Kılıçdaroğlu: IŞİD terör örgütünü Türkiye'ye ithal ettiler

Kemal Kılıçdaroğlu: "Hiçbir gazeteci tutuklanmasın, gazetecilerin tutuklanmalarını kaldıralım"

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun TBMM CHP Grup konuşması:
"Değerli milletvekilleri, bizi dinlemeye gelen sevgili yurttaşlarım, sevgili partili arkadaşlarım, sevgili yoldaşlarım, bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu'ndan bütün Türkiye'ye selamlarımızı, sevgilerimizi ve şükranlarımızı gönderiyoruz.
Bir kurultay sürecine hazırlanıyoruz. İllerde, ilçelerde seçimlerimiz var. Bana gelen bilgilere göre genç ve kadın arkadaşlarımızın sayısının yüksek olduğu söyleniyor. Bundan ötürü çok mutlu olduğumu ifade etmek isterim.
Değerli milletvekilleri, bu dönem bizim ilk grup toplantımız. Türkiye'nin yoğun gündemini hepimiz biliyoruz. Ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz. Türkiye'nin iyi yönetilmediğini de biliyoruz. Olayların arkasından sürüklenen bir Türkiye var ve bu vesileyle pek çok yurttaşımızın "nereye gidiyoruz, ne olacak Türkiye'nin hâli" diye ciddi kaygıları var. Düşünen her insanın bu tür kaygılara sahip olmasını da bugünkü koşullarda olağan kabul ediyoruz ama hiç kimsenin unutmaması gereken bir gerçek var. Türkiye bütün sorunlarını aşabilecek kapasiteye ve birikime sahiptir. Biz kendi sorunlarımızı çözeceğiz, çözmek zorundayız. Sorunları büyütüp uluslararası alana taşıyan bir yönetim Türkiye’nin sorunlarını taşıyamaz ve çözemez.

