Kılıçdaroğlu "Pinoşe nasıl yargılandıysa, sizde aynı şekilde yargılanacaksınız"

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu alkış ve sloganlarla geldiği CHP Grubu'nda  sözlerine Prof. Dr. Kışlalı'yı anarak başladı, üstü örtülen yolsuzluk dosyalarına dikkat çekti ve bu dosyaların kapatılamayacağını belirtti.

"Değerli arkadaşlarım, bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım; Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan hepinize selamlarımı, saygılarımı sunuyorum.

21 Ekim 1860 Tercümanı Ahval Gazetesinin yayına başladığı tarih. O günü, gazeteciler Gazeteciler Bayramı olarak kutlarlar 1860'lardan bu yana. 2014'ün Türkiye'sine bakıyoruz, gazeteciler gerçekten kendi bayramlarını kutlayabiliyorlar mı? Gerçekten özgürce yazabiliyorlar mı? Gerçekten özgürce çizebiliyorlar mı? Gerçekten rahatlıkla iş bulabiliyorlar mı? Haberlerinin arkasında durabiliyorlar mı? Böyle bir bayram maalesef yok. Gazeteciler, kendi şikâyetlerini her ortamda olabildiğince dile getirmeye çalışıyorlar. Bunlardan bir bakan Avrupa Birliği'ne gidiyor ve bir açıklama yapıyor. "Efendim, gazeteciler üzerine siyasi bir baskı söz konusu değil, onların patronu baskı yapıyor, yoksa bizim baskı falan yaptığımız yok." Ben merak ediyorum, bu bakan hiç Alo Fatih'i duymadı mı acaba? Emin olun onlar biliyorlar, onlar duyuyorlar. Sen kendi halkını kandırmaya çalışıyorsun gazeteciler üze rinde, medya üzerinde baskı yok diye. Sağlık haberlerine kadar ülkenin başbakanının telefon edip her gazetenin içine bir hükümet komiseri yerleştirip haberlere müdahale edildiğini biliyoruz, hepimiz biliyoruz. Şimdi gelmişler medya üzerinde baskı yok" diyorlar. Tabii, baskı sadece medya üzerinde değil toplumun her kesiminde var, her kesim bu baskıyı görüyor. Kimisine ekonomik baskı uyguluyorlar, kimisine siyasal baskı uyguluyorlar, kimisine sosyolojik baskı uyguluyorlar, kimisini ayrıştırmaya, bölmeye çalışıyorlar.

Bakın değerli milletvekilleri, biz Manisa'ya gittik. Salihli'de üzüm mitingi yaptık. Geçen yıl, 2013'te üzüme verilen fiyat 5 lira; 2014'te üzüme verilen fiyat 2,5 lira. Şimdi bizi dinleyen bütün çiftçi kardeşlerime sesleniyorum, bütün üzüm üreticilerine sesleniyorum: Neyin fiyatı yüzde 50 düştü ki sizin ürettiğiniz ürün 5 liradan 2,5 liraya düştü? Oturacaksınız düşüneceksiniz, şapkanızı önünüze koyacaksınız, ülkeyi kimin yönettiğini düşüneceksiniz ve şuna hazırlıklı olacaksınız: Sizi sefalete sürükleyen siyasal iktidara 2015'te ders vereceksiniz, bunu bekliyorum.

