Kılıçdaroğlu:"Gel karşıma, kim milletten yana, kim teröristten yana, oturup bir konuşalım seninle!"

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Sayın Davutoğlu, kim milletten yana, kim teröristten yana, çık adam gibi bunun cevabını ver. Veya arzu ediyorsan, kendine güveniyorsan, kurmaylarına da al yanına, beraber bir televizyona çıkalım seninle" dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun konuşması şöyle:

İnsanlığı terör ayıbından kurtarmamız gerekiyor
"Değerli arkadaşlarım, bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım, grubumuza gelen bütün konuklara Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Başkanı olarak en içten sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum. Anneler aramızda, bütün annelerin ellerinden öpüyorum. Sivas'tan gelen arkadaşlarımız var, Sivas Demir Çelik işleri. Biz de Sivas'la gurur duyuyoruz. Size sözüm söz, CHP iktidarında o fabrikayı açacağım, hepinizi işbaşı yaptıracağım, sözüm söz.
Bugün sizin sorunlarınızı görüşmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu'nda bir araştırma önergemiz görüşülecek. Genel Kurulu izlemenizi isterim; kim sizden yana kim sizden yana değil, onu görmenizi isterim. Biz emekten yanayız, alın terinden yanayız, ahlaktan yanayız, dürüstlükten yanayız, çalışmaktan, üretmekten yanayız; biz malı götürmekten yana değiliz, sizden yanayız.
Değerli arkadaşlarım, bu kürsüye her geldiğimde eğer terör konusu açılırsa kullandığım ilk cümle şudur: Terör bir insanlık suçudur, derim. Dolayısıyla bütün insanlığın, ülkesi ne olursa olsun, orada yaşayan vatandaşların kimliği, inançları ne olursa olsun, Teröre karşı bütün insanların ortak tavır takınması gerektiğini" hep söylerim. Pakistan'da bir olay oldu. Lunaparkta bombalar patlatıldı, çok sayıda Pakistanlı kardeşimiz hayatını kaybetti, gencecik çocuklar, küçük çocuklar... Pakistan'ın bizim için ayrı bir özelliği var. Milli Kurtuluş Savaşı sırasında Pakistanlılar para toplayarak Mustafa Kemal Atatürk'e maddi destekte bulunmuşlardır. Yani bizim Ulusal Kurtuluş Savaşımızda Pakistanlıların da alın teri vardır. Onların acılarını yürekten paylaşıyoruz, ölenlere Allah'tan rahmet diliyoruz. Bizim üstümüze düşen bir görev varsa, o görevi yerine getirmeye de hazır olduğumuzu buradan Pakistanlı kardeşlerimize duyuruyoruz. Gönlünüz rahat olsun, teröre karşı mücadele ortak bir mücadeledir, insanlığın mücadelesidir. Bu mücadeleyi ben de vereceğim, siz de vereceksiniz, Pakistanlı da verecek, Fransa, Belçika, Almanya, Rusya herkes vermek zorundadır. Bu konuda ortak tavır takınmak zorundayız. İnsanlığı terör ayıbından kurtarmamız gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, terör dedim de, terör şimdi başka bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Düzce İl Başkanımız takip ediliyor, izleniyor. Gelip arabasına arkadan hafif vuruyorlar, "Ne oldu?" diye arabadan iner inmez 3 kişi saldırıyor, birisi de kameraya alıyor. "Osmanlının torunları" olduklarını söylüyorlar. Sizin kimin torunu olduğunuzu bilmiyorum ama kesinlikle Osmanlıyla bir ilginiz yok sizin, Osmanlıyı kullanıyorsunuz siz. Osmanlı yürekli adamdır. Osmanlı namuslu adamdır. Osmanlı mazlumdan yanadır. Siz hırsızdan yana, yolsuzluktan yana tavır koyuyorsunuz. Ona kahpece saldıranlar, bizim il başkanımıza kahpece saldıranlara açık net şunu söylüyorum: Size tasmayı takanlara sakın güvenmeyin. Sonuna kadar takipçisi olacağız. Arkadaşlarım gittiler, eski Genel Başkanımız gitti, ben gittim, hep beraber il başkanımızın yanındayız. Buradan bütün Düzceli kardeşlerime de selamlarımı, saygılarımı iletmek isterim. Biz onları Düzceli kabul etmiyoruz, onları asla Düzceli kabul etmiyoruz, onları insan olarak da kabul etmiyoruz, çünkü Düzceli saygıdeğer bir insandır. Bizim görüşümüze katılır veya katılmaz ama en azından bizi dinler, gideriz, gezeriz, koşarız, oynarız, Düzce'nin caddelerinde, sokaklarında, fabrikalarında bereket vardır. Nedir bu şiddet? Nereden besleniyor bu şiddet? Bunun önüne geçmek zorundayız. Bizim görevimiz olduğu kadar Düzceli kardeşlerimin de görevidir. Olayın arkasında kimler var, onu da yakından takip edeceğiz.

