CHP İnanç Özgürlüğü Raporu'nu açıkladı

Cumhuriyet Halk Partisi  Genel Sekreteri Gürsel Tekin, Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Genel Başkan Yardımcısı Şafak Pavey ve CHP İstanbul İl Başkanı Oğuz Kaan Salıcı, CHP İstanbul İl Başkanlığı’nda gerçekleştirdikleri basın toplantısıyla CHP'nin inanç özgürlüğüne ilişkin önerilerini kamuoyuyla paylaştılar.

Aleviler ve Alevi İnancı İle İlgili Açılımın On Şartı
Dinler ve inançlar gelenek tarafından sürdürülür ve korunur. Hiçbir inanç resmi otoriteye ne olup olmadığını kanıtlamakla yükümlü değildir. Hiçbir inanç; o inancın sahibi olmayanlarca tanımlanamaz.

Nice medeniyetlerden süzülüp buluştuğumuz topraklarımızda, egemen mezhebin kendisine tehlike gördüğü inancı kontrol etmek, kendisine benzetmek ve içinde eritmek niyetiyle yaptığı her türlü samimiyetsiz hile ve kurnazlık yeni çatışmaları beslemekten başka bir fayda getirmez.
Oysa inançların; uzun kanlı geçmişlerinden sonra insanlık için en hayırlı yorumu; ahlaki bir rehberlik olarak takip edilmeleridir. Aksinde ısrar etmek yeryüzünü bir kez daha din referanslı kan gölüne çevirmek olur.
Katı doğmalardan beslenen anlayış sonucu; Alevilik ve Aleviler her zaman aşağılanan, dışlanan, hor görülen ve saldırıya uğrayan bir inanç oldu. Ancak bu sosyal durum AKP iktidarı ile birlikte meşru ve resmi bir ortak uygulamaya döndü.  Alevileri sürekli yönetimden dışladı. Aleviler sistematik bir biçimde kamu kurumlarında dışlamanın yanısıra kamusal alan ve ortak kullanım mekânlarında da dışlanmıştır. Özellikle "Saray'daki Sultan" tarafından meydanlarda hedef gösterildi. Bu dışlama ve hedef gösterilmenin yarattığı toplumsal yaraların onarılması, öfkelerin yatıştırılması için bir an önce yol almak zorundayız.
Aleviler "ıslah" edilmeleri gereken bir topluluk değillerdir. Alevileri Sünni anlayış içinde eritme politikasına son verilmelidir.  Aleviliğin tanımlanmaya değil, inandıkları gibi yaşamaya, hakarete, baskıya, katle uğramadan yaşamaya ihtiyacı vardır.
Alevilerin yaşam alanlarına müdahale edilmezse çakma açılımlar yapmaya da gerek kalmayacak. Konu bu kadar basit… Ana Muhalefet Partisi olarak; toplumsal birlikteliğin sağlanması, sosyal barış için acil önerilerimizi kamuoyunun dikkatine sunuyoruz:
 
1- Temel hak ve özgürlük taleplerinden önce Alevilerin en temel sorunu can güvenliğidir. En küçük bir gerginlikte Alevi evleri işaretleniyorsa, Alevilerin yoğunlukta yaşadığı mahalle veya semtler kendilerine "talimat verilen polis" tarafında TOMA'lar eşliğinde gaz bombaları ile nefes alınamaz hale getiriliyorsa ve hükümet buna karşı hiçbir yasal takibat yapmıyorsa durum gerçekten vahimdir. Alevilerin can güvenliğini büyük risk altında tutan anlayışa karşı; hükümet ve TBMM'de gurubu bulunan bütün partilerin ortaklığıyla sosyal kampanyalar ve çalışmalar için ilk adımlar hızla atılmalıdır.

2- Hükümetin ve kimi din eğitimi verenlerin; "Biliyorsunuz o Alevi," "Malum mezhep", "Mezhebini söyleyemiyor" "Mahkemenin hâkimi Alevi,"  "Cemevleri 'terör yuvası" ," "Aleviler abdestsizdir, yemekleri yenilmez”," "Alevilik sapık bir mezhep. Mum söndü yapıyorlar."  gibi kışkırtıcı kin söylemlerinden vazgeçip,  bir daha tekrarlanmaması şartı ile özür dilemeleri gerekiyor.  Aksi halde, siyasetin üst koltuklarından gelen nefret söylemi,  takipçileri tarafından değiştirilmesi mümkün olmayan bir önyargı olarak yayılıyor. İçine doğdukları ırk ya da inanç hakaret sözcüğü olarak kullanılan ve çoğunluk algısında yadırganmayan diğer tüm topluluklarla birlikte Alevileri de hedef alan nefret suçları, yasal yaptırımlara bağlanmalıdır.

3- Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin, sadece Sünni kesime aktarılması, diğer farklı inanç toplulukların aleyhine kullanılması, Alevilerin asimilasyonunu hızlandırmaktadır.  Camilerin su, elektrik ve benzer kamu harcamalarını karşılayan Diyanet, anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olarak diğer hiçbir inancın benzer harcamalarını karşılamamaktadır.
Hükümet; Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle yüz bini aşkın cami üstünden toplumun inanç algısını kontrol etmekte; yönlendirmektedir. Bu hiçbir modern demokraside benzerine rastlanmayan muazzam ve niyete göre çok tehlikeli bir güçtür.  Diyanete ayrılan bütçe,  Alevilerin kurumları dâhil diğer bütün inançlarla eşit oranda paylaştırılmalıdır.
 
4-Cemevlerinin, ibadethane mi,  kültür evi mi olup olmadığını tanımlamak hükümetin ya da devletin resmi kurumu Diyanetin haddi değildir.  Cemevleri yüzlerce yıllık baskı, katliam ve yasaklamalara rağmen sadece inananlarının sadakati ile günümüze ulaşmış bir ibadethane ve aynı zamanda "sivil bir inanç birlikteliğinin" mekânsal imkânıdır. Cemevlerinin özgür ve güven içinde varlığını sağlamak, tıpkı diğer inançlarda olduğu gibi devletin asli görevidir.   
Pozitif hukukta ibadet yerlerinin hukuki statüsü düzenlenirken çeşitli tanımlar kullanılmaktadır. Günümüz hukukunda kasıtlı yorumları önleyecek bir anlayışı getirmek için ülkemizde bulunan bütün dinler ve inançlar dikkate alınarak; sadece "İbadet Yeri veya hanesi," kavramının kullanılması yasal karışıklığa son verecektir. Her inanca devlet nezdinde eşit tanınma ve eşit muamele görme hakkı kazandıracaktır.  

5- "Aleviler Kimdir","Alevilik Nedir?" sorusuna hükümet tarafından kabul görecek bir yanıt vermeye zorlanmakta, ilahiyatçılar ve siyasetçiler soruyu Aleviler yerine yanıtlama konusunda yarışmaktadır.  Devlet; inancı tanımlamaya, kendi kalıbına sokmaya müdahale ederse, o inancın mensuplarını kontrol altında tutan bir baskı yönetimine dönüşür.  İçinde bulunduğumuz yönetimde Alevilerin ve diğer egemen inançtan olmayanların başına gelen de budur.
Hükümet; Aleviliği siyasal amaçları çerçevesinde yeniden tanımlama; inşa etme; uluslararası topluluğa vitrin süsü olarak hazırlama girişimlerine son vermelidir.  
Bir inancın; başka bir inancı tanımlama ve ibadet pratiklerini belirleme konusunda yetkili merci olması kabul edilemez.

6- Kamu kurumlarında din ve mezhep fişlemelerine, Alevi avcılığına son verilmeli, diğer ayrıştırılan topluluklarla birlikte pozitif ayrımcılıktan yararlandırılmalıdırlar. Kamuda;  Alevi çalışanların "temizlenmesi"ne ilişkin uygulamalar geri alınmalı, iddialar şeffaf bir şekilde araştırılıp, sonuçları kamuoyuna ulaştırılmalıdır.  TRT'nin ya da THY gibi dev kamu kurumlarının tekçi yapısı Alevilerin uğradığı dışlanmayı perçinlemektedir.  
Nüfus cüzdanlarındaki din hanesi kaldırılmalı, Nüfus Hizmetleri Kanununun 7/e fıkrası ve buna bağlı olarak 35/2 fıkrası kaldırılmalıdır.  Aleviler, güvenlik kurumlarının sakıncalı fişlemesinden çıkarılmalıdırlar.

