"Silahın olmadığı bir Türkiye hepimizin özlem duyduğu bir Türkiye'dir"

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Ben Davutoğlu'na çapsız demiştim, Davutoğlu beni mahkemeye vermişti, "nasıl bana çapsız der" diye. Mahkeme de beni haklı bulmuş, davayı reddetmiş. böylece onun çapsızlığı mahkeme kararıyla da tescillenmiş oldu" dedi ve grup salonundan ayrılırken Şehit Anaları Derneği Başkanı Pakize Akbaba ile görme engelli bir gençle sohbet etti.

CHP Lideri Kılıçdaroğlu'nun Grup konuşması şöyle:

"Değerli arkadaşlarım, Antalya Ticaret ve Sanayi Odasının eski Başkanı aramızda. Bu vesileyle sözlerime başlarken iş dünyasına seslenmek istiyorum: Sözlerimin hemen başında biz demokrasiyi içselleştiren ve savunan bir siyasi gelenekten geliyoruz. Görüşü ne olursa olsun, inancı ne olursa olsun, kimliği ne olursa olsun bütün yurttaşlara eşit yaklaşacağız. Bunu herkes çok iyi bilsin.

İki: CHP'nin genel başkanı olarak söz veriyorum, CHP'nin iktidarında, benim başbakanlığımda iş adamları asla ve asla siyasi vergi incelemesine tabi tutulmayacaktır.

Şimdi baskı uygulanıyor, iş adamlarımız üzerine uygulanıyor, şirketler üzerine uygulanıyor. Buna son vereceğiz, buna asla izin vermeyeceğiz. Bu konuda sözümüz söz, bütün iş dünyası duysun. Ayrıca, onlara şunu da söylüyorum: Ülkenin içinde bulunduğu şartları siz çok daha iyi biliyorsunuz. Doların her yükselişinin maliyetini siz çok daha iyi biliyorsunuz. Ülke böyle bir yönetime teslim edilemez.  Eğer siz,  sağlıklı çalışan bir devlet idaresi istiyorsanız, herkese eşit yaklaşan bir  siyasal anlayış istiyorsanız, lüksünüz yok, tek adresiniz var; geleceksiniz, CHP'ye oy vereceksiniz. Ülkenin içinde bulunduğu şartları çok iyi biliyorsunuz. Hâlâ ve hâlâ korkuyorsunuz. Neden korkuyorsunuz, Kalkın ayağa; yürekli olun biraz, korkmayın.  Bu ülkenin bağımsızlığı ve onuru için korkmayın. Baskıya boyun eğdiğiniz sürece baskı azalmayacak artacaktır. Ben size söylüyorum, CHP’nin Genel Başkanı olarak söylüyorum: Daha dik durun, daha onurlu durun, ödün vermeyin, sandığa gittiğinizde oyunuzu Mustafa Kemal'in partisinden yana kullanın.  "Efendim, üstümüzde baskı var." Ben de biliyorum baskı olduğunu. Bir şirket bir anket yayınladı, efendim, AKP'nin oyları düşüyormuş. Vay sen misin ankete yayınlayan, basıyorlar, gazeteye müfettiş gönderiyorlar, yazı işlerine müdahale ettiriyorlar. Biz bunları asla ve asla uygun görmedik ve bunları asla ve asla savunmayacağız.

Bakınız bugünlerde havuz medyasını bir telaş almış, CHP'ye biraz daha saldırıyorlar. Onlar saldırdıkça bizim iktidar yolumuz açılıyor. Biraz daha saldırmazsanız namertsiniz siz. Ama biz iktidar olduğumuzda onların gazetelerine el koyacağız, öyle bir şey yok. Hiç kimsenin gazetesine el koymayacağız, herkes özgürce yayın yapacak ama bir şeyi kesinlikle yapacağız. O gazetelere giden hortumları, sözüm söz, keseceğiz. Devletin bankalarından götürüyorsunuz. Devletin bankalarının genel müdürlerine telefon ediyorsunuz babanızın çiftliğiymiş gibi "Oğlum Süleyman, 2 milyon gönder" diye. Bunları keseceğim. Vatandaş okuyorsa ayakta kalırsın, okumuyorsa zaten gümbürdeyip gidersin sen.