21 Ekimin bir önemi daha var değerli arkadaşlar. 21 Ekim 1999, Ahmet Taner Kışlalı'nın katledildiği bir tarihtir. Bir basın bayramı günü Ahmet Taner Kışlalı katledildi. Ahmet Taner Kışlalı'nın bugün, geriye dönüp baktığımızda bu ülke için neler yaptığını hep beraber biliyoruz ve vicdanımızda sorguluyoruz. Büyük bir insandı, iyi bir insandı, bilge bir insandı. Olayları, siyasal olayları tarihin süzgecinden geçirerek önümüze getirip koyuyordu ama ondan rahatsız oldular. O, bir aydındı. Bu ülkede özellikle baskının olduğu ülkelerde aydın olmanın zor olduğunu hepimiz biliyoruz çünkü aydın olmak kalemini kiraya vermemek demektir. Aydın olmak, halkın öncüsü olmak demektir, halkın lideri olmak demektir. Aydın olmak, zulme karşı, baskıya karşı direnmek demektir. Geriye dönüp baktığımızda eğer bir aydın tanımını kişiselleştireceksek bu aydın Sayın Kışlalı'dır. Büyük mücadeleler verdi ve o mücadelenin arkasında yiğitçe durdu. Aydın olmak sadece bilgi sahibi olmak demek değildir. Herkes bilgi sahibi olabilir ama bilgiyi halkın çıkarları doğrultusunda yiğitçe kullanan kişi aydındır. Elinde meşaleyle toplumun önderi olan kişi aydındır. Biz aydın deyince böyle bir tanım içinde Türkiye için mücadele eden, halkı için mücadele eden kişileri anlıyoruz, aydın budur. Aydının ne olduğunu ve görevlerini 1800'lü yıllarda bir İngiliz aydını anlatıyor, William Hobbit diye bir aydın şöyle söylüyor: "Bu yer yüzünde bize düşen görevler vardır. Bunları ihmal etmek bizleri başkalarına karşı suçlu durumuna sokar. İnsanlığın ıstırapları karşısında birtakım bencil ve kurnaz ya da hilekâr bahanelerle susup oturmak alçaklıktan, ihanetten, köle ruhluluktan başka bir şey değildir. Bu davranışlar yüzünden değil midi ki haksızlıklar, sömürüler, pislikler güçlenmekte, halk yığınlarına musallat olan belalar sürüp gitmektedir." Aydın budur arkadaşlar. Aydın görevini yapmazsa bir toplumda kokuşmuşluk başlar. 1800'lü yıllarda bunun altını çiziyorlar. Eğer aydın oturursa toplumda kaos doğar, çirkinlikler doğar, kötülükler doğar. Aydının görevi toplumu aydınlatmaktır.

Değerli arkadaşlar, aydın nasıl olmalı? Bunu düşünenler dönüp Ahmet Taner Kışlalı'ya baksınlar. Aydın ne düşünmeli? Bunu düşünenler dönüp Ahmet Taner Kışlalı'ya baksınlar. Aydın ne için mücadele etmeli? Bunu düşünenler dönüp Ahmet Taner Kışlalı'ya baksınlar. Ahmet Taner Kışlalı'nın bir özelliği de o, hiçbir zaman güce itaat etmedi. Hiçbir zaman otoriteye itaat etmedi. Hiçbir zaman iktidara teslim olmadı ve kalemini satmadı. O, bizim bildiğimiz yürekli bir aydındı. Aydın, zamanın ruhu olmak zorundadır. Aydın, zamanın bilinci olmak zorundadır, onun şuuru olmak zorundadır. O çerçevede hareket etmek, o çerçevede toplumu aydınlatmak zorundadır.

Değerli arkadaşlarım, o, kalemini satmadı, birilerinin dizinin dibinde oturmadı ama o, pırıl pırıl öğrenciler yetiştirdi, bu ülkeye öğrenciler yetiştirdi. O, bir aydın namusu içinde görevini her zaman yerine getirdi fakat onu hedef tahtasına koydular. Bazı gazeteler fotoğraflarını yayınladı, üstüne çarpı işareti koydular, hedef gösterdiler ve hedeflerine, amaçlarına ulaştılar.

Değerli arkadaşlarım, evinden Cumhuriyet Gazetesine yazısını gönderdikten sonra ayrıldı ve arabasına gitti. Bebeği daha küçüktü, 29 günlüktü. Eşini kentin merkezine bırakmak istiyordu. Arabayı ince ısıtıp çocukların gelmesini bekleyecekti ama bir bombayla hayatı maalesef -bizim bildiğimiz- acı şekilde sonlandı. Biz, Ahmet Taner Kışlalı'yı unutmadık, Bahriye Üçok'u da unutmadık, değerli arkadaşlarım, Muammer Aksoy'u da unutmadık, Necip Hablemitoğlu'nu da unutmadık, biz Çetin Emeç'i de unutmadık, Hrant Dink'i de unutmadık. Biz bütün faili meçhullerle mücadele edeceğiz.

Değerli arkadaşlarım, bu dava görülürken kızı Dolunay'ın söylediği bir cümle var. Diyor ki "Bu cinayet faili meçhul bir cinayet değildir; bu cinayet faili meşhur bir cinayettir, bilinen bir cinayettir. Faillerinin bilindiği bir cinayettir." Ve Umut Davasında bir terör örgütünün bu cinayeti işlediği yönünde ciddi iddialar ortaya atıldı, Selam Tevhit Kudüs Ordusu. Sonradan da 2010'larda bu örgütle ilgili bir iddianame hazırlandı. Yabancı ülkeler lehine ajanlık yapanlar, kara para aklayanlar bu süreç içinde dikkate alındı ama bu dosya da AKP Hükümeti tarafından kapatıldı tıpkı 17 Aralık Büyük Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonunun kapatıldığı gibi.

