Kılıçdaroğlu: "Hangi namustan, şereften bahsediyorsun?"

Kemal Kılıçdaroğlu: "Son günlerdeki konuşmalarına bakın, tarafsızmış, partiler üstüymüş. Ne partiler üstü, partilerin altında kaldın. Hayatı boyunca yalan söylemiş birisinin. TBMM'de yemin ederken yalan söylemesini içimize sindiremedik, katılmadık, ne kadar doğru yaptığımız ortaya çıktı."

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun 14.10.2014 tarihinde grıp genel kurulu toplantısında yaptığı konuşma şöyle;

"Değerli arkadaşlarım, bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım; bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi 24. Dönemin son yasama yılını başlattı. 1 Ekimde başladı ama araya tatiller girdi, dolayısıyla bugün fiilen 24. Dönemin son günü başlamış oluyor. Bu süreç içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin halkımızın beklediği sorunları çözme konusunda daha tutarlı ve daha kararlı bir tavır takınmasını yürekten talep ediyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Ulusal Kurtuluş Savaşımızla beraber vücut bulmuş, 1920'de açılmış, 1923'te cumhuriyeti ilan etmiş, dolayısıyla yetkiyi halifeden alıp, padişahtan alıp halka vermiş olan bir Meclistir. Bu Meclisin adı Gazi Meclistir. Ulusal Kurtuluş Savaşını Gazi Meclis yönetmiştir. Dolayısıyla, parlamentonun işlevi, parlamentonun gücü her zaman beklediğimizden daha iyi bir çıtayı yakalamak zorundadır. Parlamentonun özellikle yürütme organının yan unsuru hâline gelmesi, yürütme organının arka bahçesi hâline gelmesi bizim kabul edeceğimiz bir uygulama değildir. Parlamento denetim yetkisini de kullanmalıdır.

Değerli arkadaşlarım, 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı, 20 Ocak 1921'de ilk anayasa Teşkilatı Esasiye Kanunu kabul edildi. O yasada öngörülen temel maddelerden birisi "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir" Anayasamızda temel vurgudur, ilk anayasamızdaki temel vurgu budur. Daha sonra 1924 Anayasasında, Egemenliğin Kayıtsız Şartsız Millete ait olduğu yine belirtilmiştir. 1924 Anayasasının 8'inci maddesinde önemli bir düzenleme daha vardır." Millet adına yargı yetkisini bağımsız mahkemeler kullanır" diyor. Demek ki bizim kültürümüzde, bizim tarihimizde, bizim kuruluşumuzda iki temel öge vardır. Bir, parlamenter sistem; iki, bağımsız yargı. Bugün geldiğimiz noktada parlamenter sistemle sorunu olan bir siyasal iktidar var. "Parlamenter sistemi kaldıracağım" diyor, bunun arayışları içinde. Parlamenter sistemin eksiği olabilir, oturup telafi ederiz. Ağır aksak yürüyebilir, hızlandırırız ama toptan kaldıracağım, kendi kafama göre, kendi anlayışıma göre ve kendim için başka bir sistem getireceğim. Böyle bir anlayışa Cumhuriyet Halk Partisi olarak asla ve asla izin vermeyeceğiz.


İkinci temel nokta, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı. Eğer bir ülkede yargı bağımsızsa ve tarafsızsa orada demokrasi var demektir. Orada sokaktaki vatandaş "Ben adaleti arıyorum" diyebilir. Mevkisi, makamı ne olursa olsun herkesin başvuracağı yer bağımsız yargıdır. Yargının siyasi otoritenin arka bahçesine dönüştürülmesi en büyük darbeyi demokrasiye vurur. Bunun da kabul edilecek tarafı yoktur. Bu vesileyle yeni seçilen Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerine seslenmek isterim, yargıyı yargı yapacak olan sizlersiniz. Yargıyı saygın kılacak olan sizlersiniz. Adalete güven duyulmasını sağlayacak olanlar sizlersiniz. Kendinizi siyasi otoritenin arka bahçesi hâline getirirseniz halkla yargı arasında ciddi bir güvensizlik doğar. Bu güvensizliği yaratan biz değiliz. Bu güvensizliği geçmişte yaratan sizin arkadaşlarınızdı. Ben Ergenekon davası yargıçlarına şunu söylemiştim bu kürsüden: Çocuklarınıza ileride "benim babam yargıçtı" diyebilecek bir mirası bile bırakmadınız çünkü onlar, utanacaklardır "Babam Ergenekon'da hâkimdi" diyemeyeceklerdir.  Parlamenter sisteme sahip çıkmak milli egemenliğe sahip çıkmak demektir. Parlamenter sisteme sahip çıkmak" egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" söylemine sahip çıkmaktır.  Parlamentoda görev alanlar kimin milletvekili? Milletin vekili; Başkanın vekili değil, başka bir otoritenin vekili değil, Türk halkının vekili olarak burada görev yapıyorlar. O zaman parlamenter sistemi her ortamda savunacağız eğer egemenlik kayıtsız şartsız milletinse.

Bir şey daha var. Bir ülkenin yönetim tarzını o ülkenin tarihi, birikimi, kültürü belirler. 200 yıllık bir parlamenter deneyimimiz var. 200 yılı bir günde silip atacağız, yerine beyefendinin istediği yeni bir yönetimi getireceğiz. Bu, doğru değil. Herkesin yeniden düşünmesi lazım. Özellikle bu ülkenin aydınlarına büyük görev düşüyor. Yazarken çizerken bütün bu ayrıntıları toplumun önüne koymak zorundalar. Havuz medyasına seslenmiyorum, onlar zaten havuzda kendi alemlerini yaşıyorlar; bankadan paralar geliyor, evler, apartmanlar, yalılar, katlar gidiyor onlara zaten.