Ahlakı neredeyse çöp sepetine attık
Değerli arkadaşlarım, terörle başladık; terörün şimdi doğrudan CHP'yi sokakta hedef almaya çalıştığını söyledik, Düzce örneğini gösterdik. Aslında bütün bu olayların temelinde bozulan ahlak kuralları var, ahlaki değerlerimizde olağanüstü bir yozlaşma var. Ahlakı neredeyse çöp sepetine attık. Ahlaklı adamın suçlandığı bir sürecin içine girdik. Toplumda ciddi bir yozlaşma başladı. Hırsızların makam yükselttikleri, namuslu insanların da korkudan sokağa çıkamadığı bir sürecin içine geldik ve bütün bunların tamamı, üzülerek ifade ediyorum, Müslümanlık adına yapılıyor. Müslümanlık böyle bir şey değildir, böyle bir şey kesinlikle değildir. Şiddet, asla değildir; hırsızlık, asla değildir; ahlaksızlık, asla değildir. Sevgi ve hoşgörü üzerine inşa edilmiştir Anadolu Müslümanlığı. Mevlana'dır bizim yol arkadaşımız, Hacı Bektaşi Veli'dir bizim yol arkadaşımız, Erzurumlu Emrah'tır bizim yol arkadaşımız. Ama ahlakı temsil edecek kişiler toplumun önderleridir. Toplumun önderi konumunda olan kişi ahlaklıysa toplum onu örnek alır. Eğer o kişi ahlakı benimsememişse, toplum yozlaşma sürecinin içine girer. Biz neden illa diyoruz ki; "Siyasi ahlak yasası çıksın" çünkü siyasetçi ahlaklı olsun, Parlamentoya ahlaklı insanlar gelsin, Parlamentoya kul hakkı yemeyen insan gelsin, dürüst insanlar gelsin. İnsana saygı gösteren, teröre karşı onurlu, dik duran insanlar gelsin, siyasi ahlakı biz özellikle bunun için isteriz. On dört yılda ne oldu arkadaşlar? Kadına şiddet –analarımız aramızda- kadına yönelik şiddet yüzde 1400 arttı. Her gün bir kadın cinayetiyle karşı karşıyayız. Bu kadınların günahı ne Allah aşkına? Günahı ne? Şehit gelir anneler ağlar, çocuğu işsizdir anne tasalanır, "Akşam ne pişireceğim?" diye düşünür, anne dertlenir ve bu kadına da biz kalkıp şiddet uyguluyoruz. Yazık günah değil mi? Yazık günah değil mi? Yoz kültür buraya getiriyor. Sevgili Peygamberimiz "Cennet anaların ayakları altındadır" diyor. Peki, cennet anaların ayakları altındaysa, kadına yönelik bu yüzde 1400 şiddet nasıl oluyor da gerçekleşiyor?

Ülke yönetilmiyor. Değerli arkadaşlarım, bakın uyuşturucu yaygınlaştı. Her 5 evlilikten biri boşanmayla sonuçlanıyor. Uyuşturucudaki artış 2007-2015 arasında yüzde 678. Neredeyse okulların kantinlerinde Bonzai satılacak. Araştırma önergesi verdik. Ya, bu çocuklar bizim çocuklarımız, yazık günahtır, bu çocuklara sahip çıkmamız lazım, uyuşturucu konusunda mücadele etmemiz lazım, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bu konuda daha aktif olması lazım, yürütme organını denetlemesi lazım, verdiğimiz araştırma önergeleri reddedildi arkadaşlar, iktidar partisi tarafından reddedildi. O reddedilirse, siz araştırmazsanız, uyuşturucu bataklığına bizim gençlerimiz sürüklenmez mi? Yazık günah değil mi o çocuklara? O çocuklar bizim çocuklarımız değil mi? O çocuklar bizim umudumuz, bizim geleceğimiz değil mi? Sadece bu değil arkadaşlar, çocukların istismarı, cinsel açıdan istismarında artış oranı yüzde 434. Bir toplumdaki yozlaşmayı bundan daha güzel anlatan bir rakam yoktur. Türkiye'nin geldiği hâle bakın siz. Nasıl oluyor da Türkiye bu hâle geliyor? Minicik çocuklar, gencecik çocuklar böyle bir istismara muhatap oluyorlar. En son Karaman'daki olayı Bir Gün Gazetesi yazdı, olayı bütün Türkiye öğrendi. Herkesin bildiği bir olay, ama herkesin özenle gizlediği bir olay. Biz ne yaptık? Hemen milletvekillerimizi gönderdik Karaman'a, "Çocuklarımızı ve ailelerini koruyun" dedik. "O çocuklara zarar gelmemesi için çok dikkatli bir dil kullanın" dedik. İki gerçek ortaya çıktı arkadaşlar. Birisi şu: O yurtların, çocukların cinsel istismara uğradığı o yurtların kime ait olduğunu, oradaki hiçbir kamu görevlisi söylemiyor korkudan; valisi söylemiyor, kaymakamı söyleyemiyor, emniyet müdürü söyleyemiyor, peki bunlar kimin? Kimin bu yurtlar? Kim tuttu bu yurtları? Söyleyemiyorlar.
İkinci gerçek, değerli arkadaşlarım: Dernekler ve vakıflar ilk ve orta öğrenim düzeyinde yurt açamazlar, çünkü yasak. O zaman soru şu: Yasaksa, yurt açılamıyorsa bunlar bu öğrenci yurtlarını nasıl açtılar? Kimin izniyle açtılar? Bu ülkede devlet yok mu? Bu ülkede hükümet yok mu? Valisi yok mu, kaymakamı yok mu, emniyet müdürü yok mu, Başbakanı, bakanı yok mu? Hepsi var. Peki, bu yurtlara nasıl izin verdiniz siz? Kim izin verdi bu yurtlara?

