Sezgin Tanrıkulu "Başbakan Yalan söylüyor" dedi

"Alevi yurttaşlarımız bu hükümet döneminde büyük bir ayrımcılığa uğradılar. Bunlar değilmiydi, "biliyorsunuz o Alevi" diyen? Bu Erdoğan değil miydi, "Malum mezhep" diyen, Mahkemenin hakimi Alevi diyen bunlar değil miydi? Bu riyakarlığa son vermelidirler. 2007'den beri Alevi açılımı dedikleri 2007'den beri yaptıkları hiçbir şey yoktur, sadece demagoji yapmaktalar, yalan söylemekteler."

CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu Başbakan Erdoğan'ın yalancı olduğunu belirterek düzenlediği basın toplantısının tam metnini açıkladı. Tanrıkulu'nun açıklamaları şöyle:

"Geçtiğimiz hafta Cuma günü İstanbul'da Genel Sekreterimiz Gürsel Tekin ve Genel Başkan Yardımcımız Şafak Pavey'le birlikte bir 18 maddelik inanç özgürlüğü çerçeve metni hazırladık ve bunu kamuoyuna tanıttık. Ondan öncede yani geçtiğimiz Perşembe günüde kanun metnini meclis başkanlığına sunduk. 18 maddelik inanç özgürlüğü konusunda CHP'nin önerileri.

Şimdi aynen Cuma günü basın toplantısında şunu söyledim ben. Sayın Başbakan yarın Hacıbektaş'a gidecek, Hacıbektaş'a gitmeden önce bizim bu çerçeve metnimizi okursa kendisine yardımcı olur. Dolayısıyla gidip orada hamasi nutuklar atmasına gerek yok. Aşağı yukarı uygulamadan kaynaklı olan ayrımcılık dışında Alevi yurttaşlarımızın üzerinde uzlaştıkları, mutabık kaldıkları konuların çerçevesi bu kanun metninde var 18 maddelik kanun metninde. Bunu okursa meclis zemininde bir mutabakat sağlarız ve yol alırız diye kendisinden bir dilekte de bulundum. Ama kendisi tabi okumamış ya da okumuşsa anlamamış veya kendisine verilen bilgiler yanlış ve açıkça söylüyorum bizim önerimiz konusunda Sayın Başbakan yalan söylüyor.

Şimdi biraz önce dinledim diyor ki, CHP'nin önerisini okudum, CHP önerisinde din dersinin kaldırılmasından söz ediyor diyor kaldırılmasından değerli arkadaşlar. Yani CHP’nin önerisi Başbakana göre din dersi kaldırılsın. Bu tamamen yalandır, tamamen çarpıtmadır, tamamen başka bir algı operasyonudur değerli arkadaşlar. Bakın, ben hukukçuyum. Bir siyasetçiye yalan söylüyorsun demek aynı zamanda tazminatı gerektirir. Ben Davutoğlu'na açıkça söylüyorum Sayın Davutoğlu bu konuda yalan söylüyorsun. CHP'nin önerisi burada. CHP çok açıkça din dersinin zorunlu olmaktan çıkarılmasını istiyor. Kaldırılmasını değil. Ayrıca içeriğinin de bütün inançlara ve mezheplere eşit yaklaşılmasını savunuyor. CHP'nin savunduğu bu.

Dolayısıyla Başbakan yalan söylüyor, metin burada, meclis başkanlığında. Biz bu metinle açıkça ifade edeyim tekrar. Milli Eğitim Kanununda değişiklik istiyoruz ve zorunlu ibaresinin çıkarılmasını istiyoruz. Yani din dersinin kaldırılmasını istemiyoruz.

Dolayısıyla hem kendisi hem de önceki gün Başbakan Yardımcısı Sayın Akdoğan'da yaptığı bir televizyon programında buna benzer ibareler kullanmışlardı. Her ikisi de yalan söylüyor doğru değil. CHP din dersinin zorunlu olmaktan çıkarılmasını istiyor.

Niye değerli arkadaşlar, onu da açıkça ifade edeyim. 2007 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Hasan Zengin Türkiye davasında önemli bir karar verdi. Hasan Zengin Türkiye davasında önemli bir karar verdi ve o davada da din dersinin içeriği konusunda ve din derslerinin zorunlu olması konusunda Türkiye'ye öneride bulundu ve inanç özgürlüğü konusunda Türkiye'yi mahkum etti. Hem eğitim hakkı bakımından mahkum etti, hem de inanç özgürlüğü bakımından mahkum etti 2007 yılında Hasan Zengin Türkiye kararında.

