Kemal Kılıçdaroğlu: "Türkiye'nin bir numaralı sorunu yönetim sorunudur"

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Irak ile yaşanan gelişmelere ilişkin, "Efelendiler, kahramanlık edebiyatı yaptılar, şimdi geri çekiliyorlar. Hani sen geri çekilmeyecektin? Türkiye'nin saygınlığını ayaklar altına almak için sana bu yetkiyi kim verdi? Bölgesinde saygınlığı, ağırlığı olan bir Cumhuriyet'i nasıl bu hale getirirsiniz? Bunun hesabı sorulmayacak mı" dedi.

CHP Genel Başkan Kılıçdaroğlu'nun konuşması şöyle:
"Biraz önce grup başkan vekilimiz de söyledi, Suruç'ta hayatını kaybeden çocuklarımızın anneleri, babaları, eşleri burada. Bizim yürekten gelen bir özdeyişimiz vardır: "Allah kimseye evlat acısı vermesin" diye. Düşünün, gencecik çocuklar, fidan gibi çocuklarımız bunlar. Anneler ve babalar büyük umutlarla bu çocukları büyüttüler. Bu çocuklarımız Türkiye'nin sorunlarına da sahip çıkıyorlar. Suruç'a gidiyorlar ve bir canlı bomba 33 çocuğumuzu aramızdan alıyor. Konuyu büyük bir duyarlılıkla izledik ve hemen arkasından Türkiye Büyük Millet Meclisinin –tatildeydi o ara- olağanüstü toplanması için çağrıda bulunduk, dilekçelerimizi verdik. Olayı soruşturalım, olayı araştıralım, "Çocuklarımız hayatını kaybetti. Kimin kusuru var, kimin kabahati var… Bu yasama organı bunu ortaya çıkarsın" dedik ama bu gerçekleşmedi. AKP'nin ve MHP'nin milletvekilleri parlamentonun olağanüstü toplanmasına ve karar almasına uygun bakmadılar ve ret oyu kullandılar ve toplanmadı Meclis. Şimdi ben annelere, babalara sesleniyorum: Sizin seçtiğiniz milletvekilleri, Parlamentoya gönderdiğiniz milletvekilleri sizin dertlerinizi çözmek için Mecliste toplanmayacaklar da Allah aşkına ne için toplanacaklar? 33 çocuğumuz hayatını kaybediyor, bir terör eylemi sonunda hayatını kaybediyor. Bu olaya Türkiye Büyük Millet Meclisi duyarlılık göstermeyecek de hangi olaya duyarlılık gösterecek? İçimiz kan ağlıyor, gerçekten kan ağlıyor. Yasama Organı, özellikle AKP'li milletvekilleri sizlere sesleniyorum: Oy aldınız, geldiniz, özgür iradenizi kullanın. Herhangi bir çocuğumuz, kim olursa olsun, siyasi görüşü ne olursa olsun, inancı ne olursa olsun, yaşam tarzı ne olursa olsun herhangi bir çocuğumuzun burnu kanamasın istiyoruz. Bizim gösterdiğimiz duyarlılığı siz de gösterin. Parlamentoyu daha güzel çalıştıralım, sorunlara eğilelim. Eğer bunları yapmayacaksak bu parlamentoda ne işimiz var? Efendim "Nasıl olsa gelirim, maaşımı da alırım, durumum da iyi, milletvekilliği oyununu oynarım." "Bu Parlamento Gazi parlamentodur" diyoruz, "Kurucu parlamentodur" diyoruz bu Meclise, o zaman gereğini yapalım. En azından tarihimize gösterdiğimiz saygının gereğini yapalım.

Aziz Sancar seni çok seviyoruz
Değerli arkadaşlarım, aramızda şu anda bulunmuyor ama bizi sevince boğan bir başka olay var. Aziz Sancar Nobel Kimya ödülünü aldı. Hepimizi gururlandıran bir olay. İlk duyduğumda emin olun olağanüstü sevindim. Üstelik kimya gibi bir dalda alıyorsunuz ödülü ve üstelik çığır açacak bir ödül ama yeni ödüllerle umarım başarısını perçinlemiş olur. O bir cumhuriyet çocuğu, Mardin'den kalktı, zor koşullarda okudu ve bugün dünyanın en prestijli ödüllerinden birisi aldı. O bizim onurumuz, O bizim gururumuz. Sevgili Aziz Sancar seni çok seviyoruz bize mutluluk yaşattığın için.

