"Sen bu milletin cebine darbe yaptın!"

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu TBMM'de Grup Genel Kurulu'nda yolsuzluk ve rüşvet olaylarını unutturmak için gündeme getirilen darbe iddiaları dahil, güncel ve temel sorunlarla ilgili konuştu.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun 13.05.2014 tarihinde Grup Genel Kurulu Toplantısında Yaptığı Konuşma

"1 Mayıs Anneler Günü idi. Bütün annelerin Anneler Günü'nü kutluyorum. Annelerimiz bize sevgiyi öğrettiler, saygıyı öğrettiler, dürüst olmayı öğrettiler, dillerini öğrettiler, adam gibi adam olmayı öğrettiler; herkesi kucaklamayı öğrettiler. Annelerimiz bize onurlu bir insan olmayı da öğrettiler. Yine, annelerimiz bize hiçbir annenin miting meydanlarında yuhalanmaması gerektiğini de öğrettiler. O nedenle insanlığın sonsuzluğuna imza atan bütün annelere yürekten şükranlarımızı sunuyoruz. Onları seviyoruz, sayıyoruz, ellerinden öpüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, grubumuzda çok sayıda engelli kardeşimiz var. 10-16 Mayıs Engelliler Haftası ama onlar, hâlâ sorunlarını aşmış değiller. Hepimiz her an engelli konumuna gelebiliriz ama bir tek ortak amacımız, bir tek ortak hedefimiz olmalı; insanı bulunduğu kentte insanca yaşatmak, bulunduğu kentin bütün olanaklarından engelliyi de yararlandırmak; bu
nun için mücadele etmeliyiz, bunun için çaba harcamalıyız. Onlar yardım istemiyorlar, onlar çalışmak istiyorlar, üretmek istiyorlar, kazanmak istiyorlar, topluma katkıda bulunmak istiyorlar, emek harcamak istiyorlar. Biz her zaman onları savunduk, onların yanında olacağız.

Değerli arkadaşlarım, engelli kardeşlerimiz bilsinler, sizin için Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri 38 kez kanun teklifi verdiler, sizlerle görüşerek verdiler, sizlerin sorunlarını aşmak için verdiler. 20 kez Meclis araştırma önergesi verdiler, sizin sorunlarınızı Parlamento çatısı altında saptayalım ve çözüm üretelim diye. Sizlere şikâyet ediyorum. Bizim verdiğimiz araştırma önergelerini Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekilleri reddettiler, onu da bilmenizi isterim. 210 kez sözlü ve yazılı sorular sorduk engellilerle ilgili. Sorunları var, aş
ılamayacak sorunlar değil, aşılabilir. Bakınız 2005'te Parlamentoya bir yasa getirdiler, kentler engelsiz olacaktı yedi yıl içinde. Geldi 2012'ye, yedi yıl sonra, yasanın süresinin dolmasına üç gün kala yeni bir yasa getirdiler, tekrar ertelediler ve toplu ulaşım araçlarından engellilerin yararlanması için 2018 yılına ertelediler. Biz bunu kabul etmiyoruz. Hafta sonu Eskişehir'deydim. Eskişehir Belediye Başkanımız Eskişehir'i gerçekten engelsiz bir kent hâline getirmiş, gerçekten. Orada da söyledim, yine söylüyorum: Bir belediye başkanı bir kent nasıl engelsiz hâle getirilir diye öğrenmek ve görmek istiyorlarsa gitsinler Yılmaz Büyükerşen'e başvursunlar ve baksınlar nasıl oluyor bir kent.

Değerli arkadaşlarım, ekonomi iyi durumda değil, önce bunu bir görelim. Geçen hafta bu konuda çok somut rakamlar vermiştim. O rakamlar belki unutulur diye yeniden sizin bilginize sunma ihtiyacını duydum, o rakamları tekrar sunacağım. Tüketici kredisi ve kredi kartı borcu olan yurttaşlarımızın sayısı 2002 yılında, yani hemen ekonomik krizden sonra borcunu
ödeyemeyenlerin sayısı 847 bin. "Ekonomi çok iyi, durumumuz çok iyi, her şey parlak" diyen 2014 Şubatının sonunda borcunu ödeyemeyenlerin sayısı 847 bin değil, daha az da değil, 3 milyon 81 bin kişi. Demek ki bir sorunumuz var. Demek ki ekonomi vatandaş için iyi değil. Birileri için çok iyi ama vatandaş için iyi değil.