7- İnanç; siyasi bir toplum mühendisliği meselesi değil gönüllülük esasına dayalı bir seçimdir. Eğitim sisteminde uygulanan bağnaz mezhepçi yaklaşım sadece Alevi çocuklarını değil, daha az(!)  Sünni, ya da inançsız öğrencileri bile asimile etmektedir. İmam Hatip’e dönüştürülen okullar, bilim formasyonundan çıkmış, Sünni eğitim kurumları haline gelmişlerdir. Her sözleşmesini imzaladığımız ve bağlayıcı olan AİHM kararları yeniden hatırlanarak; zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır. Eğitimde farlılıkların gözetildiği bir yaklaşım esas alınmalıdır.
82 Anayasası’nda yer alan düzenleme yerine 1961 Anayasası'nın 19. maddesinde yer alan; "Din eğitimi ve öğrenimi, ancak kişilerin kendi isteğine ve küçüklerin de kanuni temsilcilerinin isteğine bağlıdır" düzenlemesine uygun seçmeli din dersleri getirilmelidir.
Bu nedenle; Milli Eğitim Temel Kanunu'nun 12. maddesinde yer alan "zorunlu" ibaresi yasadan çıkarılmalıdır. Din Öğretimi Genel Müdürlüğü'nün 09.07.1990 tarih ve 1 karar sayılı kararında belirtilen yaklaşımlar terk edilmelidir.

8-  Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bazı semtler kentsel dönüşüm bahanesi kullanılarak dağıtılıyor. Ve sürekli polis kontrolü altında tutuluyor. Örnek olarak Tuzluçayır, Armutlu, Gazi, Sarıgazi, Okmeydanı vb. Bu semtlerde yaşayanların da bu toprakların yurttaşı olduğu hatırlanmalı ve üstlerindeki ayrımcı devlet baskı ve şiddeti sona erdirilmelidir. Hükümet, kentsel dönüşümü Alevi inanç mensuplarını dağıtmak ve eritmek için bahane kullanmadığına ikna edecek samimi kanıtlar ve değişiklikler sunmalıdır. Alevi köylerine ya da Alevilerin yoğun yaşadığı semtlere zorla ve sistematik bir biçimde cami yapılmasına son verilmelidir.

9- Alevi toplumunun kutsal mekânlarından biri olan, Elmalı Tekke Köyü’ndeki Abdal Musa türbesinin yanında taş ocağı ruhsatı verilmesi (mahkeme kararı ile iptal edildi sonunda), Munzur vadisinde yapılması planlanan barajlarla, Heslerle, diğer kutsal mekân ve ziyaretlerin yok edilecek olması, ibadet özgürlüklerine saldırıdır. Alevilerin kutsal mekânlarına yönelik yağma ve yıkımlara son verilmelidir.
Hacı Bektaş Veli Dergâhı Alevi toplumunun kült merkezidir. Alevlerin kendileri için kutsal olan bir mekanı ziyaret ederken ücret karşılığında giriş yapmaları kabul edilemez. Dergâhın asıl sahipleri Alevi toplumudur ve kendilerine teslim edilmelidir.  Keza, Karacaahmet ve Şahkulu gibi, ancak kira karşılığı kullanılabilen dergâhlar da Alevilere verilmelidir.

10- Eşit yurttaşlık ilkesi, yurttaşların dili, dini,  inancı, cinsiyeti ve ırkı nedeniyle ayrımcılığa maruz bırakılmaksızın hakta ve özgürlükte eşit kabul edilmesini ifade eder.    İnsanlığın ortak tarihi, eşitliğin, anayasal güvenceye alınmasının bu hedefe ulaşmak için yeterli olmadığını gösteren örneklerle doludur.
Ülkemizde eşit yurttaşlığın gözetilmemesi nedeniyle; ayrımcılığa maruz kalan toplulukların içinde Aleviler de yer almaktadır. Alevilerin temel sorunları, toplumsal yaşamın, diğer inanç gruplarıyla eşit olanaklara sahip olarak yaşamalarına -imkân bırakmayacak şekilde örgütlenmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Çözüm;  Alevilere "AZINLIK STATÜSÜ" verilmesi değil, "İNANÇ" haklarının tanınmasıdır. Yaasalar önünde düzenlenecek eşitliğin sosyal hayatta uygulanır olmasını sağlamaktır.
Bu bağlamda Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme ile Bölgesel veya Azınlık Dilleri Avrupa Şartı'nda bulunan çekinceler kaldırılmalıdır.


İki Temel Belge ve Zorunlu Din Eğitimi Hakkındaki Bağlayıcı Sözleşme Maddeleri:

1-  Tarafı bulunduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9. maddesi "düşünce, din ve vicdan özgürlüğü hakkı"nı düzenlemektedir. Bu maddenin birinci fıkrası ayrıca "öğretim" hakkını da düzenlemektedir. Fakat "öğretim"  hakkını özel bir biçimde düzenlememiştir. Sözleşmedeki vurgu daha çok "düşünce, din ve vicdan özgürlüğü" bağlamında "öğretim" hakkına ve bu hakkın güvenceye alınmasına yöneliktir.      
                
