"Türkiye radikal terör örgütlerinin maalesef oyuncağı ve hamisi duruma sonunda geldi"

CHP MYK Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında çalışmalarını sürdürürken parti sözcüsü ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Haluk Koç basın toplantısı düzenleyerek iç ve dış önemli sorunlara dikkat çekti.

"Değerli arkadaşlarım, dış politikadaki gelişmeler bütün iktidar propagandasına rağmen tarihteki en kırılgan, ülke için en itibarsız dönemini yaşamaktadır. Bunu özellikle başlangıçta bir kez daha belirtmek istiyorum.
Biliyorsunuz Suriye, Irak ve Mısır'dan sonra şimdi de Libya Türkiye için kabus ülkeler listesine girdi. Libya'da devam eden iç karışıklık sürecinde Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları ve Katar yurttaşları için ülkeyi terk edin çağrısı yapıldı ve Türk yurttaşları da bu çerçeve içerisinde Türkiye'ye dönmeye başladılar. Yani gelinen noktada Türkiye'nin bütün Arap coğrafyasında nasıl yalnızlaştığının bir başka göstergesi.

Değerli arkadaşlarım, burada tabi el çabukluğu marifet. Biz yaparsak yaparız kardeşim, biz her şeye hükmederiz mantığı. Ortadoğu sokaklarının kralı benim. Hazır güçlerle, mizansen olaylarla böyle götürmeye çalışmışlardı süreci hatırlayacaksınız. İhvan benim kardeşim, siyasi yol arkadaşım diğerleri şer güçler. Bu mantıkla yaklaşılmıştı olayların başlangıcından itibaren. Bu çizgi ve söylemler açıkça Türkiye'yi çok vahim bir noktaya getirdi ve Türkiye radikal terör örgütlerinin maalesef oyuncağı ve hamisi duruma sonunda geldi kitlendi.

Değerli arkadaşlarım, Ortadoğu'yu ve oradaki gelişmeleri incelediğimizde orta ve uzun vadede üzülerek söylüyorum mezhep temelli çatışmaların Türkiye'ye yansıma, sıçrama riskinin bulunduğu bir dönemden geçiyoruz. Yanlış politikada ısrar Türkiye'yi böylesi bir riskin doğrudan içine çekmektedir. Gelinen noktada sorumluların başında bay Recep Erdoğan ve bay Ahmet Davutoğlu vardır. Bu hiçbir zaman gözden uzak tutulmamalıdır. IŞİD terör örgütünün Suriye'den sonra Irak'ta giriştiği ilkel ve vahşi kıyım ve bütün bu sürecin boyutlu bir şekilde incelemesi yapıldığında arkasında Türkiye'nin yanlış tercihlerinin ve yanlış dış politika çizgisinin olduğunu hepimiz kolaylıkla görebiliriz.

Değerli arkadaşlarım, dün Kerkük'te bir Türkmen lider öldürüldü. Yine aynı şekilde birçok Türkmen Tusurmatu'da ve Musul'da kurşuna dizildiler, katledildiler ve yine Kerkük'e doğru büyük bir insanlık dramı yaşanıyor. Belki Kerkük kanlı bir IŞİD katliamının arifesinde bulunuyor. Bunu daha öncede söyledik, Sayın Loğoğlu'da belirtti. Bir kez daha altını çizerek ifade etmek istiyoruz. İktidar ve başındaki kişi başka dünyalarda, başka hayallerde. Bugünkü konuşmasında da uhrevi uçuşa geçmiş vaziyette. Farklı şeyler ifade ediyor. Her gün dünkü grup konuşmasını kastederek söylüyorum insaf, edep ve izan dışı suçlamalarla muhalefete saldırmaya devam ediyor. Bu saldırılara baktığınız zaman elle tutar bir şey yok. Yalan yanlış iftiralar, kendi kafasındaki saplantılar, kendi işine geldiği tarzda olayları saptırarak ifade etmeler. Musul'dan bahsediyorum. Kaçırılan Türklerin akıbetiyle ilgili şuana kadar herhangi bir gelişme sözkonusu değildir. Bu konuda talimatla getirilen yayın yasağı da Türkiye'nin bu acizliğini örtmeye yetmemektedir. Tereyağından kıl çeker gibi biz bu sorunu halledeceğiz diyen kişi artık ne tereyağından, ne kıldan bahsetmektedir. Terörist diyemediği grupların önünde oyuncak olmuş konu mankeni gibi danışmanlar eline ne yazar verirse prompterdan akan şekilde bunları kendi belagatiyle süsleyerek ifade eder duruma düşmüş konumdadır.

