"Türkiye 12 Eylül'ü anımsatan bir yasa düzenlemesiyle karşı karşıya"

CHP Sözcüsü Prof. Dr. Haluk Koç, "Bu faşizme çeyrek kala uygulamalarına karşı CHP olarak hem siyasi, hem hukuki mücadelemizi vermeye bütün gayretimizle devam edeceğiz." dedi.

CHP Sözcüsü ve Genel Başkan yardımcısı Prof.Dr. Haluk Koç MYK Genel Başkan Kılıçdaroğlu başkanlığında çalışmalarını sürdürürken basın toplantısı yaptı ve şunları söyledi;

"Değerli arkadaşlarım hoşgeldiniz.

 Değerli arkadaşlarım, siyaseten ağır olayların yer aldığı bir haftayı tamamlamış olduk. Şuanda da Merkez Yönetim Kurulumuz gündemindeki maddeleri görüşmek üzere toplantı halinde. Ben gelişen bazı süreçlerle ilgili partinin görüşlerini sizlerle paylaşmak için huzurunuzdayım. Tekrar hoşgeldiniz diyorum.

Önemli olaylardan bir tanesi geçen Pazar günü yapılan HSYK seçimleriyle ilgili. Kurulun yeni yapısı aşağı yukarı belli oldu bunu biliyorsunuz. Böyle değişik üniformalarla, siyasi tasvirlerle tarif edilen bir yapı ortaya çıktı. Yani ne liyakat, ne başarı, ne kıdem, ne meslek onuru bunlar ön planda değil seçim kriteri olarak. Yani bir siyasi illiyet, bir organizasyona bağlılık veya karşılık. Bütün bunlar seçimde kriter olmuş olarak gözüküyor karşımızda. Sonuçta baktığınız zaman belli odaklara bağlılıklar en çok tartışma konusu yapılan özelliklerdi ve ona göre de bir takım yorumlar yapıldı.

Yani kısaca hukuk,

Değerli arkadaşlarım, şimdi bu oluşan kurul Cumhurbaşkanlığının atayacağı 4 üye, Adalet Akademisinden seçilecek bir üyeyle oluşacak ve Türkiye'de görev yapacak hakim ve savcıları atayacak tayin, terfi bütün özlük işleri de dahil bütün organizasyonlarını yapacak.

Şimdi sade bir yurttaşız, adliyeye
işimiz düştü. Bu tartışmaların dışında sürece bakalım istiyorum. Şimdi yurttaş olarak adliyede bir işim olduğunda ben hukuk ve adalet mi arayacağım, yoksa benim sorunumla ilgili kim karşımda muhatapsa onun siyasi bağını mı soruşturacağım, siyasi bağlantımı arayacağım ve benimle ilgili konuyu bu şekilde halletmeye mi çalışacağım. Yani kim etkili olacak siyaseten ya da değişik odaklardan benimle ilgili sorunun çözümüne bunların peşine mi düşeceğim. Bunlar küçük günlük işler diyebilirsiniz. Ya siyasi güçlerini kullanarak büyük hırsızlık, yolsuzluk olaylarına konu olanlar ne yapacak? Onlarla ilgili duran, durdurulan, devam eder gibi gözüken veya farklı yönlere çekilen soruşturmalar ne olacak? Bunlar Türkiye'nin önünde soru işaretleri ama sakın ha bir baklava filan çalmayasınız. Ya da sokakta yüzünüze maske takıp bir pankartla dolaşmayasınız. Bunlar son derece tehlikeli.

Şimdi çeşitli odaklarla ilişkilendirilmiş hakim ve savcılar bu süreçlere nasıl yaklaşacaklar? Özet olarak söylüyorum bunu tüm yurttaşlarımızla da paylaşmak istiyorum. Ne yazık ki hukuk devleti, hani reklamlarda vardır ya hukuk devleti itinayla hukuk devleti olmaktan çıkartılmıştır. Yani eğer bir devlet hukuk devleti olma özelliğini yitirir ise devlet olma kavramı da tartışmaya açılır. Yargı bağımsızlığı, yargıç güvencesi, hukukun üstünlüğü, adil yargılanma hakkı, bunlar evrensel kavramlar. Şuanda bunlar Türkiye'nin hukuk sistemi içerisinde maalesef karşılığını bulan kavramlar değildir. Ne yasalarda, ne yönetmeliklerde, ne bu seçimin sonucunda oluşan kurulların yapısında. Hepsi kağıt üzerinde yani yargı bağlılığı sözkonusu Türkiye'de. Hukukun siyasetin emir kulu oluşu sözkonusu. Suça ceza değil, suçlu zanlıyla ortaya getirilen kişinin siyasi kimliğine ya da pozisyonuna göre karar verileceği, aklanıp ya da cezalandırılacağı bir dönem devlet eliyle yapılandırılmış oluyor. Özet bu. Nasıl düzelecek? Herhalde topyekûn bir genel düzenleme içerisinde bu konuda tekrar ele alınması gere
kecek.