Bu arada, aramızda Çanakkale'den gelen üniversite öğrencileri var. Sevgili öğrenciler, şunu bilmenizi isterim: En geç bir yıl içinde, CHP'nin iktidarında bu ülkede öğrenci yurdu sorunu kesinlikle kalmayacaktır, en geç bir yıl içinde. Hiç kimse çözmedi, çözmek istemediler. Birer, ikişer kişilik odalarınız olacak. Geniş bant İnternet erişimi olacak, sıcak-soğuk suyu olacak, anneleriniz babalarınız "Oğlumuz, kızımız nerede kalıyor?" diye meraklanmayacak. Bunu biz CHP olarak yapacağız, sözüm sözdür.

Ayrıca, gençler, üniversite gençleri, CHP iktidarında YÖK diye bir kurum kalmayacaktır, 12 Eylül darbesinin bu kurumunu temizleyeceğiz. Bu kadar mı? Hayır. Üniversite öğrencileri, üniversite yönetiminde söz ve karar sahibi olacak, üniversite yönetimine onlar da katılacaklardır.

Değerli arkadaşlarım, bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım; CHP Grubundan hepinize selamlar, saygılar sunuyorum.

Dün bir çınarımızı sonsuzluğa uğurladık, Yaşar Kemal'i. "İnsanlar bedeni kadar değil yüreği kadar dünyada yer kaplar" diyordu. O'nun yüreği evreni kaplıyordu. O nedenle Yaşar Kemal, Türkiye idi aslında. Çocukluğunu bilen var mı bilmiyorum. 7 yaşında babasını kaybetti. Ortaokulu daha sonra terk etti. Babası cinayete kurban gitti. Ailesi yarıcılık yapıyordu. Çeltik tarlalarında çalıştı. Çukurova’nın tarlalarında, ovalarında çalıştı, arzuhalcilik yaptı. Hayatın bütün acılarını Yaşar Kemal çekti. Daha sonra gazeteci oldu, romanlar, öyküler yazdı. Dik durdu, adam gibi durdu. Ödün vermedi ilkelerinden. Dik durduğu için "Komünist" damgası yedi, hapislere atıldı, bedel ödedi. Bütün aydınların bedel ödediği gibi o da bedel ödedi ama bedel ödedim diye düşüncelerinden, ilkelerinden vazgeçiyorum demedi; dik, namuslu, aydın duruşunu her dönem her ortamda sergiledi. Hapishanelere atıldı, Nazım Hikmet nasıl acı çektiyse o da çekti; Sabahattin Ali nasıl çektiyse o da çekti; Ruhi Su nasıl acı çektiyse o da çekti ama acılardan yılmadı. Siyasete atıldı, onurlu duruşunu orada da sergiledi. Ben kendisini lise yıllarımda İnce Memed'i okuyarak tanıdım. İnce Memed’i okuyunca bütün dünyam değişti. Olağanüstü bir romandı. Destanın ne olduğunu o romanın girişinde öğrendim. Ayrı bir dili vardı Yaşar Kemal'in, ayrı bir dünyası vardı. Barış üzerine kurulmuş, sevgi üzerine kurulmuş bir dünyası vardı; Yaşar Kemal böyle birisiydi. Yaşar Kemal sadece Türkiye'nin değil, Yaşar Kemal dünyanın ortak malıdır artık Yaşar Kemal. Dik duran, onurlu duran bir kişiydi. Daha sonra kendisini siyasete atıldıktan sonra, evinde iki kez ziyarete gittim. Bir insan dostuydu, güleç yüzlüydü, anılarını anlatırdı. Bir anısını burada anlatmak isterim. Evine uğradım, sohbet ediyoruz, dedi ki: "Genç bir gazeteciydim. İsmet Paşa ile beraber Adana'ya gitmişiz. Bir ara İsmet Paşa beni çağırdı "Yaşar, Yaşar gel buraya." dedi. Ben de gittim, koca İsmet Paşa. "Buyurun Paşam" dedim. "Yaşar Sana bir soru soracağım" dedi. "Buyur, sor Paşam" diye cevap vermiş. "Tek kanatlı kuş uçar mı Yaşar?" diye sormuş. "Şaşırdım, bir şey söyleyemedim. "Durunca bir daha sordu: Yaşar anlamadın mı, tek kanatlı kuş uçar mı diye sana soruyorum." "Ben biraz böyle çekingen, Paşam tek kanatlı kuşun uçmayacağını ben de biliyorum de siz de biliyorsunuz da bunu bana neden sordunuz, ben onu merak ediyorum." İsmet İnönü de diyor ki "Biz bu ülkeye demokrasiyi getirdik. Sağ oldu ama demokrasinin sol kanadı eksikti. Sol kanadı eksik olduğu için demokrasi kuşu uçmadı. O nedenle solu destekleyeceğiz diye söyledi. Hayatım boyunca bunu unutmadım." dedi.