Değerli arkadaşlarım, şöyle bir kuşkuyu basınımızla ve milletimizle paylaşmak istiyorum. IŞİD'in elinde bulunan konsolosluk mensupları dahil 80'e yakın Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının durumu şuanda nedir? Açık bir soru. Hükümet sus pus konuşmayın, konuşturmayın, tereyağı, kıl, geç bunları. Bu kişilerin durumu nedir? Bu 80 kişiyi IŞİD'in Türkiye'nin Irak'ın kuzeyine müdahil olmaması adına canlı kalkan olarak tuttuğuna dair bazı iddialar var. Bunlar doğru mudur? Kriz masası kurdunuz Dışişleri Bakanlığında açıklama yapın. Bu millete açıklama yapın. Acaba IŞİD Türkiye'nin herhangi bir girişimine karşı elinde tuttuğu bu Türk yurttaşlarını canlı kalkan olarak mı kullanıyor? Türkiye'nin başta Türkmenler olmak üzere bölgeden tamamen kovulmasına ve etkisiz kalmasına bu rehin almamı etkili olmuştur? Nedir süreç? Yani sorunun sonunda şöyle bir genelleme çıkıyor. IŞİD Türkiye'nin Musul konsolosluğundakileri mi rehin almıştır, yoksa Türkiye Cumhuriyetini mi rehin almıştır? Soru açık cevap ver. Bırak bana öteki dünyadan bahsetmeyi kefenden, ölüm edebiyatından bugünkü konuşmanda olduğu gibi. Bu sorulara cevap ver kardeşim. Sen bu ülkenin hükümetinin başındaki kişisin. Oradaki konsolosluktakiler mi rehine, Türkiye mi rehin durumda? Soru bu.

Değerli arkadaşlarım, bu kişinin izlediği siyaset eski dilde söylüyorum tam bir mugalata siyasetidir. Yani Türkçeye çevirecek olursak laf cambazlığı siyasetidir. Laf çevirme siyasetidir. Yani her bozuk işte olduğu gibi bu konuda da oldukça yetkili maşallah hakkını vermek lazım. Dün söyledikleri, yaptıkları ortada. Bugün söyledikleri kulaklarda, ekranlarda canlı. Utanma yok, yüz kızarması yok, arlanma yok. Büyük bir pişkinlik. Sanki dün bunlar kendisi tarafından hiç ifade edilmedi, söylenmedi. Onlar o günde kaldı. Tam bir kepazelik. Yani nasıl olsa bugün dediğime bakarlar, dünü kurcalayan çıkmaz, günde iki seferde Allah versin her gün konuşuyor olsa dünküler unutulmuştur ben bugün söylediklerimle anılırım. Mantık bu. İşte böyle bir siyaset cambazlığı mugalata siyaseti dediğim süreç.

Değerli arkadaşlarım, bunlar o kadar alışmışlardır ki bu işin adeta eğitimini almışlardır. Çalarlar çalmadık derler. Yaparlar yapmadık derler. Kendi söyler, bağırır, tepinir sonra söyleyen şerefsizdir, alçaktır der kendini tarif etmeye kalkar. Yolsuzlukların, rüşvetin sorgulanmasını istemez. Bu süreçleri engeller. Kalkar yolsuzlukla mücadele ediyoruz der herkesin ortasında, herkesin gözünün içine bakarak. İtibarsızlaştıkça, yalnızlaştıkça 28 yaşındaki gencecik bakanlardan Avrupa'da fırça yedikçe, maskara edildikçe kendisini dünya lideri zannetmeye devam eder iç kamuoyuna bunu pazarlarlar. Ben bu davaların savcıyım der, sonra çok safmışız ah bu paralel yargı, ah bu paralel yapı diye serzenişte bulunur durur. Ne istediniz de vermedik derler yardımcılarıyla beraber sonra paralel darbe, paralel vesayet diye durdukları yerde zıplayıp dururlar.

