Kılıçdaroğlu'nun Başbakan Davutoğlu'na sorduğu sorular

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu'ndan Meclis Tutanaklarına yansıyan tarihi bütçe konuşması.


CHP Lideri Kılıçdaroğlu'nun TBMM tutanaklarında yer alan tarihi bütçe konuşmasının tamamı şöyle;

"Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, televizyonları başında bizi izleyen saygıdeğer yurttaşlarım; bir bütçeyi görüşüyoruz, yeni bir bütçe. Sayın Maliye Bakanı az önce bir sunuş yaptı. Baktığınızda, bütçenin heyecanı yok, ufku yok, amacı yok, vizyonu yok; bir savunma içgüdüsü içinde bir bütçe sunuşu yapıldı.

Değerli arkadaşlarım, sözlerime niye böyle başladım onu da anlatayım. "Bütçe hakkı" denen bir kavram var. Yani 77 milyon yurttaşın ödediği verginin nerelere harcandığının hesabının sorulması lazım, siyasi iktidarın da bu hesabı vermesi lazım.

Bütçe hakkının 3 temel ayağı var değerli arkadaşlar, 3 temel ayağı:
Bir, bütçenin hazırlanmasında hukuka uyuyor muyuz?
İki, bütçenin kullanılmasında hukuka uyuyor muyuz?
Üç, Bütçenin nasıl hazırlandığını, harcamaların nasıl yapıldığını sağlıklı değerlendiriyor muyuz?

Bir, bütçenin hazırlanmasında hukuka uyuyor muyuz? Değerli arkadaşlar, 2006 yılından bu yana Orta Vadeli Plan, Orta Vadeli Mali Program zamanında ilan edildi mi? Edilmedi. Zamanında duyuruldu mu? Duyurulmadı. Peki, Değerli arkadaşlar, bu yasayı sizler çıkarmadınız mı? Sizler çıkardınız. Bu yasaya vatandaşın uyması lazım mı, sizin çıkardığınız yasalara? Uyması lazım. Hükûmetin bir ayrıcalığı var mı? Hayır, bir ayrıcalığı yok. "Orta Vadeli Program Eylül ayının ilk haftasında yayımlanır." diyor, bu kadar basit. Yayımladılar mı? Yayımlamadılar. Orta Vadeli Mali Plan'ın Eylül ayının ilk 15'inde yayımlanması lazım. Yayımlandı mı? Yayımlanmadı. Şimdi, ben Hükûmete soruyorum: Hangi gerekçeyle siz bu planları, bu programları yayımlamadınız zamanında, hangi gerekçeyle? Bana çıkıp makul bir açıklama getirsinler. Eğer getirmiyorlarsa Parlamentonun itibarıyla oynuyorlar. Şöyle bir yasa teklif verin, özellikle konuşan eski arkadaşım versin: "Hükûmet orta vadeli mali planı, programı arzu ettiği zaman yayımlar." Hiç değilse biz de bu eleştirileri yapmamış oluruz. Demek ki daha 2006 yılından bu yana defalarca söyledik hâlâ süreye uymuyorlar.

İkinci konu, bütçenin kullanılması. Değerli arkadaşlarım, bütçeye yüzde 2 ödenek koyuyoruz Maliye Bakanlığı için. Niye koyuyoruz? Olur ya deprem olur, sel olur, bir felaket olur, dolayısıyla Maliye Bakanlığı süratle müdahale etsin diye. Doğru mudur? Uygulama doğrudur. Olması gerekir mi? Elbette olması gerekir. Peki, ödenek kaç liraydı arkadaşlar? 949 milyon liraydı, 949 milyon lira. Ne kadar kullandılar biliyor musunuz? 36 milyar lira. 949 milyon lira Parlamentodan geçiyor, 36 milyar lira kullanıyorlar, eski parayla 36 katrilyon lira.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, sizin itibarınız var mı Allah aşkına? Parlamentonun itibarı tartışma konusu olmaz mı? Ben 900 milyon ödenek ayıracağım kullanabilirsin diye, 36 milyar lira harcayacak, buraya gelecek hesabını vermeyecek. Ek ödenek talebi mi var arkadaşlar? Yeni bütçe getirirsiniz, Parlamentoya bilgi verirsiniz hem kul hakkından söz edeceksiniz hem harcanan paranın hesabını vermeyeceksiniz. Olmaz, olmaz. Biz eleştirmeyeceğiz de kim eleştirecek, biz doğruyu söylemeyeceğiz de kim doğruyu söyleyecek?

Değerli arkadaşlarım, bununla kalsa gene iyi. Kayıt dışı bütçe var, bu 36 milyar bunlardan birisi. Döner sermayeler, döner sermayede para veriyor mu vatandaş? Veriyor. Harcanıyor mu? Harcanıyor. Kaç lira biliyor musunuz? 35 milyar lira. Bu bütçede var mı? Hayır, bu bütçede yok. Niye yok, hangi gerekçeyle yok, neden koymuyor? Siz yeri geldiğinde millete hesabı vermeyecek misiniz, vermeniz gerekiyor. Size yetki veriliyor bütçeyi kullanın diye. Siz bütçeyi babanızın çiftliği gibi kullanamazsınız. Parlamentonun düzenlemesi vardır, yasası vardır, kuralları vardır, fasıllar vardır, bölümler vardır, bakanlıklar vardır. Ben istediğim gibi kullanırım, istediğim zaman gelir, istediğim hesabı veririm, istediğim hesabı veremem, bu doğru değil arkadaşlar. 35 milyar lira, eski parayla 35 katrilyon lira yine bütçenin denetimi dışındadır değerli arkadaşlarım. Sadece bu mu? Hayır. Dernek var, vakıf var, kurumlar var, kuruluşlar var, bunlara yardımlar yapılıyor. Biliyor musunuz ne kadar yardım yapıldığını? Bilmiyorsunuz. Niye bilmiyorsunuz? Hangi gerekçeyle bilmiyorsunuz? Biz yasama organı değil miyiz, bize hesap verilmesi gerekmez mi? Hesap verilmiyor. Sonra da burada bütçeyi kabul edeceğiz. Özellikle de TOKİ, Toplu Konut İdaresi, hesabını bilen var mı? Niye gelmiyor buraya, neden çıkardılar bütçeden, hepimizin sorması gerekiyor değerli arkadaşlarım.

Bütçe hakkının bir üçüncü ayağı: Paranın nasıl harcandığını da bizim bilmemiz lazım. Yasalara uygun olarak para harcanıyor mu, harcanmıyor mu? Kim denetleyecek? Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Sayıştay denetleyecek. Dilimizde tüy bitti raporlar gelsin diye, en nihayet 157 rapor geldi bu sene, 157 rapor geldi.

Değerli arkadaşlarım, bu raporlarda birden fazla sıkıntı var. Birincisi şu: Bu raporlar Sayıştay tarafından kuşa çevrilerek geliyor buraya. Sayın Cemil Çiçek'e sesleniyorum: Sayın Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisi adına kamu harcamalarını denetleyen kurum özel bir çalışmayla denetçilerin raporlarını kuşa çeviriyor, buna engel olun, buna engel olun. Milletvekillerinin, denetim elemanlarının raporlarını görme hakkı vardır. Makaslanıyorsa, düzeltiliyorsa hangi gerekçeyle düzeltildi bizim bilmemiz gerekir. Hangi gerekçeyle düzeltiliyor, hangi gerekçeyle belli bölümler çıkarılıyor benim bilmem gerekir. Eğer Sayıştayın üzerinde bir vesayet varsa, bir siyasi baskı varsa o kurum Türkiye Büyük Millet Meclisi adına sağlıklı denetim yapamaz ve bunun sorumlusu da Sayın Başkan, başta sizsiniz.   Sayın Cemil Çiçek'tir, açık, net söylüyorum. Ve, size örnek: Orman ve Su İşleri Bakanlığının bütçesi denetleniyor, millî parkların kiralanmasıyla ilgili büyük olaylar var, denetim raporu geliyor, denetim kurulundan da geçiyor -raporları denetleyen bir kurum var, oradan da geçiyor - Parlamentoya gelecek fakat bir karanlık el tekrar devreye giriyor; aynı kurul tekrar raporu yeniden incelemeye alıyor, rapor gerçek anlamda kuşa çevriliyor ve bizim önümüze geliyor. Bunun muhatabı Hükûmet değil, onu da söyleyeyim, Hükûmetin burada bir kabahati yok. Sayıştaya sahip çıkmayan Parlamento, asıl sorun orada. Şimdi Sayın Cemil Çiçek'e soruyorum: Hangi gerekçeyle Orman ve Su İşleri Bakanlığının millî parklarla ilgili raporu ikinci kez Komisyona gelip makaslanıyor, bunun bilgisini istiyoruz biz, bu bilgi gelmelidir. Bu mu sadece? Hayır. Raporlar geldi, raporların bir kısmındaki ifadeyi aynen okuyorum değerli milletvekilleri: "Gerekli mali tablolar alınamadığı için denetim yapılamadı.", "Gerekli mali tablolar alınamadığı için denetim yapılamadı."