Yaşar Kemal nasıl bir Türkiye düşlüyordu? Yaşar Kemal'in düşlediği Türkiye'de hiçbir çocuk yatağa aç girmeyecekti. Yaşar Kemal’in düşlediği Türkiye’de günde 60 lira ile sigortasız, kayıt dışı 12 saat çalışan insanların değil, sigortalı, sendikalı, sözleşmeli insanların çalıştığı bir Türkiye istiyordu Yaşar Kemal. Yaşar Kemal, çöplerden kâğıt toplayan çocukların Türkiye'sini değil, şarkı söyleyen, okula giden, neşe içinde oynayan çocukların Türkiye'sini istiyordu. Yaşar Kemal, Abdi Ağaların Türkiye’sini değil, İnce Memed’lerin Türkiye’sini istiyordu. Yaşar Kemal, gazetecilerin, aydınların hapiste olduğu bir Türkiye'yi değil, aydınların ve gazetecilerin el üstünde olduğu bir Türkiye istiyordu. Yaşar Kemal, evrensel demokrasinin evrensel kurallarının Türkiye'ye de gelmesini istiyordu. O nedenle Yaşar Kemal bir gönül dostuydu, yüreğinde insan sevgisi vardı. Yaşar Kemal, bizim Yaşar Kemalimiz, Yaşar Kemal evrenin Yaşar Kemal'idir. Onu rahmetle, minnetle, şükranla anıyoruz ve anmaya da devem edeceğiz.

Dün bir kişiyi daha toprağa verdik, Erdal Eren’in annesi Şadan Eren. 18 yaşını doldurmamış bir çocuğun yaşı büyütülerek idam edildi. Bir annenin bu acıyı bütün yaşamı boyunca kalbinde taşıması katlanılacak bir olay değil ama o bunu taşıdı ve dün Erdal Eren’le buluştu. Şadan Hanım’a da buradan Allah’tan rahmet diliyoruz. Onu unutmayacağız Erdal Eren’i unutmadığımız gibi.
Değerli arkadaşlarım, geçtiğimiz cumartesi günü Dolmabahçe Sarayında bir toplantı yapıldı. Hepiniz izlediniz, ben de tesadüfen izledim. Bir yerdeydim, televizyon açıktı ve izleme fırsatı buldum ben de. Silah bırakma konusunda bir çağrıydı. Gazeteciler "Ne diyorsunuz?" diye sordular. Verdiğim cevap gayet açık. Silahın olmadığı bir Türkiye hepimizin özlem duyduğu bir Türkiye'dir. İnsanların öldürülmediği bir Türkiye hepimizin özlem duyduğu bir Türkiye'dir. Silah bırakılıyorsa ancak bundan sevinç duyarız. Buyursunlar silahlarını bıraksınlar. Bunu söyledim. Bu açıklamayı 10 maddeyle şekillendirdiler. 10 maddeyi de okudum. İçinde "Özgürlük, barış" diyor, her şey diyor. Soyut kelimeler, bunlara karşı çıkacak hâlimiz yok. Yani özgürlük geldi de biz karşı mı çıktık? Barış geldi de biz karşı mı çıktık? Hayır. Peki, bu şifreli metnin arkasında ne var, onu bilen var mı? Onu biz bilmiyoruz. Hürriyet iyi bir gazetecilik örneği yaptı ve 10 maddenin şifrelerini yazdı. Şimdi benim merak ettiğim nokta şu: Hani özgül ağırlığı olan birisi vardı biliyorsunuz "Benim özgül ağırlığım var. Ben sıradan bir milletvekili değilim." "Ortak açıklama mı yapacaksınız?" diye soruyorlar. "Hayır, ortak açıklama yapmayacağız." Tam ertesi gün de ortak açıklama yaptılar. Böylece özgül ağırlığı 1 grama inmiş, özgül ağırlığı sıfırlanmış oldu.