Bu kararın gereği yerine getirilmedi değerli arkadaşlar, 7 yıl boyunca Türkiye tarafından. En son 16 Eylül 2014 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 10 yurttaşımızın yaptığı bir başvuru nedeniyle yeniden ağır bir mahkumiyet kararı daha verdi. 16 Eylül 2014 tarihinde 10 yurttaşımızın açtığı davada ve yine Türkiye'yi inanç özgürlüğünün üzerine 10. maddeden ve eğitim hakkını düzenleyen bir nolu protokolün 2. Maddesinden Türkiye'yi mahkum etti 16 Eylül 2014 tarihinde.

Bu iki mahkeme kararı var, bu iki mahkeme kararı da hem dersin içeriği konusunda, hem de zorunlu olması konusunda Türkiye'yi mahkum etmiş durumda. Dolayısıyla Alevi yurttaşlarımızın da, diğer yurttaşlarımızın da bu konuda talepleri var. Önceden olduğu gibi bu ders zorunlu olmaktan çıkarılır veya bu dersten çekilmek isteyenlere, almak istemeyenlere bir hak tanınır. Dolayısıyla isteyen öğrenci alır, isteyen öğrenci almaz. Ayrıca dersin içeriği de şimdi olduğu gibi sadece bir mezhebin veya bir inanışın değil, bütün inançlara ve mezheplere eşit yaklaşır, eşit içerikte olur. Bir mezhebin diğer mezhebi tahkir etmesi yönünde bir düzenleme olmaz. Bizim savunduğumuz tez budur.

Dolayısıyla Başbakanın bugün söylediği yalan üzerine inşa edilmiş bir önerimiz yoktur.

Ayrıca, şunu da belirtmek isterim. Bakın değerli arkadaşlar, bu hükümet döneminde Alevi yurttaşlarımız büyük bir ayrımcılığa uğradılar bu hükümet döneminde. Çok büyük ayrımcılığa uğradılar. Bunlar yasalarla yapılması gerekenler. Ama uygulamada siyasetin dilinde, bu siyasetçilerin kullandığı dili Cumhurbaşkanın, Başbakanın, diğer siyasetçilerin kullandığı dili bilmiyor muyuz?

Şimdi bu Erdoğan değil miydi biliyorsunuz o Alevi diyen? Bu Erdoğan değil miydi değerli arkadaşlar? Malum mezhep diyen yine bunlar değil miydi? Veya mezhebini söyleyemiyor diyen yine bunlar değil miydi değerli arkadaşlar? Mahkemenin hakimi Alevi diyen bunlar değil miydi? Yine Cemevleri terör yuvası diyen bunlar değil miydi değerli arkadaşlar. Hem uygulamada bu nefret söylemini kullanacaksınız, hem de bugün çıkacaksınız meclis kürsüsünde, grup kürsüsünde biz nefret söylemi kullanmadık diyeceksiniz. Peki bunları söyleyenler kim? Bu nefret dilini kullananlar kim Alevi yurttaşlarımıza karşı, toplumumuzun diğer kesimlerine karşı?

Dolayısıyla bu riyakarlığa son vermelidirler. 2007'den beri Alevi açılımı dedikleri 2007'den beri yaptıkları hiçbir şey yoktur, sadece demagoji yapmaktalar, başka bir şey yapmaktalar ve Başbakan bugünde ifade ettiğim gibi bu yalandan vazgeçmelidir. Devam ettiği sürece bu kürsüden kendisine bu konuda yalan söylediğini söylemeye devam edeceğim. Hem bir siyasetçi olarak, hem de bir hukukçu olarak. Çünkü bu öneriyi ben hazırladım arkadaşlarımla birlikte.

Değerli arkadaşlar, ikinci konu Dersim meselesi. Bakın, Dersim konusunda verdiğimiz 12.04.2013 tarihli bir kanun teklifi var değerli arkadaşlar şurada. Meclis Başkanlığında duruyor, AKP çoğunluğu bunun gündeme alınmasını engelliyor. Bu gerekçeyi de Sayın Davutoğlu'nun okumasını isterim.