Sevgili arkadaşlarım, bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım; Biz haberi nereden alırız? Gazetelerden. Haberi nereden alırız? Televizyonlardan. Haberi nereden alırız? Sosyal medyadan. Ülkesine karşı sorumluluk duyan herkes hatta komşusuna karşı sorumluluk duyan herkes haberleri izler. Bazen kentin haberi olur bu, bazen Türkiye’nin, bazen dünyanın haberi olur. Aydın birisi olarak, sorumluluk duyan birisi olarak haberleri dikkatle izleriz. Haberin önemi onun doğru verilişinde yatar, haberin önemi onun gerçekliğinde yatar; haberi böyle düşünmek lazım. O nedenledir ki bütün demokratik ülkelerde habercilere ve basına ayrı bir yer ve önem verilmiştir. Bizim ülkemizde de anayasada, üstelik Darbe Anayasası'nda, yani 12 Eylül döneminde çıkan anayasada "Basın hürdür, sansür edilemez" diye temel bir kural vardır, evrensel bir kural vardır.
Değerli arkadaşlarım, ben gazeteci değilim ama kimdir, diye şöyle bir baktım, birkaç yazıyı okudum. Bir yazıda aynen şöyle söyleniyor: "Gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı savaşı göze alan insan gazetecidir" diyor. Gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı savaşı göze alan kişiye gazeteci diyoruz. Neden gerektiğinde? Hükümet baskı yapar "Haberi yazma" derse, gerektiğinde mücadele edecektir. Bazı güç odakları rahatsız olacak diye haber sansür edilirse ona karşı da direncini koruyacaktır ve savaşacaktır. Gazeteci dediğimiz budur. O nedenle gazetecilik dünyanın her tarafında en saygın, en tehlikeli mesleklerden birisidir ve gazeteci bedel ödemeyi göze alan kişidir aynı zamanda. Haberinin doğruluğunu her ortamda savunan kişidir gazeteci. Gazetecilik böylesine önemli bir meslektir. Bu nedenledir ki bütün çağdaş demokrasilerde yasama, yargı ve yürütme gibi üç büyük gücün yanına medya dördüncü bir güç olarak konumlandırılmıştır; yasama, yargı, yürütme artı basın çünkü bütün bunları denetleyecek olan basındır. Yanlış varsa basın yazacaktır, birileri kapatmak isteyebilir, birileri örtmek isteyebilir, birileri haksızlığı, hukuksuzluğu görmezden gelebilir ama toplum adına, toplumun gözü, kulağı, sesi olan medya bunu dillendirmek zorundadır. Bunu yaptığı zaman zaten ona gazeteci diyeceğiz; doğru bilgi verdiği zaman ona gazeteci diyeceğiz. Demokrasilerde medyanın böyle bir özelliği vardır. Bizim gibi yarım demokrasilerde, uygar toplumların tanımladığı hibrit demokrasiyi yaşayan bir Türkiye'de ise medya özgürlüğünden söz edemiyoruz, medya özgür değil. Dikta yönetimlerine benzer bir kuşatma içinde medya. Dikta yönetimleri ne yaparlar? İki alana müdahale ederler. Bir, bir havuz medyası oluştururlar, bir yandan medya oluştururlar, her söyleneni onaylayan bir medya. Halka doğru bilgi değil, güçlerin istediği bilgiyi istediği dozda veren bir medya ister. İki, objektif yayın yapan bağımsız medyayı baskı altına alırlar doğru haber yapmasın diye, beyler rahatsız olmasın diye, bağımsız medya birilerini ürkütmesin diye onlar üzerine ayrı bir baskı kurarlar. O baskının şekilleri vardır. Bir, medya patronuna ağır cezalar verirler. Devlet bütün gücünü kullanarak medya patronunu cezalandırır, elinde devletin sopası vardır; ya benim dediğimi yapacaksın ya da ben seni yaşatmayacağım derler. Türkiye’de örneği var mı? Onlarca örneğini bulabiliriz. Sadece bu mu? Hayır. Ayrıca yine baskı yaparlar "Şu gazeteciyi beğenmiyorum, neden bu gazetede yazıyor? Onu gazetenden atacaksın, televizyonundan atacaksın" derler. Türkiye'de örneği var mı? Onlarca örneği var, işten atılan yüzlerce gazeteci var. Biz buna demokrasi diyoruz. Hangi demokrasi? "Ankara'daki beylerin ileri demokrasisi" diyoruz biz buna. Bu yetiyor mu? Bu da yetmiyor arkadaşlar. Medya kuruluşlarına, yine devletin gücünü kullanarak, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu aracılığıyla baskı kuruyorsunuz, el koyuyorsunuz gazetelere. Televizyonların yayın yapmasını engelliyorsunuz ve ondan sonra çıkıp diyorsunuz ki "Türkiye'de demokrasi var." Hangi demokrasiden söz ediyorsun? Yandaş medyaya her şey mubah hatta bunlar o kadar ileri gidiyorlar ki bir gazetenin genel yayın yönetmeni bir kamu bankasının genel müdürüne telefon açıp "Oğlum Süleyman, 2 milyon gönder" diyebilecek cüreti kendisinde bulabiliyor. Başka ne yapılıyor? Kamu bankalarının, kamu kuruluşlarının havuz medyasına sınırsız reklam vermesine izin veriliyor ama diğer gazetelere gelince bunlara reklam yasağı. Hiçbir objektifleri yok. Sadece ve sadece oturup kendileri karar veriyor. Şimdi ben bizi dinleyen, gazete okuyan, televizyon izleyen bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: Demokrasi bu mudur Allah aşkına? Basın özgürlüğü bu mudur acaba? Bakın şimdi Sayın Davutoğlu’na soruyorlar ve basın özgürlüğü konusunda soruya verdiği cevap. "Soru soran gazeteci evine gidebiliyorsa o ülkede basın özgürdür" diyor. Güzel. Peki, soru soran gazeteci evine gidiyor da yazı yazan gazeteci, haber yapan gazeteci hapishaneye gidiyorsa o ülkede basın özgür müdür, değil midir? Soru budur zaten. Haber yaptım diye hapishaneye gidiyorum ben. "Basın bizim kırmızı çizgimizdir." eyvallah, itirazımız yok ama haber yaptı diye eğer gazeteciyi hapse gönderirseniz orada kırmızı çizgi falan sadece lafta kalır.


Haberde çarpıtma yoktur, yüzde yüz doğrudur
Değerli arkadaşlarım, gazeteci gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı savaşmayı göze alan kişidir dedik. Onun haberlerini yayınlayan organa da gazete diyoruz zaten. İki gazeteci arkadaşımız MİT TIR'ları ile ilgili haber yaptı, diye şimdi Silivri zindanlarında bekliyorlar, tecritteler. Şöyle bir düşünelim. Bu haberler yalan mıydı? Yüzde yüz doğru. Haberde çarpıtma var mıydı? Tek cümlesinde bile çarpıtma yoktu. Doğru haber yazıyorsunuz, kamuoyunu bilgilendiriyorsunuz, iktidarın yalanlarını 78 milyona hatta dünyaya duyuruyorsunuz "Benim yalanlarımı neden duyurdun?" diye ona ceza veriliyor. Bu mudur demokrasi? Bu mudur medya özgürlüğü? Hepimizin sorgulaması gerekir. Bakın, dedim ya darbe anayasası, şu anda yürürlükte olan Anayasa'nın basın özgürlüğüyle ilgili oradan bir cümle okuyayım size değerli arkadaşlarım. "Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır" diyor. Yani medyanın özgürlüğünü koruyacak olan tedbirleri devlet alır, diyor, Anayasa diyor bunu. Hükümet ne yapıyor? Sen madem bu haberi yaptın ve bu haber doğru, ben seni süründüreceğim, diyor.