Değerli arkadaşlarım, açıklamayı yaptılar. Benim merak ettiğim bir soru var.  Bu açıklama konusunda bir mutabakat var mı? Eğer mutabakat varsa mutabakat konularının ayrıntıları nelerdir? Biz bunu bilmek isteriz. Eğer bir mutabakat yoksa toplantıdan sonra AKP ve HDP neden birbirini suçlamaya başladı? Nedir bu olay? Kamuoyu bilmiyor, açıklamalar yarım ağızla yapılıyor, açıklamalar şifreli yapılıyor.  "Efendim siz de buna destek verin." Barışın karşısında olan kimse yok ki, özgürlüklerin karşısında olan kimse yok ki. Birisi ekmek yiyor da gidip elinden ekmeğini mi aldık? Hayır. Birisi silah sıkıyor da biz evet, silah atmaya, kurşun atmaya, insan öldürmeye devam et mi dedik? Hayır, böyle bir şey yok. Arkadaşlar, bu anlayışla ben barışın geleceğine inanmıyorum. Güvensizlik üzerine inşa edilen bir süreç Türkiye'ye barış getirmez. Hemen arkasından açıklama yapıldı "Barışın önündeki en büyük engel AKP'dir." diye. AKP kanadından açıklama yapıldı "En büyük engel HDP'dir" diye. Açık ve net söyleyeyim: AKP ile HDP arasında bir seçim işbirliği var ve bu iş birliğini götürmek istiyorlar. İşin Türkçesi budur. Herkesin bunu böyle bilmesini isterim. Anlaşma gibi yapalım, sen bana dokun ben sana dokunayım, böylece sen de zarar görme ben de zarar görmemeyim, biz bu işi götürelim diyorlar. Yaptıkları budur, bir iş birliği.

Peki, bu sorun nasıl çözülür? Bu sorunu Türkiye'de çözecek olan tek parti CHP'dir, onu söylüyorum, tek parti CHP'dir. Bakınız bir kanun çıkardılar. Taa baştan söyledik, dedik ki: Bu sorunu çözmek için adres Kandil veya bir başka yer değil, adres Türkiye Büyük Millet Meclisidir, sorunu burada çözeceksiniz dedik. Vay, efendim siz nereden biliyorsunuz? Siz zaten bu işlerden anlamazsınız. Şimdi, bizim dediğimizi ağır ağır seslendirmeye başladılar. Evet, sorun Mecliste çözülecek diye.

Bakın bir kanun çıkardılar. Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun. Bu kanunun (Ç) maddesi "Bu kanun kapsamında yapılan çalışmalar ile alınan tedbirlere ilişkin kamuoyunun doğru ve zamanında bilgilendirilmesini sağlar." Kim? Hükümet. Hükümet kanadından bugüne kadar bir açıklama duydunuz mu? Son yapılan açıklama hükümetin açıklaması mı? Hayır. Son açıklama Abdullah Öcalan'ın açıklaması. Hükümet nerede? Niye bir açıklama yapmıyor? Türkiye Büyük Millet Meclisinden yasa çıkmış, yasa uygulamada, Resmî Gazetede yayımlanmış, neden sen bir açıklama yapmıyorsun? Oradan bir açıklama yok.

Değerli arkadaşlarım, bu sorunun çözümü için - baştan söyledik- bir: Adres TBMM olmak zorundadır.