Değerli arkadaşlarım, dünkü konuşmasına geçiyorum. Dün olduğu gibi, kendisi söylüyor şimdi. Türkiye'deki ve dünyamızdaki, coğrafyamızdaki tüm inançlara, mezheplere, meşreplere, etnik kökenlere, kültürlere karşı hep eşit mesafede durduk der insanın gözünün içine baka baka mezhep ayrımcılığının, nefret söylemlerinin daniskasını yapar. Kendi deyimidir bu. Meydanlarda soy sop araştırır, acılı anaları yuhalatır. Böyle bir kimliktir bu. Hiçbir ferdi yine kendisi söylüyor. Hiçbir ferdi, hiçbir grubu bize oy verenler vermeyenler diye tasnif etmedik, ayrıştırmadık der ama unutur. %50'yi evde zor tutuyorum diyerek bölücülüğün, kamplaştırmanın en zalim kelimelerle hitabete dökülmesinin sahipliğini yapar. Önce Ahmet Şık'ın kitabı için kitapta bomba gibidir ihbar gelmişse polis toplar der Avrupa konseyindeki konuşması canlı şahidiyim Strazburg'da. Dün sonra kitap hazırlığı yaptı diye insanlar mahkum edildi diyebilecek noktaya gelir. Aynı kişi, aynı dil, aynı beyin, aynı dudak, aynı kimlik. Bu arada Recep bey Ahmet Şık'ın da sana selamı var. Onu da iletiyim bu sözler üzerine. İşte Cumhurbaşkanlığı adaylığı için nabız yoklayan, ruhi dünyasında da siyaset söyleminde de gelgitlerle yani medcezirlerle anılır olan bu kişi böyle bir kişidir. Siyaset tarifi bu.

Değerli arkadaşlarım, "Haksızlık, yolsuzluk, zulüm konusunda susan dilsiz şeytandır" hadisi şerif. Hz. Muhammed'den alıntıyla Hz. Ali'nin söylediği bir söz. Doğru mu? Doğru. Bizde söylüyoruz. Öyleyse işte size dilsiz şeytan. IŞİD konusunda dilsiz, yolsuzluklar, rüşvet, kara para aklama konusunda suskun, dilsiz. Üstelik arkadaşlarını da dilsiz şeytan haline getiriyor, bağlıyor onları da, susturuyor ve kumpas konusunda hem yalancı, hem dilsiz. Savcı olduğunu da unuttu bir zamanlar. Ne istediniz de vermedik dediğini de unuttu ve ola ola bu konuda da dilsiz şeytan oluverdi.

Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu konusunda da dilini yuttu. Çünkü söyleyebileceği tek söz yok. Ters köşe oldu. Top bir tarafta kendi bir tarafta.

Değerli arkadaşlarım, sizden özür dileyerek basına saygım sonsuz ama bu dönem Türkiye'de yaşanan yandaş basın kavramına hiç de saygım yok. Devlet olanakları ile yayıncılık yaptığını zanneden, vergi vermeyen ve iktidar mahfillerince manşetleri atılan yayın organlarına bu dönemde saygım yok. Namusuyla görev yapan her gazeteciye, her basın emekçisine saygım var. Şimdi yandaş medya havuzunun çektiği ızdırabı sizlere takdim etmeye çalışacağım. 3 gazete seçtim isimlerini saklamama gerek yok. Her şey ayan beyan ortada. Öncelikle bir gazetemiz üç tarih vereceğim. Birincisi Balyoz kararı özel yetkili mahkemede karara bağlandığı günün ertesi Eylül 2012. İkincisi ilgili Yargıtay ceza dairesince özel yetkili mahkemenin verdiği kararın onandığı gün ertesi Ekim 2013. Üçüncüsü de Anayasa Mahkemesinin bu yargılamada hak ihlali yapılmıştır kararı verdiği günün ertesindeki manşetler. İlk mahkeme kararını veriyor. Yaşasın demokrasi. Türkiye'nin tarihinde ilk kez bir sivil mahkemede darbecileri cezalandırdı. Daha neler neler. Yargıtay onaylıyor. Evet darbeye teşebbüs ettiler. Rütbeler söküldü, maaşlar kesildi, vekillikler düştü. Aşağılama, itibarsızlaştırma. Manşet aynı gazete. Anayasa mahkemesi hak ihlali verdi. Altta küçücük bir haber. Balyoz'da toplu tahliye. Bu ne ızdırap ya. Gazetecilik adına bu ne ızdırap. Ne çektiniz be dizideki gibi.