Aziz Sancar'ın başka özelliği Mustafa Kemal'e olan hayranlığı, Gazi'ye olan hayranlığı. Bir kez daha Mustafa Kemal’i haklı çıkardılar: "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir" diyor. Evet, hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir. Sevgili Aziz Sancar şunu söylüyor: "Bu ödül Atamız sayesinde alınmıştır" diyor. Evet, Cumhuriyet'e ve Mustafa Kemal Atatürk'e duyduğu saygının gereği olarak bu cümleyi kullanıyor: "19 Mayıs'ta Türkiye'ye gelerek ödülü Anıtkabir'de Atatürk'e sunacağım" diyor. Türkiye'yi Ortadoğu ülkelerinden farklı kılan Mustafa Kemal'in öngörüsüdür. Yurttaşlar arasında hiçbir ayrım yapmadı. Bir ulus olarak bir siyasal bir bilinç devletini oluşturdu. "Ayrılığa gayrılığa yer yoktur" dedi, bu topraklarda. Beraberce, özgürce yaşayabiliriz bu topraklarda. Şimdi tablo biraz farklı ama o farkı gidermek tekrar Mustafa Kemal'in arzularına göre o güzel Türkiye'yi kucaklamak bizim elimizde ve bu mücadeleyi hep beraber yapacağız.

Cumhuriyet diyoruz da, bilim diyoruz da, özgürlük diyoruz da, bir başka açımız daha var, hüzünlü bir acımız daha var, gazetecilerin tutuklanması, gözaltına alınması, sorgulanması... Haftasonu Silivri'ye gittim. Hafta sonu keşke Silivri'ye değil de herhangi bir gazeteye gidip sabah kahvaltısı yapabilseydim, gazeteci arkadaşlarla oturup konuşabilseydim. Türkiye'de farklı bir tablo var. İki gazeteci arkadaşımızı ziyarete gittim. Oturduk, ikisiyle uzun uzun konuştuk.

Değerli arkadaşlarım, eğer demokrasi diyorsak bir ülkede, eğer özgürlükler diyorsak bir ülkede bunun mihenk taşı medyadır, basındır. Basının özgür olmadığı bir ülkede toplum da özgür değildir. Neden? Çünkü toplumun bilgi edinme kanalları tıkanmış demektir. Gazeteci kendisine otosansür uyguluyorsa, gazeteci yazdığı haberden dolayı hapse atılıyorsa, neden bu haberi yaptın diye üzerine baskı kuruluyorsa, haber yaptığı için işinden atılıyorsa oturup hep beraber düşünmemiz lazım. Bu işin sağı solu yok. Bu işin sağı solu yok. Bu işin ilericisi gericisi yok, bu işin "şucusu bucusu" yok, medyanın her koşulda özgür olması lazım, özgürce haber yapması lazım. Bunu yaptığımız zaman Türkiye'de demokrasi var algısını güçlendirmiş oluruz. Bunun olmadığı bir ülkede demokrasi yok demektir, demokrasi yara almış demektir.

