"Yalan söylemekten vazgeç, yüreğin yetiyorsa, eşit koşullarda Ekmeleddin Bey'le yarışa gir"

"Geçenlerde dilini tutamamış Ekmel Bey'e, monşer demiş. Ne diyecek merak ediyordum. Dese ki temiz bir adam değil, kendisini tarif etmiş olacak, cahil dese kendisini tarif etmiş olacak. Adam 57 ülkeyi yönetmiş, sen bir ülkeyi bile yönetemedin, soyup soğana çevirdin."   

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun 08.07.2014 Tarihinde Grup Genel Kurulu Toplantısında yaptığı konuşma

"CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Türkiye sizinle gurur duyacak, bundan hiçbir endişem yok.

Bugün zeytin üreticileri aramızda, bir kesimi aramızda. Şundan emin olmanızı isterim: Kurulduğu tarihten bu yana Cumhuriyet Halk Partisi her zaman halkın yanında olmuştur. Kurulduğu tarihten bu yana Cumhuriyet Halk Partisi, hep mazlumun yanında olmuştur. Kurulduğu tarihten bu yana Cumhuriyet Halk Partisi, her zaman zulme karşı direnmiştir ve direnecektir. Şimdi, Parlamentoya yeni bir yasa getiriyorlar. 25 dönümden az olan zeytin alanları sanayiye açılacakmış, taş ocakları yapılacakmış. Bu hangi gerekçeyle? Birilerine peşkeş çekmek için. Cumhuriyet Halk Partisi olarak bütün zeytin üreticilerinin yanındayız, size desteğimiz sonuna kadar devam edecek; siz üreteceksiniz, siz kazanacaksınız. Biz, sizin üretmeniz ve kazanmanız için mücadele edeceğiz çünkü biz halktan yanayız, çünkü biz Cumhuriyet Halk Partisiyiz. Bu vesileyle, aramıza katılan zeytin üreticilerine, hiç meraklanmayın, Parlamentoda elimizden gelen bütün çabayı göstereceğiz. Sonuçta tabii oy; "kabul edenler, etmeyenler" diye bir iki alana sıkışacak. AKP'nin kendi çoğunluğu var ama bütün zeytin üreticilerinin unutmaması gereken bir şey var: Onların haklarını kim savunuyor, akıl terazisinde tartsınlar, oylarını ona göre kullansınlar. Biz, hangi çerçevede oy kullanacağımızı ilan ediyoruz; onlar, kapalı kapılar ardında dümen çevirmeye devam ediyorlar ve onlardan birisi de şimdi Cumhurbaşkanı adayı oldu, onu da zeytin üreticilerinin unutmaması lazım.

Değerli arkadaşlarım, dün Ankara'da görülen bir davada önemli bir aşama kat edildi, Ethem Sarısülük davasında mahkeme tutuklama kararı verdi. Önce şunu söyleyeyim: Gezi olayları sağlıklı işleyen bir demokraside olması gereken olaylardı. Toplum baskıya tahammül edemez noktaya gelmişti. Özel yaşamına müdahale edilmesini içine sindiremiyordu. Kendi kentine, kendi çevresine, kendi ağacına sahip çıktı, kendi demokrasisine sahip çıktı ama orantısız güç kullanıldı, Erdoğan'ın talimatıyla "Destan yazdırıldı" pek çok insanın hayatı karartıldı ve onlar öldürüldü. Erdoğan bütün gücüyle "Nasıl olur da ben bu davaları kapatabilirim" telaşı içine girdi ama bu ülkede adalet ne olursa olsun yine de var. Uzun süre direndiler, tutuklamak istemediler, insanı öldürüyorsunuz siz başka bir şey değil, Allah'ın yarattığı en değerli varlığı silah çekip öldürüyorsunuz. "Öldür" talimatını veriyor, cumhurbaşkanı adayı "Ne yapacaksınız, elbette silah çekip öldüreceksiniz" diyor. Bu tablo dün değişti, tutuklama kararı verildi. Diğer davaları da yakından takip ediyoruz. Bu davaları izleyen sivil toplum örgütleri, aileler, gençler ve bizim Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerine yürekten şükranlarımı sunuyorum adaleti sağladıkları için. Sanıyorlar ki baskı olacak, birileri vazgeçecek. Baskılar bizi yıldıramaz, baskıya karşı direnmek bizim ruhumuzda vardır zaten. Biz, baskılara teslim olan değil, baskıları direnen bir gelenekten geliyoruz. Çünkü biz, kendi ülkemizde her yurttaşın özgürce yaşamasını istiyoruz. Düşüncesi ne olursa olsun, kimliği ne olursa olsun, inancı ne olursa olsun her yurttaşımızın özgürce yaşamasını istiyoruz. Her yurttaşımızın asgari bir gelire sahip olmasını istiyoruz. Her yurttaşımızın önce ekonomik özgürlüğünün arkasından da siyasal özgürlüğünün olmasını istiyoruz. O nedenle biz baskıya, baskıcı yönetimlere her zaman karşı durduk, karşı durmaya da devam edeceğiz.