2-  Sözleşme düşünce, din ve vicdan özgürlüğünü demokratik toplumun temellerinden birisi olarak görmekte ve amaçlamaktadır. Bu amaç laiklik ilkesinin doğal sonucu olarak devletin, belirli bir dini resmi din olarak kabul etme yükümlülüğünü de ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla sözleşmeye taraf devletin herhangi bir dini öğretmesini de öngörmemektedir. Sözleşme dini eğitimi tamamen ebeveynlere bırakmıştır.
    
3-  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "dini öğretim"i özel olarak düzenlememesi nedeniyle oluşan boşluk Ek 1 Nolu Protokolün 2. maddesindeki "eğitim ve öğretim hakkı" ile giderilmiştir. Ek 1 Nolu Protokolün 2. maddesi; "Hiç kimsenin eğitim hakkı yadsınamaz. Devlet, eğitim ve öğretim alanında üstlendiği görevleri yerine getirirken ana babaların kendi dinsel ve felsefi inançlarına uygun bir eğitim ve öğretim sağlama hakkına saygı gösterir" şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme, eğitim ve öğretimin niteliğini ve kapsamını belirleme yetkisini sözleşmeye taraf devlete bırakmıştır. Ancak buna paralel olarak sözleşmeye taraf devletin, çocukların eğitiminde ana babanın tercihlerine saygı göstermesi gerektiğini de güvenceye kavuşturmuştur. 
                          
4-  Sözleşmeye taraf devlete tanınan eğitim ve öğretimin niteliğini ve kapsamını belirleme yetkisi, taraf devletin istediği dini resmi ve zorunlu olarak öğreteceği anlamına gelmemektedir. Tanınan yetki sistematik şekilde belirli bir dogmatik görüşün öğretilmesinden ziya demokratik toplumun gereklerine uygun ideolojik ve tekçi olmayan eğitim ve öğretim hakkından herkesin eşit yararlanmasının sağlanmasıdır.
 
5-  Sözleşme bu düzenlemesi ile taraf devlete pozitif bir edimde bulunma yükümlülüğü de getirmemiştir. Yani sözleşmeye taraf devletin herhangi bir "dinsel ve felsefi inanca" eğitim sisteminde yer vermesi, bunu öğretmesi için okul açması ya da kamu fonlarından destek ayırması öngörülmemiştir. Sözleşmeye taraf devletin "dinsel ve felsefi inançlar" karşısında tarafsızlığı esastır.
 
6-  Sözleşmeye ve Ek 1 Nolu Protokole taraf bulunan Türkiye'nin, "zorunlu din eğitimi"ni düzenleyen mevcut anayasanın 24. maddesindeki düzenlemeyi sürdürmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9. maddesindeki "düşünce, din ve vicdan özgürlüğü hakkı"na aykırı olduğu gibi Ek 1 Nolu Protokolün 2. maddesindeki "eğitim ve öğretim hakkı"na da aykırıdır. Devletin, ana babanın "dinsel ve felsefi inancı"na yani tercihine saygı göstermemesi karşısında sözleşme, ana babaya çocuğunu zorunlu din dersine katılmaktan alı koyma hakkı tanımaktadır.   
 
7-  Tarafı bulunmadığımız Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme'nin 5/1. maddesi; "Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi kültürlerini yaşatmaları ve geliştirmeleri ve kimliklerinin asli unsurlarını, yani din, dil, gelenekler ve kültürel mirası korumaları için gerekli koşulları sağlamayı taahhüt ederler" düzenlemesi ile sözleşmeye taraf devletin toplumdaki mevcut farklılığı yani çokkültürlülüğü korumasını öngörmektedir.
 
8-  Sözleşmenin 12/1. maddesi ise; "Taraflar, gerektiğinde, kendi ulusal azınlıklarının ve çoğunluğun kültür, tarih, dil ve din bilgisini geliştirmek için eğitim ve araştırma alanlarında önlemler alırlar" düzenlemesi ile sözleşmeye taraf devlete pozitif edimlerde bulunma yükümlülüğü getirmektedir.
 
9-  Sözleşmenin taraf devlete pozitif yükümlülük getirdiğini yine Sözleşmenin 4/2. maddesindeki; "Taraflar, gerektiğinde, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel yaşamın her alanında, ulusal azınlığa mensup kişilerle çoğunluğa mensup olanlar arasında tam ve etkili eşitliği geliştirmek için yeterli önlemleri almayı taahhüt ederler. Bu konuda, ulusal azınlıklara mensup kişilerin özgül koşullarını dikkate alırlar" düzenlemesinde daha net görmek mümkündür. Aynı şekilde bu husus Sözleşmenin 4/3. maddesindeki; "Paragraf 2 uyarınca alınan önlemler ayrımcılık oluşturan bir işlem sayılmaz" düzenlemesinde de görmek mümkündür.
 