Buradan bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: Değerli yurttaşlarım, Türkiye'ye bir sözümüz var. Türkiye, canilerin elini kolunu salladığı, mağdurların acı içinde adalet beklediği bir Türkiye olmayacaktır. Türkiye, canilerin hak ettiği yerde yani hapishanelerde olduğu, adalet bekleyen yurttaşların da sokaklarında özgürce gezdiği bir Türkiye olacaktır, bunun sözünü veriyoruz.  On beş gün önce 25 Aralık Operasyonu dolayısıyla bir takipsizlik kararı verildi. Bütün endişe, 17 Aralık için de böyle bir takipsizlik kararı verilebilir miydi? Geldiğimiz noktada gördük ki burada da bir takipsizlik kararı verildi. Kararın arkasında Adalet ve Kalkınma Partisinin olduğunu hepimiz bilmek zorundayız. Kararın savunucusunun onlar olduğunu hepimiz bilmek zorundayız. Sayın Davutoğlu bugün grubunda konuştu. Arkadaşlara söyledim, acaba 17 Aralık Büyük Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu dolayısıyla bir cümle edebilecek miydi? Tek bir cümle yok arkadaşlar.

Değerli arkadaşlar, eğer bu dosyada rüşvet ve yolsuzluk dolayısıyla bir delil yoksa, emin olun, dünyadaki hiçbir yolsuzluk davasında bir delil yoktur. Her türlü delil her taraftan fışkırıyor; paralar, makinalar, dolarlar, Türk liraları, ses kayıtları, mahkeme kararıyla tespitler, fotoğraflar, filmler bunların hepsi var ama savcıya göre hiçbir şey yok.

Değerli arkadaşlarım, ayakkabı kutularında da var, ayakkabı kutusu kamuoyuna mal olan küçük bir alan ama asıl 247 milyar liralık bir yolsuzluk var arkadaşlar. Bunu herkesin bilmesini isterim. Bakınız bu savcı, hiçbir delili görmüyor. 25 Aralık 2013, bunların bir bakanı, Erdoğan Bayraktar, çıkıyor televizyonlara millete aynen şunu söylüyor: "Rüşvet ve yolsuzluk ifadelerinin bulunduğu bir operasyon sebebiyle istifa ediniz ve beni rahatlatacak deklarasyonu yayınlayınız şeklinde tarafıma baskı yapılmasını kabul edemem." Kendi bakanı "Bana baskı yapıyorlar" diyor. "Yolsuzluk dolayısıyla beni rahatlatın ve görevinizden istifa edin ve bir bildiri yayınlayın diye bana söylüyorlar" diyor. Savcı bunu görmüyor. Diyor ki "Kabul etmiyorum çünkü soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakanın onayıyla yapıldı" diyor. Ve devam ediyor. "Bu minval üzere bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa ettiğimi açıklıyorum. Bu milleti ve vatanı rahatlatmak için Sayın Başbakanın istifa etmesi gerektiğine inandığımı ifade ediyor, yüce milletime saygılar sunuyorum." diyor.

Değerli arkadaşlarım, daha ne söylesin. Kendi bakanı, beraber çalıştığı bakan, yıllar yılı TOKİ'de başkanlık yaptı, yolsuzluk olayını bu kadar açık ve net ediyor. "Başbakanın talimatıyla yapıldı bunlar" diyor ama savcı bunların hiçbirisini görmüyor.

Değerli arkadaşlarım, bir yolsuzluk dosyasını kapatmaya çalışabilirler. Pek çok yasal düzenlemeler yapıldı. 17 Aralıktan sonra yapılan bütün yasal düzenlemelerin tek amacı vardı, yolsuzluk dosyalarını kapatmak. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile oynandı. Bunun tek amacı vardı, yolsuzluk dosyalarını kapatmak. Davutoğlu'nun Başbakan yapılması vardı; tek amaçtı, yolsuzluk dosyalarını kapatmak.