Ailelerin bankalara ve TOKİ'ye olan borçlarını da çıkardık. 2003 yılında borç miktarı 13 milyar lira. Parlak bir ekonominin olduğu söylenen bu süre içinde, 2013 yılında on yıl içinde borç 13 milyar liradan 372 milyar liraya çıkmış durumda, vatandaş borç batağında. Yine, zamanında ödeyemedikleri ve batık duruma gelen borçları için söyleyeyim vatandaşın, 2002 yılında 278 milyon lira iken, zamanında ödeyemediği ve batık duruma gelen borçlar 18 Nisan 2014 tarihi itibarıyla 278 milyon liradan 10 milyar 858 milyon liraya çıkmış durumda. Diyoruz ya, vatandaş niye düşünmüyor? Ne düşünsün, hâli perişan, iyi değil. En son enflasyon rakamları açıklandı. İlk dört ayda enflasyon yüzde 5, tarihi
bir rekor, dört ayda yüzde 5. Fatura kimi çıkıyor, önce bir buna bakalım. Fatura önce, Sayın Güngör Uras'ın deyimiyle Ayşe Hanım Teyzeye çıkıyor. Onun için enflasyon yüzde 13 yıllık çünkü onun tükettiği mallar daha fazla pahalılaşmış durumda.

İkincisi emeklilere çıkıyor. Emeklilere ilk altı ay için yüzde 3,3 zam yaptılar. İlk dört ayda enflasyon kaç? Yüzde 5. Tamamen eriyip gitti. Bütün emekli kardeşlerime sesleniyorum: Senin durumunu çok iyi biliyorum. Senin derdini her ortamda dile getiren kişiyim. Senin bütün sorunlarına sahip çıkan kişiyim. Sana yüzde 3 zam verdiler, ilk dört ayda enflasyon yüzde 5. Şapkayı önüne koy ve düşün, bu iktidar senden yana mı, bu iktidar malı götürenlerden yana mı? Eğer senden yanaysa oyunu git AKP'ye ver; malı götürenlerden yanaysa adresin belli, yerin belli, Cumhuriyet Halk Partisi halkın partisi, gel buraya artık.


 Üçüncü fatura kime çıkıyor? Üçüncü fatura asgari ücretlilere çıkıyor. Asgari ücretlilere zam yapmışlardı, yıllık yüzde 5,3. Bunun yüzde 5'i dört ayda eridi ve gitti. Demek ki asgari ücretliler de bilsin ki fatura onlara çıkıyor.

Başka? Dördüncü fatura memurlara çıktı. Memurlara toplu olarak 175 lira brüt herkese zam yaptılar. Bunun neti de 125-130 lira civarında. MEMURSEN, kapalı kapılar ardında hükümetle masaya oturdu "enflasyon farkı istemeyeceğiz" diye sözleşmeye imza attı. Şimdi bütün memur kardeşlerime sesleniyorum: Sizin temsilcileriniz olarak gittiler oraya, kapalı kapılar ardında imzaladılar "Enflasyon farkı memura ödenmeyecek" diye imzaladılar. Şimdi, memur kardeşim, sen bunun hesabını soracak mısın, sormayacak mısın asıl derdimiz bu. MEMURSEN neden böyle bir sözleşmeye imza attı? Böyle bir sözleşmenin altına neden imza attı MEMURSEN? Demek ki iktidarın arka bahçesi oldu. İktidarın arka bahçesinden memura hayır gelmez. Ne diyor Hükümet? "Bize kumpas kurdular" Ben size şunu söyleyeyim: MEMURSEN ile Hükümet oturdular kapalı kapılar arkasın
da memurlara kumpas kurdular. Bunun farkına varın.