Değerli arkadaşlarım, hepimiz izliyoruz Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra şimdi Başbakanlık görevinin fiilen askıya alındığı bir döneme girdik. Bunu her gün yaşıyoruz, her gün görüyoruz. Yani ortada bir şahsiyet var her konunun uzmanı, her sıfatın sahibi bu kişi. Her uygulamanın emir vericisi. Yani Türkiye'yi karıştırmaya bu sıfatlarla devam ediyor.

Şimdi kendisine başrol filan verilip Başbakanlık sıfatı yakasına iliştirildiğini zanneden bir de Küçük Hüsamettin rolünde biri var Türkiye'de. Biraz karikatürize ediyoruz. Öyle ya bir yani işgal ettiği makamın ağırlığına kavuşsun, muhatap alın beni diye bağırıyor ama çık bakalım sen şu Küçük Hüsamettin rolünden bir.

Şimdi burada Sayın Davutoğlu'nun yetkileri var gibi gözüküyor ama kullanması mümkün değil. Bir müsteşar dahi atayamıyor biliyorsunuz. Yetkide, eylemde Cumhurbaşkanı sıfatı taşıyan kişinin ehliyetinde bulunuyor. Kağıt üzerinde adının önünde sadece Başbakan yazması protokolde ona bir yer sağlıyor. Bütün özellik bu şuanda. Cumhurbaşkanını nasıl tarif ediyor bizim anayasamız? Sorumsuz kişi olarak tarif ediyor. Şimdi her noktada, her konuda mevcut Başbakanı bu kişi maalesef figüran olarak kullanmaya sevk ediyor. Uygulamalar bu şekilde. Anayasada açıkça yazan tarafsızlık ilkesi Cumhurbaşkanının görevleriyle ilgili kısmı söyl
üyorum. Tamamen askıda, yok öyle bir şey. Bu makamda bunları söylememeliyim ama diyor tutamıyor o dilini. Yine kendi üslubuna, jargonuna göre dümdüz gidiveriyor.

Değerli arkadaşlarım, yani bütün kavramlar delik deşik, bütün uygulamalar ortada.

Şimdi bir diğer konu. Bu konuda çok konuştu, dün Sayın Genel Başkanımızda açıklamalar yaptı. Sayın Davutoğlu'nun siyaseten ergenliğe ulaşmasını hepimiz istiyoruz. Bu söz alçaltıcı bir söz değil. Tam tersine şuanda görev yaptığı makamın ağırlığını ve sorumluluğunu taşımasını herkes bekliyor. Yani şu gölgeden çıkması lazım. Ne kadar müsaade eder o gölgenin sahibi onu bilmiyorum.

Şimdi bir değer konu, parlamentoya getirilmesi hazırlıkları yapılan ve dün sevk edildiği ifade edilen emniyet güçlerinin yetkilerinin arttırılması, ceza kanunundaki bazı değişikliklerle ilgili oldukça önemli bir kanun tasarısı var, teklifi var daha doğrusu. İki milletvekili tarafından sipariş üzerine yapılan bir teklif.

Değerli arkadaşlarım, bu yasanın tümü tartışılacak önümüzdeki günlerde. Grup başkanvekillerimizde detaylarına girecek ama kuşbakışı şöyle özetleyebiliriz. Bir panik yasasıyla bir 12 Eylül'ü anımsatan bir yasa düzenlemesiyle karşı karşıya Türkiye. Niye panik yasası dedim? Bir şeylere hakim olamadınız gördünüz. Yani Türkiye'yi uçuruma götürmeniz an meselesi. Türkiye'nin karışması ya da girdiğiniz ilişkilerle karıştırılması an meselesi. Bir panik yasasına ihtiyaç duyuyorsunuz. Onun için panik yasası dedim. Baktığınız zaman özüne 12 Eylül'ü anımsatmayan bir takım yaptırımlar getiriyor, uygulamalar getiriyor.