İki: Bu sorunu çözmek isteyenler 4 şarta uymak zorundadırlar. Bir: Samimi ve dürüst olacaksınız; samimi ve dürüst değiller.
İki: Gizli kişisel ajandanız olmayacak. İki tarafın da gizli kişisel ajandaları var.

Üç: Millete izah edemeyeceğiniz angajmanlara girmeyeceksiniz. Öyle angajmanlar var ki, anlaşılıyor ki açıklama yapmaktan korkuyorlar.

Dört: CHP ve diğer muhalefete bilgi vereceksiniz. Söylediğimiz bunlar. 4 şarta uyarsanız bu sorunu çözme konusunda sağlıklı, tutarlı ve kararlı bir iradeyi ortaya koyarsınız dedik. 4 şart uygulanıyor mu? Hayır, uygulanmıyor, tam bir aldatmaca, seçim yatırımı. Bütün yurttaşlarımın bunu bilmesini isterim.

Peki, Abdullah Öcalan açıklama yaptı, oturuldu Dolmabahçe'de okundu, PKK silah bıraktı mı? "Bırakmayacağız." diyor.  Peki, o zaman sormak gerekiyor: Silahların gölgesinde siz bunu nasıl yapacaksınız? Silahların gölgesinde nasıl yapacaksınız siz bunu? O nedenle bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: Barışı istiyoruz, memleketimizde huzur istiyoruz, kavga olmasın istiyoruz, dürüstçe herkesin düşüncelerini özgürce açıklamasını da istiyoruz; biz demokrasiden yanayız ama gizli kapaklı olaylarla bu olayın çözüleceğine birileri inanıyorsa kimse inanmasın. Bu olay, bu yolla, bu yöntemle asla çözülmez. Peki, çözüm? Dört şart söyledim, bunlara uyacaksınız. Başka? Siz gerçekten samimiyseniz, gerçekten de ben bu sorunu çözmek istiyorum diye yola çıkacaksınız bunun ikinci bir yolu daha var, ikinci bir şartı daha var. Nedir? Yüzde 10 seçim barajını kaldıracaksınız. HDP yüzde 10 barajının kaldırılmasını istiyor mu? Hiç ses bile çıkarmıyor. AKP istiyor mu? AKP hiç sesini çıkarmıyor çünkü HDP'nin barajı aşıp aşmaması AKP açısından çok önemli değil. Barajı aşmazsa zaten ben milletvekillerini alacağım" diyor. Dolayısıyla biz zaten istediğimizi yapacağız. O nedenle bütün aydınlara, kendisini solcu görüp etnik kimlik üzerinden siyaset yapanlara, hepsine  sesleniyorum:

Bir: Türkiye'nin en temel sorununu CHP çözer. Bunu herkes çok iyi bilsin. Biz samimi ve dürüst olacağız, samimi ve dürüst olarak yolumuza devam ediyoruz.

İki: Seçim barajı demokrasinin önündeki en ciddi engeldir. Kaldırın dedik, "kaldırmıyoruz" diyorlar. Arkadaşlara yüzde 10 seçim barajının kaldırılması konusunda kanun teklifini verin, biz samimiyiz mi, samimi değil miyiz görsünler diye. 3 mü istiyorsunuz? 3; 5 mi? 5; 7 mi; 7, getirin Parlamentoya çıkaralım. "Efendim, şimdi zaman geçti, Anayasa'nın da değişmesi lazım." Söz, yüzde 10 seçim barajını indirin, Anayasa’da o değişiklik için de sizlere destek vereceğiz, gelin, yüreğiniz varsa gelin. Bunları yapmıyorlar, kendi aralarında pazarlıklar var, o pazarlıkları götürüyorlar, suçlanacak kişi olarak da CHP'yi görüyorlar. Buradan, Kürt kökenli bütün yurttaşlarıma sesleniyorum, Diyarbakır, Hakkâri, Bitlis, Urfa, İstanbul, İzmir nerede yaşıyorsanız, samimi ve dürüstüz, ahlaklıyız, demokrasiyi istiyoruz, etnik kimlik üzerinden siyaset yapmıyoruz, inanç üzerinden siyaset yapmıyoruz, seni ikinci sınıf yurttaş görmüyoruz. Birinci sınıf demokrasi herkes için gelsin, hepimiz için gelsin. CHP'ye güveneceksiniz, CHP'ye bu sorunun çözümü konusunda güveneceksiniz. Nasıl emekliye Ramazan ve Kurban bayramında birer maaş ikramiye veriyorum sözünü verdiysem, bu sorunu çözmenin yolunu, yöntemini de ben biliyorum, çözeceğim ben bunu.