Parlamentonun bir görevi daha var, yürütme organını denetlemek. Madem ki yasama, yargı ve yürütme diye üç ayrı güç var, erk var, o zaman Parlamento, yasama organı yürütmeyi denetleyebilmeli, yürütme parlamentoyu denetlememeli, arka bahçesi hâline dönüştürmemeli.  Şikâyetlerini elbette ki yapacaktır. Parlamentodan bir yasa geçmiyorsa çıkıp şikâyetini yapabilmeli ama yasama organı da hangi gerekçeyle buna izin vermediğini çıkıp rahatlıkla dile getirebilmeli. Denetim yetkisini mutlaka kullanmalıdır. Şu anda gördüğümüz tablo şu: Türkiye Büyük Millet Meclisinde denetim yetkisini kullanan, hukukun üstünlüğünü savunan tek bir parti var, o da Cumhuriyet Halk Partisidir.  Belki vatandaşlarım diyecekler ki, ey Kılıçdaroğlu nereden bunu çıkardın? Diğer başka partiler de var. Ben size söyleyeyim. Neden sadece Cumhuriyet Halk Partisi bunu yapıyor? Hukuka sahip çıkıyor, hukukun üstünlüğüne sahip çıkıyor, demokrasiye sahip çıkıyor, vatandaşların sorunlarına sahip çıkıyor. Bakın iktidarın ezici bir gücü var parlamentoda. Cumhuriyet Halk Partisinin muhalefeti karşısında arada bir kaba güç gösterisi yapmak zorunda kalıyor. Bu, bizim muhalefetimizin gücünü gösterir. Kaba güçle belli yasaları Parlamentodan geçirmek istiyorlar. Biz kaba güce de direndik. Şimdi bakın değerli arkadaşlar, Parlamento kapanmadan önce bir torba yasa getirdiler. Hani şu Soma'da 301 maden şehidimiz vardı, onların sorunlarına sözde çözüm üreteceklerdi. Oraya madde koydular. Üst düzey bürokratlar görevden alınacak. Diğerleri de, herkes görevden alınabilir. Görevden alınacak ama eğer görevden alınan "Ben haksızlığa uğradım" diye yargıya gidip başvurursa ve kazanırsa "Yargı "sen haklısın, seni boşu boşuna görevden aldılar derlerse" efendim, onun görevine iadesini biz hemen yapmayalım. Ne zaman yapalım? İki yıl geçtikten sonra yapalım. İki yıl sonra ne olacak? O göreve atamayabilirim seni hatta hiç uygulamayabilirim kararı. Peki, ne yapacağız? Getirdikleri düzenleme şu: "Eğer yargı kararına uyulmuyorsa uymayan kişi hakkında cezai ve idari kovuşturma açılamaz" diyor yani yargı kararını at çöp sepetine diyor. Buradan bütün kamu görevlilerine sesleniyorum, iktidara destek veren memur sendikalarına da sesleniyorum: Bakın, AKP'ye gözü kapalı oy verdiniz, sizin hakkınızı yine biz savunuyoruz. Biz Anayasa Mahkemesine götürdük ve iptal ettirdik.  Eğer kim seni görevden alırsa, bağımsız yargı seni haklı görüyorsa oturacaksın kalkacaksın Cumhuriyet Halk Partisine yani halkın partisine teşekkür edeceksin, başka bir şey istemiyoruz.

İki: Biliyorsunuz değerli arkadaşlarım, özelleştirme yapılıyor. Bir siyasal iktidar "Ben özelleştirme yapacağım" diye oy alıp iktidara geliyorsa özelleştirme yapabilir ama hukukun üstünlüğüne uygun olarak özelleştirmeyi yapacak. Talan düzeni içinde, yandaşa kaynak aktarma anlayışı içinde bir özelleştirmenin olmaması gerekiyor. Eğer böyle bir özelleştirme yaparlarsa hak kaybına uğrayanlar mahkemeye başvuruyorlar "Bu özelleştirme doğru değildir" diyorlar. Mahkeme karar veriyor "Burada yaptığınız özelleştirmede kamu yararı yoktur, kamu zararı vardır, ben iptal ediyorum özelleştirmeyi" diyor. Doğrusu nedir? Mahkeme kararının uygulanmasıdır. Bunlar torba yasaya bir hüküm koydular. Dediler ki "Eğer böyle yalan, talan düzeni içinde bir fabrika, bir kamu tesisi özelleştirilmişse ve mahkeme bunun iptali yönünde karar vermişse o mahkeme kararını uygulamayacağız."

Değerli arkadaşlarım, böyle bir demokrasi olabilir mi? Böyle bir anlayış olabilir mi? Hani, bu milletin anasına küfreden birisi vardı ya, onu korumak için getiriyorlar. Ya, milletin anasına bu kadar küfretti, hâlâ onu niye koruyorsunuz siz? Hangi gerekçeyle koruyorsunuz siz? Bunun da üzerine gittik. Bakın, tüyü bitmemiş yetimin hakkını koruyan yine biziz. Anayasa Mahkemesine başvurduk, Anayasa Mahkemesi bunu da iptal etti.