Diğerlerine geçelim. Malum havuzun önemli organlarından bir tanesi. Eylül 2012 ilk mahkeme kararı ve darbe mahkum. Buralarını okumuyorum neler olduğunu tahmin ediyorsunuz. Yargıtay onuyor. Bir balyoz üzerinde şerefli Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir üst subay şapkası. Darbeciye ibret olsun. Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı veriyor küçücük altta 230 Balyoz sanığına tahliye. Ne çektiniz be.

Bir diğeri ilk mahkeme. Eksik teşebbüse tam ceza. Yargıtay onaması. Daha o zaman şimdiki paralel yok. Paralel kafalarından geçiyormuş demek ki. Paralel ordu kurdu. Anayasa mahkemesi hepsi serbest. Niye bağırdınız tepindiniz? Bu insanların itibarı ne olacak? Çekilen acılar ne olacak? İntihar edenlerin günahı kimin boynuna? İçerde sağlığını yitirenlerin günahı kimin boynuna? Ailelerin ızdırabını kaybolan yılları kim ödeyecek? Hiç mi suçunuz yok sizin? Hiç mi parmağınız yok.

Değerli arkadaşlarım, böyle bir Türkiye'deyiz.
Şimdi aynı kişi, hükümetin başındaki kişi Anayasa Mahkemesinin hak ihlali kararı sonrası tahliye olan adalet ve kumpas mağduru insanlar için şöyle konuştu geçen gün. Biz olmasaydık içerdeydiniz, sayemizde çıktınız. Çok çok Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidecektiniz, ihlal kararı verecekti. Türkiye'ye bir nakdi ceza kesecekti. Biz bedelini öderdik içerde kalırdınız. Değil mi? Bu söz söylendi mi? Söylendi. Kim söyledi? Bay Recep Erdoğan söyledi. Yani aslında korkunç ama herkesin bildiği bir itirafı da dile getiriyor. Nedir o itiraf? Yani sayemizde içeri girdiniz. Sayemizde bu kumpas kuruldu, sayemizde bu kadar hapiste yattınız, yatırıldınız. Tercümesi bu, Türkçesi bu, anlamı bu, meali bu.

Değerli arkadaşlarım, işte siz busunuz kardeşim. Onun için mugalata siyaseti dedim. Onun için gelgit siyaseti dedim. Hem ruhsal dünyada gelgit yaşıyorsun, hem söyleminde sağlıklı değilsin, samimi değilsin. Her türlü kumpasın ortağısın, talimat verenisin, plancısısın, sonra utanmadan kendini aklamaya çalışacaksın. Bunu da kusura bakma bazen senin deyimlerinle sana cevap veriyorum. Kusura bakma bunu da yemezler, kimsede yemedi zaten.

Değerli arkadaşlarım, bu kişiye söylenecek Mevlana'nın güzel bir sözü var. Çok edepten bahseder biliyorsunuz edepsizliğin daniskasını yapar. Mevlana'nın şu sözü çok önemli. "Edep nedir diye sorarsan eğer, edep edepsizin edepsizliğine sabır ve tahammül gösterebilmektir." Evet aynen böyle. Edep nedir diye sorarsan eğer, edep edepsizin edepsizliğine sabır ve tahammül gösterebilmektir. Türkiye tahammül sınırlarını zorluyor.

Bu arada bir başka olay; sehven soruşturmaya çağırma dizisi devam ediyor. Biliyorsunuz Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'na sehven soruşturma çağrısı yapmışlardı bir savcı. Kendisini de soyunu sopunu anlatarak tarif etmişti. Sehven ana muhalefet partisinin Sayın Genel Başkanına milletvekili, Anayasa ortada soruşturma çağrısı yapabiliyor, hırsızlığa bulaştığı açık seçik belli olan, fezlekelerde adı geçen bir mahdum tarafından yapılan ihbarla dizinin ikinci Yasin El Kadı Türgev olayını soruşturan ya da üzerinde çalışan İstanbul Milletvekilimiz Aykut Erdoğdu'ya savcı bir gazeteciyle beraber soruşturmaya çağırıyor. Sayın Aykıt Erdoğdu'nun milletvekili olduğu unutuluyor.