Bakın değerli arkadaşlarım, insani gelişmişlik endeksi yayınlandı. Eskiden 69’uncu sıradaydık, 72'nci sıraya geriledik arkadaşlar. Hangi ülke bizim önümüze geçti? Lübnan, Kostarika ve İran. Türkiye'yi bu hâle kim getirdi? Bütün vatandaşlarıma sesleniyorum: Türkiye'yi bu hâle getirdi? Bunun üzerinde oturup düşünmemiz lazım. Türkiye'nin uluslararası saygınlığına kim gölge düşürüyor? Hepimiz ülkemizi seviyoruz, hepimiz insanlarımızı seviyoruz, bir arada yaşamak istiyoruz, özgürce yaşamak istiyoruz. Eğer siz medyaya baskı uygular, haber yapmasını engellerseniz… "Bunun hesabını vereceklerdir" diyor bir diktatör bozuntusu. Bunun hesabını sen vereceksin, sen. Hiç kimsenin Türkiye’nin onuruyla oynamaya hakkı yoktur, hiç kimsenin. Türkiye'nin demokratikleşme sürecinin acılarla, gözyaşlarıyla şekillendiğini de çok iyi biliyoruz, aydınların bedel ödediğini de çok iyi biliyoruz, bedel ödemenin bazen onur olduğunu da çok iyi biliyoruz. O bedelin 78 milyon insan için ödendiğini de biliyoruz. O nedenle 32 gazetecimiz hapiste. Yazık günah değil mi? 21. Yüzyılın Türkiye'sinde 32 gazeteci hapiste. Ayıp nedir, biliyor musunuz arkadaşlar? Ayıp şudur: Bir ülkenin başbakanı veya bir ülkenin cumhurbaşkanı herhangi bir ülkeye gittiğinde en zor soru nedir biliyor musunuz? "Sizin ülkenizde gazeteciler niçin hapiste?" Bu soruyla bir ülkenin başbakanının, cumhurbaşkanının muhatap olması Türkiye açısından en büyük ayıptır. Bunun farkında bile değiller. Neden benim ülkemde gazeteciler hapiste olsun? Biz "Yargılanmasın" demiyoruz, yargılanabilirler. "Efendim kaçacaklar." Olur mu, telefon ediyorsunuz geliyorlar, niye kaçsınlar? "Efendim karartacaklar." Ya, zaten gazetede yazmış yazacağını, neyi karartacak? Ama birileri yargıç cüppesi giyerek birilerinin talimatını yerine getiriyorsa o ülkede sorun var demektir, yargı bağımsızlığı açısından sorun var demektir. Bir yargıç mahkûm ederken bir başka yargıç mektup yazıp haksızlığa dikkati çekiyorsa o ülkede en azından umut da vardır, Türkiye bu noktada. Türkiye'yi bulunduğu bu noktadan daha yüksek bir çıtaya hepimizin çekmesi gerekiyor.

Ayıp olan bir başka şey daha var değerli arkadaşlarım. Sayın Cumhurbaşkanı gazetecilerle uçakta geliyor, çok sayıda gazeteci var, tabii ağırlıklı kesimi havuz medyasından. Her şey soruluyor ama bir gazetecinin aklına gelip de "Şu gazetecilerin tutukluluğunu sorayım" diye gelmiyor aklına. Niçin gelmiyor? Korkuyorsanız o uçağa niye biniyorsunuz? Gazetecilik yapacaksanız bu soruyu niye sormuyorsunuz? Dünyanın sorduğu soruyu sormaktan korkuyorlar. İyi de o uçakta ne işiniz var? Gerçekten üzülüyorum.

Değerli arkadaşlarım, hep Osmanlı'dan söz ederler ya, Osmanlı hayranlığı. Evet, görkemli bir geçmişimizdir Osmanlı ama Osmanlı da medya özgürlüğüne önem vermiştir. O akıllarına gelmez. Tanzimat döneminin üç büyük devlet adamlarından birisi Ali Paşadır. Ali Paşa ne demiş biliyor musunuz, aynen okuyorum: "Basın hürriyeti ancak hatalarını düzeltmek istemeyen hükümetler için bir tehlikedir. Yurdun iyiliğinden başka bir şeyi düşünmeyen bir hükümet için basın özgürlüğü bir nimettir." Osmanlı'ya saygı duyuyorsan bari Ali Paşa'ya saygı duy. Bak, yılların ötesinden, yüzyıl önceden bunu söylüyor basın özgürlüğünün ne kadar önemli olduğunu. Neden önemli? Gazeteci kamu adına görev yapar, bir kamu görevlisidir gazeteci. Kamu adına soru sorar gazeteci. O nedenle gazeteciler bütün dünyada özellikle korunurlar, haber yapma özgürlükleri güvence altına alınmıştır üstelik anayasal güvence altına alınmıştır. Ama siz, darbe dönemlerini aratmayacak bir yargılama süreci içinde gazetecileri hapse atıyorsunuz.