Haber yapan kişiyi hapse atan yargıç, yargıç değildir
Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet gazetesi cumhuriyetle yaşıt olan bir gazetedir. Cumhuriyet gazetesi Türk medyasının akademisidir, okuludur. Bugün pek çok saygın köşe yazarı Cumhuriyet'te gazeteciliğe başlamıştır. Cumhuriyet, her dönemde doğruları yazmakta kararlılıkla yoluna devam etmiştir, her dönemde doğruları yazmıştır. Her baskıcı dönemde de bedel ödeyen tek gazete vardır, o da Cumhuriyet'tir, her dönemde bedel öder. 12 Eylül, bedel ödemiştir; 12 Mart, bedel ödemiştir, gazeteciler zindanlara atılmıştır, işkencelerden geçirilmiştir. Cumhuriyet'in yazarları öldürülmüştür, katledilmiştir. Bedel ödemeye hâlâ devam ediyor. Bu ülkede demokrasi mi var arkadaşlar? Göstermelik bir demokrasi var. Diyorum ya "Türkiye iyi yönetilmiyor." Haber yapan kişiyi hapse atıyorsunuz. Onu hapse atan yargıç, yargıç değildir. Bütün yargıçlardan özür diliyorum ona yargıç dediğim için, yargıç değildir o. Vicdanında özgürlüğü hissetmeyen, medya özgürlüğünün ne olduğunu bilmeyen bir kişiye hâkim, yargıç denilemez. Hadi savcı tamam, birilerinin savcısı, cumhuriyetin değil, birilerinin kölesi, birilerinin sözcüsü, onun getirdiğini aynen onaylıyor yargıç da. Nasıl yargıçsın? Dünyadan nasıl haberin yok senin? Türkiye'yi dünyaya rezil etmeye senin ne hakkın var. Dünyadaki bütün medya kuruluşları, bakın bütün medya kuruluşları, Türkiye’deki bu gelişmelerden kaygı duyuyorlar.

Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet hep bedel ödedi ama hep var oldu. O diktatörler, baskıcı yönetimlerin hepsi gitti, hepsi tarihin çöplüklerinde. Medya özgürlüğünü savunuyoruz, güzel; gazeteci arkadaşlarımıza sahip çıkıyoruz, o da çok güzel ama bir şey yapmamız lazım. Her birimizin sabah gidip baskı altında olan medyadan birer gazete satın almamız lazım. Demokrasi budur. Cevap vereceksen diktatöre bunun cevabı budur. Lafla peynir gemisi yürümez. Destek vereceğiz, baskı altında olan medyaya destek vereceğiz, moral vereceğiz, güçlendireceğiz. Bunu yapmayıp sadece lafla götürürsek bu işi bu iş yürümez ve doğru da değildir. Herkesin, baskı altında olan gazetelere, gazetecilere sahip çıkması lazım hiçbir ayrım yapmadan, bakın, hiçbir ayrım yapmadan.