Değerli arkadaşlarım, Davutoğlu'nun görev alanını çizdiler "Sen şu konularda görev yapacaksın" diye. Kendisine dediler ki "Bu dosyayı aklayacaksın." O da "Baş üstüne" dedi. Bugün konuşmamasının temel nedeni de budur değerli arkadaşlarım. Eğer bir ülkede bu kadar yolsuzluk var, bu kadar hırsızlık var ve o ülkenin başbakanı ısrarla konuşmuyorsa o zaman o ülkenin yönetiminde ciddi bir açık var, ülke iyi yönetilmiyor. Hepimizin bu konuyu bilmesi gerekiyor. Dönemin başbakanlık müsteşarı polise telefon ediyor "Savcıyı alın, içeri alın, ne bekliyorsunuz?" diyor. "Kanun manun dinlemem, kanun biziz, gereğini yaparız siz yeter ki yapın gerekirse kanun çıkarırız" diyor. Bu kadar açık yolsuzluk dosyalarının kapanmasına yönelik ifadeler bütün kamuoyu tarafından biliniyor ama bir kişi, savcı bunları yapmadı ve görmüyor. İnternet yasaları, MİT yasası, şimdi getirilen makul şüphe yasaların tamamı bunlarla ilgili, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun değiştirilmesi, yeni kişilerin getirilmesi, savcıların değiştirilmesi, polis müdürlerinin, memurlarının değiştirilmesinin temel amacı bu idi. Açıkça söyleyeyim: Türkiye Cumhuriyeti'ni bir hortumcular ülkesi hâline getirdiler; işin özü ve özeti budur değerli arkadaşlar.

Değerli arkadaşlar, kimler vardı o yolsuzluk dosyalarının içinde? Bakanlar vardı, kolunda 700 milyar liralık saat takan, rüşvet takan vardı, rüşvet parasıyla hacca gidenler vardı, ayakkabı kutularında dolarları saklayan bankaların genel müdürleri vardı, "bakara makara" diye Kur-an-ı Kerim'le dalga geçip çikolata kutusunda rüşvet alan bakanlar vardı, bütün bunların hepsini biliyoruz ama birisi çıkıyor "Ben bu dosyaları kapattım" diyor. Değerli arkadaşlarım, neyi kapatırsanız kapatın bu dosyalar kapanmaz, bu dosyaların hesabını gün gelecek vereceksiniz. Bunun arkasında sonuna kadar duracağız.

Madem bu konuya girdik, önce hırsızlara seslenelim: Ey hırsızlar, rüşvetçiler, rantçılar, komisyoncular, kaçakçılar; sakın, devleti de satın aldık, hukuku da satın aldık diye düşünmeyin. Satın aldığınız şey Türkiye değil, şerefini satılığa çıkarmış adamların kendisidir. Onlar gelir geçer, bu ara dönem mutlaka biter, bu devlet aslı rotasına döndüğü zaman adaletin tokadı suratınıza çarpacaktır, bundan emin olun. Bu hırsızların ortaklarına da seslenmek istiyorum: Bugün belli bir gücümüz var, ağzımızdan çıkan kanun oluyor, ne yaparsak yırtarız diye sakın düşünmeyin, bazı suçların zaman aşımı yoktur. Halka karşı suç işleyip kimse elini kolunu sallayarak gezemez. Pinochet nasıl yargılandıysa siz de aynı şekilde yargılanacaksınız. Buraya bir parantez açıldı, savcı bir parantez açtı ama o parantez gün gelecek kapanacaktır. Buradan yurttaşlarıma da seslenmek istiyorum: Sevgili yurttaşlarım, bizim kültürümüzde, inancımızda, tarihimizde hırsızlığın, yolsuzluğun, zorbalığın yeri yoktur. Biz, padişahını Kanuni diye öven bir milletiz. Biz "benden selam olsun Bolu Beyine" diyen Köroğlu'nun, Dadaloğlu'nun, bütün insanlığa ışık saçan Yunus Emrelerin, Hacı Bektaşi Velilerin, Mevlanaların torunlarıyız. Bizim yanımızda rüşvetçiler yok, komisyoncular yok, kaçakçılar yok, rantçılar yok, katiller yok; bizim yanımızda alnının akıyla kazanan Somalı madenciler var. 14 yaşında biber gazı kurşunuyla hayatını yitiren Berkin Elvanlar var. Bizim yanımızda adalet için sokağa çıkıp öldürülen Ali İsmail Korkmazlar var. Bizim yerimiz burası. Bütün yurttaşlarıma söylüyorum, bizim yerimiz burası; adaletten yana, ekmekten yana, demokrasiden yana, özgürlükten yana bizim yerimiz. Biz, Ethem Sarısülük'ün katiline yedi yıl hapis cezası verip annesine 10 yıl hapis cezası isteyenlerle yan yana değiliz. Biz adaletten yanayız, Ethem Sarısülük'ün annesinin yanındayız biz.