Şimdi diyor ki "Demokrasinin, özgürlüğün güvencesi benim" diyor, Ahmet Bey söylüyor bunu, yeni Ahmet Bey. Efendim, özgürlüğün teminatıymış beyefendinin kendisi! Peki, kardeşim, özgürlüğün teminatıysan millet İnternet'e giriyor, İnternet'te belli yerlere bakıyor, sen o vatandaşı niye izliyorsun? Niye böyle bir yetki alıyorsun? Hangi gerekçeyle alıyorsun? Vatandaş hangi İnternet sitesine girdi, onun hesabını yapacak, onun defterini tutacak, onu fişleyecek, Abdülhamit dönemine geri döneceğiz.

Sevgili yurttaşlarım, senin özgürlük güvenceni başka bir yerde aramana gerek yok, senin özgürlük güvencen demokrasinin ve özgürlüğün yılmaz savunucusu Cumhuriyet Halk Partisi, buna inanmanızı istiyorum.  Bunun için de Anayasa Mahkemesine gittik, Anayasa Mahkemesi bunda da bizi haklı buldu, bunu da iptal etti. Demek ki Parlamentonun denetim yetkisini sağlıklı yapan, işleten tek parti var, Cumhuriyet Halk Partisidir. Bütün yurttaşlarımın bunu bilmesini isterim.  Cumhuriyet Halk Partisi sizin güvencenizdir, demokrasinin güvencesidir.

Değerli arkadaşlar, demokrasinin hikmeti iktidar değil muhalefettir. Her yönetimde bir iktidar vardır, monarşilerde vardır, diktatörlüklerde vardır ama sadece demokrasilerde muhalefet vardır. Muhalefetin erdemi budur, demokrasiyi güçlendirmesidir, aykırı seslerin dile getirilmesidir, muhalefet budur. Şimdi, oturup kalkıyorlar muhalefeti suçluyorlar. Muhalefet, halkın istemlerini parlamentoda dile getirendir. Muhalefet, farklı düşünceleri Türkiye'de dile getirendir. Muhalefet, iktidarın yanlışlarını halkın önüne koyandır. Eğer bir ülkede medya susturulmuşsa, bir ülkede insanlar konuşamaz hâle getirilmişse, bir ülkede aydınlar gerçeği yazmaktan korkmaya başlamışlarsa o ülkeyi siz zalimlere teslim etmiş olursunuz. Zalimin karşısında duran, mazlumu savunan da sadece ve sadece Cumhuriyet Halk Partisidir, herkesin bunu bilmesini isterim.

Değerli arkadaşlarım, Orta Doğu'da yaşananları biliyoruz, kan gövdeyi götürüyor. Hepimizin yüreği ağzımızda bugün ne olacak diye. Oysa 2002'de böyle bir olay yoktu. İktidarı devir aldıklarında ne terör vardı, ne Orta Doğu bataklığı vardı, huzurlu bir Türkiye vardı. Geldikleri nokta, kan gölüne boğulan bir Orta Doğu ve Orta Doğu bataklığını Türkiye'ye ithal eden bir iktidar, böyle bir yapıyla karşı karşıyayız. Bir tezkere getirdiler, tezkereye "Hayır" oyu verdik. Gerekçemiz çok açıktı. Sözcülerimiz Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde bu gerekçelerimizi açıkladılar. Şimdi hepimizin her gün televizyonlarda izlediği bir Kobani olayı var, orada insanlar öldürülüyor, masum insanlar, siviller öldürülüyor, siviller sürülüyor. Biz bu olayı oturduk konuştuk ve çözüm üretelim dedik. Kobani'yle ilgili özel bir görüş kaleme aldık ve bunu bir basın toplantısıyla kamuoyuyla paylaştım. Pek çok kanaldan olumlu ve olumsuz tepkiler geldi. Olumlu tepkilere bir şey demiyorum, olabilir; olumsuz tepkiler için şunu söylemek isterim:

Kobani neden önemli ve Türkiye için neden önemli? Bizim tezkeremizin ana amacı nedir? Daha doğrusu bizim görüşümüzün, önerdiğimiz tezkere taslağının ana amacı nedir?

Bir: Diyorlar ki "Efendim, Kobani'de siviller kalmadı, orada PKK unsurları var. Biz oraya niye gidelim? Dünyadan haberi olmayanların söylemidir bu arkadaşlar. 10 Ekim 2014, bundan dört gün önce Birleşmiş Milletler Suriye Özel Temsilcisinin yaptığı açıklamayı okuyorum: Çocuk ve yaşlı dâhil yüzlerce sivilin kentin içinde olduğu, 10-13 bin kişinin de Türkiye sınırı ile Kobani arasında bulunduğu söyleniyor. Birleşmiş Milletler diyor ki "IŞiD'in eline geçerse Kobani Sretviniçsa katliamına benzer bir katliam yaşanabilir."

Değerli arkadaşlarım, orada yaşayan Kürtlerin, Arapların, Türkmenlerin akrabaları Türkiye'de. Eğer orada bir katliam olursa o katliama kayıtsız kalmak doğru değildir. Biz Bosna-Hersek'te de kayıtsız kalmadık, başka yerlerde de kayıtsız kalmadık ama burnumuzun dibinde böyle bir olursa buna kayıtsız kalamayız. Kadınların ve çocukların gözümüzün önünde öldürüldüğü bir dönemde sessiz kalırsak Türkiye Orta Doğu'da büyük bir imaj kaybına uğrar. Biz büyük bir devletiz, güçlü bir devletiz biz. Sözü dinlenen bir devlet olmak zorundayız biz. İnsan hakları ihlalleri varsa ihlallere karış sesimizi çıkarmak zorundayız biz.