Değerli arkadaşlarım, o bir dava idi, devam ediyor, onu izleyeceğiz ve diğer davaları da izleyeceğiz. Bir başka dava görüşüldü 18 gümrük görevlisiyle ilgili. Onlar için de farklı bir karar verildi. Onun isterseniz önce başlangıcına gidelim, o davanın başlangıcına gidelim. 17 Aralıkta biliyorsunuz cumhuriyet tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonu yapıldı. Erdoğan çıktı "Bu, bize karşı bir darbedir" dedi. Oysa ortada darbe falan yoktu, yolsuzlukla, rüşvetle bir mücadele vardı. Sanki o gece düğmeye basılmış gibi kamuoyunda bir hava yaratmaya çalıştılar. Oysa ben, bir grup toplantısında söylemiştim: Olayın başlangıcı 12 Şubat 2007 tarihine dayanıyor, Edirne Kapıkule Gümrük Kapısı'nda bir TIR yakalanıyor içinde 2002 kilo eroinle. Büyük paraların döndüğü saptanıyor polis tarafından ve dinleme kararı alıyor. Arkasından olaylar çözülüyor. Kimin kimlerle ilişkili olduğu büyük şekilde ortaya çıkıyor. Bu, zaman zaman medyada yer aldı, kara paranın nasıl aklandığı, Kapalı Çarşı'daki bir döviz bürosunun nasıl bu işlere kaynaklık yaptığı bütün bunların hepsi ortaya çıktı. Arkasından Milli İstihbarat Teşkilatı Recep Tayyip Erdoğan'ın önüne üç sayfalık bir rapor koydu. Altın işi dahil, kendi bakanlarının Rıza Zarraf'la olan ilişkilerini anlattı ve bunlar eğer duyurulursa Hükümetin çok zor durumda kalacağı da ifade edildi. Ortada darbe falan yok, ortada bir yolsuzluk soruşturması var, haram yiyenler var ortada, haramzadeler var, ortaya çıktı diye bundan rahatsızlık duyanlar var. Milli İstihbarat Teşkilatı 18 Nisanda önüne rapor koyuyor ve sen aylarca sesini çıkarmıyorsun, aylarca bu bakanlar ne yapıyor diye çıkıp düşünceni bile dile getirmiyorsun.

Bakın değerli arkadaşlarım, o raporun bir bölümünde şöyle yazar: "Hassas kaynaktan derlenen istihbari bilgilerde Kapalı Çarşı'da altın, döviz ticareti yapan İran asıllı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Rıza Zarraf, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve İçişleri Bakanı Muammer Güler ile yakın ilişki içinde olup kardeşi Muhammed Zarraf'ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını alması için bazı girişimlerde bulunuyorlar yani rüşvet veriyorlar vatandaşlık almak iç in." Aynı raporun sonuç ve değerlendirme bölümünde de şu ifadeler var: "Rıza Zarraf'ın Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve İçişleri Bakanı Muammer Güler ile mevcut ilişkisinin ortaya çıkması hâlinde söz konusu hususların hükümet aleyhinde kullanılabileceği" değerlendirilmiştir. Olay bu kadar açık.

Değerli arkadaşlarım, Rıza Zarraf böyle bir adam. Hamisi kim? Recep Tayyip Erdoğan. Ramazan ayındayız, manevi duygularımızın en yoğun olduğu aydayız. Bizi dinleyen bütün yurttaşlarıma şunu söylüyorum: Hırsızlığa hamilik yapan cumhurbaşkanı adayı olduğunda oy verecek misiniz? Yolsuzluğa hamilik yapan adam cumhurbaşkanı adayı olduğu zaman oy verecek misiniz? Elinizi vicdanınıza koyup sandığa gideceksiniz, elinizi vicdanınıza koyacaksınız ve sandığa gideceksiniz. Şimdi bu adam çıkmış "Ben cumhurbaşkanı adayıyım" diyor. Dünyaya güldüreceğiz kendimizi.