Değerli arkadaşlarım, tabii, Türkiye'nin sorunları fazla, sanki Suriye sorunumuz azdı da bir de üstüne Irak'ı ekledik. Bir gün baktık gazetelere manşetler, hükümet övünüyor, başbakan, cumhurbaşkanı övünüyor Irak'a asker gönderiyoruz diye. İyi, gönderin. Nasıl gönderirsiniz? Irak Merkezi yönetiminden izin alırsınız askerinizi gönderirsiniz. Ne için? Türkiye'nin güvenliği için. Olabilir. Ne için? Orada Peşmergeleri eğitmek için. Olabilir. Orada IŞİD terör örgütüyle mücadele için. Olabilir. Kimsenin itiraz ettiği yok ama nasıl yapacaksınız? Eğer siz bir hukuk devletiyseniz evrensel hukuku da bilmeniz gerekiyor. Birleşmiş Milletler gibi bir örgüt var, NATO gibi bir kuruluş var, Avrupa Birliği var, evrensel hukuk var, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi var. Siz bütün bu hukuka uyacaksınız. Asker gönderiyorsanız ne yapacaksınız? Kendi Dışişleri Bakanını veya müsteşarı veya herhangi bir yetkiliyi gönderirsiniz Irak'taki merkezi yönetime, "Biz daha önce asker göndermiştik, şu gerekçelerle sayıyı ve donanımı artırmak istiyoruz" dersiniz, ikna edersiniz, kabul ederler ve gönderirsiniz. Bunu yapmıyorlar. Askeri gönderdik, tankları da gönderdik, arkadan bir de kahramanlık edebiyatı yaptık. "Efendim, kimse geri gönderemez. Onlardan mı izin alacağız biz?"

Değerli arkadaşlarım, benzerini daha önce yaşamıştık. Eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanımız vardı, Taner Yıldız. O da 4 Aralık 2012'de biniyor GAP uçağına pilota diyor ki "Erbil'e konferansa gideceğiz." diyor. Uçak kalkıyor, bir süre sonra da Kayseri'ye iniyor. Niye Kayseri'ye indin? "Merkezi hükümet izin vermiyor." Kardeşim, niye daha önceden izin almıyorsun? Türkiye'yi niye rezil ediyorsun sen? Şimdi aynı şey. Gönderdik, efelendiler, kahramanlık edebiyatı yaptılar, şimdi geri çekiliyorlar. Hani sen geri çekilmeyecektin? Türkiye'nin saygınlığını ayaklar altına almak için sana bu yetkiyi kim verdi? Ben bunu sormak zorundayım. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti, bölgesinde saygınlığı olan, ağırlığı olan bir cumhuriyeti nasıl bu hâle getirirsin sen? Bunun hesabı sorulmayacak mı? Arkadaşlara "Havuz medyasına bir bakın Allah aşkına, bununla ilgili bir haber var mı?" dedim. Tık yok… Tık yok. Niye yok?

Değerli arkadaşlarım, bakın bundan sonra ne oldu? Bağdat ve Basra'da Türkiye Cumhuriyeti aleyhine gösteriler yapıldı. Oysa o topraklarla bizim kadim dostluğumuz vardı, Arap kardeşlerimizle bizim dostluğumuz vardı, kültürel ilişkilerimiz vardı, tarih birlikteliğimiz vardı, bunları neden bozuyoruz? Sonra, açıkça Türk halkına yalan söylediler. Dediler ki "Biz araya davetli olarak gidiyoruz." Evet, en yetkili ağızdan dediler ki "Davet edildiğimiz için oraya gidiyoruz." İyi de kardeşim, Irak'ın Başbakanı "Biz davet etmedik" diyor. Dışişleri Bakanı "Biz davet etmedik" diyor. Şimdi ben merak ediyorum, sizi kim davet etti oraya? Diyecekler ki, "Yine bizi kandırdılar!" Sen çocuk musun? Sen çocuk musun Allah aşkına?


Türkiye'nin onuruyla oynama hakkını kim verdi size?
Bir başka çelişki: "Efendim onlardan mı izin alacağız, biz gideriz." İyi de Rus uçağını niye düşürdün o zaman? Bizim hava sahamızı ihlal etti, diye düşürdün. Şimdi sen onların toprağını bu sefer işgal ediyorsun, yetki almıyorsun, izin almıyorsun. "Bu çifte standardı dünya görmez mi diyorsun?" Bizim müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri… Bakın, bir yetkilinin söylediği şu cümle: "Irak topraklarına hükümetin rızası olmadan asker konuşlandırmayı desteklemiyoruz." Hadi, Rusya zaten desteklemiyor, Amerika da aynı şekilde. Irak yönetimi dedi ki "Benim topraklarımı Türkiye işgal etti, gidip Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine başvuracağım." Araya bir sürü insan girdi ve Türkiye geri çekildi. Türkiye’nin onuruyla oynamaya, bu hakkı, bu yetkiyi size kim verdi, kim verdi size? Devlet yönetmek bu kadar kolay mı, bu kadar ucuz mu? Devleti yönetiyorsunuz, ahlakla yöneteceksiniz devleti, bilgiyle yöneteceksiniz devleti, teamülle yöneteceksiniz devleti, hukukla yöneteceksiniz devleti, adaletle yöneteceksiniz. Ben istediğim yere giderim! Sanki Trabzon'a, Rize'ye, Diyarbakır'a asker gönderiyoruz; Irak'a asker gönderiyoruz. Nasıl gönderiyorsun sen orası başka bir ülke; anayasası var, bayrağı var. Yeri geldiğinde "Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılıyız" diyorsun. Peki, bu geri çekilme nedir o zaman? Niye gittin, neden geri çekildin?