Kobani'nin ikinci önemi değerli arkadaşlarım, Türkiye'nin güvenliği açısından çok önemlidir. Neden Türkiye'nin güvenliği açısından önemlidir? Eğer IŞİD Kobani'yi alırsa 400 kilometrelik bir sınırda komşumuz IŞİD olacaktır, bir terör örgütüyle komşu olacağız. Bütün vatandaşlarımın şunu düşünmesini isterim: PKK terör örgütünün Kuzey Irak'ta neler yaptığını biliyoruz değil mi? Şimdi, 400 kilometrelik yeni bir hat daha açılacak. Başlangıçta bunu engelleyemezseniz sonra engelleyemezseniz. Biz ülkemizi seviyoruz, biz insanımızı seviyoruz, biz bu ülkede, bu coğrafyada kan akmasın istiyoruz, huzur içinde yaşamak istiyoruz.

Bir başka önemli nokta değerli arkadaşlarım, Kobani'nin önemi Suriye için de çok önemli. Biz, Suriye'nin toprak bütünlüğünü savunmuyor muyuz? Savunuyoruz. Irak'ın toprak bütünlüğünü savunuyor muyuz? Evet, savunuyoruz. Birleşmiş Milletler kararlarında bu var mı? Evet, var. Eğer Suriye parçalanırsa, IŞİD orada bir alana yerleşirse o zaman terörle iç içe, içli dışlı bir yapı ortaya çıkmış olacaktır. Suriye'deki kargaşa mutlaka Türkiye'ye de sıçrayacaktır.

Dördüncüsü, Kobani Orta Doğu'nun geleceği için de çok önemlidir. Türkiye için önemli, Suriye için önemli, Irak için önemli, orta Doğu için de önemlidir Kobani. IŞİD terör örgütünün Orta Doğu'da at koşturması kolay bir iş mi? Doğru bir iş mi? Buna hep beraber itiraz etmek zorundayız.

Biz öneride bulunduk olur veya olmaz ama önerimizin çok haklı olduğu ortaya çıktı ki yukarıdan aşağıya, en tepedekinden en aşağısına kadar Bremen mızıkacıları gibi çıktılar ve bizim önerimizin yanlışlığını anlatmaya başladılar.

Değerli arkadaşlar, terör kimden gelirse gelsin, teröre karşı durmak bir insanlık görevidir. Kimden gelirse gelsin, ister IŞİD'den ister PKK'dan kimden gelirse gelsin önünde dirençle durmak, mücadele etmek bizim görevimizdir. Bunu herkesin bilmesini isterim.

Şimdi bakınız, bizim önerimizde yabancı asker yok. Bizim önerimizde işgal yok. Bizim önerimizde insani amaçlarla gidiyoruz oradaki akrabalarımızı korumak için. Bizim önerimizde tampon bölge yok. Bizim önerimizde uçuşa yasak bölge yok. Şimdi bugün Sayın Devlet Bahçeli bir açıklama yapmış, bizim önerimizde karşı çıkmış. Karşı çıkmasını anlarım ama benim anlayamadığım nokta şu: Kendisinin onay verdiği tezkereyi acaba bilerek mi "Evet" dedi veya "Hayır" dedi? Bunu merak ediyorum.  Emin olun merak ediyorum. Neden biliyor musunuz? Bu ülkeye yabancı asker postalının gelmesine Cumhuriyet Halk Partisi olarak karşıyız, bir.  Biz hiçbir zaman buna evet demedik ama Bahçeli, sen "Evet" dedin. Farkında mısın "Evet" dedin.

İki: Biz, Suriye'nin toprak bütünlüğünü her zaman savunduk. Suriye'nin toprak bütünlüğünden söz etmeyen tezkereye sen "Evet" dedin. Biz tampon bölgeye karşı çıktık, sen tampon bölgeye "Evet" dedim. Biz, uçuşa yasak önerisine karşı çıktık, sen uçuşa yasak bölge önerisine "Evet" dedin, tezkereye "Evet" dedin.

Değerli arkadaşlarım, şunu söylemek isterim: AKP ne zaman sıkışsa koltuk değneği hazırdır, biliyorsunuz, ben de biliyorum.  Şimdi diyecekler ki "Efendim, biz ona PKK için evet dedik." Geçiniz onları. PKK için yabancı askere ihtiyaç mı var? PKK için tampon bölgeye ihtiyaç mı var? Uçuşa yasak bölgeye ihtiyaç mı var? Geçiniz onları.  Bizim milliyetçiliğimizden kimsenin şüphesi olmasın, bizim ulusalcılığımızdan kimsenin şüphesi olmasın.  Biz ülkemizin çıkarlarını savunuruz, geleceği düşünerek savununuz biz ülkemizin çıkarlarını. Biz ne söylüyorsak önce oturup kendi aramızda konuşuruz. Akıl akıldan üstündür, eğrisini doğrusu tartarız ve kararını ondan sonra veririz, ondan sonra çıkar düşüncemizi aktarırız.

Değerli arkadaşlarım, bizim tezkere önerimiz milli tezkeredir. Bizim askerimiz gidecek, yabancı asker istemiyoruz. Tampon bölge? İstemiyoruz. Dersini vereceğiz ve ülkemize geri döneceğiz. Bizde işgal de yok. O nedenle söylüyorum, büyük Türkiye'nin, güçlü Türkiye'nin yeri geldiği zaman teröre ders verebileceği bir tezkeredir o.