Değerli arkadaşlarım, olaya bu ayrıntıyla girmemin nedeni şu: Size bir hikâye anlatacağım, hikâyenin nasıl geliştiğini hep beraber göreceğiz. 1 Ocak 2013, Gana'nın başkenti Akra'dan bir uçak kalkıyor. Programına göre Sabiha Gökçen Havaalanına inmesi gerekirken inmiyor, Atatürk Hava Limanına iniyor bir kargo uçağı. Gümrük memurları haklı olarak soruyorlar: "Ne var kargo uçağında?" Aynen okuyorum: "1,5 ton doğal taş var" diyorlar. Gümrük memurları tabii şaşırıyor. "Türkiye’de dağ taş var, yani niye Türkiye'ye doğal taş gelsin, burada bir numara var" diyorlar, gidip bakıyorlar. Bir bakıyorlar içinde doğal taş değil, 1,5 ton altın var, doğal altın. Tabii, gümrük memuru ne yapar? Hemen gider mühürler. Bana yalan söylediniz, kaçakçılık yapıyorsunuz der, gider mühürler. Neden şüpheleniyorlar? Şunun için değerli arkadaşlar: Açıyorlar kargo uçağını, yükler nereye teslim edilecek diye adrese bakıyorlar. Adresi aynen okuyorum: "Güzelyurt Mahallesi, Yıldırım Beyazıt Cad. Delta Apartmanı, A 2 Blok kat 1 No 22 Beylikdüzü İstanbul." 1,5 ton doğal taşın teslim edileceği adres. Düşünüyor gümrük memurları yani 1,5 ton doğal taşı ben bu adresi götürüp niye teslim edeyim, bir şey var burada. Açıyorlar, 1,5 ton altın çıkıyor ve doğal olarak mühürlüyorlar "Burada bir kaçakçılık var" diyorlar.

4 Ocak 2013, üç gün sonra, üç gün içinde uzun tartışmalar, araya Rıza Zarraf giriyor, bakanlar giriyor, bakanların özel kalem müdürleri giriyor, müsteşarlar giriyor, olayı örtmeye çalışıyorlar, olayı nasıl örteriz diye.

8 Ocak 2013, malın cinsini değiştiriyorlar "Doğal taş değil, bu altındır" diyorlar. Yeni faturalar ibraz ediyorlar, araya bu kez Dışişleri Bakanlığı giriyor "Ne oluyor arkadaşlar?" diyor.

10 Ocak 2013, Rıza Zarraf diyor ki "Gümrük müdürü bize yardımcı oluyor." "Bize yol gösteriyor, nasıl uçağı dışarıya çıkarabiliriz tekrar altınlarla beraber onun yolunu gösteriyor bize." Rıza Zarraf'la yapılan bir telefon konuşması var. Telefon konuşmasında diyor ki "Ruşen Bayar'la Rıza Zarraf konuşuyor. Rıza Zarraf diyor ki: "Rüşvet ver kurtar, gümrük dediğin nedir bastırırsın rüşveti istediğini alırsın." Onun söylediği şu: "Teoman'a neler yaptım, ne vaatler, yok, almıyor, adam "Ben memuriyetimi yakmam" diyor." Teoman, gözünü sevdiğim Teoman, hepimizin onuru olan Teoman. Rüşvet veriyorlar "Almam, memuriyetimi yakmam" diyor. Neden? "Haram yemem ben" diyor. Recep Tayyip Erdoğan haram da yesem ben haram yemem diyor, bu kadar açık. Diyeceksiniz ki bu Teoman'a ne oldu? Herhâlde normal sağlıklı işleyen bir demokraside Teoman ne olur? Ödüllendirilir. Recep Tayyip Erdoğan'ın Başbakan olduğu bir hükümette Teoman ne yapılır? Sürülür. Atatürk Hava Limanından alındı, Gaziantep GAP Bölge Müdürlüğüne tayini çıkarıldı yani sürüldü. Şimdi ben, Adalet ve Kalkınma Partisine oy veren saygıdeğer yurttaşlarıma sesleniyorum: Sizler çok iyi niyetlerle tercihlerinizi yaptınız. Ramazan ayındayız, elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün, Allah'ı düşündüğünüz gibi düşünün, rüşvet yemeyen bir adamın sürüldüğü bir Türkiye’de, onu süren adam cumhurbaşkanı adayı olursa oy verecek misiniz vermeyecek misiniz? Evet bir daha söylüyorum: Rüşvet yemeyen bir adamı süren bir Başbakana oy verecek misiniz vermeyecek misiniz? Eğer siz, vicdani olarak ben rahatım diyorsanız, bana Müslümanlık onların anladığı gibi öğretilmedi diyorsanız, kul hakkı yemenin en büyük günah olduğunu düşünüyorsanız rüşvet yemeyen bir memuru süren adamı siz sandıkta sürmek zorundasınız, sizin eliniz mahkûm, ben bunu söylüyorum. Dünyanın hiçbir demokrasisinde böyle garip bir şey çıkmamıştır ortaya. Rüşvete direnen adam sürülüyor, rüşvet yiyen adam ödüllendiriliyor. Süren adam, Türkiye Cumhuriyetine cumhurbaşkanı adayı oluyor. Kimsin sen ya? Ahlak fukarası bir adamla karşı karşıyayız, geldiğimiz nokta budur, beni üzen nokta da budur. Hiçbir ülkenin yasasında cumhurbaşkanı ya da devlet başkanı ahlaklı olacak diye bir kural yoktur çünkü bu, zaten eşyanın tabiatında vardır, olması gerekir bu zaten, bu olmazsa olmazdır. Bütün inançların ortak temeli ahlaktır. Ahlakı değil de ahlaksızlığı ödüllendiren bir rejime, bir sisteme sahip çıkan bir kişiye nasıl deriz ki gel sen cumhurbaşkanlığı koltuğuna otur? Bunun hesabını verdi mi? Vermedi. "Darbe yapıldı" diyor. Ben ona soru sordum. Her sözüme laf yetiştirir. Arkadaş, senin bakanın koluna 700 milyar liralık saati darbeciler mi taktı? Tık yok. Sen oğluna telefon ettin "Oğlum paraları sıfırlayın" diye. Darbeciler mi sana telkinde bulundu oğluna telefon et diye? Senin oğlunun evine, bakanların çocuklarının evine boy boy kasaları, kasaların içine milyon dolarları darbeciler mi koydu? Şimdi kalkmış utanmadan, özür dileyerek bu lafı kullanmak zorundayım, ben cumhurbaşkanı adayıyım diyor. Olmaz. Bizim topluma yapılmış en büyük hakarettir bu, böyle bir şey olamaz. Gidersin hesabını verirsin, yargılanırsın, ondan sonra gelirsin eyvallah, hiç itiraz etmeyiz ama hesabını vermeyip kaçacaksın, yargıyı baskı altına alacaksın, ondan sonra diyeceksin ki ben cumhurbaşkanı adayı olacağım. Olay, 10 Ocak 2013'te kalmıştı.