O çocukları mağduriyetleriyle başbaşa bırakmayacağız
Değerli arkadaşlar, bakın, olay ortaya çıktıktan sonra bakanların yaptığı açıklamalar var. 22 Mart 2016'da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu'nun açıklaması: "Buna bir kere rastlanmış olması, hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz." Bakın, çocukları düşünmüyor, çocuklarımızı düşünmüyor vakfı düşünüyor. Yahu sana ne vakıftan kardeşim, sana ne? Bırak onu, savcı araştırıyor zaten. Sen o çocukları o hâle nasıl getirdin, sen bunun hesabını vereceksin. Bu yurtları kim açtı, sen bunun hesabını vereceksin. Bunun hesabını vermiyor bakın, çocuklara da sahip çıkmıyor "Bir kerecik oldu diye niye bunu yapıyorsunuz?" diyor. Utan utan, bir de sen annesin ya. Sen annesin, nasıl böyle bir dil kullanabilirsin sen? Aynı olaya Davutoğlu Manisa'da konuşuyor -Ben hiç konuşmadım, onlar konuştuğu için getiriyorum gündeme- "Karaman'da yaşanan olaydan haberimiz var." Günaydın beyefendi, demek ki haberiniz olmuş! Demek ki haberiniz olmuş! "Bu davanın ve bu çocukların takipçisi olacağız" Eyvallah. Takipçi olursanız önce ben sizi tebrik ederim. "Çocuk istismarı konusunda aydınlatılmamış tek bir nokta kalmayacaktır" diyor. İnşallah öyle olur. "Buna izin vermedik, vermeyiz." Peki, bu yurtların açılmasına kim izin verdi? Sayın Davutoğlu, yasadışı bu yurtların açılmasına kim izin verdi? Sen Başbakan değil misin, sen sorumlu değil misin? Kim izin verdi buna? Ve başka bir alana atlıyor, "Davası insan yetiştirmek olan bir vakfı karalamak da ayrı bir ayıp. Paralel yapı öncülüğünde kirli bir algı siyaseti yürütülüyor." Lafa bakın Allah aşkına, lafa bakın! Ya, 45 çocuğa tecavüz edilmiş. Biz onların dertleriyle uğraşıyoruz, bu kalkmış hâlâ "Paralel yapıdan"… Sen değil miydin arkadaş? Bu paralel yapı da aslında çok güzel, ikisi paralel zaten, aynı yolda gidiyorlar, ikisi paralel. Sizin fikriniz paralel değil miydi? Abisi ne diyordu: "Ne istediniz de vermedik?" Sana adam gibi, ilkokul çocuğunun anlayacağı bir dille soruyorum Sayın Davutoğlu: Onlar ne istediler, siz neleri verdiniz çık şu millete bir anlat bakalım. Anlatır mı? Anlatamaz. Neden? Abisi izin vermez, vesayet altında. Ve kalkıyor burada ilgili vakfı övüyor ayrıca. Ya, bir bekle bakalım kardeşim, bir sonucu bekle bakalım. Niye övüyorsun? Övmek ne demektir? Savcıya gözdağı demektir, valiye gözdağı demektir. Sakın ha, vakıf hakkında, dernek hakkında bir şey yapmayın demektir. Böyle bir anlayış olabilir mi? Olay yargıya intikal etmiş, ona bakacağız, hep beraber bakacağız, hep beraber takip edeceğiz. Çocuklar bizim çocuklarımız, onlar bizim evlatlarımız, onları boş mu bırakacağız? Mağduriyetleriyle baş başa mı bırakacağız? Buna asla izin vermeyeceğiz, bunu herkes çok iyi bilsin.

Bu işin asıl sorumlusu Milli Eğitim Bakanlığıdır
Değerli arkadaşlarım, Sayın Davutoğlu'na sormak isterim: O çocuk evlerini paralel yapı mı açtı? O çocuk evlerindeki öğretmenleri paralel yapı mı görevlendirdi? Daha ayıp olan, birisi daha var arkadaşlar, daha önce tecavüzden mahkûm olmuş, iki yıldan fazla hüküm giymiş birisi gelip bu vakfın etkinliğine davet ediliyor. Bunu da mı paralel yapı yaptı? Şimdi, kendi suçunuzu bir başkasının üstüne atmaya çalışıyorsun. Sen, açıkça söylüyorum, suçlusun kardeşim, suçlusun; suçunu bir başkasının üstüne atma.
Milli Eğitim Bakanı, o da 26 Martta konuşmuş. "Soruşturmalarımız devam ediyor." Doğru, soruşturma devam ediyor. Kendisi de umarım bir soruşturma açmıştır müfettişleri aracılığıyla. "Milli Eğitim Bakanlığı olarak biz ne yapmamız gerekiyorsa onu yapıyoruz." diyor. Açıkça sana söylüyorum Sayın Bakan: Yasaların sana verdiği görevi sen yerine getirmiyorsun, sana verilen görev yerine getirilmemiştir. Neden? Bu işin asıl sorumlusu Milli Eğitim Bakanlığıdır. Bakın, karıştırmayalım, işin asıl sorumlusu Milli Eğitim Bakanlığıdır. Biz çocuklarımızı eğitim için kime emanet ediyoruz? Milli Eğitime emanet ediyoruz. Milli Eğitimi sorumlu tutmayacak da kimi sorumlu tutacağız? Bakın Anayasa'dan bir örnek, Anayasa Madde 41, anneler siz de iyi dinleyin "Ailenin korunması ve Çocuk Hakları" -maddenin başlığı o- "Ailenin Korunması ve Çocuk Hakları" şöyle diyor: "Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır." "Her türlü şiddete ve istismara karşı devlet her türlü önlemi alır." diyor. Anayasa "Alabilir" demiyor, "Alır" diyor, "Almak zorundasın" diyor.
Eğitim öğretim maddesi var, madde 42: "Kimse eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz" diyor. Kim okumak istiyorsa devlet onu okutmak zorundadır, okula göndermek zorundadır. Ve devam ediyor "Devlet, maddi imkânlardan yoksun"-yani fakir aileler için- "Başarılı öğrencilerin öğrenimlerini sürdürebilme amacıyla, burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar." diyor. Yani çocuğun okuması için ailenin maddi durumu iyi değilse devlet her türlü yardımı yapar diyor, burs da, yurt da hepsini yapar diyor, Anayasa bunu böyle emrediyor, "Bunu yapacaksın" diyor. Geliyorum Milli Eğitim Bakanlığının Kanununa. Madde 7: "Temel Eğitim Genel Müdürlüğü" şöyle diyor: "Temel Eğitim Genel Müdürlüğünün görevleri şunlardır" sayıyor, c bendini okuyorum: "İlköğretim öğrencilerinin barınma ihtiyaçlarının giderilmesi ve maddi yönden desteklenmesiyle ilgili iş ve işlemleri yürütmek..." Yani ilkokula giden, ilköğrenime giden çocukların barınma ihtiyacını giderecek olan Milli Eğitim Bakanlığı Temel Eğitim Genel Müdürlüğü. Az önce ne söyledik? Bugüne kadar Milli Eğitim Bakanlığı ilköğretimle ilgili bir tek yurt dahi açmış değildir, bakın bir tek yurt dahi açmış değildir, bir yurt dahi açmış değil. Sorumlu kimdir? Milli Eğitim Bakanı değil midir? O çocukların bir numaralı sorumlusu Milli Eğitim Bakanlığı değil midir? Sen yurt açtın da aileler çocuklarını oraya mı getirmedi? Sen, o çocuklara burs verdin de bu aileler kabul mü etmedi?