10-  Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nden farklı olarak sözleşmeye taraf devletin iki yönlü bir yükümlülük altına girmesini öngörmektedir. Bunlardan birincisi taraf devletin, her türlü engelleyici ve kısıtlayıcı hukuksal düzenlemeleri ortadan kaldırmasıdır. İkincisi ise "eğitim hakkı" kapsamında sözleşmeye taraf devletin, talebe göre "dinsel eğitim"e destek olması ve bizzat pozitif edimlerde bulunması öngörülmektedir. Yani taraf devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmesi gerekmektedir. Taraf devletçe yerine getirilmesi öngörülen yükümlülük, yeni bir eğitim sisteminin zorunlu olarak getirilmesi şeklinde değil, ama en azından mevcut eğitim programının değiştirilmesi, eğitim programı içerisinde seçimlik derslere yer vermesi ya da gözetim ve denetimi altında bazı kurs ve programların düzenlenmesini öngörmektedir.
 
11-  Taraf devletin mevcut eğitim sistemi içerisinde değil de kurslar veya özel eğitim ve öğretim kurumlarının kurulması suretiyle "dinsel eğitim" hakkını tanıması halinde ise taraf devlete herhangi bir mali yükümlülük getirilmesi öngörülmemektedir. Bu husus Sözleşmenin 13. maddesindeki "Bu hakkın kullanımı Taraflar'a herhangi bir mali yükümlülük getirmez" düzenlemesi ile sarihtir.
 
12-  Sözleşmenin 5/2. maddesi; "Genel bütünleşme politikaları doğrultusunda alınan önlemler saklı kalmak kaydıyla, Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi iradelerine rağmen asimilasyonunu amaçlayan politika ve uygulamalardan kaçınırlar ve bu kişileri böyle bir asimilasyonu amaçlayan herhangi bir eyleme karşı korurlar" düzenlemesi ile entegrasyonu değil fakat asimilasyonu yasaklamaktadır. Bu yasak her türlü asimilasyonu kapsadığı gibi sözleşmeye taraf devletin belli bir dinsel öğretiyi zorunlu olarak tüm vatandaşlarına öğretmesini de asimilasyon olarak görmekte ve yasaklamaktadır.   

13- Türkiye'nin, "zorunlu din eğitimi"ni düzenleyen anayasanın 24. maddesindeki düzenlemeyi sürdürmesi Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme'nin 5. maddesine aykırıdır. Türkiye sözleşmeye taraf olmadığı için bu aykırılık bugün bir anlam ifade etmemekle birlikte gelecekte AB süreciyle birlikte ete-kemiğe bürünecektir.  
 
14- Türkiye Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme'yi günümüzde imzalamaktan çok uzak görünmektedir. Ancak AB sürecinin zorunlu sonucu olarak gelecekte bu sözleşmeyi mutlaka imzalamak zorunda kalacaktır. Zira Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme 1995 yılında kabul edilmiştir. Oysa imzalamayan Fransa ve sözleşmeyi imzalamakla birlikte henüz onaylamayan Belçika ve Lüksemburg AB'nin kurucu üyeleridir. Yunanistan ise bu sözleşmenin yürürlüğünden çok önce 1981 yılında AB'ye üye olmuştur. Dolayısıyla sözleşme bu ülkeler için üyelik kriteri niteliğinde olmamıştır. Fakat günümüzde sözleşme üyelik kriterleri arasında sayılmaktadır.
 

15- Avrupa Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren Irkçılık ve Hoşgörüsüzlükle Mücadele için Avrupa Komisyonu (ECRI), her yıl yayımlamış olduğu raporlarda Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme'yi imzalamayan ve onaylamayan ülkeleri eleştirmekte, bu ülkeleri sözleşmeyi imzalamaya ve onaylamaya davet etmektedir. Avrupa Birliği Komisyonunun 9 Kasım 2005 tarihinde açıklanan İlerleme Raporunda da Türkiye'ye yönelik eleştiriye yer verilmiştir.      

CHP'nin inanç özgürlüğüne ilişkin önerileri aynı zamanda Genel Sekreter Gürsel Tekin ve Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu imzasıyla bir kanun teklifi olarak sunuldu.

Kanun teklifine ilişkin habere ve haberin fotoğraf galerisine aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

CHP'den inanç özgürlüğü için Kanun Teklifi

CHP'den İnanç Özgürlüğü Raporu

Anahtar Kelimeler
    Cuma, 07 Kasım 2014 12:42
Yandex.Metrica