15 Şubat 2013, Hayati Yazıcı soruşturma açmak zorunda kalıyor, olay medyaya yansıyor ve müfettiş devreye giriyor. Müfettişin verdiği 18 Mart 2013 tarihli rapordan bazı cümleler okuyorum size arkadaşlar: "Bu durumda Gana'da düzenlenen belgelerin gelişigüzel yazıldığı ve gerçeği yansıtmadığı sonucuna varılmaktadır." Gana'daki belgeler de sahte diyor çünkü doğal taş değil. Külçe altınların Gana’dan Gana mevzuatına uygun olmayan bir şekilde kaçak olarak yurt dışına çıkarıldığı sonucuna varılmıştır. Gana'dan gelen altınların Babek Zencani ve şirketlerinin ilgisi olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Bu durumda açık bir şekilde altınların kısmen veya tamamen Türkiye'ye sokulmak istendiği de ortadadır." Devletin müfettişinin yazdığı rapor. Ve 16 Şubat 2013, bir gün sonra, gümrükçüler bir bakıyorlar 1,5 ton altından 292 kilo altın eksik. Değeri 14 milyon 600 bin dolar. Nereye gittiği belli değil. Devletin gümrüğünde arkadaşlar.

17 Ocak 2013, uçak Dubai'ye gidiyor. Her şeyi ayarlıyorlar, her şey tamam, uçağı kapatıyorlar, 292 kilo altını burada birileri götürüyor "Tamam kardeşim, sen de gidebilirsin artık" diyorlar. Gümrük ve Ticaret Bakanına arkadaşlarımız soru soruyorlar, Sayın Umut Oran soru soruyor, diyor ki: "Bu uçak, siz diyorsunuz ki "transitti, transit uçaksa neden buraya geldi?" Efendim, yakıt ikmali için geldi." Hayatımda duyduğum en saçma şeylerden birisi, neden yalan? Birincisi şu: Açtılar uçağı baktılar, az önce size adresi okudum, Beylikdüzü'ne teslim edilecek mal, ne transiti? Sandığın üstünde yazıyor şu adrese teslim edilecektir diyor.