Gelin yasal düzenleme ile tutuklu gazeteci ayıbını kaldıralım
Sayın Davutoğlu diyor ki "Medya bizim kırmızı çizgimiz. Gazetecilerin tutuklanmalarını istemem." Gayet güzel, çok güzel. Kim çözecek bu sorunu? Parlamento çözecek, yasama organı... Nasıl çözeceğiz? Gelin, bir kanun çıkaralım beraber, 550 milletvekili hep beraber "Evet" diyelim, hiçbir gazeteci tutuklanmasın, gazetecilerin tutuklanmalarını kaldıralım. Yargılansınlar, ama niye tutuklu yargılansınlar? Teklif mi bu? Bu teklifi yapıyorum, açık, net çağrı Sayın Davutoğlu’na. Eğer gazetecilerin tutuklanmalarını istemiyorsanız gazeteciler tutuksuz yargılansın, bunun yolunu açalım. Gerekirse bir yasal düzenleme yapalım. Biz kanun teklifi verdik, siz de verin. İsterseniz biz kendi kanun teklifimizi çekelim, sizin kanun teklifinize verelim. Bakın bu kadar açık, bu kadar net söylüyorum. Türkiye'yi bu demokrasi ayıbından kurtarmak zorundayız. 21. Yüzyılın Türkiye'sine bu tablo yakışmıyor. Hapiste gazeteci mi olur? Tutuklu gazeteci mi olur? Doğru haber yaptı diye gazeteci içeriye mi atılır? Böyle bir şey kabul edilebilir mi? MİT tırlarında silah... Sanki ilk kez Cumhuriyet yazdı, defalarca yazıldı, defalarca söylendi, gazetelerde fotoğraflar çıktı. Neden? Çünkü birileri dedi ki "Onlar en ağır cezaya çarptırılacaklar, bedelini ödeyecekler." Birileri dedi bunu, o birilerinin dediğini yasa kabul edip işlem yapan bir yargıç var, bir savcı, sorunumuz da buradan başlıyor.
Değerli arkadaşlarım, dedim ya MİT tırları konusunda ilk kez gündeme gelen bir konu değil. O tırlarda silah olduğunu bizim milletvekili arkadaşlarımız da defalarca dile getirdiler. Gizlilik kararı alınan mahkeme dosyalarında var zaten bu, şoförlerin ifadelerinde var zaten bu, silahların nasıl taşındığı bütün ayrıntılarıyla var. Daha da önemlisi şimdi kabinede olan Başbakan Yardımcısı Sayın Tuğrul Türkeş bir televizyon programında gayet açık ve net, kendi kabinenizde, Sayın Davutoğlu'nun hemen yanında oturuyor, kullandığı cümleleri aynen aktarıyorum size bütün vatandaşlarım dinlesin. "Burada bizi dinleyenlerin huzurunda yemin ediyorum, vallahi ve billahi o silahlar Türkmenlere gitmiyordu." Bunu ben söylemiyorum, AKP'nin bakanı söylüyor, o söylüyor. Peki, hapse kim giriyor? Haberi yapan gazeteci, mantıksızlık burada zaten. Bu kadar mı? Hayır. Yine Tuğrul Türkeş devam ediyor. "Bilerek söylüyorum, iddia ederek söylüyorum, bizim o bölgeyle irtibatımız var, Türkmenlere bu silahlar gitmedi." diyor. Daha ne desin? Bu kadar açık, bu kadar net. Kendi bakanına sormuyor, kendi milletvekiline sormuyor, haberi yapan gazeteciye neden bu haberi yaptın diye hapse atıyor. Vicdanın kaldıracağı bir şey değil, ahlakın kaldıracağı bir şey de değil, hukukun da kaldıracağı bir şey değil, medya özgürlüğünün de kaldıracağı bir şey değil. Bu tablonun düzelmesi lazım, bu tablonun kesinlikle düzelmesi lazım ve Türkiye'nin saygınlığına zarar veren bu sürecin sona erdirilmesi lazım.


Hiçbir ülkenin hava sahasının ihlal edilmesi kabul edilemez
Değerli arkadaşlarım, ikinci bir konuya geçiyorum. Suriye konusunu hepimiz biliyoruz, neler söylediğimizi de üç aşağı beş yukarı defalarca tekrar ettiğim için, pek çok yurttaşım da üç aşağı beş yukarı biliyor. Suriye konusunda bizim, biliyorsunuz, bir uçağımız Suriye'de düşürüldü. Uçak düşürüldükten sonra yeni angajman kuralları belirlendi ve dünyaya duyuruldu. Bu angajman kurallarına herkesin uyması gerektiğini hepimiz biliyoruz, gayet net gayet açık hepimiz biliyoruz. Rus uçaklarının zaman zaman bizim sınırları ihlal ettiğini de biliyoruz. En son 15 Ekim'de Ruslar geldi Türkiye'ye, onlara angajman kurallarına uyulması gerektiği konusunda gayet açık ve net bilgi verildi: "Bizim angajman kurallarımız budur, ihlal ediyorsunuz, bu kurallara uyun." Kurallara uyulmadı ve Rus uçağı düşürüldü. Bizim görüşümüz gayet açık ve net arkadaşlar. Hiçbir ülkenin hava sahasının ihlal edilmesi kabul edilemez. Biz kendi ülkemizin güvenliğini sağlamak zorundayız. Hükümet Programı görüşülürken bu konudaki görüşümüz gayet açık ve net dile getirildi. Türkiye kendi sınırlarını korumak zorundadır nokta. Peki, sorun ne? Sorun, krizin iyi yönetilmemesi arkadaşlar. Bir kriz midir? Evet, bir krizdir bu; ciddi ve derin bir krizdir. Krizin iyi yönetilmemesidir, asıl sorun budur değerli arkadaşlarım. Bakın şimdi, kriz çıkar çıkmaz, daha doğrusu Rus uçağı vurulduktan sonra Cumhurbaşkanlığından açıklama "Rus uçağını vurduk." Saat 10.40 "Rus uçağını vurduk." Daha Genelkurmay açıklama yapmamış, Cumhurbaşkanlığı kaynakları açıklama yapıyor "Rus uçağını vurduk." 10 dakika sonra, saat 10.50, on dakika sonra "Rus uçağını vurduk, dedik ama hangi uçağı vurduğumuzu bilmiyorum, milliyetini henüz daha tespit edemedik." Düşün, bu ülkenin Cumhurbaşkanı söylüyor bunu, bu ülkenin Cumhurbaşkanı söylüyor, Böyle bir çelişki olabilir mi? Ya, bir bekle arkadaş, bir bekle ya, bir bak bakalım Genelkurmay ne söylüyor. Bir bekle bakalım Başbakan ne söylüyor. Arkasından iç politikaya malzeme edilmesi bunun. İkinci büyük yanlış, iç politikaya malzeme edilmesi. O kadar ki Rus uçağını vurma talimatını ben vurdum yarışına girdiler; o diyor ben talimat verdim, o diyor ben talimat verdim. Sonra? Baktılar iş biraz sarpa sarıyor bir adım geri. "Bilseydik Rus uçağı olduğunu vurmazdık." Peki, kardeşim niye horozlanıyordun sen? Neden böyle bir şey söylüyorsun? Arkasından bir şey daha. "Efendim, Rus uçağını vurduk, çok üzgünüz. Telefon ettim telefonuma çıkmadı. Görüşeceğiz, görüşme olmadı." Sonra? İthalat dolayısıyla da "bizim malları ister alırsın ister almazsın kardeşim" diyorlar. "Gerekirse biz tezek yakarız" diyor. Olur, sarayında tezek yak bakalım nasıl yakacaksın, göreceğiz onu.