Değerli arkadaşlarım, önceden heyetin gitmesi gerekirken sonradan heyet gönderdik. Dışişleri Bakanlığı Müsteşarını ve bir grup yetkiliyi gönderdik "Bize izin verin" diye. "Karşılıklı mutabakat sağlandı" diye de bir açıklama vardı. Mutabakat sağlandıysa niye geri çekiliyorsun? Ülkenin en yetkili kişisi Sayın Erdoğan "Geri çekilmeyeceğiz" diyor. Peki, şimdi ne oldu? Kim seni kandırdı? Niye geri çekiliyorsun?

Bakın değerli arkadaşlar, bunlar birike birike Türkiye'nin itibar kaybına yol açıyor. Bir dönem diyorlardı ya "Kimse Türkiye'nin gücünü test etmeye kalkmasın." Şimdi söylüyorlar mı bunu? Hiç söylemiyorlar, ağızlarına bile almıyorlar. Nereden nereye geldiğimizi görmek için bunları söylüyorum. Biz bunları eleştirdik diye, "vay efendim, dış politikayı mı eleştiriyorsun? Türkiye Cumhuriyeti devletini küçük mü düşürüyorsun?" Küçük düşüren ben değil, küçük düşüren sizsiniz, zaten sorun burada.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin dünya kadar sorunu var; içeride sorunu var, dışarıda sorunu var. Hiçbir komşumuz kalmadı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilktir bu. Oya örer gibi dostlukları ördük, oya örer gibi bu ülkede saygın bir ülke konumuna geldik, oya örer gibi bütün devletleri kucaklamaya çalıştık, oya örer gibi ekonomik ilişkilerimizi güçlendirmeye çalıştık, oya örer gibi kültürel ilişkilerimizi geliştirmeye çalıştık, oya örer gibi. O ülkelerin halkları, Ortadoğu halkları Türkiye'ye imrendiler, Türkiye gibi olmak istediler, bugün tamamı bitti arkadaşlar. Bunlar yetmiyormuş gibi içeride ciddi sorunlarımız var. Doğu ve Güneydoğu'ya bakın, kentler Beyrut gibi, Lübnan gibi. Belli bölgelere girilmiyor, hendekler kazılmış. Hendekleri kazanlar şunu unutmasınlar: Türkiye'ye en büyük kötülüğü siz yapıyorsunuz, bu ülkenin insanlarına en büyük kötülüğü siz yapıyorsunuz, böyle bir şey olabilir mi? O hendekleri orada yaşayan vatandaşlara zorla kazdırttılar, zorla. "Güvenlik güçleri gelmesin." Güvenlik güçleri bir kentin sokaklarında, caddelerinde gezmeyecek de kim gezecek? O bölgenin insanı şimdi Suriyeli mülteciler gibi göç etmeye başladılar. Yazık günah değil mi bu insanlara. İki arada bir derede kalmışlar. Güvenlik güçleriyle görüşüyoruz, bölgedeki valilerle görüşüyoruz, böyle bir tablo Türkiye'nin kaldıracağı bir tablo değil. Yazık günahtır bu ülkeye. Soru şu, 78 milyon vatandaşıma şu soruyu soruyorum: Türkiye'yi bu hâle kim getirdi? Soru gayet açık, gayet net, Türkiye'yi bu hâle kim getirdi? 2002'de hükümet oldular, terör yoktu, nasıl oldu da bu hâle geldi? Terör sorununu çözeceğiz! Buyurun çözün dedik. Nasıl çözecekseniz buyurun çözün. Ama bize sorarsanız bu sorun ancak böyle çözülür diye gidip bizzat Başbakana mektubu verdim, bu sorun ancak böyle çözülür, Parlamentoda çözülür dedim. "Siz bilmezsiniz." Olabilir, siz bildiğinizi yapın. Bildiklerini yaptılar ve Türkiye'yi bu noktaya getirdiler.