İki: Arkadaşlarımız güzel bir hesap yapmışlar. Gana'dan yani Gana'nın başkenti Akra'dan İstanbul'a mesafe 7.354 kilometre. 7.354 kilometre gelecek yakıt ikmali yapsın. Peki, direkt Dubai'ye gitseydi ne olacaktı? 2.992 kilometre; 7 bin kilometre, 2 bin kilometre, üstelik buraya gelip yakıt ikmali yapacak, buradan tekrar oraya gidecek, fazladan yaptığı kilometre 10.346 kilometre. Yalan söylüyorlar, milletin aklıyla dalga geçiyorlar. Böyle bir şey olabilir mi arkadaşlar? Uçak yakıt ikmali yapacaksın, asıl gideceğin yere gideceğin yerden çok daha uzak bir yere gideceksin ki yakıt ikmali yapasın. Ve idari soruşturma açıldı. Memurlar hakkında soruşturma, savcı gümrük memurları hakkında soruşturma açıyor. O soruşturmada da değerli arkadaşlarım, valilik diyor ki "İzin vermiyorum, soruşturma açılmasına gerek yoktur." Savcı da hiçbir şey demeden "Tamam" diyor ve dosyayı kapatıyor. Ethem Sarısülük dosyasıyla açtım bu dosyayla kapattım ama bu dosyayı takip edeceğiz. Tüyü bitmemiş yetimin hakkı için bu dosyayı takip edeceğiz. Rüşvet yiyenlere meydan bırakmayacağız. Bu ülkenin insanlarına haksızlık yapanlara meydanı bırakmayacağız. Eğer kul hakkı yemek en büyük günahsa, o hakkı yiyenlerden hesabını mutlaka soracağız değerli arkadaşlarım.

Değerli arkadaşlarım, cumhurbaşkanlığı adaylığı sırasında, daha adaylar belirlenmeden önce siyasal partileri ziyaret ediyordum, ziyaret ettiğim siyasal partilerden birisi de Saadet Partisi idi. Olay döndü dolaştı biraz yolsuzluk olayına gelince bana Karacaoğlan'ın bir şiirini hatırlattı "İğneden ipliğe hesabı sorulur bir gün" diye bir şiiri hatırıma geldi. O şiiri buldum. Şiirin bir dörtlüğünü sizin dikkatinize sunmak istiyorum. Şöyle diyor Karacaoğlan: "Bu dünyada adem oğluyum dersin, helali haramı durmayıp yersin/ Yeme el malını er geç verirsin, iğneden ipliğe sorulur bir gün."  Şimdi ben, bu şiiri bana okuyan Sayın Kamalak'a da söylüyorum: Ne güzel şiir, "kul hakkı yiyenden iğneden ipliğe bir gün sorulur" diyor Karacaoğlan. O adamlardan birisi şimdi cumhurbaşkanı adayı. Sen de sandığa gideceksin, senin partililerin de sandığa gidecek, bu şiiri eminim okuyacaktır içinden ve sandığa öyle gidecektir. Buna da yürekten inandığımı ifade etmek isterim.

Değerli arkadaşlarım, "balık baştan kokar" diye çok güzel bir atasözümüz var. Tepedeki adam böyleyse tabii tabanda kim bilir neler var. Bakanlar tabii, 700 milyarlık kol saatini alır rüşvet olarak, haram parayla hacca gider rüşvet alarak, neden? Baştaki öyle. O diyor ki "Mali götürdü, benim günahım ne, ben de malı götüreceğim. O beş götürdü, ben de bir götüreyim" diyor, sistem böyle kurulmuş ama devletin çarkları da artık işlemiyor. Geçen Salı günü grup toplantımız vardı. AKP'nin grup toplantısı da bir başka yerdeydi. Bir saat elli dakika sürdü. Bir dakika elli dakika TRT dört kanaldan tamamını yayınladı. Sıra geldi CHP'nin grup toplantısına, bizim grup toplantısı ne kadar verilmiş olabilir, tahmin yürüten var mı arkadaşlarım? Sıfır. Bakın değerli arkadaşlarım, TRT Kanunu'nun 5'inci maddesi Yayın İlkeleri: "Kamuoyunun sağlıklı ve serbestçe oluşabilmesi için kamuoyunu ilgilendirecek konularda yeterli yayın yapmak, kamuoyunu ilgilendirecek konularda yeterli yayın yapmak, tek yönlü, taraf tutan yayın yapmamak ve bir siyasi partinin, grubun, çıkar çevresinin, inanç veya düşüncenin menfaatlerine alet olmamak." Tam tamına yüz seksen derece ters düşüyor. Kendisini AKP’nin yayın organı konumuna düşürdü. Kimin parasıyla? Benim paramla, sizin paranızla, sizin tükettiğiniz elektrikten giden paralarla. TRT böyle bir kuruluş. Çiftlik diyeceğim ama çiftliği de geçti bunlar. Böyle bir şey olamaz. Bu kadar rezilliği bir demokrasi kabul edemez, sindiremez, böyle bir şey olabilir mi? Dört kanaldan iki saat yayın vereceksin, CHP'ye gelince bir saniye bile vermeyeceksin. Ne zaman verirdi? CHP Grubunda kavga çıksaydı onu yirmi dört saat verirdi. Ben bunu çok iyi biliyorum. Ahlak yoksunu insanların oturduğu ve yönettiği yerdir orası, ahlak yoksulu, bunu çok net söylüyorum.