Türk Halkına yapılmış en büyük saygısızlıktır
Ne söyledim? Türkiye iyi yönetilmiyor arkadaşlar. Olayların arkasından sürüklenerek gidiyor. Kendisi haklı, bakın Türkiye haklı ama Türkiye'yi yönetenlerde stratejik akıl yok. Sorunumuz da burada zaten. Eğer stratejik akıl olsaydı zaten bu kriz yaşanmazdı. Türkiye'yi bir krizin ortasına attılar. Şimdi hep beraber nasıl çıkacak diye bekliyorlar.

Değerli arkadaşlarım, bu arada bir konuyu daha bilginize sunmak isterim. Rusya ile ilişkilerimizin iyi olmasını hep isteriz, bütün komşularımızla ilişkilerin iyi olmasını isteriz çünkü bizim kültürümüzde barış var, sadece Türkiye’de değil bütün dünyada barışın olmasını isteriz, bütün dünyada huzurun olmasını isteriz. İnsanların sevgiyle, hoşgörüyle birbirlerine yaklaşmasını isteriz. Devletlerin karşılıklı kültür alışverişinde bulunmalarını isteriz, ticaretlerinin gelişmesini isteriz, insani ilişkilerin büyümesini isteriz, üniversitelerin karşılıklı görüşmelerini isteriz. Eğer bu coğrafyada barışı sağlarsak emin olun herkes kazanır ama savaşın çıktığı bir ortamda herkes kaybeder. Parti Meclisi'nde yaptığım konuşmada hem Türk hükümeti yetkililerini hem Rus yetkililerini sağduyuya davet ettim. Kavganın zamanı değildir, sağduyuyla hareket etmek zorundayız. Evet, bir kriz yaşanmıştır ama bu krizi akılla ve mantıkla çözmemiz gerekiyor, bu daveti yaptım. Şimdi bakın, Rus savaş gemileri Boğaz'dan geçiyor, birisinin omuzunda füzeler var. Eğer bu füze bilinçli olarak askerin omuzuna konulmuş ve görüntü verilmesi istenmişse bu, Türk halkına yapılmış en büyük saygısızlıktır ve bunu asla kabul etmeyiz. Bunu yapan Rus yöneticilerinin de oturup düşünmesi lazım. Biz savaş meydanlarında bu ülkenin bağımsızlığını sağladık. Birileri bize Türkiye Cumhuriyeti'ni altın tepsi içinde ikram etmedi. Görüntüyü bu noktaya taşımak, krizi bu noktaya taşımak, Türk halkını tehdit etmek asla doğru değildir. Rus halkıyla bir sorunumuz yok, asla bir sorunumuz yok ama yöneticilerin oturup sağduyuyla düşünmeleri gerekiyor. Bunu yaptığımız zaman Türkiye bu krizi aşar.
Değerli arkadaşlarım, bir üçüncü nokta dış politika. Dış politikanın bir özelliği var. Nedir özelliği? Dış politikanın özelliği dış politikada bir hata yaparsanız hatayı 78 milyon öder. İç politikada hata yapabilirsiniz, yaptığınız hatanın bedelini bir grup vatandaş öder. Diyelim ki taşeron işçilerle ilgili bir karar aldınız, yanlış bir karardı taşeron işçiler bunun cezasını öderler veya tarımla ilgili bir karar aldınız çiftçiler bunun cezasını öder ama bunu telafi etmek mümkündür. Ama dış politikada yanlış bir karar alırsanız, hatalı davranırsanız bunun bedelini 78 milyon vatandaş öder. Çıkan şu krize bakın, turizmcisinden tutun sanayicisine kadar herkes bundan etkileniyor. Ne dediler? "9 milyar dolarlık bir fatura çıkacak" deniliyor. Neden arkadaşlar? Stratejik akıldan yoksun bir yönetim Türkiye’yi bu noktaya taşıyor.