Değerli arkadaşlarım, önerimize ilk tepki Ahmet Beyden geldi. Diyor ki "Senin aklına ihtiyacımız yok, sen yeter ki sus." Şimdi, değerli arkadaşlarım, Başbakanlık koltuğunda oturan birisi eğer böyle konuşuyorsa ergenlik çağındaki bir çocuk düşüncesiyle konuşuyordur, yetişkin bir insanın dili böyle olmaz, akıllı bir insanın dili böyle olmaz. Ülkeyi yönetmeye talip olan birisinin dili böyle olmaz. Bakın, değerli arkadaşlarım, bizim kültürümüzde "Akıl akıldan üstündür" diye bir atasözü var. Aklı önceliyor bu. Akıl akıldan üstündür ne demektir? Kim çevreyi, dünyayı iyi sorguluyor, kim biliyor, oturup ben onunla konuşacağım, bunu anlatmak istiyor zaten, akıl akıldan üstündür.

İki: Hiçbir şey bilmiyorsanız koca Veysel'in güzel bir şiiri, türküsü var "Koyun kurt ile gezerdi fikirler başka başka olmasa" diye.  Böyledir. Farklı fikirler olacak. Sen ülkeyi yönetiyorsun, ne demek susun?

Değerli arkadaşlarım, bakın Mevlana'dan da bir parça okuyayım size. "Mademki köle değilsin, padişah gibin seslen. Görüşlerini, düşüncelerini istediğin gibi söyle" diyor büyük Mevlana.  O, bana "Sus" diyor.

Değerli arkadaşlarım, bizim kültürümüzde yok ama bizim inancımızda da böyle bir şey yok. Bizim inancımızda al düşünceni sakla, konuşma diye bir düşünce yok, tam tersine istişare kültürü vardır. Oturup konuşacağız, tartışacağız, bu kültür vardır yani meşveret yapacağız. "Yapacağın işi önce meşveret et" diyor. "Onlar işlerini istişare ederek yaparlar" diyor. Bizim inancımızda vardır bu ilkeler. Eğer siz bu ilkeleri görmezden geliyorsanız ben sizin kültürünüzü sorgularım, sizin inancınızı sorgularım.

Değerli arkadaşlarım, sadece bunu söyleyen bir kişinin kafasında demokrasi diye bir kavram yoktur, demokrasinin D'si bile yoktur. Ne demek "Sen sus, yeter ki sen konuşma?" Çünkü ben konuşunca o rahatsız oluyor. Ben konuşunca doğruları söylüyorum, doğrulardan rahatsız oluyor. Zaten benim konuşma gerekçem sen rahatsız olasın diye. Benim konuşma gerekçem sen doğruları bul diye ben konuşuyorum.

Bakın, sevgili Peygamberimizin de bu konuda çok güzel bir hadisi var. "İnsanı pişman eden kendi görüşlerindeki ısrarıdır. Akıllıya danışıp onu dinleyen doğruyu bulur, dinlemeyen pişman olur." Kardeşim, ben düşüncelerimi söylüyorum, alacaksın bakacaksın, oturacaksın tartacaksın kabul edersin veya etmezsin. Ben niye benim düşüncemi kabul ediyorsun veya niye kabul etmiyorsun diye bir eleştiri de getirmiyorum. Ama sen yanlış yapıyorsun, Türkiye'yi Orta Doğu bataklığının içine çekeceksin. O zaman benim bunu sorgulama hakkım vardır. Ben bunu sorgulamazsam Ana Muhalefet Partisin Genel Başkanı olarak görevimi yerine getirmemiş olurum. Bizim aklımıza ihtiyaçları yokmuş! Ben de arkadaşlara dedim ki ya, biz bugüne kadar ne söyledik bir çıkarın bakalım, bu Suriye konusunda, Irak konusunda ne söyledik bir çıkarın diye. Bu konuşmalar şöyle:

10 Ağustos 2011'de söylediğim şu: Suriye, Arap dünyasının sıradan bir ülkesi değildir. Bir Irak gibi değildir. Orta Doğu'nun kilit ülkelerinden birisidir. Oradaki bir huzursuzluk, çatışma, kargaşa Türkiye'ye yansır. Dış politika romantizm üzerine kurulamaz. 2011, haklı mıyız? Haklıyız. Akıllı bir adamın söyleyeceği cümleler mi? Evet. Biz bunları söyledik. Bugün geldiğimiz nokta nedir? Oradaki kargaşa Türkiye'ye sıçradı.

Değerli arkadaşlarım, 4 Aralık 2011, bir başka ülkede olay çıkarma amacında olan silahlı grupların Türkiye topraklarında eğitilmesi doğru değildir. Yabancı militanları getiriyorsunuz Türkiye'de eğitiyorsunuz, cebine para koyuyorsunuz, eline silah veriyorsunuz gönderiyorsunuz Suriye'ye "Git orada Müslümanları öldür" diyorsunuz. Biz bunu eleştirdik. Haklı mıyız? Haklıyız. Bugün yaşanan dramın nedeni nedir? Bu olaylardır. Bunu yapmayın, Türkiye zarar görür dedik ama yaptılar, zararı da Türkiye gördü. Reyhanlı'da 52 vatandaşımız öldü, Cilvegözü'nde 14 vatandaşımız öldü sorumlusu kim? Herhalde siyaseten sorumlusu bunlar, ülkeyi yönetenler.

Değerli arkadaşlarım, IŞİD'e destek vermeyin dedik. Çıktı dedi ki Ahmet Bey "IŞİD'e destek veriyorsunuz demek vatana ihanettir. Belgen varsa göster" vesaire vesaire.

Değerli arkadaşlarım, IŞİD'e destek verdiklerini herkes biliyor, bütün dünya biliyor. Belge mi istiyorsun sen. Sayın Ahmet Davutoğlu sana belge: Cumhuriyet Başsavcılığı Adana, bir savcının ifadesi bu değerli arkadaşlar, sıradan bir insan değil, bir savcının ifadesi bu terör örgütlerine silah gönderildiğine dair.