Soru iki: Bu çözüm süreci denilen süreç içinde terör örgütünün kentlerde yuvalanması ve kentleri silah deposuna dönüştürmesi kimin zamanında oldu? Kim yaptı bunları? Valilere talimat verdiniz "Aman sakın dokunmayın" diye, güvenlik güçlerine talimat verdiniz "Sakın dokunmayın" diye, onlar da silahlandılar.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'yi yeniden bir terör batağının içine sürükleyen bir iktidarın sorunları çözme kapasitesi bitmiştir, sorunları çözemez artık, yok böyle bir şey. Kendisi sorun olan bir siyasal iktidar Türkiye'yi yönetemez ve yönetemiyor da Türkiye'yi. Türkiye'nin bir numaralı sorunu yönetim sorunudur. İçeride ve dışarıda çuvallayan bir Türkiye yönetimi var; yazık günah bu ülkeye.

Değerli arkadaşlarım, şimdi bu insanlar göç etmeye başladılar kentlerden, bir dönem kırsal göç ediyorlardı, şimdi kentlerden göç ediyorlar, bu nereye kadar gidecek? Siyasi iktidar acaba bunun sorumluluğunu üstleniyor mu? Ben bir hata yaptım diyor mu? PKK bizi kandırdı" diyor, "Esat bizi kandırdı" diyor, "Irak bizi kandırdı" diyor, sizi kim kandırmadı Allah aşkına bir de onu söyleyin, onu da bir öğrenelim, kim sizi kandırmadı? Yolunu yordamını söyledik, nasıl çözüleceğini söyledik, Parlamentoyu adres gösterdik ama hiç dinlemedi "Ben bildiğimi okurum" dedi. Bildiğini okudun ve Türkiye'yi bu noktaya getirdin.

Değerli arkadaşlarım, bir başka konuya değineceğim. Sivas'ta bir demir çelik fabrikası var. Geçen hafta orada işçiler eylem yapıyordu. Kimsenin sahip çıkmadığı işçiler, özellikle sendika başkanlarına söylüyorum, sıcak koltuklarında oturan sendika başkanlarına söylüyorum, altlarında lüks arabalarla gezen, işçinin parasıyla gezen sendika başkanlarına soruyorum, o sendika ağalarına soruyorum ben. İşçiler eylem yapıyor, hiçbir partinin sahip çıkmadığı işçilere biz sahip çıktık. 5 arkadaşımı görevlendirdim, bu işçilerin derdi nedir diye. Bütün kesimlerle görüştüler, sendikalarla görüştüler –iki sendika var- valiyle görüştüler, işçilerle görüştüler, aileleriyle görüştüler, Ticaret Sanayi Odası Başkanıyla görüştüler ve bir rapor yazıp geldiler.