Değerli arkadaşlarım, dış politikadaki hatayı sadece bugün yaşayan kuşaklar değil, gelecek kuşaklar da ödüyor. Parti Meclisi'nde örnek verdim, burada da vereyim. Cezayir'in Birleşmiş Milletlerde bağımsızlığı oylanırken Türkiye Cezayir'in bağımsızlığından yana oy kullanmadı. Cezayir'in bağımsızlığını savunan Cezayirlilerin göğsünde Mustafa Kemal Atatürk’ün fotoğrafları vardı. O, kendi ülkesinin bağımsızlığını savunuyordu. Cezayirliler bunu unutmadılar. Ne zamana kadar? Ta ki Turgut Özal gidip Cezayir'de Cezayirlilerden özür dileyene kadar. Dış politikanın böyle kuşaklara aktarılan bedelleri vardır. O nedenle dış politikanın çok dikkatle yürütülmesi gerekir. İç politikaya malzeme edilecek bir alan değildir dış politika. Herkesin bu konuda çok dikkatli olması lazım.


Şam'a gideceklerdi, 2,5 Milyon mülteci Türkiye'ye geldi
Değerli arkadaşlarım, bakın biz hiçbir zaman CHP'nin dış politikası diye bir şey söylemedik, Türkiye'nin dış politikasından söz ettik. Türkiye'nin bir dış politikası olmalı, uzun erimli olmalı, barış eksenli olmalı, dünyayı tanımalı. Siz, hâlâ Suriye'nin ne olduğunu kavrayamamışsanız zaten bu ülkeyi yönetemezsiniz. Ta en başından beri Suriye politikasının yanlışlığını defalarca ama defalarca dile getirdik, söyledik. Sadece söylemedik öneride de bulunduk. Suriye sorunu nasıl çözülür, 24 Ağustos 2012 arkadaşlar, dönemin Başbakanına bir mektup yazdım. Dedik ki, bu Suriye politikası yanlıştır. Bu politikayla siz Suriye sorununu çözemezsiniz dedik. Bakın giden mektubun bir cümlesini aynen okuyorum. "Suriye'deki şiddet ve çatışmaların durdurulamaması hâlinde ülkenin parçalanması, iş savaş boyutlarının genişleyerek bölgesel ve uluslararası bir ihtilafa dönüşmesi de dışlanamayacak bir olasılıktır. "2012, 2015 ve tamamı gerçekleşti. Peki nasıl çözülür, onu da önerdik. Türkiye'de bir uluslararası Suriye konferansı toplayın dedik, Amerika'yı davet edin, Rusya'yı davet edin, İran'ı davet edin, Arap ligini davet edin, Avrupa Birliğini davet edin, Suriye'de çatışan tarafları da davet edin. Bu sorunun çözümünde siz öncü rol oynayın dedik. Bize dediler ki "Hayır ne gerek var. Siz bilmiyorsunuz. Biz kendimiz çözeceğiz" dediler. Nasıl çözecekler onu da söylüyor. Biz Ağustosta bunu söyledik, onlar da eylül ayında şunu söylediler: "CHP yarın Şam'a gidecek, yüz bulamayacak göreceksiniz." Bunu da dönemin Başbakanı söylüyor. "Ama inşallah biz en kısa zamanda Şam'a gidecek, oradaki kardeşlerimizle muhabbetle kucaklaşacağız." Buyurun gidin, muhabbetle kucaklaşın bakalım. Sadece Şam'a değil İran'a gidin, Irak'a gidin, Mısır'a gidin, Yemen'e gidin, Libya'ya gidin, gidin bir kucaklaşın bakalım kucaklaşabilecek misiniz? Devam ediyor. "O gün de yakın…" Gidecekleri gün yakın. Aradan üç yıl geçti, bırakın gitmeyi yüzlerini bile dönemiyorlar. "İnşallah Selahattin Eyyubi'nin kabri başında Fatiha okuyacak, Emevi Camisi'nde namazımızı da kılacağız." Buyurun kılın. Size burada kıldırdılar orada değil. "Bilal-i Habeşi'nin, İbni Arabi'nin türbesinde, Süleymaniye Külliyesi'nde, Hicaz Demiryolu İstasyonu'nda kardeşliğimiz için özgürce dua edeceğiz." Ne oldu? Biz dedik ki ya, "Türkiye'de uluslararası bir Suriye konferansı topla, bu sorunu sen çöz." Çünkü Türkiye'nin özelliği şu: Ortadoğu'da çıkan her sorunun çözümünde Ortadoğu halkları gözlerini Türkiye'ye çevirirler "Bizim sorunumuzu çözsün" diye. Neden? Türkiye demokratik bir ülke, laik bir ülke Türkiye, bütün ülkeleriyle iyi geçinen bir ülke. Türkiye, barışın güvencesi olan bir ülke, böyle bir ülkeydi Türkiye. Bu, tamamen bırakıldı değerli arkadaşlarım. Peki ne oldu? Şam'a gideceklerdi değil mi? Tam tersi oldu. Suriye'den 2,5 milyon mülteci Türkiye'ye geldi. Bunlar gidecekti, 2,5 milyon mülteci geldi. Başka? IŞİD terör örgütünü Türkiye'ye ithal ettiler. Suruç katliamı, Ankara katliamı, Niğde’de polislerimizin şehit edilmesi, Suriye'de uçağımızın düşürülmesi bu yanlış dış politikanın faturası oldu.