Değerli arkadaşlarım, cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ağır ağır ısınacağız. Önümüzdeki günlerde, geçmişte Cumhuriyet Halk Partisinde milletvekilliği yapmış eski milletvekillerimiz, eski parti meclisi üyelerimizi davet ettik, onlar gelecekler pazartesi günü, onlarla bir toplantı yapacağız, onlar da "Biz sahaya inip çalışmak istiyoruz" diyorlar "aynı heyecanı tatmak istiyoruz" diyorlar, onlarla beraber çalışacağız. Aynı şekilde milletvekillerimize, Parti Meclisi üyelerimize de alanlar belirleyeceğiz, onlar da gidip çalışacaklar, hep beraber çalışacağız. Neden? Temiz bir insan, dürüst bir insanı cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtmak istiyoruz.

Buradan Adalet ve Kalkınma Partisinin 311 milletvekiline de seslenmek isterim: Değerli milletvekili arkadaşlarım, sizler kapıkulu değilsiniz, birilerinin emir ve talimatıyla boş kâğıda imza atmak gibi bir kişilik zafiyeti göstermemelisiniz. Sizin önünüze kâğıt kondu, boş kâğıda imza attınız. O nedenle Erdoğan sizi tuzluğa benzetiyordu zaten. İçinizden birinizde çıkıp "Arkadaş, biz tuzluk değiliz, bizi halk seçti, biz milletvekiliyiz" diyemediniz. Şimdi ben size soruyorum: Boş kâğıda gidip imza attınız, kimin cumhurbaşkanı olacağını bilmeden ama Erdoğan şöyle bir ters köşe yapabilirdi: Rıza Zarraf'ı cumhurbaşkanı adayı, Bülent Arınç'ı da genel sekreter gösterebilirdi. Neden Bülent Arınç genel sekreter olsun? Eh, ağlayacak bir adama ihtiyaç var, arada bir ağlayacak adama ihtiyaç var.

Değerli arkadaşlar, cumhurbaşkanlığı makamı bir siyasal parti liderinin makamı değildir. Siyasi partiler çekişirler, siyasi partiler tartışırlar, siyasi partiler birbirlerini eleştirirler ama cumhurbaşkanlığı makamı böyle bir makam değildir. Cumhurbaşkanlığı makamı yüce bir makamdır, 76 milyonu kucaklayan bir makamdır. Yurttaşlarını ötekileştirmeyen bir makamdır. O nedenle oraya oturacak kişinin ilmi, irfanı, feraseti doğru olmak zorundadır. Düzgün bir adam olmak zorundadır. Hepimizi temsil edecek yetenekte, birikimde birisi olmak zorundadır. Devlete sahip çıkacak, devlet adamı kimliğini taşıyacak birisi olmak gerekir. Devlet adamı kimliği normal bir kimlikten farklıdır. Kendi çıkarlarını değil, devletinin ve ülkesinin çıkarlarını düşünen kişidir devlet adamı. Devlet adamı böyle bir niteliğe sahiptir. O nedenle biz, o koltuğa bir CHP'li ya da bir MHP'li ya da bir Saadet Partili ya da bir AKP'liyi değil, siyasi kimliği öne çıkmamış, bilgisiyle, birikimiyle, irfanıyla öne çıkan birisini aday olarak gösterdik. O, göreceksiniz, Türkiye Cumhuriyeti'ni hem Batı'da hem Doğu'da birikimiyle, ahlakıyla temsil edecektir. Erdoğan şimdi ona bir şey diyemiyor. Efendim, oraya ben çıkacağım siyaset yapacağım! Siyaset, Siyasi Partiler Yasası'nda vardır, siyasi partilerin işidir siyaset. Cumhurbaşkanlığı makamı siyaset yapılacak yer değil. Siyasetin yeri de Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. O nedenle cumhurbaşkanlarına vatana ihanet hariç sorumsuzluk kuralı getirmiştir. Cumhurbaşkanlarının sorumluluğu yoktur, esas kural budur. Bu kural nedeniyledir ki onlar yani o makama oturacaklar tarafsız olmak zorundadırlar. Diyor ki "Ben tarafsız olmayacağım." Öyle anlaşılıyor ki yemin etmeyecek çünkü yemin etmesi için tarafsızlık yemini edecek, yemin metninde o var. Ne üzerine yemin edecek bu? "Namusum ve şerefim üzerine tarafsız davranacağıma" yemin edecek. Şimdi ben merak ediyorum, merak etmez misiniz? Tarafsız olmak. Tarafsız olmak, bütün siyasal partilere eşit mesafede durmak demektir. Bütün siyasi partilere eşit mesafedeyseniz bir sorunumuz yok kama sen öyle değilsin "Ben tarafsız olmayacağım" diyorsun. Sonra ne diyor? "Efendim, ben hava limanı inşaatını da yol ihalelerini de takip edeceğim" diyor. 76 milyon yurttaşıma sesleniyorum, yaşı ne olursa olsun: Bir cumhurbaşkanı yol inşaatı ihalelerini niye takip eder? "Takip edeceğim" diyor. Ben, senin nasıl malı götürdüğünü çok iyi biliyorum. Sen bu konularda beceriklisin!  Ne diyor? "İhaleleri takip edeceğim" diyor. Sen kupon arazileri de takip ediyorsun, biz bunu da çok iyi biliyoruz. Sen, yürütmenin başısın, ben onu da çok iyi biliyorum. Malı nasıl yürüttüğünü, onu da çok iyi biliyorum. Kul hakkı yediğini, onu nasıl hazmettiğini de çok iyi biliyorum. Şimdi sen, bir haramzadesin, kusura bakma. Cumhurbaşkanı adayının temiz olması lazım, temiz, cam gibi olması lazım, cam. Senin neren temiz? Alnındaki kirleri temizlemeden sen o makama nasıl oturacaksın? Mal varlığını vermiş. Evi yok, aramızda para toplayıp bir ev alalım bari, adam gariban bir adam! Ben merak ediyorum değerli arkadaşları gerçekten, bir sürü yerde villaları var bu adamın, Çatalca'daki villalar, Urla'daki villalar, Kısıklı'daki villalar ve Şehrizar konutlarından alınan, sıfırlandıktan sonra kalan 30 milyon avroya alınan Şehrizar konutlarındaki villalar, kimin üstüne bunlar?