Değerli arkadaşlarım, son yaşanan kışkırtma ve provokasyon olaylarına değineceğim. Şimdi bunlar gerekçe gösterilerek en temel demokratik haklar, kişisel özgürlükler hepsi kelepçelenmek isteniyor. Bir devlet kelepçesi takılmak isteniyor. Neye? Bireysel hak ve özgürlüklere. Telefon dinlemeleri, önleyici gözaltına alma kavramı veya gözaltında tutma yetkisi. Tutuklulukla ilgili yeni düzenlemeler, bir takım yeni katalog suçlar imal edilmesi. 12 Eylül benzetmesini onun için yaptım. Bütün bunlar kabul edilmesi mümkün olmayan uygulamalar, teklifler.

Şimdi, efendim AB müktesebatı böyle. Efendim Alman modeli böyle. Moda var ya şimdi basında da izliyorsunuz. Efendim işte İngiliz modeli böyle. Şimdi senin amacın ne kardeşim? Almanya'da öyle değil hiç çarpıtma. Girdiğin baskı polis devleti oluşturma yolunda hiç kendine kalkan arama, sığınacak bir gerekçe yaratma. Orada öyle değil o işler. Orada sicilli, takip edilen, radikal terör örgütlerinin eylem ve hareket kabiliyetini takip etmek adına alınan bir takım düzenlemeler var. Toplumun tümünü kapsayan kişisel hak ve özgürlüklere tecavüz eden, onu kontrol altına almak isteyen bir devlet polisi yaratmaya dönük bir yasal düzenleme bu ülkelerde yok, AB müktesebatında da yok. Hiç çarpıtma. Sayın Bozkır'a da biraz acıyarak yaklaşıyorum. Acımayı yaptığı görevle içinde bulunduğu hükümetin AB boyutunda takındığı tavırların uyumsuzluğundan söylüyorum. Zor bir görev. AB müktesebatı çok farklı, kişisel hak ve özgürlükler demokrasi kavramında mensup olduğu hükümetin getirdiği yasa teklifleri kendisini orada ifade etmesine olanak vermeyecek kadar sıkıntı yaratacak uygulamalar.

Değerli arkadaşlarım, tabi bu faşizme çeyrek kala uygulamalarına karşı Cumhuriyet Halk Partisi olarak hem siyasi, hem hukuki mücadelemizi vermeye bütün gayretimizle devam edeceğiz.

Hayali Başbakanın dünkü açıklamaları aslında siyasetten çok mizaha konu olabilecek bazı açıklamalar değinmeden geçemeyeceğim. Biliyorsunuz gaza mı geldi denir, aşka mı geldi denir grup konuşması sırasında yapay tezahüratlar karşısında bir TOMA yakılırsa 10 tanesini yaparız diyor. Yani zaten senin koltuğun titriyor kardeşim. Zaten sen ayaklarının üzerinde duramıyorsun. Ne diyelim şimdi sana bu benzetmeden sonra? TOMA Ahmet mi diyelim? Yani o kadar çok sıfatın olmaya başladı ki 3 ay içinde bizde karıştırdık artık. Kendin istiyorsun bunları. Yani TOMA Ahmet dedirtecek kadar çarpık ifadelerde bulunabiliyor.

Değerli arkadaşlarım, önemli konulardan bir tanesi belki de en önemlisi Suriye'deki gelişmeler. Dün Sayın Genel Başkanımız grup konuşmasında görüşlerimizi özetledi. Bir kere tekrar etmekte yarar görüyorum. Bakın bunu Cuma günü de bir kısmını söyledim. Hatırlatacağız, çünkü hiçbir şey yaşanmamış gibi, kendileri hiçbir olayın içinde olmamışlar gibi, dün yokmuş gibi bugünü tarif etme alışkanlığından bu arkadaşları çıkartmak gerekiyor. Siz dün buydunuz, bu söylendiğinde siz bunlara gözünü kapattınız, sırtınızı döndünüz. Ne dedik biz? Eli kanlı terör örgütleriyle al külah ver takke tarzı veya al takke ver külah tarzı gizli kapaklı ilişkilere girerseniz sonunda Türkiye'yi felakete sürüklersiniz dedik. Dedik değil mi? Cevap? Her yerde işte Ce Ha Pe zihniyeti bu söylenen. İzlediğiniz mezhep odaklı politika ile yanı başınızda ellerinizle besleyip büyüttüğünüz dünyanın en vahşi terör örgütlerinin eylemlerini Türkiye içine ithal edersiniz, Türkiye'ye taşırsınız, Türkiye'yi terör odağı cenneti yaparsınız dedik. İşte Ce Ha Pe hep böyle biz büyük devlet olmak istiyoruz, rüyalarımız var, dün bahsediyor ya rüyalarından. Rüyalarımız var Ce Ha Pe buna karşı çıkıyor söyledikleri. Kendi siyasi çıkarlarınız için hayallere dayalı dış politika tercihlerinizi değiştirin. Yanlışın neresinden dönerseniz kardır dedik. Türkiye'yi uçuruma götürüyorsunuz dedik. Cumhuriyet Halk Partisi bu Esad'ın hamiliğine soyundu fotoğraf çektirenler bilir dedi. Sosyal medyada çeşit çeşit Esad - Erdoğan maailecek fotoğraflar yayınlanmaya başladı. Fotoğraf çektirenler bilir denince.

