Kılıçdaroğlu, "Muhalefetin Çözüm Sürecine Bakışı" konferansında konuştu

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu Bilkent Politik Düşünce Kulübü'nün düzenlediği "Muhalefetin Çözüm Sürecine Bakışı" konferansında konuştu ve öğrencilerin sorularını yanıtladı.

Sözlerine Kürt sorununun çözümüyle başlayan Kılıçdaroğlu, "Düşüncenin özgürce ifade edildiği bir üniversitede sizlerle buluşmak benim için bir keyif" dedi.

Kemal Kılıdaroğlu konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Değerli arkadaşlarım, sizlerle beraber olduğum için çok mutluyum. Saygıdeğer rektörümüz, hocalarımız buradalar. Onlara da ayrıca yürekten teşekkür ediyorum. Düşüncenin özgürce ifade edildiği bir üniversitede sizlerle buluşmakta benim için ayrı bir keyif. Bu nedenle Sayın Atalar başta olmak üzere hocalarıma, bunu düzenleyen politik düşünce kulübünün değerli yöneticilerine huzurlarınızda teşekkür ediyorum.

Konumuz aslında kolay bir konu değil. Türkiye'nin 30 – 35 yıldır çözemediği bir sorunu tartışıyoruz aslında. Keşke bu tartışmaları sorunun doğduğu dönemde yapabilseydik. Bir araya gelip rahatlıkla konuşabilseydik. Ama bu gerçekleşmedi. Pek çok insanımız hayatını kaybetti ve şimdi bizler bu sorunu çözmeye çalışıyoruz.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak bizim düşüncemiz ne? Defalarca ifade ettik ama belki burada derli toplu sizlere anlatacağım. Sürem ne kadar diye sorduğumda 12.30'da başlayacağız. 14.30'da bitecek. Arkadaşlar bu arada soru soracaklar dedi. Bende şöyle bir kurnazlık yapmaya karar verdim. 12.30'da başlayıp 14.30'da konuşmamı bitireceğim ve buradan ayrılacağım. Öyle olmayacak, mümkün olduğu kadar kısa bir konuşma ve sizlerin sorularını yanıtlamak istiyorum. Sizlerden gelecek sorulara gerçekten önem veriyorum.

Şimdi değerli arkadaşlar, bu sorun nasıl çözülür? İlk soracağımız soru bu. Bizim görüşümüz şu; bu sorun güvenlik yöntemleriyle çözülmez. 30 yıllık deneyim bize bunu gösterdi. İlk kez çıktık dedik ki bu sorunu bir siyasal parti olarak bu sorunun çözümü ancak siyasi birliktelikten geçer. Toplumsal mutabakattan geçer. Gelin bu sorunun çözümü için elimizi taşın altına koyalım ve bu sorunu çözelim.

Peki ikinci soru; sorun nerede çözülür? Onu da söyledik. Bu sorun kapalı kapılar ardında çözülmez. Bu sorunun çözüm yeri TBMM'dir. Yani milli iradenin tecelli ettiği yerde bu sorunu oturup tartışmamız lazım.

Soru üç; peki nasıl çözeceğiz ve nasıl bir araya geleceğiz? Onun da yanıtını hazırladık. Dedik ki, bu sorunu çözmek için parlamentoda bir araya geleceğiz. Siyasi partilerden eşit ağırlıkta milletvekillerinin oluşturduğu bir uzlaşma komisyonu kuralım. Tıpkı anayasa uzlaşma komisyonunda olduğu gibi. Her siyasi parti, grubu olan 4 siyasi parti var ve o partilerden örneğin ikişer kişi, üçer kişi bir araya gelsinler, eşit sayıda olsun ve bu sorunu nasıl çözeriz diye oturup tartışsınlar. Bu yeter mi? Hayır. Dedik ki aynı zamanda parlamentodaki uzlaşma komisyonuna paralel olarak bir de parlamento dışında yine eşit sayıda grupların temsil edildiği akil adamlar heyeti olsun. Bunlar eşzamanlı ve eşgüdümlü çalışsınlar. Bize bazen soruyorlar neden akil adamlara ihtiyaç duyuyorsunuz diye. Bizim görüşümüz şu; bir sorunu meşru zeminde çözmek zorundasınız. Meşru zeminde bir sorun çözülür. Parlamentoda çözmek zorundasınız. Toplumsal mutabakatı sağlamak zorundasınız. Çünkü sorun bir partinin sorunu olmaktan çıktı ve daha tehlikeli olanı bizim önerimiz kabul edilmedi ve biz o dönem dikkatini çektik. Eğer bu sorunu Türkiye kendi özgür iradesiyle çözmezse sorun uluslararası boyut alabilir ve çözümü daha zor olur. Bugün geldiğimiz nokta budur.