Bakın değerli arkadaşlar, bir şey daha ifade edeyim özellikle ailelere, yoksul ailelere hitap etmek isterim: Çocuklarınıza iyi bir din eğitimi vermek istiyorsanız hiç kimsenin buna itirazı yok ama devletin tanıdığı kurumlara çocuklarınızı teslim edin. Diyanet İşleri Başkanlığının Kur'an kursları var, çocuklarınızı niye oraya vermiyorsunuz? Ne olduğu belirsiz bir sürü derneğe çocuklarınızı neden teslim ediyorsunuz? Şimdi hepsi inkâr ediyor "O yurtlar bizim değildir" diye. Sen gidip ailelerden çocukları isterken ne diye istiyordun? "Ensar Vakfı olarak çocuğunuzu istiyoruz, KAİMDER olarak çocuğunuzu istiyoruz" diyordunuz, şimdi niye inkâr ediyorsunuz? Çünkü suç işliyorsunuz siz, yasadışı işlem yapıyorsunuz siz. O çocukları alıyorsunuz, birilerine teslim ediyorsunuz. Yazık günah değil mi o çocuklara.
Değerli arkadaşlarım, Öğrenci Yurtları Yönetmeliği var, Özel Öğrenci Yurtları Yönetmeliği var. Hani, aklımıza gelebilir, diyebiliriz ki ya, bunlar işte özel öğrenci yurdu açtılar. Bakanlık, Bakanlar Kurulu kararıyla yayınlanmış, 2014/8106 sayılı Özel Öğrenci Yurtları Yönetmeliği "Ortaöğrenim ve yükseköğrenim için ancak yurt açabilir" diyor, ilköğretim için yok, okul öncesi yok. Gayet açık, gayet net söylüyorlar.

Değerli arkadaşlarım, bunlar hep bizi takip ederler bazen, bizim seçim bildirgemizi kopyalarlar. Asgari ücret dedik, biraz artırdılar; "Taşeron" dedik, "Kaldıracağız" diyorlar, ama nasıl kaldıracaklarını henüz bilmiyorlar. "Emekliye ikramiye" dedik, emeklinin durumunu bir parça düzeltmeye çalıştılar. Ya, biz seçim bildirgemizde "Bir yıl içinde yurt sorununu çözeceğiz, bir yıl içinde Türkiye Cumhuriyeti'nde hiçbir çocuk yurtsuz kalmayacak" dedik, bir yıl içinde. Takip et, gereğini yap o zaman, niye yapmıyorsun? Bakın neden diyorum, Sayın Davutoğlu acele edip vakıflarla ilgili konuştu diye? Karaman'daki imam-hatip okulu müdür yardımcısının açıklamasını okuyorum. "Öğrencilerimiz, imam-hatipte okuyan öğrencilerimiz, Ak Tekke'deki Ensar Vakfı ve KAİMDER'in evlerinde yatılı olarak kalırlardı." Sayın Davutoğlu, şimdi bu ifade sizi suçüstü yapan bir ifadedir. O yurtlar yasadışı, sor Milli Eğitim Bakanlığına, böyle bir yetkisi yoktur Milli Eğitim Bakanlığının ve o vakıfların. Nasıl açtılar bu yurtları, hangi gerekçeyle açtılar bu yurtları? O yurtların önünde tabela var mıydı? Niçin şimdi hepsi tornistan ettiler "Bu yurtlar bize ait değildir" diye. Gerçeği hepimiz biliyoruz. Bu işin sorumlusu Milli Eğitim Bakanlığıdır ve Milli Eğitim Bakanlığı bu olaya bütün ayrıntılarıyla girmek ve toplumu aydınlatmak zorundadır. Şimdi, Sayın Davutoğlu'na asıl sorumu soruyorum: Sayın Davutoğlu, bu evlerden Türkiye genelinde kaç tane var? Yasadışı bu evlerden Türkiye'de kaç tane var? Bana gelen bilgi, on binin üstünde, on binin üstünde arkadaşlar. Hükümetin haberi var mı? Tamamından haberi var bunların. O çocuklara ne yapılıyor orada, ne ders veriliyor o çocuklara orada? Cumhuriyet düşmanlığı mı öğretiliyor o çocuklara? Fakir ailelerin çocukları, yoksul ailelerin çocukları bunlar, iyi bir din eğitimi alsınlar diye gönderiyorlar. Barınmayı karşılayamıyorlar, "Madem bu vakıf buna yer sağlıyor, biz de çocuklarımızı oraya teslim edelim" diyorlar. Ya, koskoca Türkiye Cumhuriyeti barınma ihtiyacını nasıl karşılayamaz? Hangi gerekçeyle karşılayamaz?
Değerli arkadaşlar, bunun üzerine sonuna kadar gideceğiz. Şimdi, önce araştırma komisyonu teklifimizi reddettiler, sonra kabul etmek zorunda kaldılar kamuoyunun baskısı nedeniyle. Bütün bu kirli çamaşırları orada ortaya çıkaracağız. Bu Karaman'da tecavüz olayı yaşanırken Milli Eğitim Bakanlığında bir genel müdür olayı örtbas edecek Tweet atıyor. Genel müdürden söz ediyorum, Milli Eğitim Bakanlığında görev yapıyor ve bunlar bizim çocuklarımızın geleceğini belirleyen kişiler.
Değerli arkadaşlarım, eğer Türkiye bu ayıptan kurtulmazsa yeni olaylar çıkacaktır, yeni mağdurlar çıkacaktır, binlerce mağdur çıkacaktır. Olay, Milli Eğitim Bakanlığının sorumluluğunda olan bir olaydır. Yazık günah o ailelere, yazık günah o çocuklara. Türkiye bu ayıptan kesinlikle kurtulmalıdır.