Yine bir başka resmî belge: Bu da arkadaşlar silahları götüren şoförlerin ifadeleri. Hangi belgeden söz ediyorsun? Şimdi belgeyi göstermezsem "vatana ihanet ediyorsun" demişti, şimdi ben ona soruyorum: Kim vatanına ihanet ediyor? Sevgili Ahmet Bey, kim vatanına ihanet ediyor?

"Efendim, biz tırlarla insani yardım malzemesi gönderiyorduk" diyorlar. Ben merak ediyorum, Recep Tayyip Erdoğan Somali'ye gitti ve insani yardım malzemesi götürdü. Bu malzemeleri götürürken basın mensuplarına götürdü, sanatçıları götürdü, bir sürü insanı götürdü âlây ı vâlâ ile bütün dünyaya ilan ettiler "Biz insani yardım malzemesi götürüyoruz." Madem insani yardım malzemesi götürüyorsan bu tırların içindeki silahlar kime gidiyor? Niye yasak diyorsun? Ve mahkemeye neden basın yasağı koyuyorsun? Bunların yayınlanması yasak, yasak var. Hani, insani yardımdı? "Efendim, biz onları Türkmenlere gönderiyorduk" İyi de Türkmenler diyorlar ki "Vallahi biz hiçbir şey almadık." O nedenle söylüyorum, IŞİD'in elindeki silahlar Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının, Davutoğlu marifetiyle gönderdiği ve kullandıkları silahlardır. Herkesin bunu çok iyi bilmesini isterim.  Mahkeme kararlarına yasak getirdiler, kimse görmesin duymasın. Aslında bütün dünya biliyor, herkes biliyor ama istedikleri şu: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları öğrenmesin. Bizim neler yaptığımızı öğrenmesinler diyorlar. Yoksa, bütün dünya bunların hepsini biliyor.

IŞİD petrol satıyor, günde 2-2,5 milyon dolarlık geliri var. Kime satıyor bu petrolü? Eleman devşiren büroları var Türkiye'de. Birisi Ankara'da burnumuzun dibince Hacı Bayram'da. Gidin Gaziantep'e, gidin İstanbul'a, IŞİD'e eleman devşiriyorlar bunlar. Belgeye ihtiyaç yok ki, git oraya sor veya istihbarat örgütlerinden birisini görevlendir sana her türlü bilgiyi versin.

Bakın, değerli arkadaşlarım, belki diyecekler ki yine "Senin aklına ihtiyacımız yok" Ben Konya Müftüsünün açıklamasını söyleyeyim de belki onun aklına ihtiyaçları olabilir. Konya Müftüsü Prof. Dr. Ali Akpınar açıklıyor. Ne zaman 10 Ekimde, yani dört gün önce açıklıyor. "Konya'dan 100 kişi gidip IŞİD'e katıldı" diyor. "Bombalama oldu bunlardan 10-15'i öldü" diyor. Peki, sen Başbakan değil misin? Sen ne yapıyorsun? Bu militanlar giderken sen bir yerlerden armut mu topluyordun? Bu ülkeyi yönetmeye sen talip değil miydin? Bu ülkenin sağlıklı yönetilmesi gerekmiyor mu? Sadece bu mu? Hayır. IŞİD'in hücreleri de var değerli arkadaşlarım. İstanbul'da toplantı yapıyorlar, gıyabi cenaze namazı kılıyorlar, üniversitede ellerinde palalarla öğrencilere saldırıyorlar, IŞİD militanları bunlar. Hükümet biliyor mu bunları? Elbette biliyor. Belge istiyor, her gün yaşanan olay var, hangi belgeden söz ediyorsun sen? Belgenin ötesine geçtik artık biz. Başka? Yurt dışından gelip Türkiye üzerinden IŞİD'e katılan binlerce kişi var. Bunlar kendileri açıklıyorlar zaten. "Gittik, İstanbul'a indik, Gaziantep'e gittik. Bizi karşıladılar. Orada eğittiler. Elimize silah verdiler, gönderdiler, IŞİD saflarında mücadele ediyoruz" diye kendi seslerinden, kendi görüntülerinden. İnternet'e girin bunların hepsini görebilirsiniz.

Değerli arkadaşlarım, daha da ötesi orada yaralanan IŞİD militanları Türkiye'ye getiriliyor, Türkiye'de tedavi ediliyor, sonra eline silah verilip tekrar oraya gönderiliyor. Bunu bilmeyen mi var? Bunları herkes biliyor. En son Amerikan Başkan Yardımcısı Biden'in açıklamaları gayet net, açık bir şekilde ifade etti. Özel bir görüşme olduğu için, açıkladığı için özür diledi, yalan söylediği için değil çünkü o toplumlarda yalan söylemek çok ağır bir suçtur. Yalan söyleyen bulunduğu makamda ikinci gün oturamaz. O özür diledi. Özel bir görüşmeydi, bunu açıklamamam gerekiyordu ve açıkladı. Herkesin bildiği olaylar bunlar değerli arkadaşlarım. Bunlar IŞİD'e destek var mı yok mu? Bu Hükümetin IŞİD'e açıkça desteği var.

Devam edelim. 6 Şubat 2012'de dedik ki bir uluslararası Suriye toplantısı yapalım diye çağrı yaptık. Buraya pek çok tarafı çağıralım ve bir çözüm önerelim, Türkiye'nin büyüklüğünü gösterelim. Suriye olayını ciddi ele aldığımızı bütün dünyaya ilan edelim dedik. Bizim önerimizi kabul etmediler. Bir süre sonra, 15 gün sonra aynı öneriyi Rusya yaptı, tıpış tıpış gittiler Rusya'ya, katıldılar oraya. Biz söylediğimiz zaman niye gelmiyorsun da Rusya teklif ettiği zaman gidiyorsun?