Sayın Başbakan da herhâlde duyuyor değil mi? "Gerekli mali tablolar alınamadığı için denetim yapamıyoruz." diyor Sayıştay. Ben sormak istiyorum: Hangi gerekçeyle bu mali tablolar denetim elemanına verilmiyor, neden çekiniliyor? Hangi gerekçeyle hangi kurumlar hangi tabloları vermedi siz biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz. Ben de bilmiyorum. Sayın Çiçek de bilmiyor. Gruplar da bilmiyor. Hükûmet biliyor ama burada sorumlu Hükûmettir. Sayın Davutoğlu'na birinci sorum: Hangi bakanlıkların mali tabloları denetim elemanlarına ibraz edilmedi, hangi gerekçeyle ibraz edilmedi? Cevabını bekliyorum, ben merak ediyorum, benim grubum da merak ediyor, eminim Parlamento da, Adalet ve Kalkınma Partisinin grubu da merak ediyordur; size oy verecekler, kabul verecekler, en azından oy verirken vicdanları rahat olsun diye cevabını bekliyorlar.

Değerli arkadaşlarım, Hükûmetin bütçe politikası var mı? Ekonomi politikası var mı? Neyi hedefliyor? Neyi hedefliyor?

Bin şimdi sizlere hedefleri göstereceğim tek tek arkadaşlar: Şimdi, Hükûmet, bakın on iki yıl geçmiş yapısal reformlardan söz ediyorlar. Pes ya, on iki yıldır sanki başka bir  Bakanlar Kurulu vardı, başka bir siyasi iktidar vardı, on iki yıldır hiç yönetmiyorlar; şimdi, yapısal reformlardan söz ediyorlar. Başka? Efendim katma değeri yüksek ürün üretmekten  söz ediyorlar. On iki yıldır bu ülkeyi kim yönetiyordu? Hangi politikayla yönettiniz siz?

Bakın, değerli arkadaşlar, ekonomi politikasının temel amacı, ülkeye refahı getirmektir. Vatandaş refah içinde yaşasın, huzur içinde yaşasın, çağdaş uygarlığı yakalasın, uygar toplumun bir parçası olsun, kişi başına gelir yüksek olsun; asıl hedef, bildiğimiz bütün dünyadaki ortak hedef budur.

Şimdi, bakın değerli arkadaşlar, bir büyüme masalıyla on iki yıl bu milleti uyuttular, on iki yıl. Şimdi size rakamları vereceğim, rakamlar yanlışsa Sayın Başbakan gelsin desin ki: Ey Kılıçdaroğlu, senin verdiğin rakamlar yanlıştır. O zaman ben de gider ilgili kamu kuruluşuna sorarım, neden siz bunları yayınladınız diye.

1946-2002, kırk üç yılda ortalama büyüme yüzde 5,1. Darbeler oldu, beş sente muhtaç olunan dönemler oldu, ekonomik krizler oldu, Kıbrıs çıkarmaları oldu, Türkiye'ye yönelik ambargolar oldu; 5,1 ortalama büyüme. Peki, 2003-2014 ortalama büyüme yüzde 4,7; yüzde 4,7.

Sayın Başbakan, istirham ediyorum, bu rakamlar yanlışsa gel burada söyle, doğruysa o zaman bu büyüme masalıyla bu milleti artık aldatmayın.

Bakın, değerli arkadaşlar, 2008 yılını veriyorum: Kişi başına millî gelir 10.444 dolar, 10.444 dolar. 2014'ü veriyorum: 10.537 dolar. Kaç lira artmış biliyor musunuz dört beş yılda? 93 dolar. Hangi ekonomi politikasından bana söz ediyorlar? Parlamentoya nasıl ve hangi yüzle gelip bize "Bu bütçeyi getiriyoruz, bize oy verin." diyorlar? Bütün cumhuriyet hükûmetlerinin harcadığı paradan 1 trilyon dolar daha fazla harcadılar, altını çiziyorum, bütün cumhuriyet hükûmetlerinin harcadığı paradan 1 trilyon dolar daha fazla para harcadılar. Ortalama büyüme yüzde 4,7. En son rakamlar açıklandı, orası çok daha kötü. O bu rakama dâhil değil, oran olarak koysak belki biraz daha düşecek.

Peki, vatandaş refah içinde mi? Değerli arkadaşlarım, kredi kartı borçlarını size söyleyeyim. Eğer yanlışsa verdiğimiz rakamlar, Sayın Başbakan gelir düzeltir, biz de memnun oluruz. 2002, hani bu yazar kasanın atıldığı, gecelik faizlerin yüzde 1.500'lerde olduğu dönemler kredi kartı borcu 4,3 milyar, 4,3 milyar lira yani eski parayla 400 katrilyon 300 trilyon lira. Ekim 2014; 4 milyar kaça çıkmış biliyor musunuz? 73,9 milyar liraya çıkmış, 4 milyar 73 milyara. Artış ne kadar biliyor musunuz? Yüzde 1.604. Hangi refahtan söz ediyoruz?

Peki, bankalara bakalım, bankalarda tüketici borcu nedir vatandaşın? 2002'de 2,3 milyar lira, tüketici borcu 2,3 milyar lira. Geçiyorum Ekim 2014'e, 2 milyar kaça çıkmış biliyor musunuz? 273 milyar liraya çıkmış, 2 milyar 273 milyar liraya çıkmış, vatandaş borç batağında, nefes alamıyor, ülkedeki gelişmeleri izleyemiyor. "Akşam eve nasıl gideceğim?" diye düşünüyor. "Evde tencere kaynayacak mı?" vatandaşın derdi bu. Eğer bu tablo doğru bir tablo değilse, bu rakamlar yanlışsa emin olun çıkacağım özür dileyeceğim. Doğruysa, hükûmet çıksın bu milletten özür dilesin.   Borçtaki artış ne biliyor musunuz? Yüzde 11.954. Cumhuriyet tarihinde hiçbir hükûmet bunu yaşatmadı bu topluma.

Değerli arkadaşlarım, gelir dağılımına bakalım. 2002'de nüfusun en zengin yüzde 1'lik grubu gelirin yüzde 39,4'üne sahipti. 2014'te bu oran yüzde 54,3'e çıkıyor. O nedenle bizde dolar milyarderi sayısı Japonya'dan çok daha fazla.

Birileri köşeyi dönüyor, birileri zengin oluyor, birileri malı götürüyor, biz bunu biliyoruz ama vatandaş perişan vaziyette.

Esnafa sorun ah işitirsiniz, çiftçiye sorun ah işitirsiniz, e sarayda oturanlara sorun onlar sarayın penceresinden bakınca günlük güneşlik, yeşil, ağaçlıklı bir bölge görüyorlar, sanıyorlar bütün Türkiye böyle.   Bütün Türkiye böyle değerli arkadaşlarım.