Kendisi demokrat olmayan, Meclise baskı yasaları getiren bir iktidar, bu kadar temel bir sorunu çözebilir mi? Devleti hizmet eden bir kurum olmaktan çıkarıyor, elinde sopa olan bir kurum haline dönüştürüyor. Böyle devlet anlayışı mı olur? Ortaçağ'a doğru gidiyoruz. Arkadaşlarımız bu yasayı geçirmemek için direniyorlar. Mücadele ediyorlar, saat saat, dakika dakika, bütün baskılara rağmen direneceğiz ve bu yasayı bu parlamentodan geçirtmeyeceğiz. Kendisine demokrat diyenlere bakın, sözde demokrasiyi getirecek. Bunlar getiremezler. Diktatörler demokrasi getiremez. Bu gerçeği hâlâ öğrenemeyenler var. Devleti baskı organı hâline getirenler demokrasi getiremez, ülkenin sorunlarını çözemez. Kendisi sorun olan bir hükümet sorun çözemez, bu gerçeği hâlâ bilmiyorlar. Bakın, İç güvenlik yasasının üç temel esası var. Bir, cumhuriyet savcısına, hâkime verilen yetkiyi valiye veriyorlar.

İki: Valiye verilen yetkiyi de vali kolluk kuvvetlerine veriyor.

Üç: Kolluk kuvvetlerinin müdahale yetkisi arttırılıyor. Hani hukuk devletiydik.

İki tipik örnek vereceğim, bütün vatandaşlarım dikkatle dinlesinler, iki temel örnek vereceğim. Birincisi, Polis Vazife ve salahiyetleri Kanunu var. Bu kanunun bir maddesinde değişiklik yapıyorlar. Ama şimdi ben, polisin görevleri nedir, neler yapıyor bu kanuna göre okuyayım. Şu anda yürürlükteki kanunun 16'ncı maddesi: "Polis görevini yaparken direnişle karşılaşması halinde bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde zor kullanmaya yetkilidir." Polis bir direnişle karşılaşıyorsa bu direnişi kırmaya polisin yetkisi var. Mevcut kanun bunu zaten öngörmüş. Devam ediyor "Zor kullanma yetkisi kapsamında direnmenin derecesi ve mahiyetine göre ve direnenleri etkisiz hâle getirecek şekilde kademeli olarak artan nispette bedeni kuvvet ve maddi güç ve kanuni şartlar  gerçekleştiğinde silah kullanabilir." Bu yetki de var şu anda, herhangi bir tereddüdümüz yok, kanun yürürlükte.

Peki, silahı ne zaman kullanır? Kanun onu da belirlemiş. Diyor ki:

"Polis silah kullanmadan önce kişiye duyabileceği şekilde dur çağrısında bulunur. Silah kullanmadan önce dur çağrısında bulunuyor.
Adam durmadı, onun da cevabı var kanunda. "Kişinin bu çağrıya uymayarak kaçmaya devam etmesi halinde önce uyarı amacıyla silahlı ateş edilebilir." Kaçmaya devam ediyor, dur ihtarına uymuyor, havaya silahla ateş edebilir dur diye.  Yine durmazsa, onun da cevabı var. "Buna rağmen kaçmakta ısrar etmesi, dolayısıyla ele geçirilmesinin mümkün olmaması halinde ise kişinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde silahla ateş edebilir." Öldürmek amacıyla değil yakalama amacıyla ateş edebilir. Örneğin ayağına ateş edebilir. O yetkiyi de veriyor, mevcut kanun bu yetkiyi veriyor. Peki,  karşıdaki kişinin elinde silah varsa, polise doğrultmuşsa o zaman meşru müdafaa halidir, polis ateş edip onu etkisiz hâle getirebilir. diyor, mevcut kanun böyle. Peki, bunlar neyi getiriyorlar? Bunlar diyorlar ki "Polisin dur demesine gerek yok" diyor. Polisin ayrıca havaya ateş etmesine de gerek yok. Doğrudan doğruya adamı göreceksin, silahı çekeceksin, vuracaksın ve etkisiz hâle getireceksin. Bunu biz nasıl kabul edelim değerli arkadaşlarım?  Hangi vicdan kabul eder bunu? Hangi ahlak, hangi demokrasi kabul eder bunu? Bunları niye anlatıyorum? Neleri getirdiklerini bilin diye anlatıyorum. Düşünün şimdi, adamın cebinde çakı bıçağı var, küçük bir çakı var. Eline aldı, polis tak çekti silahı ve vurdu. Niçin? Tehlike vardı, ben de çektim vurdum. Yetki? Kanun bana bu yetkiyi veriyordu. Hak arama? Neyin hakkını arayacaksınız. Değerli arkadaşlarım, böyle kanun olmaz. Bakın, AKP'ye oy veren değerli yurttaşlarıma sesleniyorum: Bugün birisine yarın size gelir. Demokrasi, hukuk, düşünce özgürlüğü hepimiz  içindir; benim için hukuk, senin için olmasın hukuk demek doğru değil. İkinci örnek: Anayasayı okuyorum. Hani, diyorlar ya 12 Eylül darbe Anayasası, Kenan Evren Anayasası diyorlar. O Anayasanın 20. Maddesi "Usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça kimsenin üstü, özel kâğıtları ve eşyaları aranamaz ve el konulamaz" diyor. Anayasal güvence var. Bunlar ne getiriyorlar? Bunlar hâkim, savcı kararı olmadan valinin talimatıyla, emniyet müdürünün de sözlü talimatıyla, yazılıya bile gerek yok, gittiğin falan kişiyi dilediğin yerde, dilediğin zaman arayabilirsin. Sadece arama mı? Hayır. Çırılçıplak soyabilirsin diyor. Ya, arkadaşlar, böyle kanun mu olur? Hangi anlayıştır bu? Ben merak ediyorum. Hani birisi vardı ya, 90 yıllık parantezden bahsediyordu bir AKP milletvekili. Yarın diyelim ki dönem değişti, devir değişti, bu kanun da çıktı, birisi gelip seni sokağın ortasında "Soyun bakalım, seni arayacağım" derse sen ne diyeceksin acaba? Biz vatandaşlarımızın güvencesini istiyoruz. Ne diyeceksiniz siz? Biz bunlara karşı çıkıyoruz. Diyorlar ki, "efendim, molotofkokteyli atanlara karşı çıkıyorsunuz, onları destekliyorsunuz." Ya, zaten onun yasada cezası var. Yakala. Sen yakaladın da biz engel mi olduk? Efendim, biz uyuşturucuları savunuyormuşuz, kullananları savunuyormuşuz, ticaretini savunuyormuşuz! Hiç ilgisi yok, yakından uzaktan ilgisi yok. Vatandaşları kandırıyorlar. Hani, Aldatmaca Kandırmaca Partisi dedik ya, gerçekten de AKP böyle.

Değerli arkadaşlarım, buna sadece biz mi karşı çıkıyoruz? Hayır. Bütün barolar, STK'lar karşı çıkıyor. Bir örnek daha vereyim. AKP’ye oy veren vatandaşlar için söylüyorum. Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı, ne diyor? Özellikle polise verilen aşırı yetkiler, yakın dönemde polisin yetkilerini özellikle dinlemeyle ilgili nasıl istismar ettiğini örnekleriyle ortaya koyarken şimdi bu konularda "daha dikkatli olmak gerekir. O bakımdan ümit ederim ki arkadaşlarım bütün bunları tekrar gözden geçirir ve bazı düzeltmeleri yaparlar" diyor. O bile rahatsız. AB de rahatsız. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri "bunlar doğru değil. Polis devletine doğru gidiyorsunuz" diye o da açıklamalar yapıyor.