Değerli arkadaşlarım, bugün sizinle paylaşmak istediğim ikinci konu, Sayın Davutoğlu zincirleri boşalmış gibi Manisa'da yaptığı konuşma. "Ey Kılıçdaroğlu, teröristin yanında mısın, milletin yanında mı?" Lafa bak, "Lafa bak ileri gel" derler. Açıkça söyleyeyim: Biz her zaman milletin yanında olduk. Milletin yanında olmayı da gurur ve şeref sayarım, onur sayarız. Sen, bizim teröristin yanında olduğumuzu bir tek örnek bile gösteremezsin ama ben sana şimdi çok örnek göstereceğim. Bunlar, terör örgütüne meşruiyet kazandırmak için üç ayaklı bir strateji güttüler. Birinci ayağı şu idi: Devlet, kamu düzenini sağlamakla yükümlüdür ve hükümetin görevi de budur. Valinin, kaymakamın, emniyet müdürünün, polisin, nüfus memurunun, herkesin görevi vardır. Herkes, yasalarla tanımlanmış görevini yerine getirir. Eğer bir hükümet kamu düzenini sağlamazsa, kamu düzeni bozulursa ve bozulan kamu düzenini düzeltmek için çaba harcamazsa, o kamu düzenini bozan bir hükümet olur. Neden bunu anlatıyorum? Çünkü kamu düzenini sağlamak yani bir memlekette huzuru sağlamak hükümetlerin görevidir. Hükümetler, huzurlu bir Türkiye için görev üstlenirler. Bakın şimdi, bu terör örgütü mahkemeler kurdu. Mahkemeyi kim kurar? Türkiye Cumhuriyeti'nin hâkimleri var, adliye sarayları var. Onlar gittiler mahkeme kurdular, bunlardan tık yok, ses yok. Şimdi ben soruyorum: Sayın Davutoğlu, kim teröristin yanında? Adam mahkeme kuruyor, sen "Dokunmayın" diyorsun. Başka? Vergi daireleri kurdular. Devletin vergi dairesi var mükellefler beyanname veriyor, "Hayır, ben de vergi dairesi kurdum" diyor, paralel vergi dairesi. Onlarla da paralel çalışıyorlar. Peki, buna müdahale ettin mi? Etmedin. Şimdi sen kimden yanasın? Teröristten yanasın. Sonra? Askere alma daireleri kurdular. Gittiler ailelere zorla dediler ki "Bir çocuğunu vereceksin, askere götürüyoruz." dediler. Bu hükümet ses çıkardı mı? Ses çıkarmadı. Şimdi ben soruyorum: Sayın Davutoğlu, kim teröristten yana? Sonra? Daha ilginci, hepimizin gözleri önünde olan olay: Trafik kontrolleri yaptılar, yolları kestiler, trafik kontrolleri yaptılar. Televizyonlar da bunu günlerce gösterdi. Ya, trafik kontrolü yapmak kimin görevi? Trafik polisinin değil mi? Trafik polisine dediler "Sen dur, biz kontrolü yapacağız." Şimdi ben soruyorum: Sayın Davutoğlu, kim teröristten yana, kim milletten yana? Birinci aşama buydu, birinci aşama kamu düzenini terör örgütünün lehine değiştirdiler o bölgelerde.
İkinci aşama: Güvenlik güçlerinin önlem almalarına engel oldular. Defalarca örnek verdim, bir daha örnek vereceğim. Sadece 2014 yılında güvenlik görevlileri yazı yazdılar. 290 yazı yazdılar "Burada terör örgütü var, yapılanması var, müdahale etmek istiyoruz" dediler. Elinde silah olan bir vatandaş Kızılay'a çıkabilir mi Allah aşkına? Silahı taşıyacak olan polistir ama bunlar ellerinde Kalaşnikof meydanlara çıktılar "Müdahale etmek istiyorum" Bunlar valilere yazı yazdılar "Bunlara dokunmayın" diye. Şimdi ben soruyorum: Sayın Davutoğlu, kim teröristten yana, kim milletten yana? Siz hangi gerekçeyle "Bunlara dokunmayın" dediniz. Hangi gerekçeyle valiler izin vermedi? Yetti mi? Yetmedi arkadaşlar. Bunların Genel Başkan Yardımcısı çıktı "Şehirlere 200 ton yani 200 bin kilo bomba yerleştirdiler" diyor. İyi de onlar bu bombayı yerleştirirken bu ülkede hükümet kimdi Allah aşkına, CHP mi iktidardaydı? Başbakan kimdi? Manisa'da konuşuyorsun "Ey Kılıçdaroğlu, kimden yanasın?" diye. Şimdi ben sana adam gibi soruyorum: Bunlar olurken sen neredeydin? Sen Başbakan değil miydin? Ya da Başbakanlık koltuğunda oturan, kendisini Başbakan hisseden kişi değil miydin? Vesayet altında olan birisi değil misin? Sen neden konuşuyorsun, nasıl konuşuyorsun? Ve çıktılar bunu televizyonlarda da gayet açık açık söylediler "Biz valilere talimat verdik, kimse PKK'ya dokunmayacak" diye. Şimdi ben soruyorum: Sayın Davutoğlu, kim milletten yana, kim terör örgütünden yana? Çık bakalım milletin önüne, çık bakalım.