Bakın değerli arkadaşlarım, alın teriyle kazanılan bir mal dolayısıyla insanlar utanmazlar, mal varlığım budur derler, çıkarlar milletin önü ne çünkü bunların her kuruşunda, her santiminde benim alın terim var derler. Bu adam öyle yapamıyor, gizliyor, saklıyor neden? Haram parayı nasıl diyecek "Ben bunu alın teriyle kazandım?" Demiyor muydu "Ben yırtık ayakkabıyla siyasete girdim?" Hangi yırtık ayakkabı? Dünyanın en zengin başbakanlarından birisisin sen, hangi yırtık ayakkabıdan bahsediyorsun sen? Milletin içinde bulunduğu duruma bak, beyefendinin içinde bulunduğu duruma bak. Sık sık söylerim değerli arkadaşlarım, çatacak bir şey bulamadı dedim. Geçenlerde dilini yine tutamamış Ekmel Bey'e "Monşer" demiş. Şimdi, ne diyecek ben merak ediyorum, gerçekten merak ediyorum. Dese ki "Temiz bir adam değil" kendisini tarif etmiş olacak. Bilgisiz dese kendisini tarif etmiş olacak. Cahil dese kendisini tarif etmiş olacak. Bu iyi bir yönetici değildir dese, adam 57 ülkeyi yönetmiş, sen bir ülkeyi bile yönetemedin, sadece soyup soğana çevirdin. Ne söyleyecek? "Monşer" demiş. O, halkın arasına inen birisi, halkla beraber yürüyen birisi. Etrafında bir koruma ordusu olmayan birisi, halktan birisi, temiz yürekli bir adam. Sen, koruma ordusu olmadan gidip bir kahveye oturabiliyor musun? Oturamazsın. Gidip Diyarbakır’da, Hakkâri'de bir kahvede oturabilir misin? Oturamazsın. Göreceksiniz Ekmeleddin Bey gidecek, oturacak, her yurttaşı kucaklayacak. Sık kullandığım bir cümle var "Yalancıdan Başbakan olmaz" diye. Vallahi billahi olmaz, yalancıdan cumhurbaşkanı adayı da olmaz.  Yalan söylemek ayıptır. Bütün dinlerin ortak temeli ahlaksa, ahlakı güçlü kılan yalan söyleme güdüsünün sıfırlanmasıdır. Yalan söylemeyeceksiniz. Yine gitmiş, dilini tutamamış, hayatımda gördüğüm en büyük yalanlardan birisi. 5 Temmuz 2014'te gidiyor Samsun'a miting yapıyor, şöyle söylüyor: "10 Kasım 1938'de Gazi Mustafa Kemal hayata gözlerini yumdu." Bu, doğru, hepimiz biliyoruz. Bir yıl sonra askerler meclisi kuşattılar. Ya İsmet inönü'yü seçersiniz ya da Meclisi kapatırız dediler. İsmet İnönü silah zoruyla, tehditle cumhurbaşkanı seçildi." Ya insanda biraz vicdan olur, samimi söylüyorum, ahlak olur ya. Yalanın bu kadarına pes ya! Yalanın bu kadarına pes! Arkadaşlarım incelediler, ya kim gidip Meclisi sardı, "Ya Meclisi kapatırız ya İnönü'yü seçeceksiniz."