Bu sehvenlerin altında yatan şudur değerli arkadaşlarım, korkutma, sindirme, püskürtme, gözdağı verme. Geç bunları hiçbir CHP'li senin kurduğun hiçbir kumpasın karşısında bir milim geri gitmez, savunduğu ilkelerinin de arkasında dimdik durur. Sehven 3-4'ü bekliyoruz. Bak bende buradayım. Gücün yetiyorsa 3'üde, 4'ü de, 5'i de devam ettir bakalım.

Değerli arkadaşlarım, cevap vermek ihtiyacı hissetmiyorum ama bugün genellikle süre yaklaştıkça Ekmel Bey karşısında da ne söyleyeceğini şaşıranlar şimdi dedim ya uhrevi dünyada uçuşa geçtiler. Değişik açıklamalar yapıyor. Bugün bir toplantı yapmış yine, mutat canlı yayınla bütün Türkiye'ye nakledilen konuşmalarından birini yapıyor. Muhalefet partilerine çok ağır bir dille itham ediyor. Muhalefet söylediklerinin hepsinin nedeni, altında yatanı korkusunun dışa vurumudur. Bunlar çok açık tahliller. Sen kendi işine bak kardeşim. Bak bu seçim sonrasında birbirinize gireceksiniz. Bir yeni yetmeler var partinde ortalığı karıştırıyorlar. Bir özgül ağırlığı olanlar var. Onların grupları var. Birbirlerine laf yetiştiriyorlar. Bir gizli kapaklı işler çevirip danışmanlık adı altında seni belki de dinlemelerle, görüntülerle, şantajlarla elinde tutmaya çalışanlar var. Siz birbirinize gireceksiniz. Sen bırak muhalefeti. Sen kendi işine bak. Darmadağın oluyorsun. Önemli bir siyasi fetret dönemine giriyorsunuz.

Yine söylüyor, dedim ya uhrevi dünyada uçmaya başladı diye. Yine ölüm, kefen edebiyatı başlıyor. Ağlamaya başlıyor. Her nefis ölümü tadacaktır. Doğru. Allah'ın takdirine hepimiz boynumuz kıldan ince. Doğrudur da sana ölümden, kefenden bahset diyen mi var? Niye ağlıyorsun? Bir siyasi sürecin içindeyiz. Niye ağlıyorsun? İkide bir sıkıştı mı kefen, sıkıştı mı ölüm.

Değerli arkadaşlarım, zora geldi mi bu edebiyata sarılan bir mantık. Hiç merak etme hem ağlayacaksın, hem gideceksin. Ağlaya ağlaya gideceksin. Bu kadar açık.

Devam ediyor, bu can bu millete feda olsun diyor. Feda olsun, hepimizin canı feda olsun da şu gemicikler ne olacak? Villalar ne olacak? Evdeki milyar Eurolar ne olacak? Saatler ne olacak? Kapatılan araziler ne olacak? Rüşvet toplayan vakıflar ne olacak? Bunlar da feda olacak mı vatana, millete? Bunlar feda değil Türk yargısı önünde bütün haksızlıkların, hukuksuz servet edinmelerinin hepsinin müsadere yoluyla hesabı sorulacak. Bunu da bil. Onun için ağlayarak, ölüm-kefen edebiyatıyla, can feda edebiyatıyla, vatan-milletle bu işin altından kurtulamazsın.

Değerli arkadaşlarım, dayatmadan bahsediyor. CHP, MHP aday dayattılar topluma diyor. Sen değil miydin mübarek bunların adayı bile yok, aday çıkartamıyorlar. İşte aday ortada. Senin adayın belli mi? Son güne kadar niye kıvranıyorsun? Aday dayattılar diye şimdi muhalefeti şikayet ediyor ve şöyle bir söz söylüyor; kendisinin ya da gösterilecek kişinin adaylığının tartışılmasının yapılmasını yasaklıyor. Davalarına karşı haksızlık olacağını söylüyor kendi partililerine. Muhalefeti dayatmayla suçluyor daha adayları yok ortada kırk hesap içindeler. Şimdi daha aday yokken dayatmaya başlıyor.

Değerli arkadaşlarım, Recep Erdoğan cephesi aynı. Değişen hiçbir şey yok. Şimdi bu mantıkla, bu izanla Allah kolaylık versin diyorum. Allah Türkiye'ye de kolaylık versin. Giderayak biraz ayak sürüyecek tabi. Ama gitmekle kalmayacak bütün yaptıklarının, ettiklerinin hepsinin hesabını da günü geldiğinde mutlaka suç ortaklarıyla beraber verecek.

