilmesi gerekmektedir.
28 Aralık 2011’de 34 vatandaşın hayatını kaybettiği Uludere-Roboski katliamının sorumlularının halen ortaya çıkarılmaması asker şiddetine maruz kalmış her türlü kesimin, Türkiye’de görmezden gelindiğinin kanıtıdır.
‘’Biz Doğu’nun çocuklarıyız… Küçükken jandarma ile korkuturlardı hepimizi… Bak deden geldi, baban geldi değildi bizde, jandarma geldi denirdi… Bu halen süren durum bir devlet anlayışıdır. Devletin vatandaşına bakışıdır. Anlayacağınız devletin o coğrafyaya olan zulmü AKP Hükümeti’nde Roboski Katliamı ile birkez daha malumun ilanı olmuş, 30 yıllık bir hikâyedir.’’
GÜRSEL TEKİN
 

ÖTEKİ TÜRKİYE RAPORU

    Cuma, 04 Eylül 2015 17:23
Yandex.Metrica