Burada bir şeyi daha açık yüreklilikle ifade edeyim değerli arkadaşlar. Ethem Sarısülük için nasıl üzülüyorsak, içimiz yanıyorsa sokak ortasında vahşice linç edilen Yasin Börü için de içimiz o kadar acıyor. Ben nasıl Berkin Elvan için üzülüyorsam, Uludere'de hayatını kaybeden Ferhat Encü için için de o kadar üzülüyorum, Diyarbakır'da linç edilen Yusuf Er için de o kadar üzülüyorum. Bu ülkede kimse düşüncelerinden ötürü öldürülmemeli. Bu ülkede insanlar düşüncelerini özgürce dile getirebilmeli. Tabii, savcıya da sözümüz var, bu kararı alan savcıya da sözümüz var. Ona savcı diyoruz, resmî adı savcı, gerçek adı reel dünyada Rıza Sarraf'ın avukatı. Savcıyla avukatın rolü farklıdır. Rıza Sarraf kendisine avukat değil bir savcı bulmuş. O savcı şunu unutmasın: Nazi Almanya'sında adalet müşaviri Hans Frank'ın adalet teşkilatına yönelik bir açıklaması var, şöyle söylüyor: "Verdiğiniz her kararda önce kendinize şunu soracaksınız: Benim yerimde Fuhrer olsaydı nasıl karar verirdi." Bu savcı da aynı felsefeyle yola çıkıp kararını verdi. Benim yerimde Erdoğan olsaydı, yolsuzluktan istifa eden 4 bakan olsaydı nasıl karar verirdi sen de öyle karar vereceksin. Bu savcı da öyle karar verdi. Benim merak ettiğim bu karar değil, benim merak ettiğim o savcı adalet sarayına giderken veya görevine giderken diğer hâkimlerin yüzüne nasıl bakıyor acaba, merak ediyorum. Ben merak ediyorum, eşinin, çocuklarının yüzüne nasıl bakıyor o savcı acaba? Ben merak ediyorum, komşularının yüzüne nasıl bakıyor acaba? Soyadı "Aydıner" bence değiştirsin. Mesela "Karanlık" soyadı çok yakışır. Ona savcı denilmez. Düşüncesini satan, vicdanını satan, kalemini satan, adaleti satan adama savcı denemez, kimse kusura bakmasın. 700 milyarlık rüşvet kol saatinin takacaksın, bakanların çocuklarının yatak odalarında kasalarda milyon dolarlar çıkacak, onlar hiçbir şey olmamış gibi sokaklarda gezecekler, gazilerimiz burada, onun protez ayağına haciz uygulayacaksın, bu mu adalet? Adaleti nerede arayacağız biz? Şimdi yeni yasa getiriyorlar, daha baskıcı bir Türkiye için getiriyorlar. Efendim, yüzü kapalı olanlar için ceza. Var zaten ceza. Sen yakaladın da elinden tutan mı oldu? Efendim, Molotofkokteyli atan için ceza. Var zaten ceza, milleti niye kandırıyorsun? Niye yakalayamadın? Neden adalete teslim etmedin? Türkiye bir provokasyonla karşı karşıya. Daha baskıcı bir yönetim getirmek istiyorlar. Daha baskıcı bir Türkiye'yi inşa etmek istiyorlar. Türkiye'yi yarı açık cezaevine döndürmek istiyorlar. Biz mücadelemizi yapacağız. Yurttaşlarıma da şunu söyleyeyim; Biz molotofkokteyli kullanıp, çevresine zarar veren insanları hiçbir zaman savunmadık. Doğru bulmayız, belediye otobüsü, kütüphane, halkevleri yakılacak, insana zarar verilecek, kuyumcunun dükkânı yağmalanacak doğru bulmayız, doğru bulmayız da biz iktidar değiliz. Biz iktidar olsaydık, onların kulaklarından yakalar, adalete teslim ederdik. İktidar olduğunun farkında değil. Şikâyet ediyor, yahu sen Başbakansın. Sen şikâyet edeceksen peki kim savunacak? Böyle bir anlayış olabilir mi değerli arkadaşlarım? Adalet kavramının içini boşalttılar. Özgürlük diye satıyorlar bunu, hangi özgürlükten bahsediyorsun sen? Belediye otobüsünü yakan adamı mahkemeye çıkardın da karşı çıkan vatandaş mı oldu? Elli yıllık, yüz yıllık kütüphaneyi yaktılar diye gidip failleri yakaladın da karşı çıkan mı oldu?