Değerli arkadaşlarım, bu kanun bu haliyle çıkarsa Türkiye uygar dünyadan kopar. Bu haliyle çıkarsa ekonomi zaten kötüye gidiyor, daha da kötüye gider. Bu haliyle çıkarsa yabancılar Türkiye'ye gelip yatırım yapmaz. Bu hâliyle çıkarsa Türkiye'yi yönetenler için diktatör tanımı yapılır. Bu hâliyle çıkarsa diktatörler dünyada alay konusu olur, zaten onların büyük bir kısmı gerçekleşti. Şimdi, son noktaya geldik, bu yasa da çıkarsa zaten işimiz iş. O nedenle söylüyorum, bütün vatandaşlarıma sesleniyorum, AKP'ye oy veren vatandaşlarıma sesleniyorum: Türkiye'nin içinde bulunduğu şartlar giderek ağırlaşıyor. Evine bak, mutfağına bak, sokağına bak, caddeye bak, Türkiye'ye bak, dünyaya bak nasıl görüyorlar Türkiye'yi? Türkiye uygar bir toplumun parçasıyken şimdi Ortadoğu'nun bir parçası haline geldi. Terör örgütlerinin yuvası haline geldi. Avrupa, Türkiye'yi böyle görüyor.

Değerli arkadaşlarım, Suriye'ye bakın, Mısıra bakın… Mısır açıklama yaptı. 23 Nisanda Ro-Ro seferlerinin süresi doluyor ve iptal edecekler, sözleşmeyi yenilemeyecekler. 8 bin araçlık tır konvoyumuz var. Bu konvoydan 10 bin kişi ekmek yiyor. 55 şirket birleşerek bir anlaşma yaptılar, ihracat ürünlerini Ro-Ro ile Mısır'a götürüyorlar. Oradan Yemen'e, Suudi Arabistan'a, Abu Dhabi'ye, Katar'a ihracat mallarımız gidiyor. Şimdi, iptal edildiği andan itibaren bunların tamamı bitecek. Kimin yüzünden? Kamyon şoförünün yüzünden mi? Kimin yüzünden? Vatandaşın yüzünden mi? Kimin yüzünden? Üniversite öğrencilerinin yüzünden mi? Kimin yüzünden? İşsizlerin yüzünden mi? Hayır, çapsız bir Dışişleri Bakanının ve çapsız bir Başbakanın yüzünden bunların hepsi oluyor.  Ben Davutoğlu'na çapsız demiştim, Davutoğlu beni mahkemeye vermişti "Bu bana nasıl çapsız" der diye. Mahkeme de beni haklı bulmuş, davayı reddetmiş, böylece onun çapsızlığı mahkeme kararıyla da tescil edilmiş oluyor.

Değerli arkadaşlarım, her sorunu çözmeye talibiz. Ekonomiyi çözeceğiz, dış politikayı çözeceğiz, üniversiteyi çözeceğiz, emeklinin sorunlarını çözeceğiz, her sorunu çözmeye talibiz. Bunları çözmek için de öyle uzun uzun süre de istemiyorum. Bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: Sizden sadece ve sadece dört yıl için yetki istiyorum, dört yıl. Korkunun olmadığı bir Türkiye, iş dünyasının özgürce yatırım yaptığı bir Türkiye, çocukların sokaklarında şarkı söylediği bir Türkiye, çatışmanın olmadığı, huzurun olduğu bir Türkiye, herkesin aş iş sahibi olduğu bir Türkiye, atama bekleyen öğretmen sorununun olmadığı bir Türkiye, emeklilerin huzur içinde bayram yapacağı bir Türkiye'nin sözünü veriyorum; sözüm sözdür, sözüm Türkiye'dir.

Hepinize teşekkür ediyorum değerli dostlarım. "

    Çarşamba, 04 Mart 2015 14:28

Bağlantılı Konular