Aynen şöyle değerli arkadaşlar, "25 Aralık 1935 yılında çıkarılan Tunceli vilayetinin idaresi hakkındaki kanunun akabinde 4 Ocak 1936'da Dersim vilayetinin adı Tunceli olarak değiştirildi, yasanın uygulamaya başlamasıyla birlikte 1937 tarihinden itibaren gerçekleşen olaylar silsilesi cumhuriyet tarihi boyunca unutulmayacak yaralar açtı." Gerekçesi böyle başlıyor değerli arkadaşlar.

Şimdi biz bu konuda neyi önerdik? Evet cumhuriyet tarihi tarihimizin kara bir sayfasıdır Dersim. Binlerce yurttaşımız yani resmi kayıtlara göre 13 bin 806 yurttaşımız yaşamını yitirmiştir bu dönem içerisinde. Ama halen bakın değerli arkadaşlarımız, halen Dersim'e ilişkin arşivlere ulaşmak mümkün değildir. Arşivler Genelkurmay Başkanlığında, Cumhurbaşkanlığı arşivlerinde, meclis arşivlerinde, emniyet genel müdürlüğü arşivlerinde dağınık bir şekilde durmaktadır.

Biz şunu söyledik. Her cumhuriyetin, her devletin tarihinde böyle kara dönemler olur. Böyle ağır olaylar yaşanır, ağır travma edici olaylar yaşanır, böyle katliamlar yaşanır, yaşanmıştır da. Bizim tarihimizde de bu yaşanmıştır. Ama geçmişle hesaplaşma, yüzleşme grup toplantılarında hamasi nutuklar atmakla olmaz. Geçmişle hesaplaşma, yüzleşme sadece bizim başımıza gelen işler değil. Dünyanın birçok ülkesinde olmuştur bir literatür gelişmiştir. Buna göre de bu işler kamusal olur. Yani kamusal özür mekanizmalarının devreye girmesiyle olur.

O da nedir değerli arkadaşlar. Bir; bu arşivleri mecliste toplayacaksınız, araştırmacıların hizmetine sunacaksınız, araştırmacılar gerçekten de tarihçiler özellikle siyasetçiler buna ulaşacaklar, dolayısıyla bir çerçeve metin çıkaracaklar meclis başkanlığına verecekler ve meclis başkanlığı bunun üzerine gereğini yapacak. Yoksa bugün Başbakanın attığı nutuk gibi değil. Bu meclis toplanacak o çerçeve üzerinden erişilebilir arşivler üzerinden ne gerekiyorsa onu yapacak. Ama meclis yapacak ve kamusal olacak kişisel değil. Aynen böyle olacak. Verdiğimiz kanun teklifi burada. Eğer Davutoğlu kendine güveniyorsa, AKP kendisine güveniyorsa. Bakın, kendisine güveniyorsa teklifimiz burada bizim. 12 Nisan 2013 tarihinde vermişiz, yaklaşık aradan 20 ay geçmiş. Eğer kendilerine güveniyorlarsa bu yasayı hemen bugün gündeme alırız, yasallaştırırız, ondan sonra ne gerekiyorsa yaparız. Biz dahil olmak üzere, Cumhuriyet Halk Partisi dahil olmak üzere. Bu meclis genel kurulda bunu yapar. Bu dönemi araştırır ve genel kurul ne gerekiyorsa onu yapar. Özürse özür, kamusal özür. Bütün devlet adına, bütün Türkiye adına. Evet tarihimizin bu döneminde 13 bin yurttaşımız ölmüş, yüzlerce, binlerce insanımız yerinden yurdundan edilmiştir der. Ancak böyle olur. Yoksa bunu sürekli gündemde tutup herhangi bir şey yapmamakla olmaz.

İkinci olay değerli arkadaşlar. Bakın, yine geçmişle hesaplaşma, yüzleşme mecliste olur ve bazı yasalarla olur ve yasaların gerekçeleriyle de özür dilersiniz. Ne yapmışız Kamer Genç ve Hüseyin Aygün'le birlikte? 20 Mayıs 2013 tarihinde meclis başkanlığına değerli arkadaşlar kanun teklifi vermişiz, 1935 yılında Dersim adının Tunceli olarak değiştirilmesine ilişkin kanunun geri alınmasını ve Dersim adının iade edilmesini istemişiz. Ne zaman? 2013 tarihinde. Kim bunu gündeme getirmiş? Cumhuriyet Halk Partisi. Kim gündeme aldırmamış AKP. Şimdi kim geçmişle hesaplaşmadan, yüzleşmeden yana kim değil?