Söyledim, olağanüstü büyük paralar harcadılar. Bir hükûmetin hedefi ne olur biliyor musunuz? Bir hükûmetin hedefi Türkiye'yi bilgi toplumuna taşımak olur. 21'inci yüzyıldayız artık. İnsan beyni dünyanın en stratejik ürünü artık. Eğer Türkiye'yi bilgi toplumuna taşırsanız, Türkiye o zaman itibar sahibi bir devlet olur, bir ülke olur.

Bakın değerli arkadaşlarım, bilgi toplumuna taşımanın temel noktası eğitim sistemidir. Bütün milletvekili arkadaşlarımdan istirham ediyorum, Norveç'e baksınlar, eğitim sistemine baksınlar, son yirmi yılına baksınlar yalnız. Norveç nasıl geriye gitti, Norveç nasıl ileriye gitti ve eğitim sisteminde neleri yaptı?

Bakın, değerli arkadaşlarım, 4+4+4 sistemini getirdik. Kalkınma planında yoktu. Hükûmetin programında  yoktu. Millî Eğitim Bakanlığının stratejik planında yoktu.

Bakanlar Kurulunda görüşülmedi. Sizlerin içinden 5 değerli arkadaşımız kalktı bir kanun teklifi verdi. Hiçbirisi eğitimci değildi. Kavga dövüş Parlamentodan çıktı. 5 yaşındaki çocuğu okula gönderme zorunluluğu getirdiniz. Anneler göndermek istemedi, dediniz ki: "Sizin çocuğunuz geri zekalı mı siz okula göndermek istemiyorsunuz?" Bir kısmı düzeltildi bunların ama bizi hiç kimse dinlemedi. Eğitim sistemi nedir biliyor musunuz? Hallaç pamuğu gibi atıldı. 11 yılda 13 kez eğitim politikası değişti arkadaşlar, 11 yılda 13 kez. Bana söyler misiniz, kendi çocuklarını denek konumuna getiren dünyada hangi ülke var? Anne baba çocuğu hangi okula göndereceğini bilmiyor, nasıl göndereceğini bilmiyor. Yazık günah değil mi bu ülkeye değerli arkadaşlarım? Bizim çocuklarımıza yazık günah değil mi? Bu ülkenin eğitim kurumları yok mu? Var. Eğiticileri yok mu? Var. Pedagogları yok mu? Var. Bilim insanları yok mu? Var. Niye oturup uygar insanlar gibi tartışıp, stratejiyi oluşturup sonra Parlamentoya getirmiyoruz? Hangi gerekçeyle yapıyoruz biz bunu? "Ortak akıl" denen bir şey vardır. Siz iyi bir şey getirdiniz de Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz karşı mı çıktık?

Neyi getirdiniz de biz karşı çıktık, neyi getirdiniz de biz karşı çıktık? Açık, net söyleyin.

Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde gelen bütün yasalar bu Parlamentodan oybirliğiyle çıktı değerli arkadaşlarım, oybirliğiyle çıktı.   Geldiğimiz nokta nedir biliyor musunuz değerli arkadaşlarım, İran bilimsel yayınlarda bizi geçti biliyor musunuz? Bu ayıp bu Hükûmete yetiyor zaten. Bilimsel yayınlarda geçti. Neden oluyor bu arkadaşlar? Hangi gerekçeyle oluyor?

Biz Güney Kore'den önce otomobil ürettik. Şimdi bizim otomobilimiz var mı? Güney Kore'nin dünya çapında 3 markası var. Hiç acaba Hükûmet yetkilileri "Ya, bu Güney Kore bizimle beraber aynı süre içinde kalkınma hamlesini başlattı, nasıl oldu da geldi, ilk 20'de bile bizi geçti?"

Bir masal daha var: "Efendim, ilk 20'deyiz."

Ya, zaten eskiden beri ilk 20'deydik ama 84'te ilk 20'nin 13'üncü, 14'üncü sıralarındaydık, şimdi 17'nci sırasındayız. 3 ülke daha atak yaparsa biz ilk 20'nin bile altında kalabiliriz.

Değerli arkadaşlarım, imalat sanayi, katma değeri yüksek ürün üretmenin yolu bilimden, akıldan, mantıktan, üniversiteden geçiyor. Bir ülkenin eğitimi bozuksa orada katma değeri yüksek ürün de üretemezsiniz.

Övünüyorlar değil mi? 2002, imalat sanayisinde ileri teknoloji ürünlerin oranı yüzde 5,7. 2013 -hani dedim ya, 1 trilyon dolar daha fazla para harcadılar- yüzde 3,4 arkadaşlar; ileri teknoloji ürün sayısı, ürün miktarı genel imalat içinde düşmüş durumda.

Peki, ihracata bakalım: 2002, yüzde 6,2; ihracat içinde katma değeri yüksek ürünlerin payı yüzde 6,2. 2013, yüzde 3,5 arkadaşlar. Düşüyor. 2014 Ekim, yüzde 3,3. Bu ayıp bu Hükûmete yeter.

Hani bizim üniversitelerimiz vardı? Hani bilgi üretiyorduk biz? Ne oldu bize? Hangi gerekçeyle oldu? Tüketime gelince koşuyoruz, üretime gelince duruyoruz.

Bakın, size bir şey daha söyleyeyim: 1 milyon kişi başına ARGE'de çalışan insan sayısı: Ukrayna, 1.253 kişi; Güney Kore, 5.928 kişi; Rusya, 3.096 kişi; Norveç, 5.588 kişi; Türkiye, 987 kişi. Neyimiz eksik o ülkelerden, neyimiz eksik? O ülkelerden siyasetimiz eksik arkadaşlar. Siyasette ahlakı egemen kılmadığınız zaman, bozulma başladığı zaman, yolsuzluklar olduğu zaman bu tablo karamsar bir tablo olarak ortaya çıkar.  

Bilim nedir arkadaşlar? Aklın zenginleşmesi demektir. Siz aklın zenginleşmesine karşı çıkan bir millî eğitim politikasını hayata geçiren bir Hükûmetle karşı karşıyasınız.

İşsizlik. Size bir tablo göstereceğim. Bu belediye başkanı Adalet ve Kalkınma Partili bir belediye başkanı arkadaşlar. Önündeki dosyalar da kendisine iş için başvuranların dosyaları. Özellikle iktidar kanadından birisini getirdik ki, CHP'li olsa diyeceksiniz ki "Ya, CHP'liler hep muhalefet ediyorlar." diye. Ben değil, Adalet ve Kalkınma Partisinden bir belediye başkanı, kendisine yapılan başvurular dolayısıyla dosyaları görüyorsunuz. Rakam ne biliyor musunuz arkadaşlar? Altı ayda 9 bin kişi iş istiyor. Altı ayda 9 bin kişi. Nereye giderseniz gidin elinize bir kâğıt tutuşturuluyor "Bana iş bulun." diye. Niye işsizlik bu noktada? Yüzde 10'u aştı işsizlik. Genç işsizlik yüzde 20'lerde, üniversite mezunlarında yüzde 20-25'lerde. Niye işsizlik var? Beyefendilerin çocukları işsiz değil. Bu Hükûmet kanadını görüyorsunuz ya, bunların hiçbirisinin çocuğu işsiz değil.   Bunların bir eli yağda, bir eli balda. Sorun nerede biliyor musunuz? Sorun Ermenek'teki Recep Usta'da, Recep Amca'da sorun; onun ayakkabısında sorun, onun çocuğunda sorun.   Kahvede oturan Mehmet Efendi, onun çocuğu işsiz. 330 bini aştı atama bekleyen öğretmenler, 330 bini aştı. Üniversiteyi bitirmiş 65 kişi intihar etti. Neden bahsediyorsunuz arkadaşlar? Bu Hükûmet nelerden bahsediyor? İşsizlik gelmiş dayanmış, evde tencere kaynamıyor, huzursuzluk var. Bu Hükûmete sorar mısınız veya ben sorayım:

Sayın Başbakan, buraya geldiğinizde size ikinci sorum olsun; bonzai tüketimi niye bu kadar arttı? Siz mi teşvik ediyorsunuz? Niye arttı? Boşanmalar niye arttı? Aile yapısı niye bu kadar derinden sarsılıyor Türkiye'de? "Maneviyatçı" diyorsunuz kendinize. Aile yapısı neden bu kadar derinden sarsılıyor Türkiye'de? Uyuşturucu bataklığına, fuhuşa Türkiye neden sürükleniyor? Hani siz para pul peşinde değildiniz, huzur getiriyordunuz memlekete? Neden oluyor değerli arkadaşlarım?