İçişleri Bakanı çıktı, açık açık "AK Parti ile PKK görüşüyor" dedi
Üçüncü ayak, bunlar yetmedi bakın, üçüncü ayağı da şu, stratejinin üçüncü ayağı: Terör örgütü lehine büyük bir propagandaya giriştiler. Terör örgütü liderini yol gösteren kişi olarak saydılar ve en sonunda İçişleri Bakanı çıktı açık açık "AK PARTİ ile PKK görüşüyor" dedi. Neredeyse terör örgütüne "Terör örgütü demek" bile suç noktasına geldi. Şimdi ben soruyorum Sayın Davutoğlu: Kim milletten yana, kim teröristten yana? Adam gibi çık bunun cevabını ver veya arzu ediyorsan, kendine güveniyorsan, kurmaylarını da al yanına, beraber bir televizyona çıkalım seninle Allah aşkına, çıkıp bir konuşalım. Bak, ben o yürekliliği gösteriyorum, çünkü kendime güveniyorum. Sen koskoca Başbakanlık koltuğunda oturuyorsun, senin de özgüvenin olması lazım, bir de sen akademisyensin sözde. Cesaret et, cesaret! Vallahi üstüne fazla gelmeyeceğim. Adam gibi gel karşıma, oturalım kim milletten yana, kim teröristten yana, oturup bir konuşalım seninle. Ama benim ona sorduğum hiçbir soruya cevap veremiyor çünkü benim sorularım yerine değinen sorular, hedefe isabet eden sorular. Söyledim,"Bu kaçak sarayın maliyeti kaç lira Sayın Davutoğlu, Sen Başbakansın, Allah aşkına? Bu saray milletin vergileriyle yapıldı, bunu kaça yaptın, bunu bir açıkla." Lal olmuş vaziyette, bir cümle bile kuramıyor. Neden? Abisi izin vermiyor. Abin izin vermiyorsa sen o koltukta niye oturuyorsun ki? Milletin ödediği vergilerin nerelere harcandığının hesabını millete vermek onurlu ve namuslu bir görev değil midir, neden bunun gereğini yapmıyorsun sen?
Yine sordum, bu Kaddafi 250 bin dolar para vermişti, bu parayı siz nereye harcadınız arkadaş? "Efendim, şehit derneklerine verdik" Hangi dernek ya, biz de bir öğrenelim o derneği, ayıp bir şey değil ki. Parayı iç ettiler. Söyleyemiyor çünkü abisi izin vermiyor. Sen bunun hesabını soramıyorsan, peki tüyü bitmemiş yetimin hakkının hesabını nasıl vereceksin, nasıl yapacaksın?
Yine sorduk: Sen arkadaş, "Terör örgütü, terör örgütü" diye tutturdun, peki sen bu Salih Müslim'i Türkiye'ye niye davet ettin? Madem terör örgütünün lideriydi Salih Müslim, niye altına kırmızı halılar serdin? Neden Türkiye'ye davet ettin sen bunu? Neden oturdun konuştun sen? Cevabı var mı bunların? O cenahta cevabı yok, ama millete yalan söylemeye gelince mangalda kül bırakmıyorlar. O nedenle söylüyorum değerli arkadaşlar, bizim tavrımız gayet açık, gayet nettir. Biz milletten yanayız, halktan yanayız, vatandaştan yanayız, vatandaşın hakkını koruruz, nasıl Sivas'tan gelen işçilerin hakkını savunuyorsak, Türkiye Cumhuriyeti'nin hakkını da sonuna kadar savunuruz.

Ve bir başka önemli konu: Bir ayıptan Türkiye'nin kurtulması lazım. İki gazeteci bir haber yaptı, gazetelerde yayınlandı. İki gazeteci haber yaptı diye hapse kondu. Haber yanlış mıydı? Hayır, herkes doğru olduğunu söylüyor, herkes. "Bu haber yanlıştır" diyen hiç kimse yok ama haber doğrudur diye doğru Silivri zindanlarına atıldılar. Uzun bir mücadeleden sonra Anayasa Mahkemesi "Bunların tutuklanmalarına gerek yok" diye karar verdi. Bunlar delil gizleyemezler, zaten haber yayınlanmış. Ayrıca insan haklarına aykırı, burada hak ihlali var, serbest bıraktı. Serbest bıraktı, vay sen misin serbest bırakan, önce Anayasa Mahkemesi kararlarına, Anayasa Mahkemesi eleştirildi "Kararına uymuyorum" dendi, "Saygı duymuyorum" dendi. Sonra? Yetmedi, aşağıdaki hâkime döndü, sulh ceza hâkimine "Neden kararınızda direnmiyorsunuz? Direneceksin kararında" dedi. Yetmedi "Ben de bu davaya tarafım" diye ortaya çıktı. Yetmedi, Milli İstihbarat Teşkilatı'na "Sen de taraf ol" dedi, o da taraf oldu.
Değerli arkadaşlar, bu dava demokrasinin yargılandığı bir davadır, Türk hukuk sisteminin yargılandığı bir davadır. Hukukun üstün olup olmadığının belirleneceği bir davadır bu dava. Bu dava sıradan bir dava değildir. Sıradan bir dava olmadığı içindir ki büyükelçiler, konsoloslar o davayı izlemeye gidiyorlar. Vay siz misiniz bu davayı izlemeye gelenler. Ne söylüyor değerli arkadaşlar? "Siz kimsiniz ya? Sizin ne işiniz var orada? Yani diplomasinin de bir edebi, adabı var. Burası senin ülken değil, burası Türkiye." Evet, burası Türkiye, onun ülkesi daha farklı bir ülke, orada insan hakları var, insan hakkı ihlallerine tepki gösterilir. Onların ülkelerinin çoğunda demokrasi var, tam demokrasi var. Biz de tam demokrasiyi savunuyoruz.

Anayasaya göre herkes gidip duruşmayı izleyebilir
Değerli arkadaşlar, bir yere gelmek ve o yerin hakkını vermek bir erdem işidir. Eğer bu millet sizi Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtmuşsa o koltuğun hakkını teslim etmek zorundasınız. Her şeye maydanoz olan, her konuda konuşan bir kişi Cumhurbaşkanı olamaz. Cumhurbaşkanı yerinde, zamanında ve bütün kitleye hitap eden bir dil kullanarak konuşur. Cumhurbaşkanlarının özellikleri budur, devlet başkanlarının özellikleri budur; her konuda konuşmazlar, her konuda çıkıp bir şeyler söylemezler, taraf olmazlar.78 milyon vatandaşı kucaklayacak bir dil kullanırlar. Böyle bir özellikleri vardır Cumhurbaşkanlığı makamında oturanların ama bizde böyle bir özellik yok. "Sizin ne işiniz var orada?" Peki, bunlar da çıkıp deseler "Kardeşim sizin ne işiniz var Suriye'de?". Ne diyeceksin? Eğer bir kişi koltuğa oturup hakkını vermiyorsa o biraz da cehaletinden kaynaklanıyor. Neden cehaletinden kaynaklanıyor? Şimdi size bu ifadenin ne kadar yanlış olduğunu hukuk normları göstererek anlatmaya çalışacağım. Anayasa'nın 141'inci maddesi: "Mahkemelerde duruşmalar herkese açıktır." Herkes gidip duruşmayı izleyebilir. Buyurun gidin Ankara Adliyesi burada, istediğiniz bir mahkemeye girip vatandaş olarak dinleyebilirsiniz, ister konsolos olun, ister profesör olun, ister ev kadını olun, ister genç olun, ister yaşlı olun hiçbir sınırı yok, gider duruşmayı izlersiniz. "Sizin ne işiniz var orada?" demek, Anayasa'nın bu maddesi karşısında havada kalıyor.