O yüzden bu meseleler üzerinden yalan yanlış konuşma yerine bu iş genel kurulda siyasi partilerin mutabakatıyla kamusal özür mekanizmalarının devreye girmesiyle ancak olabilir. Dolayısıyla bu konuda da Başbakan açık söylüyorum doğru söylemiyor değerli arkadaşlar ve doğru bir yöntemde izlemiyor.

Üçüncü konu arkadaşlar kendi konuşmasından. Değerli arkadaşlar bakın, baba Esad'da yönetimdeyken, oğul Esad'da yönetimdeyken biz insan hakları savunucuları olarak, siyasetçiler olarak bu duruma karşı çıktık. Esad rejiminin bir bütün olarak hem baba Esad döneminde, hem oğul Esad döneminde kendi halkına uyguladığı zulme karşı çıktık. Araplara, Ezidilere, Suryanilere, Kürtlere uyguladığı zulme karşı çıktık. Kürtlerin kimliği yoktu, vatandaş değillerdi, mülkiyet hakları yoktu. Bütün bunlara biz karşı çıktık. Her dönem karşı çıktık yaptıkları zulümlere. Uluslararası af örgütünün raporlarını dayanak gösterdik.

Ben soru önergesi verdim Davutoğlu Dışişleri Bakanıyken yanıtladı. Cumhuriyet tarihinde Suriye'yle yapılan anlaşmaların 10 katı kadar ikili anlaşma bu hükümet döneminde yapılmış. AKP iktidarı döneminde yapılmış. O zamanda Esad'la Esad halkına zulüm ediyordu ama bunlar ikili anlaşma yapıyorlardı değerli arkadaşlar.

Şu fotoğrafa bakın değerli arkadaşlar. Erdoğan'la Esad'ın elini çekmesini istedim ellerini. Değerli arkadaşlar, avuç avuca iki sevgili gibi aynen. Değerli arkadaşlar, bu fotoğraflar çekildiği zamanda Esad halkına zulüm ediyordu, orada yaygın insan hakları ihlalleri vardı bu fotoğraflar çekildiği zamanda. Fotoğrafa bakın değerli arkadaşlar. Gözlere dikkat edin, ellere dikkat edin. Nasıl bir samimiyet, nasıl bir dostluk. Biraz önce ifade ettim ya iki sevgili gibi aynen.

Şimdi bu Davutoğlu kime laf söylüyor? Biz Halep'teki zulmede karşıyız, Şam'daki zulmede karşıyız, Kobani'deki zulmede karşıyız. Biz öteden beri savunduğumuz şey şudur; Suriye'deki bütün yurttaşların, bütün halkların iradesiyle ortak bir Suriye'de demokratik rejim inşa edilmelidir. Türkiye'nin çabası buna yönelik olmalıydı. Türkiye'nin çabası oradaki iç savaşı desteklemek, cihatçıları desteklemek olmamalıydı. Suriye'de demokratik bir rejimin oradaki halkların iradesine uygun, oradaki yurttaşların iradesine uygun demokratik bir rejimin inşasına yönelik olmalıydı. Böyle kol kola sevgili gibi bir arada oldukları zamanda biz bunu savunmuştuk. O zamanda bunu savunmuştuk, şimdi de bunu savunuyoruz. Ama ne yaptılar bunlar? Cihatçı güçleri, IŞİD'i destekleyerek Suriye'yi de, Irak'ı da bu hale getirdiler. Çok açık. IŞİD eğer bugün Irak’ta ve Suriye’de belaysa bunun birinci derecede sorumlusu AKP iktidarlarıdır. O nedenle biz Cumhurbaşkanının, Başbakanın dediği gibi Kobani neresi, Diyarbakır neresi demek. Kobani bizim vicdanımızdır dedik. Orada bizim yurttaşlarımızın kardeşleri, bizim halklarımızın kardeşleri yaşıyorlar dedik. O nedenle söyledik. Kendileri gibi elimizin tersiyle itmedik. O nedenle bu konularda en son söz söyleyecek olanlar zulüm yaptığı zaman böyle kol kola girenler, 90 tane ikili anlaşma yapanlardır. 13 yıldır onlar iktidardalar. 13 yıldır.

Dolayısıyla ben Başbakanı, Davutoğlu'nu doğru konuşmaya davet ediyorum. Doğru siyaset yapmaya da davet ediyorum."

    Çarşamba, 12 Kasım 2014 15:23

Bağlantılı Konular