18 Nisan 2012 Türkiye Büyük Millet Meclisinde bu sefer bir öneri yaptık. Arkadaşlarım dediler ki Suriye konusunda gelin ortak bir deklarasyon yayınlayalım. Milletin ortak iradesini yayınlayalım. Bütün dünya Türkiye'nin pozisyonunu bilsin. Suriye'de barış için yaptığımız çağrıyı duysun. Suriye'nin geleceğini terör örgütleri değil Suriye halkı belirlesin. Bu insanlık dramına karşı bütün dünyayı hep birlikte sorumluluğa davet edelim. Türkiye Büyük Millet Meclisinde AKP Grubuna bu çağrıyı yaptık. Bunu da kabul etmediler. Sonunda bütün dünyada Türkiye ve AKP Hükümeti bu konuda yalnız kaldı.

Geldik 28 Ağustos 2012'ye, olaylar gittikçe büyüyor, gittikçe tırmanıyor, Türkiye sürecin içine he girdi ha girecek, bugünkü gibi bir pozisyon henüz oluşmamış ve ben Recep Tayyip Erdoğan'a 28 Ağustos 2012'de bir mektup gönderdim. Üç temel madde vardı mektupta. Mektubun birinci maddesi, Suriye'deki şiddet ve çatışmaların durdurulmaması hâlinde ülkenin parçalanması, iç savaş boyutlarının genişleyerek bölgesel ve uluslararası bir ihtilafa dönüşmesi de dışlanmayacak bir olasılıktır. 2012, bugün gerçekleşti.

İkinci madde: Suriye bir parçalanma sürecine girmektedir. Suriye'nin çökmesine, halkının daha fazla acı çekmesine, bunalımın ülke dışına taşınmasına izin verilmemeli. Tam tersine yüz binlerce Suriyeli şu anda Türkiye'nin sokaklarında, çocuklar dileniyorlar. Yazık günah değil mi bu insanlara?

Üçüncü madde: Türkiye Büyük Millet Meclisini olağanüstü toplayarak uluslararası bir konferans düzenleyelim. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin himayesinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri, Arap ligi, Avrupa Birliği, İran, Suriye'nin Arap komşuları ve Türkiye'nin katılacağı konferansa Suriye rejimi ve muhalefetinden temsilciler de davet edilsin. Müzakereler ateşkes, insani yardım akışı, ülkeden kaçanların dönüşüne ilişkin koşullar, yeni Anayasa ve seçim yasalarının oluşturulması da bu görüşmelerde kapsama alınması. Bütün bunlarda anlaşma olunca da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi onayıyla uluslararası bir barış gücü oluşturmak. İki yıl önce bu teklifleri yaptım, mektup yazdım ve bunların hiçbirisi olmadı.

Değerli arkadaşlarım, şunu bütün yurttaşlarımın bilmesini isterim: Biz şucu veya bucu değiliz; "Efendim, siz Esad'ı destekliyorsunuz, şunu destekliyorsunuz bunu destekliyorsunuz" bunların hepsi hikâye. Biz sadece ve sadece Orta Doğu'da kan akmasın istiyoruz. Biz sadece ve sadece kadınlar, çocuklar, yaşlılar mağdur olmasın diyoruz. Biz sadece ve sadece yüz binlerce aile başka ülkelerin topraklarına gitmesin istiyoruz. Biz sadece ve sadece ülkemizde değil, komşularımızda da huzur ve barış istiyoruz ve bunun mücadelesini veriyoruz. Bir iç savaşı körüklemiyoruz. Hukukun üstünlüğüne inanıyoruz, demokrasiye inanıyoruz, özgürlüklere inanıyoruz, biz bunu yapmak durumundayız. Türkiye'ye yakışın budur ve biz bunu hep savunduk ve savunmaya da devam ediyoruz.

Benim aklıma ihtiyaç duysalardı değerli arkadaşlar, Türkiye bugün Orta Doğu bataklığında olmazdı. Benim aklıma ihtiyaç duysalardı eğer bugün dış politika mezhep eksenli yürümezdi. Eğer benim aklıma itibar etselerdi yüz binlerce çocuk, Suriyeli aile, çocuk Türkiye'de perişanlık içinde yaşamazdı. Eğer benim aklıma itibar etselerdi Türkiye terör örgütlerine destek veren bir ülke konumunda olmazdı. Eğer benim aklıma, düşüncelerime itibar etselerdi bugün Türkiye Cumhuriyetinin Orta Doğu'daki rolü çok daha farklı idi. Barışın, sözü dinlenen bir ülke konumuna gelmiş olurdu. Tam tersine kargaşa yaratan, yalnız kalan bir ülke konumuna geldik. Diyorlar ya "Senin aklına ihtiyacımız yok." Benim aklıma ihtiyaç duyup duymaman hiç önemli değil. O, senin aklının kapasitesine bağlı olan bir olaydır. Ben ülkemi ve ülkemin insanlarını düşünüyorum, ülkemin perişan olmamasını istiyorum ben.  Benim aklımı dinleseydin başka bir ülkenin içişlerine karışmazdın. Yarın bir başka ülke çıkıp bizim içişlerimize karıştığında ne söyleyeceksin sen acaba?