Değerli arkadaşlarım, 40 bin dönüm arazide kurulan bir fabrika var, Türkiye'nin en büyük haddehane ve çelik üreticisi olacak bir fabrika, 40 bin dönüm üzerinde kurulmuş. 115 ailenin lojmanı var ve ayrıca bekâr lojmanı var, ayrıca düğün salonu, marketi, camisi, spor tesisleri var. Bu fabrika açıldığında 747 çalışanı var. Bu fabrika 360 milyon dolara mal olmuş, 360 milyon dolara mal olmuş bir kamu fabrikası. Bu fabrika özelleştiriliyor, kaça özelleştiriliyor? Yaklaşık 10 milyon dolara, on milyon dolar değil, tam değil, 9 küsur milyon ama küsuratı olduğu için yaklaşık 10 milyon dolara özelleştiriliyor. Tam bir felaket ve sonunda fabrika bir mafya liderinin eline düşüyor. İşçiler son 12 yılda ancak iki yıl düzenli maaş alıyorlar, onun dışında doğru dürüst maaşları yok, bayram geliyor ufak bir harçlık veriyorlar sesinizi kesin diye. "Çalışmak istiyoruz" diyorlar. Vali ve defterdar kayyum tayin ediliyor burayı yönetin diye, burayı yönetin diye başkaları tayin ediliyor, kimse yönetmiyor. Gidiyorlar AKP milletvekillerine "Bizim gücümüz mafya liderine yetmiyor" diyorlar. Senin gücün ona yetmiyor da niye gariban işçiye yetiyor senin gücün kardeşim? Onun oturduğu lojmanın elektriğini niye kesiyorsun sen? O çocukların okul servislerini niye yasaklıyorsun sen? İşçiye gelince gücün yetiyor, mafya liderine gelince gücün yetmiyor. Neden? Çünkü sen o mafya lideriyle zaten kardeşsin, sorun orada zaten. Bir işçi ailesinin söylediği şu. Bunu özellikle rapordan aldım ve o işçi kardeşlerim duysunlar diye buraya da aynen koydum. Kadıncağızın söylediği şu: "Ülkemiz ve şehrimiz için çok önemli böylesine bir yatırım olan demir çelik fabrikasında mağduriyet yaşayan işçileri ve yaşananları devlet nasıl görmezden gelir?" Sevgili kardeşim, görmezden gelen devlet değil, görmezden gelen hükümet, zaten bunu hep devlet devlet, hükümet bir köşeye çekiliyor "Ben yapmadım, devlet yaptı." Yol olunca "yolu biz yaptık, devlet yapmadı." Senin eşini, seni işsiz bırakan, sorunla ilgilenmeyen Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti kardeşim, önce bunu öğreneceksin, hükümet hükümet, devlet değil. Hepimiz devletin bir parçasıyız; devlet ayrı, hükümet ayrı. Hükümet devleti yönetir. Hükümetle devlet arasındaki farkı öğrendiğimiz zaman zaten AKP'nin gerçek yüzünü öğreneceğiz, gerçek yüzünü o zaman öğreneceğiz bunların. Sanayi ve Ticaret Odasına da gidiyorlar, Sayın Başkan "Fabrika bize verilirse biz bu fabrikayı yönetiriz, çalıştırırız, istihdam da yaratırız." diyor. Şimdi formül bulamıyorlar. Ne söyledim ben? Her sorunun çözüm adresi Cumhuriyet Halk Partisi'dir, kimse bunu unutmasın. Her sorunun çözüm adresi Cumhuriyet Halk Partisidir.

Bu sorun nasıl çözülür, Sivas'taki işçi kardeşlerim de duysunlar. Bu sorunun çözümü çok kolaydır. Devlete dünya kadar borcu var, hem vergi dairelerine hem sosyal güvenlik kurumuna. 6183 sayılı bir kanun var, Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun. Bu kanuna göre, eğer bir işveren devlete büyük borçlar takmış ve ödemiyorsa devlet o fabrikaya el koyabilir. Bunun adına teferrug deniyor, yani gidersiniz fabrikayı otomatikman devletleştirirsiniz. Bir yerden izin almaya gerek yok. Bunun örneği var mı? Onu duysunlar, bunun örneği var. Geçmişte Adana’da Paktaş için yapıldı. Ben o zaman kamu görevlisiydim. Aynısını yapabilirsiniz, fabrikayı devlete alabilirsiniz, teferrug yapabilirsiniz, borçları güvence altına alabilirsiniz ve bu fabrikayı Sanayi ve Ticaret Odası eğer yönetecek ve çalıştıracaksa teslim edersiniz ve onlar da çalıştırabilir. Ne dedik? Her sorunun çözüm adresi Cumhuriyet Halk Partisidir, kimse bunu unutmasın.

Sayın Sivas Valisine iki çağrı, iki acil konu var. Bir: Lojmanların elektriğini kestin, o insanlar ısınamıyorlar. Bunu yapmamanız lazım. İki: Çocukların okula gitmesi için servis araçlarını altlarından aldın, bunu da yapmaman lazım. Devletin valisisin, bunu sağlayacaksın, sağlamak zorundasın aksi halde biz bunu her dönem senin beceriksizliğin yüzünden dile getiririz. Lojmanın elektriğini kesme, çocukların servis araçlarını kesme, bunların ikisi sağlayın.

Değerli arkadaşlarım, biliyorsunuz 17-25 Aralık aynı zamanda Yolsuzlukları Anma Haftası. Birileri sanıyor ki biz yolsuzlukları unutacağız. Hiç meraklanma, tüyü bitmemiş yetimin hakkını korumak bizim namus borcumuzdur. Onun hesabını sormadan bizim bu işin arkasını bırakmamız mümkün değildir. Koşullar ne olursa olsun, ortam ne olursa olsun, yolsuzluk yapanlar hangi mevkide olursa olsun bunun hesabını sormak her yurtseverin, her vatanseverin boynunun borcudur."

    Salı, 15 Aralık 2015 16:55

Bağlantılı Konular