Değerli arkadaşlarım, Türkiye yeni bir sürecin içine sokulmak isteniyor. Herkesin bunu bilmesini isterim. İtibarı olan bir Türkiye istiyoruz biz. Hukukun üstünlüğüne inanan bir Türkiye istiyoruz biz. Demokrasisi gelişmiş bir Türkiye istiyoruz biz. Baskıcı bir Türkiye olmaz. Türkiye'nin itibarı yerle bir arkadaşlar, kimse kusura bakmasın bunu söylemek zorundayım, itibarı yerle bir, en son Birleşmiş Milletlerde görüldü. Sayın Davutoğlu, geçen hafta kendi grubunda konuşma yapıyor. Efendim, dün gece sabaha kadar uğraştık. Bizim New York'taki dışişleri mensuplarıyla da görüştük. Biz, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine büyük bir ihtimalle daimi olmayan üye seçileceğiz. Bu konuda çok kararlıyız. Bu, bizim başarımız olacaktır." diyor. Sonuç ne oldu arkadaşlar? Yeni Zelanda 4,5 milyon nüfuslu. O da aynı yarışa girdi, 145 üyenin oyunu aldı. Arkasından İspanya girdi, o da oyu aldı, Türkiye 60 üyede kaldı arkadaşlar. Tam bir yüzkarası, tam bir diplomatik darbe, Türkiye'ye karşı yapılmış tam bir diplomatik darbe ve bunlar hâlâ Türkiye'nin itibarından söz ediyorlar. Bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: Birleşmiş Milletlerde Türkiye'ye bu hâle getiren kim? Bu soruyu kendine soracaksın. İktidara sorma. O, ne olacağını biliyorsunuz, diyecek ki "Bu hâle CHP getirdi" Başka ne getirecek. Hava yağmurlu bile olsa CHP'ye bağlayacak onu. Sen hükümetsin, Dışişleri Bakanın var, sen burnunun ucunu göremiyorsun. Birleşmiş Milletlerde neyin olup olmadığını göremiyorsun. Asıl üzüntü verici şu değerli arkadaşlarım: Suudi Arabistan. Biliyorsunuz, Suudi Arabistan Kralı Abdullah Türkiye'ye geldiğinde bütün diplomatik kuralları yerle bir ettiler, dönemin cumhurbaşkanı ve başbakan koşa koşa havaalanına gittiler. Kral Abdullah'ı karşıladılar, oteline yerleştirdiler. Kral Abdullah ortada oturdu, bir tarafında Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı, öbür tarafında da Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı oturdu ve böyle bir fotoğraf verdiler. Bizim için ayıp olan bir fotoğraf, onurumuzu zedeleyen bir fotoğraf verdiler. Bu Kral Abdullah, aynı zamanda Suriye konusunda bunlar kanka idi. Oradan para ve silah gelirdi, bunlar da uçak ve tırlarla gönderirlerdi. Şimdi Suudi Arabistan bunlara dersini verdi. Birleşmiş Milletlerde Türkiye aleyhine kulis yaptı. Fatura çıktı mı? Çıktı. Ne diyorduk? Dış politika iç politikanın malzemesi olamaz, dış politika milli olmak zorundadır. Dış politikaya bütün siyasal partilerin ortak destek vermesi gereken politikadır. Dış politikayı eğer iç politika malzemesi yaparsanız gelir böyle duvara toslarsınız. Sadece o mu? Hayır. Kral Abdullah bir de bunlara büyük hediyeler verdi biliyorsunuz ama o hediyeleri ceplerine indirdiler, devletin arşivine de koymadılar. Bir de böyle gerçek bir tablo var.

İkincisi İran. Hamaney'e gittiler, ip gibi dizildiler ve Erdoğan'ın şu cümlesi çok önemli: "Buraya gelince kendimizi ikinci evimizde hissediyoruz" İran da aleyhimize kulis yaptı. Sen Iran ile ilişkilerini Rıza Sarraf aracılığıyla götürürsen, Suudi Arabistan ile ilişkilerini Yasin El Kadı ile götürürsen gelirsin böyle bir sonucu görürsün. Türkiye'nin karşılaştığı tablo bu.

Değerli arkadaşlarım, bu söylediklerimin tamamı gerçek. Bundan çıkan sonuç şu: Türkiye iyi yönetilmiyor. Türkiye'de ciddi bir yönetim boşluğu var. Gazetecisi, memnun değil; çiftçisi, memnun değil; işçisi, memnun değil; gazisi, memnun değil; şehit yakınları, memnun değil; Adalet ve Kalkınma Partisine oy veren değerli yurttaşlarım da memnun değil. Ben bu hükümeti eleştirirken sakın ola ki sizi eleştiriyorum zannetmeyin. Sizler demokrasinin vazgeçilmez kişilerisiniz, sandığa gidiyorsunuz, oy kullanıyorsunuz. Ben sizlerden sadece şunu istiyorum: Ülkemiz için, çocuklarımız için, geleceğimiz için, bayrağımız için, güvenliğimiz için sandığa giderken düşünün. Yeni bir hükümet, yeni bir anlayış, halkçı bir anlayış, halktan yana politika üreten bir anlayış. Bunu hangi parti söylüyor diye kendi vicdanınıza sorun, göreceksiniz ki vicdanınız size seslenecek, Cumhuriyet Halk Partisidir diye. Çünkü bizim yandaşlarımız yok, bizim için vatandaş var. Bizim malı götürme gibi bir düşüncemiz yok; biz vatandaş zengin olsun deriz, vatandaşın cebi para görsün deriz. Biz, tarım alanında da, milli savunmada da, milli eğitimde de her alanda güzel Türkiye ayağa kalksın isteriz, çocuklarımız güzel bir Türkiye'de yaşasın isteriz. Bütün amacımız bunun içindir, bunun için mücadele ediyoruz. Eğer yetkilendirirseniz, güç verirseniz Türkiye ayağa kalkar. Bütün bu sorunların tamamını aşabiliriz. Biz sorunlardan şikâyet eden bir parti değiliz, biz iktidar olmayı sorunları çözmek için istiyoruz; sorunları çözeceğiz, güzel Türkiye için çözeceğiz.