Bütçenin hesabını vermiyorlar; 35 milyar doları, 36 milyon lirayı Parlamentonun dışında kullanıyorsunuz, getirmiyorsunuz buraya. Sonra kalkıp diyorsunuz ki: "Bizim Hükûmet, başarılı bir Hükûmettir." Yok arkadaşlar, sizin Hükûmet başarılı bir Hükûmet değil kimse kusura bakmasın.

Bakın, Sayın Davutoğlu çıktı TRT'de bir açıklama yaptı; 19 Kasım 2014. Adalet ve Kalkınma Partisinin değerli milletvekillerinin ve vatandaşlarımın beni bu konuda dikkatle dinlemelerini istirham ediyorum. Şöyle diyor Sayın Başbakan: "Emek ücretleri bizde çok yüksek Avrupa standartlarında sendikal yapılanma olduğu için. Çin'de olmayan bir şey. Çin ile o yüzden rekabet gücümüz zayıflıyor." Emin olun, Sayın Başbakanın Türkiye'nin gerçekleriyle yakından uzaktan ilgisi yok. Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum.

Sayın Başbakan, siz bu ülkede kaç işçinin sendikalı olduğunu biliyor musunuz? Yüzde 4. Amerika'da yüzde 10, bizde yüzde 4. Asgari ücretle kaç kişi çalışıyor biliyor musunuz? 4 milyon 780 bin 807 işçi asgari ücretle çalışıyor. Taşeron işçisi 1 milyon 361 bin 373. Hangi yükseklikten söz ediyorsunuz siz? Kendi maaşınıza bakıp "Bütün işçiler bu maaştan alıyor, dolayısıyla biz rekabet edemiyoruz." diye bir düşünce mi egemen sizde?  

TÜRK-İŞ açıklama yaptı, Kasım 2014, açlık sınırı 1.225 lira, yoksulluk sınırı 3.990 lira. Asgari ücretli net ne kadar alıyor biliyor musunuz? 891 lira, açlık sınırının altında ve Sayın Başbakan devletin televizyonuna çıkıp "Bizde ücretler yüksek." diyor. İnsaf, insaf, vallahi insaf, söyleyecek bir söz bulamıyorum, ne söyleyeyim. Bu sözleri lütfen bu kürsüye geldiğinizde düzeltin Sayın Başbakan. Asgari ücretliye gerçekten de haksızlık yapıyoruz.

Taşeron işçilik sizin zamanınızda patladı. İşi, patronun iki dudağı arasında, örgütlenme sıfır, asgari ücret, ömür boyu mahkûm, sekiz saat, patron derse sekiz değil on sekiz saat çalışmak zorunda, kızdı mı hemen kapının önünü gösteriyorlar. Hangi düzenden bahsediyoruz biz değerli arkadaşlarım? Hangi düzenden bahsediyoruz? Biz bunları dile getirmeyeceğiz de kim getirecek?

Değerli arkadaşlarım, biz ülkemizde birinci sınıf demokrasi istiyoruz. Bunun diğer anlamı şudur: Bütün işçilerin, işverenler nasıl örgütleniyorsa işçilerin de örgütlenmesi lazım, onların da sendikalaşması lazım ama açık, net Parlamentoda da ifade ediyorum; biz ücret sendikacılığına karşıyız ama işçilerin kendi haklarını aramak için örgütlenmelerinden yanayız, sendikalı olmalarından yanayız.  

Peki, bu tablo neyi doğuruyor biliyor musunuz değerli arkadaşlar? Bu tablonun doğurduğu bir başka tablo daha var; icradaki vatandaş sayısı. 2002, şu ekonomik krizin en yüksek olduğu dönemlerde, icra dosya sayısı 8 milyon 613 bin 759. 2013'te bu 8 milyonluk rakam kaça çıktı biliyor musunuz? 20 milyon 194 bin 933. Hani az önce dedim ya, tüketici kredi batağında, bankalara parasını ödeyemiyor; asgari ücretli batakta, ödeyemiyor; kredi kartını ödeyemiyor; işte, onların dosyaları. Hükûmet belki şu gerekçeyi söyleyecektir: "İyi ya, vatandaş borçlanıyor ve harcıyor."  Harcıyor ama ödeyemiyor. İcra dosyaları bunu gayet net gösteriyor.

Değerli arkadaşlarım, dünyanın en garip işlerinden birisi, Hükûmet yetkilileri gittiler törenle icra dairi açtılar. Böyle bir şey olabilir mi; böyle bir akıl, mantık olabilir mi? Vatandaşı icraya vereceksin, törenle icra dairesi açıyorsun.   İnsan utanır, ben şahsen utanırım, hesabını veremem. Bakın, Kalkınma Bakanlığının bütçesinde ne diyor biliyor musunuz? "Cezaevi yapımlarına hız verilecektir." diyor. E, bu kadar adam icralıysa nereye gidecek? Hapislere gidecek.

Size Türkiye'nin bir başka gerçeğini söyleyeyim. Cezaevindeki vatandaş sayısı, 2002 yılında -hani şu gecelik faizlerin yüzde 1.500'lere çıktığı ve sık sık burada dile getirilen yıllardan söz ediyorum; yazar kasaların atıldığı, esnafın yürüyüş yaptığı yıllardan söz ediyorum- hapisteki kişi sayısı 59.429; 1 Aralık 2014, hapisteki vatandaş sayısı 156.707; 3 kat artmış. Cezaevlerinde  yer yok biliyor musunuz.  Sırayla  yatıyorlar biliyor musunuz. 10 kişilik koğuşta  25-30 kişi var biliyor musunuz. Türkiye'nin gerçeği bu. Bu gerçeği neden milletin önünden kaçırıyorsunuz.

Birisi kalkıp bir ara Diyarbakır'a gitmişti, "Size modern bir hapishane yapacağım ey Diyarbakır'lar." demişti. Şimdi bunlar da diyorlar ki: "Meraklanmayın, cezaevi yapımlarına hız veriyoruz." Milletle dalga geçmek değil de nedir bu değerli arkadaşlar! Yazık, günah değil mi?

Bu Hükûmet bir şey daha yaptı, özelleştirme şampiyonluğu sözde yapıyor ama bir devletleştirme yaptı. DEİK dediğimiz Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu var, özel sektördeki sivil toplum kuruluşları bir araya geliyorlar, değişik ülkelerle ihracatı geliştirmek, iş birliğini geliştirmek için DEİK'i kuruyorlar. Bunlar dediler ki: "DEİK'i kurmaya gerek yok, DEİK'i bundan sonra sizin elinizden aldık, doğrudan Bakanlığa bağladık." Niye Bakanlığa bağlıyorlar? Kimdi bunlar? Türkiye Sanayicileri ve İş Adamları Derneği (TÜSİAD). Başka? Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği. Başka? Türkiye İhracatçılar Meclisi. Başka? Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği (MÜSİAD). Başka? Türkiye Müteahhitler Birliği.  Ve dediler ki: "Bunların gelirlerinin yüzde 1'ini de biz alacağız."

Sayın  Başbakan, siz akademisyensiniz, Anayasa'nın 73'üncü maddesi var, der ki: "Vergi kanunla konulur, kanunla kaldırılır." Vergi konusunda kanun hükmünde kararname bile çıkarılamaz. Siz kalktınız -yüzde 1'i- kanun bile çıkarmadınız,  "Ben el koydum, alıyorum." dediniz. Hangi gerekçeyle siz yüzde 1'leri alıyorsunuz, hangi gerekçeyle? Hangi gerekçeyle siz vergi koyuyorsunuz?