Değerli arkadaşlarım, insanlarımızı ırk, mezhep, yaşam tarzı gibi konularda ayrıştırmayın, kıymayın, kamplaştırmayın Türkiye'ye en büyük kötülüğü yaparsınız dedik Cumhuriyet Halk Partisi böyledir, faşisttir, tek tipçidir suçlaması getirdiler. Kürt sorunu bir demokratikleşememe sorunudur, yurttaşlık temelinde eşit hukuku paylaşan, eşit yurttaşlık temelinde şeffaf, açık, mert bütün milletin önünde meşru zeminde bu sorun tartışılmalıdır dedik Cumhuriyet Halk Partisi çözüme de, barışa da karşıdır dediler. Utanmazca bunu da söylediler, kullandılar.

Şimdi değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin bilmesi gereken şu bu hususta. Bunu açıklıkla söylüyorum. Hükümet ve İmralı'daki Abdullah Öcalan stratejik işbirliklerini sürdürüyorlar. Hani ilk zamanlar görüşen, görüştüğümüzü ispatlayan şerefsizdir diyordu ya Türk Dil Kurumunda şerefsiz sözünün karşılığındaki anlamı bile değiştirmek gerekiyor. Stratejik işbirliğine devam ediyorsunuz hiç başka yerden suçlu arama. Masayı kuran sensin, masanın ucunda oturan sensin. Masanın diğer ucunda da en kanlı terör örgütlerinden birinin şuandaki lideri oturuyor. Örnek mi istiyorsunuz? Geçtik Oslo'yu, şunu bunu geçtik bugüne gelelim. Kobani dolayısıyla HDP bir çağrı yaptı, sokak çağrısı yaptı. Bugün Hürriyet'in manşetinde HDP içinde görev yapan bir milletvekilinin serzenişlerini görebilirsiniz. Yanlış yaptık diyor, engel olmalıydık diyor okumuşsunuzdur.

Şimdi sokaklar karışınca panik içerisinde tekrar Abdullah Öcalan'a başvuruyorsunuz, kurduğunuz iletişim sistemiyle oradan bir mesaj çıkarttırıp tekrar sakinleştirme operasyonu yapıyorsunuz.

Değerli arkadaşlarım, bakın 2007, 2009, 2011, 2014 yerel ve cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesindeki meydan konuşmalarına bir bakın. Etnik ve mezhepçi yaklaşım eksenine oturttu mu o zaman Başbakan bu işi? Oturttu. Peki aynı taktiği izleyen Başbakan birdenbire 3 yıldır masada halvet oldukları kişilerle her adımı birlikte kararlaştırdıkları Kandil - İmralı - HDP üçlüsüyle şimdi kavga ve çatışma stratejisine yöneldiler. Düşünmek gerekiyor. Ballı börektiniz, yediğiniz ayrı gitmiyordu. Mesajlar geliyor gidiyor. Devlet size çalışıyordu. Bu strateji değişikliği neden şimdi? Yani PKK'nın başındaki kişiyle mektuplaşan, mesajlaşan, çözüm sürecini el ele yürüten ne olduğu da belli değil ve süreci hiçbir şeye feda etmeyeceğini ilan eden Cumhurbaşkanı ve Başbakan ne olduysa birdenbire muhatap aldıkları terörist, terör örgütü olduklarını görüştüklerinin, IŞİD'den bir farklarının olmadığını hatırladılar ve bunu yinelemeye, satmaya başladılar kamuoyuna. Yeni malzeme bu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 17 - 25 Aralık bu büyük rüşvet ve yolsuzluk soruşturmaları sonrasında düşman ilan ettiği paralel yapı gibi hani o diyordu ya Allah şahittir ne istediniz vermedik sözü meşhur oldu biliyorsunuz. Şimdi aynısını peşinden safmışız, aldandık dediler. Şimdi aynısını PKK, İmralı, Kandil, HDP için söylemeye başladılar. Yani ne istediniz de vermedik masada. Kimse bilmiyor kimin ne istediğini bunların ne karşılığında ne verdiğini? Şuana kadar bilmiyor kamuoyu. Onun için meşru zemin dedik, meşru siyasi aktörler dedik, açıklık dedik, şeffaflık dedik.