Değerli arkadaşlarım, günümüzde hepimizin yeniden düşünmesi gereken bir kavram var; üzerinde durmalıyız ve yeniden bu kavramı içselleştirmeliyiz. Kavram, devlet adamı kavramı. Devlet adamı kimdir? Devleti yöneten kişidir ama devleti yöneten kişinin nitelikleri ne olmalıdır? Nasıl bir adam olmalıdır devlet adamı? Saygın olmalıdır, herkesi kucaklamalıdır, dürüst olmalıdır paraları "sıfırlayın" dememelidir. Devlet adamı hırsına teslim olmamalıdır, aklı öncelemelidir devlet adamı, öfkeyle, kinle hareket etmemelidir ve devlet adamı kendisine oy versin vermesin bütün yurttaşları kucaklamalıdır. Acaba ülkeyi yöneten bu niteliklere sahip mi? Devlet adamı kimliği var mı? Eğer bunu oturup tartışırsak, k
endi vicdanımızda sorgularsak Türkiye'nin hangi sürecin içine sokulduğunu çok daha net görebiliriz. Devlet adamı konusunda değişik zamanlarda bilginler devlet adamlarına öğütte bulunmuşlardır. O öğütler çok önemlidir. Bunlardan birisi de Şeyh Edebali'dir, o da öğütte bulunmuştur, yazmıştır, çizmiştir, söylemiştir. Devleti kuran, 700 yıl önce Osmanlı Devleti'ni kuran Osman Bey. Osman Bey vefat ettiğinde neleri miras bırakmış arkadaşlar, önce bunu sizin bilginize sunmak isterim. Birkaç metre bez, at için zırh takımı, bir tuzluk, bir kaşıklık, bir çift çizme, dokumasından kırmızı renkli olduğu belli, Alaşehir ürünü, birkaç sancak, bir sade kılıç, bir ok çantası, bir mızrak, birkaç at, bir de misafirlerine ikram etmek için beslediği birkaç koyun. Osmanlı Devletini kuruyor, devlet adamı kimliği var. Bilginlerden görüş alıyor ve ona sunulan Şeyh Edebali'nin öğüdü var. O öğütlerden bir kısmını ben size sunmak isterim. Neyi öğütlemiş Şeyh Edebali Osman'a? Şöyle diyor:

"Ey oğul!


Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana… Suçlamak bize; katlanmak sana… Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana… Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana… Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana… Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana… Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana."
Ve yine devam ediyor.

"Ey oğul!


 Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkâr ve iradene sahip ol. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir.

Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki âlime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir."
Yine devam ediyor;


 "En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir.

Ey oğul!

Ülke, idare edenin oğullarıyla ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Kişinin gücü günün birinde tükenir ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur.

Ey oğul!


Sevgi, davanın esası olmalıdır. Sevmek ise sessizliktedir. Bağırarak sevilmez, görünerek de sevilmez. Geçmişini bilmeyen geleceğini de bilemez.

Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın."

Şeyh Edebali böyle söylüyor. Ne zaman söylüyor? 700 yıl önce söylüyor. Şimdi 21 inci yüzyıldayız, 2014 yılındayız. Kaldı ki bu tür öğütleri sadece Şeyh Edebali mi yaptı? Hayır. Dünyanın birçok bilgini benzer öğütlerde, nasihatlerde bulunmuşlardır çünkü devleti yönetmek farklı bir şeydir. Kin ve öfkeyle devletin yönetilmediğini, yönetilemeyeceğ
ini dünya örneği bize göstermiştir. Onun için, geldik 2014 yılına, neden bahsediyoruz? Demokrasiden bahsediyoruz, özgürlükten bahsediyoruz, kadın-erkek eşitliğinden bahsediyoruz, yargının tarafsızlığından ve bağımsızlığından söz ediyoruz ve şimdi biz, Şeyh Edebali'nin öğütlerini okuyoruz. Neden? 2014 yılının Türkiye'sinde bu öğütleri bir daha okuma ihtiyacı duyduğumuz için. Keşke böyle bir ihtiyacımız olmasaydı, keşke herkes ondan gerekli dersleri çıkarabilseydi, keşke Türkiye bugün içinde bulunduğu çalkantılı süreci yaşamamış olsaydı. Keşke, devleti yönetenler akılla mantıkla yönetebilselerdi, o zaman bunlar yaşanmazdı. Demokrasi, sıradan kazanılmış bir olay değildir. İnsanlık tarihine baktığımızda ağır bedellerin ödendiğini görüyoruz. 21 inci yüzyılda hâlâ insanlar ağır bedeller ödüyorlar. Türkiye de bu bedelleri ödeyen ülkelerden birisi. Daha ağırını ödeyenler var ama o ağır bedeller insanlığı yeni ufuklar açtı ve bizler, demokrasiyi, özgürlüğü, bağımsız yargıyı, güçler ayrılığını keşfettik. Yine, 21 inci yüzyılda mutlak hakimiyet diye bir kavram yoktur, mutlak güç diye bir kavram yoktur artık; güçler ayrılığı ilkesi vardır. Devleti yönetenin bütün gücü üstünde topladığı bir sistem yoktur artık dünyada, güçler ayrılığı vardır artık. Yasama, yargı, yürütme dediğimiz erkler bunun üzerine inşa edilmiştir ve çağdaş demokrasilerde dördüncü güç olarak medya vardır siyasal iktidarın hatalarını millete duyursun diye. Şimdi biz, mutlak güce yeniden dönen bir sürecin içine girmiş oluyoruz.