Ortadoğu'nun şamar oğlanı oldular
Değerli arkadaşlarım, IŞİD konusunda bu hükümetin karnesi kırıktır. 21 Ekim 2015 tarihi itibarıyla devletin resmî rakamlarına göre 70 ilden 1050 militan IŞİD gidip katılmış Türkiye’den. Eğer bir terör örgütü 70 ilde militan gönderebiliyorsa Suriye'ye oturup düşünmemiz lazım, nasıl oldu da 70 ilde bunlar örgütlendiler. Defalarca söyledik, Musul Başkonsolosluğu’muzu bunlar işgal ettiler, oradakileri esir aldılar. IŞİD terör örgütü demekten kaçındılar, her seferinde kaçındılar ve bugün Türkiye’nin başına bela oldu. Sadece o mu? Bir PKK belası vardı şimdi bu da çıktı. Orada da yanlış süreç yaptılar, yanlış yol izlediler. Onu da söyledik, yanlış yapıyorsunuz diye. Bu yanlış Türkiye'nin başını belaya sokar dedik. "Siz bilmezsiniz, biz çözeceğiz" dediler. Doğu ve Güneydoğuda terör örgütü bütün şehitleri silah deposu hâline getirirken bunlar valilere talimat verdiler "Sakın dokunmayın onlara" diye. Şimdi şehitlerimiz geliyor. Kim yönetiyor bu ülkeyi, 13 yıldır kim yönetiyor bu ülkeyi? Yanlış yönetiliyor Türkiye, kötü yönetiliyor Türkiye. Gelen şehitlerin, gözyaşı döken annelerin sorumluluğu kime ait?

Değerli arkadaşlarım, bütün bunları ne diye yapmışlardı? Suriye'de demokrasi yok diye yapmışlardı. Ya, sen önce bir kendi ülkene bak, senin ülkende demokrasi var mı da arkadaş sen Suriye’de demokrasi gelsin diyorsun. Sen önce kendi ülkene bak, gazetecilere bak, yargılamalara bak, yargıyı perişan ettiniz siz. Devletin çivisi çıktı, kalmışsın Suriye diyorsun. Hangi Suriye? Suriye'nin Rusya için ne kadar önemli bir ülke olduğunun farkına varamayan bir anlayış stratejik düşünebilir mi? Türkiye'yi Ortadoğu bataklığına sürükleme dedik. "Siz Esadcısınız" dediler. Yanlış yapıyorsunuz dedik "Siz Baascısınız" dediler. Ya, bize ne Esad’tan ne Baas’tan kardeşim. Eğer soruyorsan biz Türkiye'yi savunuyoruz, kendi halkımızı savunuyoruz, ülkemizin çıkarlarını savunuyoruz. Bu sürede kim kaybetti? Oturup politikayı şöyle bir değerlendirelim kim kaybetti kim kazandı. Türkiye kaybeden tek ülkedir, altını çizerek söylüyorum, Türkiye kaybeden tek ülkedir. Peki, Suriye'de sadece ve sadece Türkmenler, onlar kaybetti. Yazık günah değil mi o insanlara? Bakın biz teklif ettik, Türkiye'de toplayın uluslararası Suriye konferansını, 2012'de bu teklifi reddettiler, şimdi Cenevre'de ve Viyana'da gidiyorlar görüşmelere. Yarın göreceksiniz o masada Suriye sorunları görüşülürken Türkmenler yer alacak mı, almayacak mı? Türkiye o masada ne kadar etkili olacak? Rusya kendi gücünü artırdı ve şimdi başımıza bir de Irak çıktı. Irak hükümeti Türkiye'yi tehdit ediyor "24 saatin kaldı" diyor. Şu hale bakın… Şu hale bakın. Ortadoğu'nun liderliğine soyunacaklardı, Ortadoğu'nun şamar oğlanı oldular, her gelen tokat atıyor. Böyle bir ülke olabilir mi arkadaşlar? Örnek olan bir ülke, bölgesinde örnek olan bir ülke nasıl bu hâle getirildi, nasıl bu hâle sürüklendi?