Bir şey daha yaptı, değerli arkadaşlarım, bu gördüğünüz Hükûmet: Havuz medyası başta, bir de yandaş iş adamları var. Bunlar yandaş iş adamlarına her türlü cezayı değil, her türlü övgüyü, her türlü imkânı sunuyorlar. Tuttular, bu şirketlere dediler ki. Bir kararname çıkardı, Sayın  Davutoğlu'nun ilk kararnamesidir bu, oturdu, Bakanlar Kurulundan ilk kararnameyi çıkardı. Bu şirketlerin, yandaş şirketlerin tahsil edemediği alacakları için  dediler ki: "Bir dakika, sen tahsil mi edemiyorsun? Yolu çok basit. Çiftçinin bizden alacağı var, ben o alacağı mahsup edeceğim, o parayı sana vereceğim, çiftçiye bu parayı vermeyeceğim." Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez, Türkiye Cumhuriyeti devleti yandaş iş adamlarının tahsilatçısı konumuna getirildi.  

Bir devlet, bir yandaşın tahsilatçısı olur mu arkadaşlar? Böyle bir şeyi siz nasıl yaparsınız? Bu Hükûmetin burada oturacak yeri bile yoktur, yatacak yeri bile yoktur bu Hükûmetin.  

Ne oldu biliyor musunuz? Bu  kararname iptal edildi, üstelik oy birliğiyle iptal edildi. Şimdi, merak ediyorum, siz hangi gerekçeyle yandaş şirketlerin tahsilatçılığına devleti görevlendirdiniz? Hangi gerekçeyle? Hangi kanunla? Parlamentonun iradesi dışında, koskoca Türkiye Cumhuriyeti devletini üç beş yandaşın tahsilatçısı durumuna getirmek sizin vicdanınızı hiç sızlatmıyor mu?

Değerli arkadaşlar, çiftçilerden de söz edildi. İki Trakya büyüklüğünde, iki Trakya büyüklüğünde alan son on yılda ekilmiyor.

Soru 3 Sayın Başbakan, soru 3: İki Trakya büyüklüğünde alan hangi gerekçeyle ekilmiyor? Buraya gelin ve yüce Meclise bilgi verin, hangi gerekçeyle ekilmiyor? Ekse, zarar edecek.

Soru 4: Tarım Kanunu çıktı, Tarım Kanunu. 21'inci maddesi diyor ki: "Millî gelirin en az yüzde 1'i oranında çiftçiye destek verilir." Bugüne kadar hiç yüzde 1'i bulmadı. Hangi gerekçeyle siz çiftçinin hak ettiği teşviki ona vermiyorsunuz? Parlamentonun iradesi var, yasa çıkarmış "Yüzde 1'ini vereceksin." diyor, "Verebilirsin." demiyor, "Vereceksin." diyor. Ama siz vermiyorsunuz ve buraya geliyorsunuz "Bize oy verin, bizim bütçemize destek verin." diyorsunuz.

Değerli arkadaşlarım, bu Hükûmetin bir markası daha var, saman ithal ettiler bunlar. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti saman ithal edecek diye aklınıza gelir miydi? Saman ithal ettiler.

Çekirdeksiz yaş üzüm ne biliyor musunuz? Geçen yıl 5 liraydı kilosu, bu yıl 2,5 lira.

Soru 5: Sayın Başbakan, hangi gerekçeyle siz yaş üzümde 5 liralık fiyatı 2,5 liraya indirdiniz? Ne ucuzladı? Neyi ucuzlattınız siz? Mazot mu ucuzladı, gübre mi ucuzladı, ne ucuzladı? Hangi gerekçeyle indirdiniz? E, bunun bir açıklamasının olması lazım.

Narenciye. Gidin Dörtyol'a. İçinizde Adanalı, Hataylı var; gidin Dörtyol'a, narenciye üreticisine sorun, 25 kuruşa alıcı bulamıyorlar. Ne olacak? Peki manavda kaç lira? 2-2,5 lira. 25 kuruş dalda,  2-2,5 lira. Aradaki parayı kim yiyor? Kim alıyor bunu? O şirketin kurucuları arasında acaba sizlerden birisi var mı? Nasıl oluyor bu düzen, bu dümen nasıl oluyor? Ben bunu sormak zorundayım değerli arkadaşlarım, ben üreticinin hakkını savunmak zorundayım, benim görevim budur zaten.  

Eskiden mazotta dünya ikincisiydik -fiyat açısından söylüyorum- şimdi, Uluslararası Enerji Ajansının Ekim 2014 rakamları çıktı, orada da birinciliği elde ettik, Norveç'i geride bıraktık. 1 litre mazot Norveç'te 1 dolar 70 sent, Almanya'da 1 dolar 50 sent, Romanya'da 1 dolar 15 sent, Amerika'da 70 sent, Türkiye'de 2 dolar 10 sent.

Şimdi ben Sayın Başbakana 6'ncı soruyorum: Hangi gerekçeyle bu kadar pahalı mazotu çiftçiye veriyorsunuz? Bana çıkıp bunun bir gerekçesini anlatın. Almanya'dan zenginsek, eyvallah; Norveç'ten zenginsek, eyvallah. "Kişi başına gelir çok yüksek, 30-35 bin dolardır, ne olacak canım 2 dolar 10 senti ödesin." "Efendim, biz bunu ithal ediyoruz." Rafineri çıkış fiyatı nedir biliyor musunuz kâr dâhil? 1 lira 70 kuruş, 1 lira 70 kuruş. Kaça veriyorsunuz köylüye? 5 liradan veriyorsunuz. Her Petrol Ofisi istasyonunu, her benzin istasyonunu vergi dairesine dönüştürdünüz. Sayın Maliye Bakanı vergi dairelerini kapatsın, zaten var orada; istasyonlar var, petrol istasyonları, onlar şakır şakır, üstelik hepsini peşin alıyorlar.

Bakın değerli arkadaşlarım, neden bu hâle geliyoruz biliyor musunuz? Ülke akılla yönetilmiyor, ortak akılla yönetilmiyor ülke. Ortak akılla yönetilen bir ülkeden size bir örnek vereceğim, Hollanda'dan. Konya'dan küçük, demokrasi gelişmiş, insan hakları gelişmiş, kişi başına gelir yüksek. 2013 rakamlarını vereyim: Hollanda'da tarım ve gıda ürünü ihracatı ne kadar biliyor musunuz? 105 milyar dolar. Konya'dan küçük. 105 milyar dolar. Peki, bizim ihracatımız? 17 milyar dolar. Neyimiz eksik? Çiftçi var, toprak var, su var, gübre var, her şey var. Eksik olan ne? Temiz siyaset. Eksik olan ne? Akılla bir ülke yönetildiği zaman gelişir, akılla; mantıkla yönetildiği zaman bir ülke gelişir.   Kaynaklarının hesabı vatandaşa verildiği zaman bir ülke gelişir.

Cargill, şeker pancarı üreticisi. Bu Hükûmetin bir karnesi daha var. Şeker düşmanı bu Hükûmet. "İlla şeker pancarını ektirmeyeceğim." diyor. Niye ektirmiyorsun? Ya, fabrika var, tarla da var, çiftçi de var; ekmek istiyor, şeker elde edecek, "Hayır efendim, hepsini satacağım." Kim için? "Cargill için yapacağım ben bunu." Siz Türk çiftçisinin haklarını mı koruyacaksınız, yabancı sermayenin haklarını mı koruyacaksınız? Bunun hesabını ben sormak istiyorum.  

Memurlar için bir şey demiyorum değerli arkadaşlarım, nedeni de şu: Zaten, Hükûmet ile MEMUR-SEN el ele, kol kola gittiler, memurlara en büyük kazığı attılar, 123 lira verdiler, hayatlarından çok memnun memur arkadaşlarımız, öyle anlaşılıyor. Şimdi "enflasyon farkı" diye bağırıyorlar. E, hangi sendika "Biz enflasyon farkı istemiyoruz." diye gidip imza attı? Hükûmetin önerisi kabul edilseydi bugün ellerine daha fazla para geçecekti. Eğer, bir sendika memuru satarsa onun adına "sarı sendika" denir. Bütün Türkiye'de değil, bütün dünyadaki ismi budur ve siz satıldınız, kimse kusura bakmasın.