Evet, değerli arkadaşlarım, sizlerin soruları varsa alabilirim.

Soru: CHP'nin eski kurmaylarından Onur Öymen gibi, Kemal Anadol gibi ve Şahin Mengü gibi birçok eski milletvekilinden, bakanlardan basına yansıyan etkiler var. Çatı adayla ilgili. Atatürk ilke ve inkılaplarına, cumhuriyete bağlı bir aday gösterilmesini isterdik dediler. Sizin bu konuda bir değerlendirmeniz olabilir mi?
Haluk Koç: Söylediğiniz iki kişinin kurmaylığını hatırlıyorum da üçüncü kişinin kurmaylığı pek hatırlamıyorum. Herkesin görüşüne saygım olduğunu söyledim. Sayın İhsanoğlu'da önümüzdeki haftadan itibaren kendisini anlatacak. Görüşecek. Söylediğimiz gibi CHP'nin ya da MHP'nin kendisinin çıkarttığı bir aday değil Sayın İhsanoğlu. Bir mutabakat adayı. Bunu ifade ettik. Bir çatı adayı. Kendi görüşlerine saygım var. İfade etmişlerdir. Ama aday bellidir. Başvurusu da 29 Haziran pazartesi günü geniş bir imzayla yapılacaktı. Ondan sonraki süreci hep beraber göreceğiz, değerlendireceğiz.
Soru: Özellikle Tük-İslam sentezinden çıkmış bir çatı adayı olduğu, Başbakan Erdoğan'la aynı mevkide nerdeyse bu konuda olduğunu ve mevcut Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'le de farkı olmadığı belirtildi. Genelde böyle tepkiler de var. Siz bu konuda nasıl bir değerlendirme yapacaksınız?
Haluk Koç: Değerlendirmem çok açık. Sayın İhsanoğlu'nun kimliği daha sonra kendisini tanıttığı zaman çok daha derinlikli olarak tanıyacağımız görüşü, duruşu anladığım kadarıyla belli çevreleri çok ürkütmüş. Alevi derneklerinin, Alevi önde gelenlerinin, kanaat önderlerinin ismini şu ana kadar ağzına almayanlar bu arkadaşlarımızın yaptıkları, söyledikleri görüşleri kendilerine şiar edinerek Sayın İhsanoğlu'na karşı bir propaganda aracı olarak kullandılar. Bu hayra alamet bir olaydır. Sayın İhsanoğlu Anıtkabir ziyaretinden sonra Hacıbektaş'ı da ziyaret edecek daha sonra Mevlana'yı da ziyaret edecek ve bütün Türkiye'yi kucaklayan, mezhep ayrımı yapmayacak bir çizginin temsilcisi olarak demokrasiyi ve onun kurumlarını çalıştıracak bir çizgiyi herkesin önüne getirecektir. Buna inanıyorum. Bu kişiler, bu değerli arkadaşlarımız tabi ki o süreçte de değerlendirmelerini yapacaklardır. Ama onların bu sözleri üzerine kendilerinin söyleyecek bir şeyi olmayıp siyaset üretmeye çalışanlar o zaman açıkta kalacakladır. Yine Alevi kardeşlerimizi o zaman ağızlarına almama alışkanlıklarına devam edeceklerdir. Sevindirici bir husus, hiç olmazsa Alevi yurttaşlarımızın varlığını, onların sözlerini yansıtarak da kabul etmiş oluyorlar dolaylı olarak meydanlarda kötüledikleri, nefret söylemiyle aşağıladıkları, Türkiye'nin önemli, cumhuriyetin en önemli dokusu olan Alevi yurttaşlarımızı bu vesileyle hatırlamış oluyorlar. Sevindirici yönü budur.
Soru: 30 Haziran Pazartesi günü Anıtkabir'in ardından Nevşehir'e giderek.
Haluk Koç: Programı yapıyor arkadaşlar. Ben o programın içinde yokum. Ben sadece programı uygulayacak sabah yanılmıyorsam Sayın Erdoğan Toprak ve MHP'den katılan Genel Başkan Yardımcısı Ruhsar Demirel bu konuyla ilgili basına bir bilgilendirme yaptılar. Ondan sonraki süreç biliyorsunuz siyasi partiler aktif olarak sürecin içinde değiller. Ama o merkezden kendi çalışmaları sizleri de bilgilendirerek bütün boyutuyla devam edecektir.
Soru: Hükümetin üzerinde çalıştığı bir süreç var. Çözüm süreci ve bununla ilgili de 7 maddelik bir çözüm önerisinden bahsediliyor ve meclis kapanmadan da yasalaşması yönünde, tutsaklarda var içinde gibi maddelerde olacak. Sizin bu konudaki düşünceniz nedir?
Haluk Koç: Bizim düşüncemiz çok açık ve net. CHP başından itibaren demokrasi ve özgürlüklerin yanında. Bakın yine bir seçim aşaması geliyor, yine gizli pazarlıklarla kendi siyasi çıkarına uygun bir demet öneriyle hükümetin başındaki kişi ortaya çıkıyor.