Değerli arkadaşlarım, akılla yönetilmeyen toplumlar ağır bedeller ödemişlerdir. Öfkeyle yönetilen toplumlar ağır bedeller ödemişlerdir. Biz, 21. yüzyılın Türkiye'sinde ağır bedeller ödemek istemiyoruz. 21. yüzyılın Türkiye’sinde birinci sınıf demokrasi istiyoruz. Bu ülkenin insanı üçüncü sınıf demokrasiye layık değildir; bu ülkenin insanı birinci sınıf demokrasi istiyor ve ona layıktır.

Değe
rli arkadaşlarım, siyasetçi her eleştiriyi dikkatle dinlemek zorundadır. O eleştiri doğru olmayabilir, eleştiri bizi rahatsız edebilir ama biz aklımızı kullanacağız, sabırlı davranacağız, dikkatle dinleyeceğiz, her eleştiriden ders çıkaracağız. Bunu yaparsanız devlet adamı kimliğini yakalamış olursunuz. Bunu yaparsanız bir ülkeyi yönetmeyi hak etmiş olursunuz. Eğer siz, öfkeyle kalkıp öfkeyle hareket ederseniz sadece kendinizi değil bir toplumu ateşe atmış olursunuz. Konuşmayan toplum olmaz, herkes konuşacak.

Bakınız değerli arkadaşlarım, biz milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasını hep istedik, hep savunduk. Adı yolsuzluğa bulaşmış birisinin dokunulmazlığı olmamalıdır dedik. Bağımsız mahkemelere gidip hesabını versin dedik ama bir olmazsa olmazımız var, bir olmazsa olmaz dokunulmazlığımız var. Nedir o? Kürsü dokunulmazlığı, kürsü dokunulmazlığı çünkü milletin vekili kürsüye çıkacak, düşüncelerini özgürce dile getirecek. Bunu yaptığı zaman o ülkede demokrasi dediğimiz kavram güçlenmiş olacaktır. Kürsü dokunulmazlığına biz titriyoruz, acaba iktidar da gerekli özeni gösteriyor mu? Bir arkadaşımız, Sayın Kamer Genç, Meclis kürsüsünde konuşurken onlardan birisi geldi, bir omuz darbesi yani kaba güçle sesini kesmeye çalıştı. Bunun adı demokrasi değil arkadaşlar. Sözden korktuğunuz andan itibaren siz dünyanın en korkak insanısınız siz artık. Sözden korkulur mu? Bir düşünceyi açıklıyor, düşünceden korkuyorlar. O kadar korkuyorlar ki "kitap bile bazen bombadan daha tehlikelidir" diyebiliyorlar çünkü özgür düşünceyi içlerine sindiremiyorlar. O nedenle, kürsüden yapılan konuşma saygıdeğer bir konuşmadır. Düşünce özgürce dile getirilmelidir. Biz neden konuşan Türkiye diyoruz? Neden Türkiye’de herkes konuşmalı diyoruz? Neden medya özgürlüğünü savunuyoruz? Temel amacımız bu. Herkes konuşmalı ve düşüncesini özgürce dile getirebilmelidir. Belki de aydınlanmayı en iyi Fransız düşünür Voltaire anlatmıştır. Ne diyor Voltaire? "Söylediklerinizin hiçbirisine katılmıyorum fakat bunları söyleme hakkınızı ölünceye kadar savunacağım" diyor. "Sizin düşüncenize katılmıyorum ama düşüncenizi özgürce söyleyinceye kadar her türlü mücadelede ben sizin arkanızdayım" diyor. Aydınlanma budur işte arkadaşlar, düşünce özgürlüğüne saygı budur. Biz şimdi düşüncesini açıklayana tahammül edemiyoruz, dayanamıyoruz, neden düşünceni açıklıyorsun diyoruz. Kim söylüyor bunu? Devleti yöneten kişi söylüyor, bir diktatör bozuntusu söylüyor bunu. Bunu asla kabul edemeyiz. Her zaman savunduk, her zaman savunacağız. Bizi destekler desteklemez, her düşünceye bizim saygımız var. Eleştirel aklın olmadığı bir toplum büyüyemez, gelişemez, doğruları yakalayamaz. Eleştirel akıl artık hepimizin kabul etmesi gereken bir kuraldır. Siz, düşünceye yasak getireceksiniz, eleştiriye yasak getireceksiniz, tahammül edemeyeceksiniz, doğru değil bunlar arkadaşlar.