Bakın arkadaşlar, 11 Kasım 1938, Celal Bayar'ın başkanlığında Cumhuriyet Halk Partisi grubu toplanıyor. Celal Bayar'ın yaptığı konuşma: "Oylarınızı serbestçe vereceksiniz. Herkes istediği ismi yazsın. En çok oyu alan Genel Kurulda aday gösterilecek, Meclis Genel Kurulunda aday gösterilecek." Toplantıya 323 milletvekili katılıyor, İsmet İnönü'ye 322 oy çıkıyor. Sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda oylama yapılıyor. 399 milletvekili oylamaya katılıyor, oylamaya katılanlar 348, oy birliğiyle İsmet İnönü cumhurbaşkanı seçiliyor. Asker yok, hiç mi yok? Hiç yok dersek biz de doğruyu söylememiş oluruz, asker var ama bando, mızıka çalan asker var, o kadar başka da bir asker yok. Şimdi ben merak ediyorum: Bu kadar yalan söyleyen bir adam nasıl o koltuğa oturacak? Yalan söylerken yüzü kızarmayan bir adam, nasıl o koltuğa oturacak? Yine söylemişti "Dedem Sarıkamış'ta şehit oldu" diye. Bir baktık askeri kaynaklara, o da yalan. Ya, dedenin üzerinden yalan mı söylenir Allah aşkına? Hayatı yalan üzerine kurulu. Dünyanın en büyük yalancısı. Bu kadar yalan söyleyen ikinci bir adamı ben hayatımda hiç görmedim, üstelik bunu çıkıp milletin önünde söylüyor. Değerli arkadaşlarım, bütün bilgisi nereden geliyor biliyor musunuz? Etrafındaki dar bir grubun kendisine aktardığı dedikodulardan, tarihi dedikodu olarak biliyor. Bir ara söylemişti "Dedem kümeste saklanmıştı" diye. Dedesine bile hakaret ediyor. Yazık günahtır ya, bu bile söylenmez. Şimdi kalkmış, "Ben Cumhurbaşkanlığına aday olacağım" diyor.

Değerli arkadaşlarım, cumhurbaşkanlığına aday olmak için önce mal varlığının hesabını vereceksin. Gideceksin, aklanacaksın, temizleneceksin, alnındaki kiri yok edeceksin; çocuklarınla beraber eşinin dahil mal varlığını millete açıklayacaksın. Mal varlığını açıkladığın için de korkmayacaksın eğer helalse, haramsa zaten açıklayamazsın. Temiz mal varlığından kimse utanmaz. Biz ne istiyoruz? Herkes zenginleşsin istiyoruz, herkes zengin olsun istiyoruz, herkesin mal varlığı olsun istiyoruz, herkesin ekonomik gücü iyi olsun istiyoruz; bu bizim arzumuz zaten ama, alın teriyle kazanılan mal varlığı, çalınarak değil, hırsızlık yaparak değil, milleti soyarak değil. Kendisine açık yüreklilikle şunu söyledim tekrar, yine de söylüyorum: Yalan söylemekten vazgeç, birinci kural. İkinci kural, yüreğin yetiyorsa, kendine güveniyorsan, eşit koşullarda Ekmeleddin Bey'le yarışa gir. Başbakanlıktan istifa etmiyorsun, eşit koşullarda seçime gitmiyorsun. Fırsat eşitliği diye bir kavram var arkadaşlar. Demokrasilerin özüdür bu, inançların da özüdür fırsat eşitliği. Siz fırsat eşitliğine inanmıyorsunuz. Fırsat eşitliği nerede olur? Ekonomide olur, eğitimde olur, sosyal yaşamda olur ve politikada olur; siz bunların tamamını yok ediyorsunuz. Egemen güç olarak çıkıyorsunuz ortaya. "Ben yaparım, ben söylerim, benim dediğim olur." Senin dediğin olmaz. Ben bu milletin ilmine de irfanına da güveniyorum. Önümüzdeki süreçte göreceğiz. Düzgün, namuslu bir adam o koltuğa inşallah oturacaktır, hep beraber Türkiye'de huzurun adresini belirleyeceğiz. Hep beraber mücadele edeceğiz. Yaz kış demeyeceğiz, tatil demeyeceğiz sandığa gideceğiz, oyumuzun hakkını teslim edeceğiz. Hem sandığa gitme hem konuş o da doğru değil; sandığa gideceksin ve konuşacaksın. O zaman göreceksiniz Türkiye'ye gerçek anlamda demokrasiyi biz getireceğiz çünkü biz demokrasiyi savunan bir partiyiz ve öyle olmaya da devam edeceğiz.

Hepinize en içten selamlarımı, saygılarımı sunuyorum."

    Salı, 08 Temmuz 2014 16:01

Bağlantılı Konular