Değerli arkadaşlarım, İmralı'da Öcalan hükümete yönelik son mesajında 30 Eylül'e kadar bir yol haritası açıklamalarını, aksi halde çözüm sürecinin sona ereceğini tehditkar bir ifadeyle dile getirirken Cumhurbaşkanı ve Başbakana da 15 Ekim son tarihtir diye bugün itibariyle bir işaret yolladı. Yani şimdi hükümet bu 15 Ekim açıklamasına göre bir strateji peşinde. Yani o zaman bakanlar kurulu toplandı o tarihte. Hemen değerlendirdiler. Hükümet sözcüsü çıktı hani çok uzun konuşan ama çok az söyleme başarısını gösteren hükümet sözcüsü yol haritasının Cumhurbaşkanına sunulduğunu, aynı günde Başbakan HDP Eş Başkanıyla bir görüşme yaptığını, bunların hepsini açıkladı.

Değerli arkadaşlarım, buradan da tehdit ve şantajın her ne kadar Başbakan ve Cumhurbaşkanı sert söylemlere yönelseler de dışarıya karşı göstermelik olduğunu aslında İmralı ve Kandil'in taleplerinin anında bunların nezdinde karşılık bulduğunu ortaya koyuyor.

Şimdi kim kiminle iş tutuyor? Mesele bu. Hiç böyle kalkıp da Cumhuriyet Halk Partisini farklı bir kulvardaymış gibi gösterme, farklı bir çizgideymiş gibi gösterme, evet Kürt sorunu vardır, evet bu bir demokratikleşememe sorunudur. Evet insan hakkı ihlalleri vardır. Türkiye bunu eşit hukuku paylaşan eşit yurttaşlık temelinde meşru zeminde milletin hakemliğinde tartışmalıdır diyoruz ama sen gizli kapaklı pazarlıkla iş yapıyorsun.

Değerli arkadaşlarım, şurası çok açık. Silah zoruyla çözüm dayatması ne kadar yanlışsa kişisel siyasi çıkarları için bu masada terör temsilcilerini muhatap almakta o derece yanlıştır. Terör tehdidi, şantajı ve girişimleriyle Türkiye'nin anayasal düzenini müzakere etmeye kalkışmak Türkiye'nin böyle bir süreçten kazançlı çıkmasını beklemek hayalciliktir. Söyledik yaşıyoruz. Sık sık vatana ihanetten bahsediyorlar. İhanet o kadar ucuz bir kavram ki bunlar için çok sık kullanıyorlar rakipleri için.

Şimdi bütün bu söylediklerimden, yaşadıklarımızdan sonra vatana ihanet sözü kimin sicilinde tescilli, kimin siyaset sicilinde tescilli? Ortada.

Bir başka gelişme bu konuyla bağlantılı. Koalisyon güçleri ve ABD'nin önerdiği, hükümetin kabul ettiği açıklanan Suriye'deki ılımlı muhaliflerin Türkiye'de Esad rejimine karşı savaşmak üzere eğitilmesi, donatılması ve savaş alanına gönderilmesi projesi. Biliyorsunuz ABD Dışişleri Bakanlığı ya da Başkanlık Sözcüsü Türkiye'nin bu projeyi kabul ettiğini açıkladı. Ilımlı muhaliflerin Türkiye'de özel eğitimden geçirip Suriye'ye gönderilecekleri konuşuluyor. Siz bunu yapıyordunuz zaten. Bunlarda belgelendi. Milletvekillerimiz gitti Hatay'daki kamplara sokmadınız. Orada ne idüğü belirsiz bir takım insanların sizin eğitiminizden geçtiği, silahlandırıldığı, Suriye'ye gönderildiğini bütün dünya alem biliyor. Şimdi bunu uluslararası bir koalisyon projesi olarak üstleniyorsunuz. Kim bu ılımlı muhalifler? Kim bunlar? Yani bir şekilde o eğittikleriniz daha sonra IŞİD'e insan malzemesi oldu. Şimdi de aynısı, aynısı olacak. Yani IŞİD'e terörist malzemesi yetiştirmek için Türkiye laboratuvar olarak kullanılacak.