Bir şey söyleyeyim, 10 Mayıs, Danıştayın 146. Kuruluş Yıldönümü. Tören yapıldı, törene ben de gittim. Tören sırasında, gittiğimde ön sırada oturan, eskilerin deyimiyle devlet ricali vardı, ben de onlara merhaba dedim. Saygı içinde ayağa kalkıp tokalaştık. Bir kişiye de elimi uzattım. Hafif böyle öne doğru eğildi ama ayağa kalkmadı. Olabilir. O, onun saygısının ne anlama geldiğini gösterir yani ona bağlıdır, ona bir şey demiyorum. Fakat biraz sonra Genelkurmay Başkanı da içeri girdi. Şöyle bir baktım, bu, esasduruşa geçmiş. Derhal elini uzatıyor, başını eğiyor.

Şimdi, değerli arkadaşlar, eğer insan kendi egosuna teslim olursa bu tür manzaralar ortaya çıkar. Saygıda kusur etmemek insan olmanın temel kuralıdır. Beğenirsiniz beğenmezsiniz ama herkes birbirine saygılı davranmak zorundadır. Annelerimiz bize bunu öğrettiler, saygılı olacaksın diye. Ben merak ediyorum, egosu bu kadar şişkin birisi, topluma nasıl saygı duyacak? Birisinin önünde esasduruşa geçebiliyorsun, elini uzatabiliyorsun ama eleştiriye tahammül edemiyor. Sonra, kürsüye Danıştay Başkanı çıktı, bir konuşma yaptı. Arkasından, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Sayın Feyzioğlu çıktı, o da bir konuşma yaptı. Konuşmanın sonlarına doğru baktım, birisi koltuğunda duramıyor bir türlü. Şöyle baktım, devamlı oynuyor. Ya, bu niye oynuyor diye merak ettim. Sonra, birden yanındakilerle konuşmaya başladı ama ses tonunu her seferinde biraz daha artırarak. Sonra, ayağa kalktı, kürsüde konuşan hatibe "Edepsizlik yapma" diye bir söz söyledi. Devlet adamı demiştik değil mi? Şeyh Edebali’nin öğüdünü okumuştuk değil mi? Ne diyordu? "Hoş görülü olacaksın, saygılı olacaksın, katlanacaksın" diyordu. Bunların tam tersini yapıyor. Bir de bu, arada bir tarihten bahseder. Tarihi de bilmiyor emin olun. Hayatımda gördüğüm dünyanın en cahil adamı. Konuşmada tek bir cümle, edebi aşan tek bir cümle yok. Tam tersine son derece kibar, son derece saygılı ifadeler. Kaldı ki Anamuhalefet partisi olarak bizi de eleştirdi. Biz saygıyla dinledik, dinleyeceğiz. Neden? Şeyh Edebali kültürünü biz biliyoruz, saygıyla dinleyeceğiz. Arkadan, daha büyük bir şey söyledi. Söyledikleri için "Baştan aşağı yalan" dedi. Bunu gerçekten kulaklarıma inanamıyorum, nasıl böyle bir şey söyler. Hukukun üstünlüğü ona göre baştan aşağı yalan tabii. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ona göre baştan aşağı yalan, böyle bir şey yok. Bu talepler dile geliyor. Anayasa Mahkemesinin kuruluş yıldönümünde Anayasa Mahkemesi Başkanı kalkar hukukun üstünlüğüne vurgu yaparsa, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına vurgu yaparsa, aynı benzer konuşmalar Danıştayın kuruluş yıl dönümünde de yapılırsa demek ki Türkiye'de bir sorun var, demek ki hukukun üstünlüğü kavramı üzerinde bir sorunumuz var. "Hukukun üstünlüğü bu ülkede yok" diyorlar