Değerli arkadaşlarım, eğer benim aklımı dinleseydin Türkiye'de bu kadar kan akmazdı. Daha geçen gün, bir hafta önce 39 vatandaşımız öldü. Benim aklımı dinleseydin, söylediklerimi tutsaydın ne Reyhanlı olayı olurdu, ne Cilvegözü olayı olurdu.

Değerli arkadaşlarım, bütün bunların hepsini düşünmek zorundayız. Eğer benim söylediklerimi düşünseydin, yapsaydın Türkiye bugün Orta Doğu bataklığını kendi ülkesinin içine çekmezdi, geldiğimiz nokta budur.

Değerli arkadaşlarım, Sayın Davutoğlu 14 Eylülde, yani bir ay önce İstanbul Dolmabahçe'de gazetecilerin genel yayın yönetmenlerini topladı. Onlara başbakan olduğunu hatırlattı ve muhalefete de çağrı yaptı. Çağrı şu: "Muhatabınız benim." Bütün gazetelerde var, havuz medyası daha büyük manşetler atmış tabii daha doğal olarak. Diyor ki Davutoğlu muhalefete: "Cumhurbaşkanı partiler üstüdür, siyasi muhatabınız Başbakandır." Söylediği doğru, siyasi muhatabımız o, başbakan o ama kardeşim, önce sen Başbakanlığını bir kanıtla bakalım Başbakan mısın, değil misin sen?  Seni Başbakan tanımayan kişi ben değilim, senin üstündeki ağabeyin seni Başbakan olarak görmüyor. O, seni Başbakan olarak görmüyor. Ben sana görevini hatırlatıyorum. Başbakanlık koltuğunda otur ve gereğini yap diyorum. Senin görev alanına birilerinin girmesine izin verme diyorum ben sana. Diyorsun "Muhatabın benim" Seni muhatap alacağız da senin ağabeyin diyor ki "Onu değil, beni muhatap alın" diyor. Neden? "Onu zaten ben Başbakan yaptım. İstediğim zaman defterden silerim" diyor.  Sen kişiliğini bir kanıtla bakalım kardeşim. "Cumhurbaşkanı partiler üstüdür" diye buyurmuş Ahmet Bey. Günaydın. Son bir haftadır partiler üstü falan kalmadı, partilerin altında bir yerde zaten. "Tarafsızdır Cumhurbaşkanı" diyor. Biz, Cumhurbaşkanı yemin törenine katılmadık arkadaşlar. Ne kadar doğru bir iş yaptığınız çıkıyor ortaya, ne kadar doğru bir iş yaptığımız çıkıyor ortaya.  Çünkü hayatı boyunca yalan söylemiş birisinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden yalan söylemesini biz içimize sindiremedik. Ne diyordu? Tarafsızlık konusunda, tarafsız davranacağı konusunda "Namusum ve şerefim üzerine ant içerim" diyordu. Ben merak ediyorum, bu namus ve şeref kavramı bu kadar ucuz mu?  Namus ve şeref kavramı çok önemlidir, kültürümüzde de önemlidir, insan olarak da önemlidir. Bir yemin etmişsin sen, "tarafsız davranacağıma dair namusum ve şerefim üzerine ant içerim" diyor. Şimdi ben sormaz mıyım: Hangi namustan hangi şereften söz ediyorsun sen?  Bu tepkiyi benim göstermem gerekmez aslında, Davutoğlu'nun göstermesi lazım. Ya, Sayın Cumhurbaşkanı sen tarafsız birisisin demesi lazım. Eğer TOKİ konutları açılacaksa, kusura bakma Başbakan olarak benim açmam lazım demesi lazım. Diyemiyor. Hani ben sık sık Orta Doğu bataklığı diyordum, o da bir ara celallendi ve dedi ki "Kimse Orta Doğu'ya bataklık" diyemez Orta Doğu'da şu var, Orta Doğu'da bu var diye. Arkasından, Allah'ın hikmeti tabii, bir süre sonra Sayın Erdoğan da "Orta Doğu bataklığı" deyince dedim ki herhalde Davutoğlu bana gösterdiği tepkinin bir benzerini aynen Erdoğan'a da gösterecek. Gösterdi mi? Gösteremez efendim çünkü koltuğunu ona borçlu. O talimat verecek, bu yerine getirecek, hangi Başbakandan söz ediyoruz.  Şu anda açık ve net söylüyorum, bütün yurttaşlarım duysun: Gerçek anlamda ne Cumhurbaşkanlığı koltuğu ne Başbakanlık koltuğu ikisi de şu anda fiilen boştur.  Diyor ya "Ben Başbakanım" diye "Muhatabınız benim diye." O zaman bir muhatap alıp bir soru soralım bakalım cevap verecek mi, vermeyecek mi: Ey Davutoğlu, bu Musul Başkonsolosluğunu neden zamanında boşaltmadınız? Türk Hava Yolları önlem aldı, boşalttı, koskoca Türkiye Cumhuriyeti boşaltmadı? Talimatı kim verdi? 49 kişiyi IŞİD'in elinde uzun süre rehine kaldı, sen bu talimatı veren kişiyi bulup çıkardın mı? Şimdi eğer gerçek anlamda Başbakansan, "Beni muhatap alın" diyorsan benim bu soruma cevap verdiğin zaman, söz veriyorum, ben seni muhatap alacağım, sen başbakansın diyeceğim. Eğer yapmıyorsan, kusura bakma, sen de ağabeyin gibi işe yaramaz bir adamsın diyeceğim.

Hepinize teşekkür ederim, hepinize saygılarımı sunuyorum."

    Salı, 14 Ekim 2014 10:38

Bağlantılı Konular