Değerli arkadaşlarım, bu Hükûmetin bir karnesi daha bozuk: Ekonomik Sosyal Konsey. Neydi Ekonomik Sosyal Konsey? Üç ayda bir toplanacaktı. Bakın, anayasal kurul, kanunu var, üç ayda bir toplanacak. Başkanı kim? Sayın Başbakan. En son ne zaman toplandı biliyor musunuz? 5 Şubat 2009. 2010, 2011, 2012, 2013, 2014 ve şimdi 2015'e geliyoruz, niye toplanmıyor? Bir vatandaş kanuna uymadığı zaman onu içeri atıyoruz. Hükûmet uymadığı zaman ne yapıyoruz? Neden sormuyorsunuz?

Sayın Başbakan, Ekonomik ve Sosyal Konseyi Parlamentonun iradesine rağmen -çünkü yasa çıkardı Parlamento- neden toplamıyorsunuz ve hangi gerekçeyle toplamıyorsunuz? Bu kadar işsizlik varken, çiftçi perişanken, emekli, esnaf perişanken siz neden Ekonomik ve Sosyal Konseyi toplamıyorsunuz? Size Türkiye'nin gerçekleri anlatılacak ve siz onun altında ezileceksiniz diye mi toplamıyorsunuz?

Değerli arkadaşlarım, Sayın Başbakanın Başbakan olduktan sonra söylediği güzel bir cümle vardı: "Beni muhatap alın." Doğru. Biz de altına imza atıyoruz. Sayın Başbakanı niye muhatap almayalım, ülkeyi o yönetiyor ama kaygılarımız var. Üstünüzdeki siyasi vesayetten kurtulacaksınız Sayın Başbakan, siyasi vesayetten kurtulacaksınız.   Sizin boynunuza davulu astılar, tokmak yukarıdaki birisinin elinde; olmaz, olmaz arkadaşlar, olmaz. Siz kendiniz Başbakan olarak yetkilerinizi sonuna kadar kullanacaksınız, biz eleştiririz eleştirmeyiz o ayrı bir şey ama Türkiye'de çift başlı yönetim olmaz. İki tipik örnek vereceğim ve kısa keseceğim bu bölümü.

Birincisi şu: 26 Kasım 2014, Sayın Cumhurbaşkanı açıklama yapıyor: "BAĞ-KUR'lulara kredi vereceğiz, şunu yapacağız, bunu yapacağız, inşallah bu öğleden sonra gerçekleşecek." Ben merak ediyorum, ya Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanı var mı? Var. Kime bağlı? Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanına bağlı. Açıklamayı yapacaksa o yapsın. Haydi o yapmadı, Başbakan olarak siz yapın; siz de yapmıyorsunuz, hiç bu konularda yetkisi olmayan birisi yapıyor. O zaman bizim kafamızda kocaman bir soru işareti: Bu ülkeyi kim yönetiyor? Kocaman bir soru işareti. Çiftçiye kredi açılacaksa, esnafa kredi açılacaksa, memura bir avantaj sağlanacaksa bunu açıklayacak olan Sayın Başbakandır. Yukarısı açıklarsa tokmak orada, davul burada olmuyor, ses çıkmıyor, farklı bir ses çıkıyor.   Ahenk yok. Devlet yönetiminde ahenk yok. O nedenle söyledim, iki koltuk da boş gibi görünüyor. E birbirinizin işine karışıyorsunuz. Affedersiniz, siz karışmıyorsunuz, o sizin işinize karışıyor! Olmaz! Olmaz böyle bir şey!

İkinci konu, Sayın Putin geldi, Sayın Erdoğan'la toplantı yaptılar. Doğal gaz dolayısıyla yüzde 6'lık indirimi görüştüler. Putin de çıktı, açıklama yaptı. Ya bu konuda Enerji Bakanının bir açıklaması var "Yüzde 6 yetmez" diye. Pazarlığı kim yapıyor? Siz Hükûmet değil misiniz? Neden müdahale etmiyorsunuz? O nedenle siz, bu eleştirilerimi sakın ola ki size yönelik, sizi karalamak için yapılan bir eleştiri olarak algılamayın Sayın Başbakan. Bu eleştirinin temel mantığı, bulunduğunuz koltuğa sahip çıkın. E ben onun için eleştiriyorum. Birisinin sizin alanınıza müdahale etmesine izin vermeyin. Verirseniz sizin Başbakanlığınız sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada tartışma konusu olur.  

Sayın Başbakan arada bir çok güzel laflar da ediyor, cümleler de kuruyor. Kendisine gerçekten minnettarım, o ifadeleri kullandığı için. 27 Ağustos 2014'te bir açıklaması var. Siyaseti erdem ve ahlak meselesi olarak görüyor. Yürekten kutluyorum. Siyaset erdem ve ahlak meselesidir. Ayrıca şunu da söylüyor: Siyasetimizin ahlakı Şeyh Edebali'nin ahlakıdır. Bunun altına da hiç kuşkusuz hepimiz imza atarız. Şeyh Edebali'nin ne olduğunu hepimiz biliriz. O ahlakı yüceltmek hepimizin ortak görevidir Ahlakın bütün inançların ortak paydası olduğunu da bilerek söylüyorum, gayet güzel bir cümle ve Sayın Davutoğlu şöyle söylüyor: "Kadim şehirlerimizde -ki bunun başında İstanbul geliyor- dikey değil, yatay mimariyi geçerli kılacağız." diyor. Çok güzel Sayın Başbakan, yatay mimariyi geçerli kılacaksınız. Ben şimdi size -Başbakansınız, başbakanlığınızı kanıtlayacaksınız- güzel, açık, net bir örnek vereceğim. İstanbul Zeytinburnu'nda 16/9 kuleleri, Sultanahmet Camii'ne bir hançer gibi saplanmış. Onun siluetini bozuyor. Mahkeme kararı çıktı, tıraşlanması lazım. Eski Başbakan "Ben ‘tıraşla' dedim, tıraşlamadı. Ben de küstüm." dedi. Şimdi siz Başbakansınız. Hukuka, Şeyh Edebali'ye yollama yapıyorsunuz, güzel.

Önce bu dairelerden söz edeyim size, bu apartmandan. Bu dairelerin fiyatı 1 milyonla 4 milyon arasında değişiyor. Eski fiyatla 1 trilyonla 4 trilyon arasında değişiyor. Kimler aldı buradan daire? Eski Bağcılar Belediye Başkanı, eski İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri, Genel Sekreter Yardımcısı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi İmar Komisyonu Başkanı, Zeytinburnu Belediyesi İmar Komisyonu Başkanı ve sizinle beraber görev yapan Sayın Nihat Zeybekci. Onun birden fazla dairesi var.

İşin garip tarafı şu: Bu kadar büyük bir bedeli hiçbir yerden kredi çekmeden "şak" diye ödemişler. Bunu hafızanızın bir köşesine koyun Sayın Başbakan.

Benim sormak istediğim şu: Siz hukuku egemen kılacak mısınız? Mahkeme kararlarını uygulayacak mısınız? Anayasa'nın 138'inci maddesini gündemde tutacak mısınız, ona uyacak mısınız? Onu tıraşlarsanız, diyeceğim ki: "İşte, gerçek Başbakan."   Tıraşlamazsanız, kusura bakmayın, Başbakanlığınız tartışma konusu.

Bir başka önemli konu: Sayın Başbakan belki de heyecanla "Ey Kılıçdaroğlu, Yalova'da ağaçlar kesiliyor sen neden konuşmuyorsun? Hiçbir şeyini duydunuz mu?" diye çağrı yaptı. Haklı, doğru. Bizim ağaç konusunda duyarlılığımız varken "Niye konuşmadın?" diye soruyor. Hâlbuki bir gün beklese konuşacağım. Neyse. Konuştuk, doğru bulmadığımızı söyledik. Neden doğru bulmadığımızı da anlattık. Ama benim Sayın Başbakana bir sorum var. Bana sordun ben cevabını verdim, düşüncelerimi aktardım.