açıkça, "Sen müdahale ediyorsun hukukun üstünlüğüne" diyorlar, "Sen bunları yapma" diyorlar ama o, buna tahammül edemiyor. Vesayet… Vesayetten söz ediyor. "Atamayla gelenler, onların vesayetini kabul etmiyoruz" diyor. Şunu açık yüreklilikle söyleyeyim: Feyzioğlu'nun Barolar Birliği Başkanlığına seçilmesi milletvekillerinin seçilmesinden daha demokratiktir arkadaşlar. Neden daha demokratik? Milletvekillerini halk mı seçiyor? Tam kandırıyoruz birbirimizi. Oturuyor Beyefendi, bir liste yazıyor, vatandaşın önüne koyuyor "Bunlara oy ver." Vermezsen? Vermezsen ayrıca ceza veririm! Kim seçiyor bu milletvekillerini? Bu diktatör bozuntusu seçiyor. Gel bunları değiştirelim, milletin vekilini millet seçsin diyoruz, yasayı değiştirelim diyoruz ama yanaşmıyor. Neden? Kenan Evren'in arkadaşı da ondan, aynı felsefe. Darbe hukukunun arkasına saklanıyor çünkü o da bir darbeci. Az önce memurlara yaptığı darbeyi yaptığı darbeyi az önce söyledim. Kapalı kapılar ardında oturdu, kendi arka bahçesi olan bir memur sendikasıyla sözleşme yaptı. Nedir sözleşme? Memura enflasyon farkı ödenmeyecek. Bu darbe değil de nedir memurun cebine? Darbedir. Sonra kalkıp bu ne diyor, kendi milletvekiline? "Tuzluklar" diyor, kendi milletvekillerine söylüyor, seçip getirdiği milletvekiline "Tuzluk" diye hakaret ediyor. Hiç kendi milletvekillerinden birisi çıkıp ya, Sayın Başbakan, bize "Tuzluk" diyemezsin diyen oldu mu? Olmadı. Sorunumuz da bu zaten. Ben, diktatör derken rahatsız oluyor. Hiç rahatsız olma sen. Diktatör diyordum ama kusura bakma, sen diktatör değil, diktatör bozuntususun.

Diyeceksiniz ki bunu neye dayanarak söylüyorsun? Arkadaşlar, eğer bir ülkeyi yöneten kişi, milletin önüne çıkıp "yasama ve yargı benim için ayak bağıdır" derse ondan demokrat olmaz; o, bir diktatör bozuntusudur, öyle hevesleri vardır onun. Yargı senin için ayak bağı, yasama organı da ayak bağıdır diyor. Neden? Buradaki muhalefete tahammül edemiyor "neden bana muhalefet ediyorlar?" Çoğunluğu var ama yine de içine sindiremiyor, yasama organını kendisi için ayak bağı görüyor.

Başka? Arada bir bu diktatörler yargıçlığa da soyunurlar. "Ben Silivri davalarının savcısıyım" demedi mi bu? Orada savcılık yapmadı mı? Şimdi kalkmış timsah gözyaşları döküyor. Efendim, bazıları haksız yere içerideymiş! Yıllar yılı sahte delillerle bu insanlar içeride kaldılar. Sen bu davların savcılığını üstlenmedin mi? Diktatörler bunu yaparlar demokratlar değil.

Başka? Bizim Anayasa'mızda bir hüküm var, 12 Eylül Anayasası'ndan söz ediyorum, Kenan Evren ve arkadaşlarının yaptığı anayasadan söz ediyorum. Ne diyor? "Kimseden izin alınmadan saldırısız ve silahsız herkes toplantı ve gösteri yapabilir." Anayasa… Kimseden izin alınmadan. 1 Mayıs Bahar Bayramı'nı kutlayacaklar yasak getiriyor. Yasak getiren adam demokrat değildir, diktatördür. Getirdi mi? Getirdi.