İki: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin adil yargılanmaya ilişkin 6'ncı maddesi: "Herkes, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir." Açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir. Biz de bunun bir tarafıyız. Daha önemli bir düzenleme, 18 Nisan 1961 tarihli Diplomatik İlişkiler Üzerine Viyana Konvansiyonu, 1984 yılında Türkiye buna katılmış "Ben de bu konvansiyonun altına imza attım" diyor Türkiye Cumhuriyeti 1984 yılında. Ne diyor? "Diplomatik misyonun görevleri arasında bütün yasal imkânlarla kabul eden devletin" –yani Türkiye'nin, dışarıdan birisi geldiği zaman konsolos onu Türkiye Cumhuriyeti kabul ediyor, çünkü gidip cumhurbaşkanlığına "Biz Türkiye Cumhuriyeti'ne geldik, bizim hükümetimiz bizi görevlendirdi, burada görev yapacağız" der, Cumhurbaşkanı da bunları kabul eder-"Devletin durumunu bütün yasal imkânlarla kabul eden devletin durumunu ve gelişmelerini tespit etmek ve bunlar hakkında gönderen devlet hükümetine bilgi vermek." Yani kabul eden devlette neler olup bittiğini, gönderen devlet yani başka ülkeden buraya gelen konsolos oraya bilgi verecek. Bizim büyükelçilerimiz de giderler; mahkemelere katılırlar, konsoloslarımız giderler, mahkemelere katılırlar, onlar da gelirler davalara katılırlar. Kaldı ki biz Avrupa Birliği'ne üye olmak isteyen bir ülkeyiz. Bizi zaten takip ediyorlar. En son ne dediler: "Size 72 şart koşuyoruz. Bunu yerine getirirseniz vizeyi kaldıracağız" Niye biz kendi irademizle kaldırmadık? Niye bunlara itiraz etmiyorsun o zaman?
Değerli arkadaşlarım, asıl sorulması gereken soru: "Sizin orada ne işiniz var?" Sorusunu bizim gazeteciler için sormamız lazım. Gazetecilerin, doğru haber yapan gazetecilerin o mahkeme salonunda ne işi var? Düşüncesini açıkladı diye akademisyenlerin hapishanelerde ne işi var? Asıl sorulması gereken soru bu. Devleti soyanlar yüce makamlarda, düşüncesini açıklayanlar hapishanelerde; devleti soyanlar yüce makamlarda, doğru haberler yapanlar hapishanelerde. Böyle bir şey olamaz.

Rıza Sarraf da biliyorsunuz Amerika'da tutuklandı. Söylemiştim, birilerinin gece uyuması biraz zor. Şimdi, Sayın Erdoğan Amerika'ya gitti. Herhâlde Rıza Sarraf'ı ziyaret eder hapishanede çünkü arkadaşlıkları var, devletin protokolünde yer ayırmışlardı. Onun bakanları onun önünde yatıyordu "Senin önüne yatarım" diyordu ölümü göze alarak. Her hâlde gidip bir ziyaret eder, öyle düşünüyorum. Ayıptan Türkiye'yi temizlemenin birinci yolu 17-25 Aralık soruşturmalarını yeniden açmaktır, ayıptan Türkiye'yi temizlemenin yolu.
Diyorlar ki "Efendim, bu Rıza Sarraf tutuklandı ama bizimle ne ilgisi var?" Size bir hikâye anlatacağım, ne ilgisi olup olmadığını hep beraber öğreneceğiz. 1 Ocak 2013, Gana'nın başkenti Akra'dan bir kargo uçağı Türkiye'ye gelir. Yer Sabiha Gökçen Havaalanı, ama oraya inmez Atatürk Havalimanı'na iner. Gümrük memurları haklı olarak dosyalarına bakarlar kargo uçağında neler var diye. Sorarlar: "Kargo uçağında ne var?" Belgelerini verirler. "Bizim kargo uçağında 1,5 ton doğal taş var" derler. Evet "1,5 ton doğal taş var" diye belgeler düzenlenir, gümrük memuruna teslim edilir. Tabii, gümrük memurları haklı olarak "Ya, Türkiye'nin her tarafında doğal taş var. Bu doğal taş bizim ülkemize niye geliyor? Kime vereceksiniz bu doğal taşı?" diye sorarlar. Gümrük memurlarına doğal taşın teslim edileceği adresi de verirler. Adresi aynen okuyorum: Güzelyurt Mahallesi, Yıldırım Beyazıt Caddesi, Delta Apartmanı, A/2 Blok, Kat:1, No:2, Beylikdüzü/İstanbul… "Bu adrese 1,5 ton doğal taşı teslim edeceğiz" derler. Gümrük memurları tabii merak ediyor, “ya bu doğal taş bizim görmediğimiz bir başka taş mı? Bir gidip görelim bu taşları” diye. Giderler, bir bakarlar doğal taş değil, 1,5 ton altın var. Hemen tutanaklar tutulur, "Doğal taş değil, yanlış beyan, kaçakçılık var. 1,5 ton altına biz el koyacağız" derler. Tabii, bunun üzerine Ankara'da bakanlar, Başbakanlar, müsteşarlar, genel müdürler herkes seferber olurlar "Bu altını nasıl yurt dışına çıkarırız?" diye. Değerli arkadaşlar, hemen yoğun bir telefon trafiği başlar. 8 Ocak 2013, Gana'da düzenlenen belgeleri, sahte belgeleri değiştirirler-Türkiye'de değiştirirler, Gana'da da değil- "Bunlar doğal taş değil, 1,5 ton altındır" diye götürür gümrüğe teslim ederler. Bu arada Bakanlar, Başbakan "Aman bu işi mutlaka çözün, dallanıp budaklanmasın, kimse duymasın. Uçağı Türkiye'nin dışına çıkarmanın formüllerini bulun" derler. İşin gümrük takibini de Ruşen Bayar diye birisi takip ediyor. Ruşen Bayar'la Rıza Sarraf telefonda konuşurlar. Rıza Sarraf telefonda "Rüşvet ver, kurtar. Gümrük dediğin nedir, bastırırsın rüşveti istediğini alırsın" diyor. Çünkü adam rüşvet vermeye alışmış, bakanlar rüşvet alıyor, önüne yatıyor, devletin bütün sırları onun emrinde "Gümrük dediğin nedir, bastır rüşveti izni al" diyor. Ruşen Bayar'ın cevabı: "Teoman'a neler yaptılar." Teoman da gümrükte memur “Ben devlet memuruyum. Ben kul hakkı yemem. Ben düzgün ve namuslu bir adamım. Gördüğümü yazarım, tutanağımı düzenlerim" diyor. Ruşen Bayar diyor ki "Teoman'a neler yaptım, ne vaatler, almıyor adam. Ben memuriyetimi yakmam. Ne imkânlar verdim, ben illa rüşvet almam. Ne yapayım ben?" Olay medyaya yansıyor, 15 Şubat 2013, 1'inde geldi, olay medyaya yansıyor ve Gümrük Bakanı soruşturma açmak zorunda kalıyor. Soruşturma açılıyor, müfettiş raporunda okuyorum, 18 Mart 2013 tarihli müfettiş raporu. Müfettişe de çok büyük baskılar yapılıyor ama yani müfettiş ne yapsın "Doğal taş" dediler; altın çıktı, ne yapsın müfettiş? Rapordan bir cümleyi okuyorum: "Bu durumda Gana'da düzenlenen belgelerin gelişigüzel yazıldığı ve gerçeği yansıtmadığı sonucuna varılmaktadır." Utanıyor "sahtedir" diyemiyor "Gerçeği yansıtmadığı sonucuna varılmaktadır" diyor. Gana'da düzenlenen belgeler sahtedir diyor, açıkça. Devam ediyor: “Gana'dan gelen altınların Babek Zencani ve şirketlerin ilgisi olduğunu açık bir şekilde göstermektedir." Raporun devam eden bölümlerinde bu altınların Babek Zencani'yle bağlantılı olduğunu söylüyor. Diyorlar ya "Bizimle ne ilgisi var Rıza Sarraf orada tutuklandı" diye. İran mahkûm etti, idama mahkûm etti Babek Zencani'yi. Biz ne yaptık? Hepsini berat ettirdik. "Bu durumda açık bir şekilde altınların kısmen veya tamamen Türkiye'ye sokulmak istendiği de ortadadır" diyor. Daha ne olsun, uçak geldi.