Değerli arkadaşlarım, böyle bir taahhüdü, böyle bir söz vermeyi nasıl göze alabiliyorlar hayret etmek gerekiyor. Hangi uluslararası hukuk komşu ülkelerle savaşmak için kendi topraklarında adam eğitme ve onu silahlandırma yetkisi veriyor sana? Hangi uluslararası hukuk?

Değerli basın mensupları, Türkiye'nin bölgedeki çatışmalara doğrudan veya dolaylı yardımda bulunmasının ülkemize yönelik terör saldırısı riskini artırdığı açıktır. Dün Gaziantep'te 150 kilo C4 patlayıcı, 20 tane de intihar saldırısı ceketi yakalandı. Piknik yapmak için gelmedi değil mi onlar? Yani Türkiye'yi nelere gebe bırakıyorsunuz? Türkiye'yi çeşitli terör eylemlerinin hedefi haline getiriyorsunuz ve söylemiştik o terörü ithal edersiniz dedik Türkiye'ye. hatta bu işlerin başlangıcında söyledik. Evi camdan olan komşunun damına taş atmaz dedik. Senin evin camdan, kendi sorunların var. Bu gelişme söylediğimiz tehlikenin büyüklüğünü, riskin büyüklüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Değerli arkadaşlarım, bunlar karşı misilleme terör eylemlerini Türkiye'ye davet eder. İstihbarat diye bir şey bırakmadınız. İstihbaratı özel parti istihbaratı yaptınız. Milli İstihbarat kavramından milliyi çıkarttınız özel istihbarat haline getirdiniz. Özel dokunulmazlıkla donattınız. Şimdi özel polis yasalarıyla çok daha daraltıyorsunuz olayı. Yani Türkiye'yi belaya soktunuz, belayı da Türkiye'ye davet ediyorsunuz.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye'yi zaten hem PKK, hem bu radikal vahşi terör örgütlerinin boy hedefi haline getiren bu iktidar kendine bir şekilde çekidüzen vermelidir diyoruz ama pek öyle bir niyetleri gözükmüyor.

Şimdi sağduyulu bu tespitlere gelecek cevaplar belli başta da söylediğim gibi. Siz Esad'ı destekliyorsunuz. Görmeyen gözünüze, duymayan kulağınıza, yani var gibi görünen tartışmalı aklınıza bir kere daha hitap ediyoruz. Bizim Esad'la mesadla bir derdimiz yok, bir işimizde yok. Biz Suriye'nin toprak bütünlüğünü, Suriye'de yaşayan insanların kardeşliğini ve Suriye'nin demokrasisini savunuyoruz. Bu kadar açık, bu kadar net. Sen anlama hala lafı çevir Cumhuriyet Halk Partisini suçlamak için bir gerekçe çıkart. Yani Esad'ı ve totaliter rejimini hiçbir zaman desteklemedik. 40 kere söyledik, 500 kere söyledik.

Değerli arkadaşlarım, biz savaş ve çatışma istemiyoruz. Biz barış, huzur, kardeşlik ve iyi komşuluk istiyoruz. Gerçekleşmesi mümkün olmayan safsata ve hayallerinizle Türkiye'nin başını içeride ve dışarıda daha fazla belaya sokmayın diyoruz. Özeti bu bu konudaki gelişmelerinde.

Bir diğer konu Cumhuriyet Halk Partisinin kendi parti içiyle ilgili tartışmalar. Bu konuda görüşme yapılacak Merkez Yönetim Kurulunda kongre süreçleriyle ilgili. Daha sonra bu konuyla ilgili Örgütten Sorumlu arkadaşlarımız açıklama yaparlar. Daha görüşülmedi henüz görüşülecek. Ben sadece bu haftanın gündemini değerlendirebilmek için aranızdayım. Şimdi bende toplantıya geri döneceğim."

Anahtar Kelimeler
    Çarşamba, 15 Ekim 2014 09:46

Bağlantılı Konular