Türkiye'nin iyi yönetilmediği şuradan belli, esnaf kardeşim sen de dinle: 1,5 milyon Suriyeli var, sadece ismi bilinen, adresi bilinen kamplarda yaşayanlar, onun dışında kim nerededir belli değil, gelip burnunun dibinde dükkân açıyor, vergi vermiyor ama sen vergi veriyorsun ve onunla kavga ediyorsun. Otur düşün, Türkiye'yi bu hâle kim getirdi? Otur düşün, milyonlarca Suriyeliyi Türkiye'de dilenci durumuna kim soktu? O çocuklar neden sokaklarda dilenci? Kim yaptı bunu? Kendileri hanlarda hamamlarda sefa sürdüler, çocuklarının yatak odalarına boy boy para kasaları koydular, dolarlarına dolarlar eklediler gözleri doymadı, hâlâ sizin paranızda, sizin cebinizde gözleri. Yeter demeyecek misiniz artık buna? Yeter deyin artık. Yeter deyin.

Bu ülkeyi bir de dürüst, namuslu adamlar yönetsin; bu ülkeyi bir de kul hakkı yemeyenler yönetsin; bir de bu ülkeye hizmet etmek isteyenler yönetsin. Hırsızın kime ne faydası olmuş? Miting meydanlarında söyledim yine söylüyorum: Esnaf kardeşim, AKP'ye oy veren saygıdeğer yurttaşım; evini hırsıza teslim eder misin? Etmezsin. Memleketi niye teslim ediyorsun o zaman?

Bakınız şu tehlikeye de dikkatinizi çekeyim, bütün yurttaşlarımın: İnanç üzerinden siyaset bizim kitabımızda yoktur. Kimlik üzerinden siyaset, bizim kitabımızda yoktur. Yaşam tarzı üzerinden siyaset, bizim kitabımızda yoktur. Benim için, ülkem için, Cumhuriyet Halk Partisi için sadece insan vardır ve ona hizmet edeceğiz. Bütün yurttaşlarımın şunu unutmamasını istiyorum:  Etnik kimlik üzerinden kim siyaset yapıyorsa seni bölüyor. İnanç üzerinden siyaset yapıyorsa senin inancını sömürüyor. Yaşam tarzı üzerinden siyaset yapıyorsa sahtekârlık yapıyor. Havuzlu villalarında oturacaklar, vatandaşın yaşam tarzına müdahale edecekler. Bu kalıpları kırıp kafamızdan atmak zorundayız. Yeni Türkiye'yi, güzel Türkiye'yi mademki inşa edeceğiz, huzurlu bir Türkiye'yi inşa edeceğiz. Bizim için şunu da söyleyeyim: Yeni Türkiye değil, yeniden Türkiye, yeniden Türkiye'yi ayağa kaldıracağız. "Yeniden Türkiye" diyor. Çivisi çıktı devletin. Adalet? Adalet yok. Adaletin olmadığı yerde devlet olmaz. Adalet mülkün temelidir, yani adalet devletin temelidir. Devletin çivisi çıkarsa adalet yoktur orada. Size sözüm söz, Cumhuriyet Halk Partisinin sözü, bu ülkeye adaleti getireceğiz, kararlıyız. Bu ülkeye demokrasiyi getireceğiz.