Sayın Başbakan, siz niye bu kaçak saray konusunda hiç konuşmuyorsunuz?   Niye konuşmuyorsunuz?

Sayın Arınç konuştu, "İsraftır." dedi, siz niye konuşmuyorsunuz? En çok sizin konuşmanız lazım. Neden biliyor musunuz? Nedeni şu: Bakın, değerli arkadaşlar, Şubat 2012 3 kurum bir araya geliyorlar; Başbakanlık, Orman Genel Müdürlüğü, TOKİ. Bir protokol hazırlıyorlar. Başbakanlık binası yapılmak üzere protokol imzalanıyor ve uygulamaya geçiliyor.

Şimdi bir sorum daha Sayın Başbakana. Sayın Başbakan, Başbakanlık binası olarak yapılan bir binayı ve protokolü hangi gerekçeyle siz Cumhurbaşkanlığına tahsis ettiniz?   Hangi gerekçeyle? Başbakanlık için yapıldı. Giderken binayı da götürüyor. (CHP ve AK PARTİ sıralarından gülüşmeler) E, siz demeyecek misiniz, "Ya, bu bina Başbakanlık için yapıldı, protokol var ortada. Nasıl olur da siz gidersiniz?"

Değerli arkadaşlarım, Sayın Başbakana 9'uncu soru: Şimdi, bu binayla ilgili, bu kaçak sarayla ilgili bazı rakamlar vereceğim, hepiniz de hayret edeceksiniz, eminim. Bu rakamlar bana ait değil, devletin bir denetim kurumuna ait, Sayıştaya ait. Kaçak sarayda ciddi yolsuzluklar var. Örnek: "Makine ile her derinlikte yumuşak ve sert toprak kazılması." Tanım böyle. Çevre ve Şehircilik Bakanlığının belirlediği fiyat, metreküpüne 3 lira 10 kuruş. Müteahhide verilen fiyat ne biliyor musunuz? Para 37 lira 19 kuruş, fark yüzde 1120. "Makine ile her derinlikte yumuşak ve sert küskülük kazılması." Fark yüzde 980. "El ile kum ve çakıl serilmesi." Fark yüzde 1915. Bir liste var, Sayın Başbakan, arzu ederseniz ben bu listeyi size veririm; arzu ederseniz, Başbakansınız, Sayın Cemil Çiçek Sayıştaydan bu raporu getirir, önünüze koyar. Soru şu: Bu kadar büyük fiyat farklarının olduğu bir yerde siz bir soruşturmayı başlatacak mısınız, başlatmayacak mısınız?   Siz, tüyü bitmemiş yetimin hakkını koruyacak mısınız, üstüne şal mı örteceksiniz? Bunu öğrenmek istiyorum.

Tabii, Sayın Başbakan arada bir celalleniyor tabii, haklı. Şunu söylüyor: "Milletin hakkına uzanacak eli kardeşimiz olsa koparırız." diyor. Eyvallah, hiç itirazımız yok. "AK PARTİ kadroları şeffaflık ve yolsuzlukla mücadele konusunda töhmet altında bırakılamaz." Eyvallah, o zaman gereğini yap. Konuşmak değil, herkes konuşur. Başbakanlık makamları konuşma makamı değil, gereğini yapma makamlarıdır. Gereğini yaparsanız size saygı duyarız. Size haksız bir eleştiri getirmek doğru değil ama gereğini yapmazsanız eleştirmek zorundayız.

O sarayla ilgili Ebu Zer örneğini vermiştim. Sahabedir, makamı Adıyaman'dadır. Muaviye Şam'da kendisine görkemli bir yeşil saray yapıyordu, bunun gibi. Ebu Zer gitti ve Muaviye'ye aynen şunları  söyledi: "Ey Muaviye, bu sarayı halkın parasıyla yaptırdıysan hırsızlıktır, haksızlıktır; eğer bu sarayı kendi paranla yaptırdıysan israftır, haramdır."    Sizden sadece ve sadece Ebu Zer'in düşüncelerine tercüman olmanızı istiyorum. Bakın, Ebu Zer'in düşüncelerine tercüman olmanızı istiyorum.

Şimdi, bakın, bu sarayın kaçak olduğunu söyledik, hukuksuz olduğunu da söyledik. Bu kürsüde bu Meclise Adalet Bakanı en sonunda "Evet, yargı kararı var." dedi. O da dedi ki: "Burada bir hukuksuzluk var."

Ne dedi Sayın Cumhurbaşkanı: "Güçleri yetiyorsa yıksınlar." Biz yıkmaktan yana değiliz, onu da söyleyeyim başta ama "Güçleri yetiyorsa yıksınlar." ne demek biliyor musunuz? Sayın Davutoğlu, size açıkça meydan okuyor. Çünkü onu yıkacak olan sizsiniz, ben değilim.   Yargı kararını uygulayacak olan sizsiniz. "Güçleri yetiyorsa yıksınlar." diyor. E, sizin gücünüz yeter mi? Ben şahsen yetmeyeceği kanısındayım, kimse kusura bakmasın. Bu konuda samimi düşüncemi söyleyeyim: Güçleri yetmez.

Ve işin bir başka garip tarafı değerli arkadaşlarım, sarayın fiyatını soruyorlar; ya, maliyeti kaç? Maliyeti kaç lira bunun? Maliye Bakanı Plan Bütçe Komisyonunda bir açıklama yaptı, 1 milyar 370 milyon lira diye bir rakam yanlış hatırlamıyorsam, yani eski fiyatla 1 katrilyon 370 trilyon liraya yapıldı. Bilgi Edinme Yasası'na göre, Ankara Mimarlar Odası TOKİ'ye yazı yazıyor, diyor ki: "Bunun gerçek fiyatları nedir, bize bildirin." Verdiği cevap ne biliyor musunuz değerli arkadaşlarım? "Açıklanması ya da zamanından önce açıklanması hâlinde ülkenin ekonomik çıkarlarına zarar verecek veya haksız rekabet ve kazanca sebep olacak bilgi ve belgeler bu kanun kapsamına girmediği için size bildiremiyoruz fiyatı." Yahu, açıklanması hangi ekonomiye zarar verecek? Malı götürdüyseniz zaten yeteri kadar götürdünüz, fiyatları açıkladık. Nasıl oluyor da böyle bir şeyi siz açıklamıyorsunuz? Hangi gerekçeyle açıklamıyorsunuz?

Neden açıklanmıyor biliyor musunuz, ben size söyleyeyim: Metrekaresi 8 bin liraya yapılan jakuziler var, biliyor musunuz? Metrekaresi 8 bin liraya yapılan buhar odaları var. Sizin vicdanınız buna elveriyor mu? Benim vicdanım elvermiyor, ben rahatsızım. Sizin vicdanınız elveriyorsa hiç itirazım yok. Ebu Zer örneğini özellikle verdim. O zaman, hepimizin oturup düşünmesi lazım. Kendi parasıyla yapsa vallahi ses çıkarmayacağım ama bu milletin fakir fukarasının parasıyla yapıldı o saray, kaçak saray; yazık, günah değil mi?

Efendim, o itibarmış. Büyük saraylar hiçbir topluma itibar kazandırmamıştır, örneği de yoktur dünyada, itibar kazandıran saray. Merkel nerede oturuyor, biliyor musunuz? Dairesinde oturuyor. Almanya'nın itibarı sıfır, böyle mi düşüneceğiz? Japonya'ya bakın veya Amerika'ya bakın, bizim kaçak saray onun yanında 3 misli, 4 misli daha büyük; gariban Amerikalı, itibarı sıfır! İtibar bilgiyle olur, itibar üretmekle olur; itibar sizin üniversitelerin yayınladığı bilgilerle, raporlarla olur; itibar ahlakla olur, erdemle olur; itibar adaletle olur. Eğer bunlar varsa itibarlısınız, bunlar yoksa itibar yoktur.  