Başka? Çiftçi bulmuş Başbakanı, derdini anlatacak, ne söylüyor? "Al ananı da git" diyor. Bütün çiftçilere seslendim, yine sesleniyorum: Eğer bir çiftçi kardeşimize "Al ananı da git" diyorsa sizin ona sandıkta vereceğiniz bir cevap olmalı, o cevabı vermelisiniz ki diktatör diktatörlüğün ne olduğunu bilmeli.

Yine, bu diktatör talimat verdi, 34 yurttaşımız öldürüldü. Ne diyordu? "Ankara'nın karanlık dehlizlerinde bu olaylar kaybolmayacaktır. Biz bunları ortaya çıkaracağız." Çıkardı mı ortaya? Çıkarmadı çünkü talimatı veren kendisi. 34 yurttaşımızın katilidir o. Diktatörler aynı zamanda katildirler.

Bir baro düşünün, İstanbul Barosu. İstanbul Barosu, dünyanın en büyük üçüncü, Avrupa’nın en büyük birinci barosu, yöneticilerini yargılamaya kalktı yasalara aykırı olarak. Hangi mantık, hangi kuralla yapıyorsun bunu? "Ben yaptım, olacak" diyor. "Ben söyledim, olacak" diyor. "Benim iki dudağımın arasından ne çıkarsa o gerçekleşecek" diyor. Kusura bakma, Cumhuriyet Halk Partisi olduğu sürece senin söylediklerin gerçekleşmeyecek.

Gazetecileri hapse attı, sahte belgelerle, dosyalarla bir sürü insanı hapse attılar ve çıktı gazetecilere şunu söyledi: "Sizin boynunuzdaki tasmaları ben çıkardım." Bunu demokraside bir başbakan diyemez. Bunu ancak dikta rejimlerinde bir diktatör söyleyebilir ve yine yetinmedi onunla. "Boyunlarında tasma olanlarla" beraber havuz medyasını oluşturdular, 630 milyon dolarlık havuz medyasını oluşturdular. Asıl bunun üzerinde durmamız gerekiyor, asıl eleştirmemiz gereken nokta buydu.

Değerli arkadaşlarım, fezlekeler görüşülürken Türkiye Büyük Millet Meclisinde fiili yasak uyguladılar vatandaşlar görmesin, duymasın diye. Neden korkuyorsunuz o zaman, neden çekiniyorsunuz o zaman?

Değerli arkadaşlarım, diktatörlerin bir özelliği daha var. Kime "Kardeşim" dediyse bir süre sonra arkadan hançerlemiştir. Bu, temel bir kuraldır. Esad'a "Kardeşim" dedi, beraber tatil yaptılar, bir baktık elinde hançer, arkadan vuruyor. Kaddafi'ye "Kardeşim" dedi, 250 bin dolarlık insan hakları ödülünü aldı Kaddafi'nin elinden. Bir baktık elinde hançer, Kaddafi'yi hançerliyor. Gazeteciler "250 bin dolarlık ödülü ne yapacaksınız?" diye sordular. "İnsan hakları konusunda çalışan bir hayır kurumuna bağışlayacağım" dedi. Defalarca söyledim, ya arkadaş, bu 250 bin doları hangi hayır kurumuna bağışladın sen? Bugüne kadar tık yok. Hayatımda bu kadar paraya âşık olan bir ikinci adam görmedim. Para deyince bütün sigortalar atıyor. Para deyince tamam, hele yeşil olursa, dolar olursa zaten mesele yok.

Anayasa Mahkemesine "Gayrimilli" diyeceksin, iş adamlarına, hukukun üstünlüğü savunduğu için "vatan haini" diyeceksin; çiftçiye "Al ananı da git" diyeceksin; gazeteciye "Boynundaki tasmaları biz çıkardık" diyeceksin, ondan sonra kalkıp diyeceksin ki "Bu ülkede darbe bize karşı yapılıyor" diyeceksin.