"Çocuğum işsiz" diyorsun. Sevgili yurttaşlarım, "Çocuğum işsiz" diyorsun. Eyvallah, çocuğun işsiz, oturup da kendine şu soruyu niye sormuyorsun: 12-13 yıldır bu ülkeyi kim yönetiyor da senin çocuğun işsiz? Onların çocukları işsiz mi? O zaman şu soruyu soracaksın: Benim çocuğum niye işsiz? Benim çocuğum üniversiteyi bitirdi, neden atanamıyor? Bu soruyu soracaksın, bu soruyu kendine soracaksın. Demokrasinin özü soru sormakla başlar, hayatı sorgulamakla başlar, bunu sorgulayacaksın. İnanç, etnik kimlik, yaşam tarzı bunlar siyasetin konusu değildir. İnsanlar istediği gibi yaşar, istediğine inanır, kimsenin anne ve babasını seçme özgürlüğü yoktur ama herkes annesiyle ve babasıyla gurur duyar. Biz de gurur duyarız. Bütün yurttaşların kimliğine saygılıyız ama yurttaşları kimlikleri dolayısıyla böleceksin, inançları dolayısıyla böleceksin, yaşam tarzları itibarıyla böleceksin "Bunlar benim arka bahçemdir" diyeceksin. Şunu sakın unutma: Ayakkabı kutusunda para çıktığı zaman ne dediler? "O parayla biz imam hatip okulu yapacaktık" Türkiye Cumhuriyeti'nde haram parayla imam hatip okulu yapılmamıştır, bundan sonra da yapılmayacaktır.

Bunların sözüne inanmayın, hırsızın sözüne inanılmaz, hırsıza güvenilmez. Adı üstünde hırsız. Değerli arkadaşlarım, değerli yurttaşlarım; Türkiye yeni bir sürecin içine giriyor. Ortada hükümet yok. Kimse kimseyi kandırmasın, şeklen bir hükümet var. Davulu boynuna asılmış, tokmağı başkasının elinde olan bir hükümet var. Bu gerçeği kimse unutmasın. Böyle bir hükümet yürümez. Her kafadan bir ses çıkıyor. Böyle bir hükümet olmaz. Hep şikâyet ediyorlar. Şikâyet eden hükümetten iş çıkmaz arkadaşlar. Kendisi sorun olan bir hükümet, sorunları çözemez. Sorun olmayan bir hükümet sorunları çözer. Sorunlara kilitlenen bir hükümet sorunları çözer. O nedenle bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: 2015 seçimleri bir dönüm noktasıdır, Türkiye için bir dönüm noktasıdır. Biz kaygı duymuyoruz sadece, gidin Avrupalılar, onlar da kaygı duyuyor. Gidin Uzakdoğu'ya, onlar da kaygı duyuyor. Herkes "Ne olacak bu Türkiye'nin hâli?" diyor. Kararı biz vereceğiz, özgür irademizle vereceğiz, adam gibi vereceğiz, Türkiye'yi aydınlığa çıkaracağız. Herkesin karnının doyduğu, herkesin iş aş sahibi olduğu bir Türkiye, bunun vaadini veriyoruz, bunu yapacağız. Bunun için bizim elimiz mahkûm, biz bunu yapacağız.

Yurttaşlarımdan bize güvenmelerini istiyorum. Biz, Türkiye'ye güveniyoruz; biz, Halkımıza güveniyoruz. Mademki en karanlık dönemlerinde Türkiye'yi aydınlığa çıkardık, her krizin sonunda Türkiye'yi aydınlığa çıkaran Cumhuriyet Halk Partisi olmuştur. Burada da Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye'yi bu krizden çıkaracaktır. Demokrasiye inanarak ve güvenerek yapacağız bunu. Bu konuda kararlıyız. Bu konuda ne söylediğimizi biliyoruz, ne yapmamız gerektiğini de biliyoruz. Önümüzdeki süreç içinde, göreceksiniz, çok güzel projelerle halkımızın karşısına çıkacağız ve onlardan tek şey istiyoruz: Bize güvenin ve görün bir Türkiye nasıl ayağa kalkarmış, bir Türkiye nasıl çağdaş Türkiye olurmuş. Bir Türkiye'de özgürlük nasıl olurmuş, bir Türkiye'de herkesin karnı nasıl doyarmış, bir Türkiye'de Ayaz bebek zatürreden, 40 günlük Ayaz bebek zatürreden ölmezmiş, Kübra bebek açlıktan ölmezmiş. Gazilerimiz, şehit yakınlarımız onurla bu ülkede karşılanıp ve baş tacı edilirler. Bizim özlediğimiz, bizim güvendiğimiz, bizim beklediğimiz, bizim kurmak istediğimiz Türkiye işte böyle bir Türkiye. Böyle bir Türkiye'de buluşmak umuduyla hepinize saygılar sunuyorum."

    Salı, 21 Ekim 2014 14:02

Bağlantılı Konular