Peki sorunu çözmek için biz ne yaptık? Yani bu söylediğim çerçeveyi hayata geçirmek için ne yaptık? Ben Sayın Başbakandan randevu aldım, dönemin Başbakanına arkadaşlarımla beraber gittim. Size anlattığım önerileri yazılı metin olarak dönemin Sayın Başbakanına ilettim. Bu sorun ancak böyle çözülür. Gelin beraber oturalım bu sorunu çözelim. Eğer bu sorun bugüne kadar çözülmemişse sorumluyu başka bir yerde aramaya gerek yok. Sorumlusu siyasi partilerdir. Ben buna inanıyorum. Oturup sorun çözmesi gereken parlamento sorunu çözmüyor, askere havale ediyor buyurun siz çözün diyor. Onlarda kendi yöntemleriyle bunu çözmek istiyorlar. Onların görevleri ayrı. Güvenlik önlemleriyle bu sorunu çözemezsiniz.

Bu yetti mi? Hayır. Bize bu yetmedi. Biz bunu teklif ettik, kabul edilmedi bizim bu teklifimiz. Ama arkadan yine şehitler geliyordu. Biz hükümete yine bir çağrı yaptık. Dedik ki, bakın bu çözüm sürecini siz böyle götürürseniz çözülmez. Sorun daha büyür. Sorunu daha büyütmek değil, sorunu küçültmek ve çözmemiz gerekir. Ve çözmek içinde yine dönemin Başbakanı dedi ki, size ne biz bu sorunu çözeceğiz. Ben yine sorumlu bir Genel Başkan olarak Parti Meclisinde sorunun çözümüyle ilgili olarak 4 temel noktaya vurgu yaptım ve bu 4 temel noktada dönemin Başbakanının dikkatini çektim. 4 temel nokta neydi arkadaşlar?

Bir; sorunun çözümünde samimi ve dürüst olacaksınız. Devlet kandıran organ konumunda olmaz. Devlet doğruları söyler, hükümette dolayısıyla doğruları söyler. Çünkü devleti yöneten siyasi otoritedir. Yani iktidardır. Samimi ve dürüst olacaksınız. Neyi yapacağınızı ve neyi yapamayacağınızı çok net ortaya koyacaksınız.

İki; gizli kişisel bir ajandanız olmayacak. Siyasi parti olarak benim gizli kişisel bir ajandam olursa bu sorunu çözemezsiniz dedik.

Üç; millete izah edemeyeceğiniz angajmanlara girmeyeceksiniz dedik. Madem sorunu ben tek başıma çözerim diyorsun millete izah edemeyeceğin angajmanlara girmeyeceksin. Çünkü o zaman hem samimi olmadığın çıkar, hem halka karşı zor durumda kalırsın.

Dört; başta ana muhalefet ve muhalefet partilerine bilgi vereceksin.

Bunu açtık, eğer bunları yapıyorsan sana kredi açıyoruz buyur sorunu çöz dedik. Yine dönemin Başbakanı ertesi gün ne kredisi kardeşim senin kredine falan ihtiyacımız yok biz bu sorunu çözeriz dedi. Buyurun çözün dedik.

Şimdi biz neyi tartışıyoruz? Bilinmeyen bir olayı tartışıyoruz. Yani bilinmeyen bir süreci tartışıyoruz. Konu belli, görüşmeler yapılıyor. Ama ne olduğunu kimse bilmiyor. Ben bilmiyorum. Açıklandı Genelkurmay'da bilmiyor. Bakanlar bilmiyor. Bunun önemli bir aktörü olması gereken HDP'de bir milletvekili dedi ki, bizde bilmiyoruz. Kim biliyor? Parlamento? Hiçbir milletvekili bilmiyor. Parlamentonun da bilgisi yok.

Bakın ben size daha konuşmamın başında bu sorunun çözümünde meşru zeminin dışına çıkmamaya özen göstermemiz gerektiğini söylemiştim. Meşru zemin dışına çıkılmaması lazım. Devlet meşru zeminin dışına çıkarsa saygınlığını yitirir. Sadece ülkede değil dünyada da saygınlığını yitirir. Meşru zemin nedir? Bizim gösterdiğimiz yoldur. Parlamentoda ben bu sorunu çözeceğim diyeceksiniz. Şimdi sorun Abdullah Öcalan'la dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki bir görüşmeydi. Şimdi Davutoğlu'yla Öcalan arasında görüşmeler yapılıyor. Ne görüşüyorlar kimse bilmiyor. Ne vaatlerde bulunuyorlar kimse bilmiyor. Biz akil adamlar heyetini şunun için istemiştik. Devlet meşru olan insanlarla görüşür. Meşru insanlarla görüşür. Devlet elbette ki gizli görüşmeler yapar. Ama gizli görüşmeler kamuoyuna yansımaz. Yansıdığı andan itibaren devlet onu tanımaz.