Bunu 11 Haziran öncesi yaşadık. 11 Hazirandan sonra söylem nasıl değişti çok iyi hatırlıyoruz. Ben Kürt yurttaşlarımızın şu gerçeğin altını çizmelerini bir kere daha ifade ediyorum. Tayyip Erdoğan'la bu sorunun çözümü beyefendinin kişisel çıkarlarına dönük pazarlık noktasına taşınmasıyla mümkün değildir. Tayyip Erdoğan'la demokratikleşme, Tayyip Erdoğan'ın temsil ettiği AKP'yle demokrasi olmaz. Samimiyet gerekir.

Seçim öncesinde bunları ifade edilir. Seçim sonrasında çok farklı boyuta getirir. Bu konuda mert olan, açık olan kişi meşru zeminde Türkiye'de yaşayan hangi kökten kökenden, hangi inançtan, mezhepten olursa olsun herkesi eşit hukuku paylaşan, eşit birer cumhuriyet yurttaşı olarak kucaklayacak demokratikleşmenin tüm kademelerini sağlayacak, insan hakları ihlallerinin tümünün önüne geçecek, tüm yasal çerçeveyle beraber şu ana kadar elini kolunu tutan yoktu. Niye getirmedi? Onun için bu samimiyet sorgulamasını Kürt kardeşlerimizin de yapacağına ben eminim. Hep beraber güçlüyüz, hep beraber büyük bir ülkeyiz. Birbirimizle kucaklaşarak birlikte yaşama iradesini koyarak, eşit yurttaşlar olarak geleceğe güvenle bakacak bir süreç ancak CHP'nin demokrasi ve özgürlükleri mertçe, bir pazarlık konusu yapmadan ortaya koyması sayesinde gerçekleşir. Samimiyet sorgulaması gerekiyor Tayyip Erdoğan'ın attığı her adımda. Bunu da en başta yapması gerekenler daha önceki süreçleri yaşayan ve her seferinde aldatıldıklarını gören Kürt yurttaşlarımız olacaktır.


Soru: Yapılan eleştiriler, parti içerisinde CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu'nun bir dayatması olduğu yönünde. Tüm PM üyelerinin onayı aldın mı? Toplantıda nasıl bir gidişat, konuşmalar oldu?
Haluk Koç: PM'de söz almak isteyen arkadaşlarımız bu konudaki görüşlerini ifade ettiler. Hep söylüyoruz CHP bir biat partisi değildir. Bu konuda çekincesi olan arkadaşlarımız da çekincelerini, gerekçelerini ifade ettiler. Bu konuda desteğini sunan arkadaşlarımızda düşüncelerini ifade ettiler ve PM bu istişareden sonra zaten medyadan sorumlu Genel Başkan Yardımcımız ufak bir yazılı açıklama yapmıştı. Yani orada iktidarın kullanabileceği bir siyasi tartışma ortamı boyutlu bir şekilde olmadı. Üzgünüm onlar için. Eğer bu sorudan böyle bir tartışma ortamıyla ilgili veri çıkartmak isteyen olursa sizi kast etmiyorum sorduğunuz soruya cevabı okuyacaklar açısından söylüyorum. Yani pek beklediklerini bulamayacaklar. CHP bütün kurumlarıyla, bütün kurallarıyla görevini yapmaktadır. Çizgisini sürdürmektedir."

    Çarşamba, 25 Haziran 2014 13:13

Bağlantılı Konular