Değerli arkadaşlarım, 17 Aralık sürecini niye "Darbe" olarak telaffuz ediyor bu? Yine gitmiş 1960'lardan, Menderes'ten falan söz ediyor. Menderes kim, sen kim? Menderes'in tırnağı bile olamazsın sen. Menderes'in adını ağzına alacak en son kişisin sen. Menderes çocuklarına telefon edip "Evladım paraları sıfırlayın" demedi hiçbir zaman. Menderes çocuklarına hiçbir zaman "Siz bir vakıf kurun, devletten ihale alanlar rüşveti senin vakfına ödesinler" demedi. Menderes o kadar temiz bir insandı ki, çocuklarının "Ben Başbakanken ticarete atılmayın" diye öğüdü vardır ve çocukları ticarete bile atılmadılar. Sen kendini Menderes'le kıyaslayamazsın, Menderes'in adına sen en son ağzına alabilirsin. "17 Aralıkta darbe" diyor. Allah aşkına neyin darbesi?

Şimdi ben bu diktatör bozuntusuna soruyorum: 700 milyarlık kol saatini senin bakanının koluna darbeciler mi taktı? Cevabını verebilir mi? 100 milyon dolar, 99 milyon 990 doları, 100 milyon dolardan 10 dolar eksik, senin oğluna Suudi Arabistan'dan darbeciler mi gönderdi?

Senin bakanlarının yatak odalarına boy boy yedi kasayı darbeciler mi yerleştirdi? O kasaların içine milyonlarca avroyu, doları, Türk Lirasını darbeciler mi koydu?

Yine, bir kamu bankasının genel müdürünün evine ayakkabı kutusu ve içine de milyon dolarları darbeciler mi yerleştirdi?

Yine, senin bakanlarını rüşvetle umreye darbeciler mi götürdü?

Yine, senin önüne 18 Nisan 2013 tarihinde "senin bakanların devletin sırlarını Rıza Zarraf'a satıyorlar, dikkatli ol" diye raporu darbeciler mi koydu? Bunlara cevap verir mi? Veremez. Neden veremez? Bakın en ufak şeye cevap veriyor, bunlara gelince tık yok. Neden? Çünkü kendisi bu işin başı, bu işin başındaki kişi. Biz bunu çok iyi biliyoruz. Bunları sonuna kadar takip edeceğiz. Hiç kimse endişe etmesin, sonuna kadar takip edeceğiz.

Üç soru daha sorayım:

Senin Bakanın Zafer Çağlayan'ın 28 seferde 52 milyon dolar rüşvet aldığını darbeciler mi iddia ediyor?

Yine, senin bakanın Muammer Güler'in 10 seferde 10 milyon dolar rüşvet aldığını darbeciler mi iddia ediyorlar?

Yine, senin bakanın Egemen Bağış'ın üç seferde 1,5 milyon doları çikolata kutusunda rüşvet aldığını darbeciler mi iddia ediyor? O savcıları görevden aldın ama yeni atadığın savcı da aynı şeyleri iddia etti ve gönderdi. Kim bunları yaptı? Ne olursa olsun mücadele edeceğiz. Bu sorulara cevap vermek için;

Bir, namuslu olmak lazım.

İki, ahlaklı olmak lazım.

Üç, kul hakkı yememek lazım.

Dört, millete saygılı olmak lazım.

Beş, adam gibi adam olmak lazım.

Altı, namuslu olmak lazım.

Yedi, her kuruşun hesabını vermek lazım. Her kuruşun hesabını soracağız, hiç endişem yok nereye kaçarsa kaçsın her kuruşun hesabını soracağız. Darbe paranoyasının arkasına saklanmasın, ortada darbe falan yok. Sen bu milletin cebine darbeyi yaptın, sen köşeyi döndün, senin çocukların köşeyi döndün, senin bakanların köşeyi döndü. Çiftçinin mi yatak odasında para kasası var? Emeklinin mi yatak odasında boy boy para kasaları var? Esnafın mı yatak odasında kasaları var? Senin oğlunun, senin bakanlarının çocuklarının yatak odasında o kasaların ne işi var? Bunun hesabını vereceksin.

Bizim umudumuz halktır, halka güveniyoruz, halka saygı duyuyoruz. Halkın vicdanına sesleniyoruz, dürüst insanların vicdanına sesleniyoruz.

Hepinize en içten selamlar, saygılar sunuyorum."

    Salı, 13 May 2014 18:12

Bağlantılı Konular