Hepinizin çok iyi bildiği bir dizi vardı görevimiz tehlike diye zaman zaman filmi de olur bunun. Orada ne denir filmin aktörüne? Şu CD'yi dinleyeceksin 5 saniye içinde kendisini imha edecek. Yakalanırsan ne sen bizi tanıyorsun, ne ben sizi tanıyorum. Buna göre çalışın. Devlettin elbette ki gizli operasyonları olabilir. Ama bunu toplumun önünde yapamazsınız. O zaman saygınlığınızı yitirirsiniz. Eğer parlamentoda olsaydı akil adamlar gidip herkesle görüşebilirlerdi akil adamlar. Bizim zaten akil adam önerimiz buydu. Toplumun her kesimiyle görüşmek, çözümle ilgili gelen her türlü görüşmeyi almak, parlamentoya taşımak ve milletvekillerinin tartışmasına zemin hazırlamaktı. Bunu yapmaktı. Ama bu olmadı. Biz bunun ötesinde düşüncelerimizi ifade ettik. Yeterli mi bu düşünceler? Hayır. Biz bu sorunun çözümünün demokrasi ve özgürlükten geçtiğine inanan bir partiyiz. Demokrasi ve özgürlüğün kısıtlandığı bir yerde bu sorun çözülmez arkadaşlar. Bize dediler ki, hangi demokrasi, hangi özgürlükten söz ediyorsunuz? Size bilgi vereyim o konularda.

Birincisi şu; eğer siz 12 Eylül askeri darbesinin yasalarıyla bu ülkeyi yönetirseniz yönetemezsiniz. %10 seçim barajı. %10 seçim barajının kalkması lazım. Birinci önerimiz bu. Ben A partisine oy veriyorum milletvekilini B partisi çıkarıyor. Olmaz böyle bir şey. Hangi dönemde çıktı bu? Askeri dönemde çıktı. Dünyada böyle bir uygulama var mı? Dünyada böyle bir uygulama yok. Demokrasi istiyorsanız milletin oyunun sandığa tam yansımasını istiyorsanız %10 seçim barajının kalkması lazım. Makul bir düzey olabilir. Biz bunu söylediğimizde dediler ki siz samimi değilsiniz. Bizde samimi olduğumuzu kanıtlamak için götürdük kanun teklifimizi verdik. Buyurun kim samimi kim değil. Biz %10 seçim barajının kalkmasını istiyoruz. %1 oy bile alan bir partinin en azından Genel Başkanı parlamentoya gelebilmeli. Temsil edilebilmeli. Neden dışarıda kalsın parlamentonun dışında? Çünkü bir siyasi oluşumu halktan destek bulan veya %10 veya %5, %2, %1 oy alan bir siyasi organizasyonu parlamentonun dışına ittiğiniz zaman sesini nerede çıkaracak? Sokaklarda. Oysa parlamento zeminini hazırlamamız lazım.

Milletvekillerini kim seçiyor değerli arkadaşlarım? Siz sanıyorsunuz ki, biz sandığa gidiyoruz milletvekili seçiyoruz. Aslında gidip bir siyasi partiye oy veriyorsunuz, milletvekillerini seçen siyasi partilerin Genel Başkanları. Onlar sizin önünüze bir liste koyuyorlar bunlara oy verin diyorlar. Bu mu demokrasi? Neden vatandaş kendi milletvekilini doğrudan seçmiyor? Bunun yolu var. Uygulayan ülkelerde var. Ama biz bunu yapmıyoruz. Bunun da değişmesini istedik. Bunun da yasa teklifini verdik. Samimiyiz. 12 Eylül döneminde çıkan bu yasaların ortadan kalkması lazım. Türkiye'nin birinci sınıf demokrasiye ihtiyacı var. Biz üçüncü sınıf ülke değiliz. Üçüncü sınıf demokrasiye ihtiyaç duymuyoruz. Batının birinci sınıf demokrasisinin koşullarının aynen Türkiye'de olmasını istiyoruz.

Başka? Toplantı, gösteri yürüyüşleri. Poşu takan çocuğa 18 yıl hapis veriyorsunuz arkadaşlar. Bu olmaz. Yürüyüş yapan öğrencilerin üzerine veya eylem yapan öğrencilerin üzerine tomalarla, biber gazlarıyla müdahale ediyorsunuz. Onlara baskı uyguluyorsunuz. Bu doğru değildir. Ama ben bunları savunurken asla şiddeti savunmuyorum. Öğrenciler veya yurttaşlar demokratik tepkilerini gösterirler şiddet uygulamaksızın. Buna çok dikkat edeceğiz. Şiddeti uygulayan kim? Hükümetin talimatıyla emniyet güçleri. Şiddeti uygulayanlar onlar. Bunu kabul etmeyiz.

Demokrasilerde anayasada bir kural var. Bakın, anayasanın ilgili maddesi derki silahsız ve saldırısız önceden izin alınmaksızın herkes toplantı ve gösteri yürüyüşünde bulunabilir. Anayasanın kuralı budur. Bu kurala uyuyor muyuz? Uymuyoruz. Siyasi iktidar bu kurala uymuyor. Bu kurala uyulması lazım."

    Perşembe, 23 Ekim 2014 10:45

Bağlantılı Konular