292 Kilo altının nereye gittiğini bilen yok
16 Şubat 2013, gümrükçüler gidiyorlar, artık her şey tamamlanmış, bütün baskılar yapılmış, bakanlar, başbakanlar, müsteşarlar, genel müdürler seferber olmuş uçağı gönderecekler. Bizim gümrükçüler son kontrol için gidiyorlar. 1,5 ton altına bakıyorlar, 292 kilo altın eksik. Değeri 14 milyon 600 bin dolar. Devletin gümrüğünden, hükümetin gözünün önünde ve onların bilgisinde 14 milyon 600 bin dolarlık altın çalınıyor. Şu ana kadar bu altınların nereye gittiğini bilen yok. Aslında biz biliyoruz, sarayda oturan da biliyor, Davutoğlu da biliyor, bakanları da biliyor, herkes biliyor. Bir gün sonra, 17 Şubat 2013, Dubai'den Türkiye'ye gelip kaçak altını taşıyan uçak Dubai'ye hareket ediyor, herkesin gözünün önünde hareket ediyor. Biz bunun arkasını bırakmıyoruz. Soruyoruz: Ya, bu uçak nasıl geldi, siz neden el koymadınız? Sahte belge, sahte beyan var, neden el koymadınız bu altınlara? Verdikleri cevap: "Uçak transitti, yakıt ikmali için Atatürk Havalimanı'na inmişti. O nedenle biz bir şey demedik." Peki, kardeşim, bu uçak transitse, 1,5 ton doğal taşı ben… Bir daha okuyayım, Güzelyurt Mahallesi, Yıldırım Beyazıt Caddesi, Delta Apartmanı, A/2 Blok, Kat 1, No.22 Beylik Düzü/ İstanbul adresine zaten verecektin, nereden transit oldu çıktı bunlar? Adresi belli. Ayrıca, sahte belgeler sonucu 1,5 ton altına el konulmaz mı? Yasa bunu öngörmüyor mu? Başka bir şey daha var. "Uçak transitti, Atatürk Hava Limanına yakıt almak için inmişti." Gana'dan, Akra'dan –burası daha önemli- yani Gana'nın başkenti Akra'dan İstanbul'a mesafe 7 bin 354 kilometre. 7 bin 354 kilometre geliyor, burada yakıt ikmali yapıyor, buradan da Dubai'ye gidiyor. Peki, Akra ile Dubai arasındaki mesafe ne kadar? Eğer Akra'dan doğrudan gitseydi, yakıt ikmali almasaydı doğrudan Dubai'ye gitseydi herhâlde diyeceksiniz ki yani 7 bin 354 değil, herhâlde o da 15 bin kilometre falan olması lazım çünkü bir yerde durup yakıt ikmali yapması lazım. Akra ile Dubai arasındaki mesafe arkadaşlar, 2 bin 992 kilometre. Şimdi Sayın Davutoğlu'na soruyorum, açık ve net soruyorum: Sayın Davutoğlu, namuslu adamsan, bakın bu kadar altını çiziyorum, Türkiye'yi bu kirlilikten kurtar. Namuslu adamsan Türkiye'yi bu kirlilikten kurtar.
Hepinize en içten selamlar, saygılar arkadaşlar. "

Anahtar Kelimeler
    Salı, 29 Mart 2016 17:04

Bağlantılı Konular