Halka bilgi veriyorsan bari doğruyu söyle
Değerli arkadaşlarım, Sayın Davutoğlu bugün grupta konuşma yaparken 2016 bütçesiyle ilgili olarak "Biz bütçeyi yıl sonuna kadar çıkaralım, dolayısıyla bir geçici bütçe yapmayalım" diye teklif götürdük. "CHP bu teklifi kabul etmedi" diye bir açıklama yapmış. Açıklamanın bir kısmı doğru, bir kısmı eksik. Böyle bir teklifin yapıldığı doğrudur ama biz de onlara karşı bir teklif yaptık. Dedik ki siz şeffaflıktan söz ediyorsunuz, biz de şeffaflıktan söz ediyoruz. Bütçe kaynaklarının yani kullanılan bütçe kaynaklarının nerelere harcandığını biz merak ediyoruz, siz de merak ediyorsunuz her hâlde, gelin kesin hesap komisyonu kuralım, eski bütçede paralar nerelere harcandı, orada oturup adam gibi bunları görüşelim. Siz bu teklifimizi kabul ederseniz biz de sizin teklifinizi kabul ederiz. Bakın biz ne diyoruz: Tüyü bitmemiş yetimin hakkını hep beraber savunalım diyoruz. Siz ne diyorsunuz? "Onları karıştırma" diyorsunuz. Niye karıştırmayacağım. Halka bilgi veriyorsan bari doğruyu söyle, eksik söyleme. Bakın biz doğruyu söylüyoruz. Evet, teklif geldi doğrudur ama biz de "Kesin Hesap Komisyonu kuralım. Bir maddelik Kesin Hesap Komisyonu kurulduktan sonra da kesinleşen bütçe rakamlarını görüşelim, iki bütçe aynı anda meclise insin, biz de kabul edelim, destek verelim" dedik. Ama bu teklifimiz kabul edilmedi. Niçin? Korkuyorlar, ya yolsuzlukların hesabı sorulursa. Biz sormayacağız da kim soracak? Vatandaşın hakkını sormayacağız da kim soracak?

Senin için namus ve şeref kavramı nedir?
Son sözüm Sayın Erdoğan'a. Bakın değerli arkadaşlar, Sayın Erdoğan yüzde 51 oyla seçildi, Cumhurbaşkanı oldu. Bireysel olarak da parti olarak da Cumhurbaşkanlığı makamına hep saygı gösterdik. Neden? Şunu söylemişti, Parlamentoya geldi, milletvekillerinin önünde yemin etti. Ne dedi. "Tarafsızlığım konusunda namusum ve şerefim üzerine ant içerim, tarafsız davranacağım" dedi. Şimdi kendisi tarafsız davranmıyor. Suriye konusunda bizim söylediklerimizi anlamadan tıpkı Rus uçağında olduğu gibi 10 dakika önce başka, 10 dakika sonra başka, bizi açıkça suçladı, Ana Muhalefet partisini suçluyor. Cumhurbaşkanıysan otur oturduğun yerde, Cumhurbaşkanı değilsen çıkarsın karşıma, bu kadar açık. Ve bir şey daha… Namus ve şeref kavramı bu toplum için çok önemlidir. İmbikten süzülmüştür bu iki kavram, namus ve şeref kavramı, o kadar ki çocuklarımıza "Şeref" adını veriyoruz. Bir kişi çıkıp Parlamentoda bütün milletvekillerinin önünde ve 78 milyon insanın huzurunda "tarafsız davranacağıma dair namusum ve şerefim üzerine ant içerim" dedikten sonra namus ve şeref kavramını çöp sepetine atıp tarafsızlığını korumazsa söyleyecek çok şeyim var daha, koruması lazım. Kendisine okuma yazma bilmeyen bir vatandaşın bile anlayacağı dille bir soru sormak istiyorum: Sayın Erdoğan, senin için namus ve şeref kavramı nedir? Allah aşkına çık, anlat biz de öğrenelim."

    Salı, 08 Aralık 2015 17:17

Bağlantılı Konular