Ve bir başka kaçak iş: Sayın Başbakan diyor ya, "Kolunu koparırım kim yolsuzluk yaparsa." Sayın Başbakan, kimsenin kolunu koparmayın, sadece devletin kurumlarını hareket geçirin o kadar, biz onu istiyoruz.

Size bir hikâye anlatacağım; 1,5 ton altın hikâyesi değerli arkadaşlar. 1 Ocak 2013, Gana'dan bir uçak kalkıyor, Atatürk Havalimanına iniyor. Gümrükçüler gidiyorlar, "Ne var içinde?" diyorlar, "Vallaha, içinde doğal taş var." diyorlar. "Ya, Türkiye'nin her tarafı taş, yani bizim ihtiyacımız yok. Kime getirdiniz bunu?" adres de veriyorlar, adresi okuyayım: Güzelyurt Mahallesi, Yıldırım Beyazıt Caddesi, Delta Apartmanı, A2 Blok, No:22, Beylikdüzü/İstanbul. "Buraya getirdik." diyorlar. "Açın ya, bu taşları bir görelim." diyorlar. Açıyorlar kapağı, içinden 1,5 ton doğal taş değil 1,5 ton altın çıkıyor; 1,5 ton altın.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, siz kaçak televizyon getirseniz televizyona el koyarlar, bisiklet getirseniz bisiklete el koyarlar, bilye getirseniz bilyeye el koyarlar. 1,5 ton altına hangi gerekçeyle el konmadı -bir diğer soru Sayın Başbakana- hangi gerekçeyle? El konulan mallar nerede satılıyor? Ulus'ta TASİŞ mağazasında satılıyor. Merak eden milletvekili arkadaşlarım gitsinler, görsünler orada. Elbise de var onların içinde, televizyon da var, sehpa da var, her şey var. Kaçak geliyorsa el konulur. 1,5 ton altın geliyor, kaçak geliyor, el konulmuyor.

Size müfettişin raporunu da okuyayım Sayın Başbakanım: Rıza Zarraf devreye giriyor, telefon ediyor, "Rüşvet ver kurtar. Gümrük dediğin nedir?" diyor. Karşıdaki kişi diyor ki: "Teoman'a neler yaptın, ne vaatler." Adam "Ben memuriyetimi yakmam, almam rüşvet." diyor. Bunu sonra başka yere gönderdiler, rüşvet almaya adamı, ödüllendirerek başka yere gönderdiler.

Şimdi, ben şu soruyu da merak ediyorum Sayın Başbakan: Mala el koymadınız. Gümrük müfettişlerinin raporu var, onu da gördünüz. Görmediyseniz ben size o raporu da göndereyim. Uçağı gerisin geriye gönderdiniz, altınla geri gönderdiniz, el koymadınız.

Birinci sorum: Neden el koymadınız kaçak mala? İkinci sorum şu değerli arkadaşlar, daha garip bir şey: Altınlar geri giderken bakıyorlar, 292 kilo altın yok, 292 kilo altın yok. Bir diğer soru şu Sayın Başbakan: 292 kilo altını kim yürüttü, kim götürdü? Bugüne kadar. Bakın, Rıza Zarraf hiç şikâyet etmiyor, "Ya, altınlarım gitti." demiyor, mahkemeye de müracaat etmiyor ama hakkında bir yazı çıksa koşuyor mahkemeye, doğru tekzip gönderiyor. 292 kilo altının fiyatını söyleyeyim: 14 milyon 600 bin dolar. Hangi gerekçeyle bu altın geri gönderildi? Kim 292 kilo altını aldı? Şimdi, siz Başbakansınız, emrinizde devletin bir sürü kurumları var, harekete geçirin. Bunu da ben kısaca burada keseyim. Sizden bunun yanıtı bekliyorum, Parlamento da bekliyor, Parlamento da bekliyor.

Dış politika: Sayın Başbakan dış politikanın mimarlarından birisidir. Bakın değerli arkadaşlar, bu Suriyeli küçük bir kız çocuğu, İstanbul'da soğukta, trafikte, kırmızı ışıkta arabalar duruyor ve gidiyor, egzoz dumanında ısınmaya çalışıyor. Türkiye'yi getirdikleri manzara bu.

1.5 milyon Suriyeliyi Türkiye'ye getirdiniz. (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

Ben soruyu size sormuyorum arkadaşlar, soruyu buraya soruyorum. Siz bu Hükûmeti şımartıyorsunuz. Yasaya uymuyor ses çıkarmıyorsunuz, yolsuzlukları var ses çıkarmıyorsunuz, yasa dışı işlemler yapıyorlar ses çıkarmıyorsunuz. Ben o nedenle size sormuyorum. Zaten sizden bir şey de beklediğimiz yok, bunlara soruyorum ben. Niye alınıyorsunuz?  

Siz, yasama organıyla yürütmeyi karıştırıyorsunuz. Bunlar yürütme organı, neleri yürüttüklerini öğreneceğiz. Bu kadar basit.   Siz yasama organısınız, hesap sorması gereken organ sizsiniz. Size biz hesap sormuyoruz ki, gerçekleri anlatıyoruz, sorularımızı soruyoruz. Varsa bir yanlışımız çıkar burada anlatırlar. Hükûmet onlar değil mi? Neden onların sorumluluklarını üstleniyorsunuz? Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyen insanların sorumluluğunu niye üstleniyorsunuz? (CHP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Suriye'de kan akıyor. Sayın Başkanın söylediği bir cümle vardı, çok önemli, bir toplantıda söylemişti: "Birisi saldırıyor ‘Allah Allah' diye, öbürü de saldırıyor ‘Allah Allah' diye ve birbirlerini öldürüyorlar." Bu tabloyu kim hazırladı? Kim hazırladı bunu? Yazık günah değil mi orada ölen insanlara. 1.5 milyon Suriyeli Türkiye'de. Gidin bakın bakalım, o kadınlara, o gencecik kızlara neler yapılıyor Türkiye'de. Hadi bize inanmıyorsunuz, Birleşmiş Milletler raporlarını da mı okumuyorsunuz arkadaşlar? Ben insan oldukları için üzülüyorum, insan. Elbette kabul edelim, elbette misafirlerimiz ama değerli arkadaşlarım, bu dış politikanın faturası bizim millete çıkıyor.   Neden bu politikayı siz övüyorsunuz? Hangi gerekçeyle övüyorsunuz? Hani iki ayı kalmıştı? Bakın, üç büyük merkezde büyükelçiliğimiz yok.

Kahire'de yok. Kahire'de büyükelçiliğimiz yok, Şam'da büyükelçiliğimiz yok, Tel Aviv'de büyükelçiliğimiz yok ama Fransa'nın yetkilisi gidip pekâlâ Şam'da görüşebiliyor, Amerikan Dışişleri Bakanı görüşebiliyor. Biz büyükelçi göndermek istedik Mısır'a, Mısır "Sizin büyükelçinizi istemiyoruz." dedi. Bu ayıp yetmez mi arkadaşlar? Bizim Mısır'la ne alıp veremediğimiz var? Darbeye karşıyız, elbette karşıyız darbeye. Darbeye karşıyız diye gidip orada darbe mi yapacağız? Demokratik yollardan söylersin, düşüncelerini açıklarsın, darbenin yakışmadığını söylersin, darbeye karşı olduğunu söylersin ama bir halkı toptan düşman ilan edemezsin. Bir halk toptan düşman ilan edildi. El Ezher'in şeyine söylenen laflar yutulacak sözler mi? Gidin, Mısır'da taksiye binin bakayım, Türk olduğunuzu söyleyin, bakayım ne söyleyecekler size?

Değerli arkadaşlarım, ilk kez Türkiye böyle bir tabloyla karşı karşıya. Buradan bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: Asla karamsar olmayın, asla karamsar olmayın. Türkiye büyük ülkedir, Türkiye güçlü ülkedir, bütün sorunlarını aşar bu Hükûmete rağmen.

Hepinize saygılar sunuyorum."

    Çarşamba, 10 Aralık 2014 12:04

Bağlantılı Konular