“Gezi parkında direnen gençlerimiz aslında aşkın ve devrimin türküsünü söylüyorlar"

Genel Başkan Yardımcısı Gökhan Günaydın CHP Genel Merkezi’nde düzenlenen Türkiye Kent Konseyi toplantısının açılış konuşmasını yaptı ve şunları söyledi:

“Sayın Genel Başkanım, Sevgili Genel Başkan Yardımcısı arkadaşlarım, Parti Meclisimizin ve Yüksek

Disiplin Kurulumuzun çok değerli üyeleri, Sevgili İl Başkanlarımız, İlçe Başkanlarımız ve örgüt yöneticilerimiz, çok değerli belediye başkanı arkadaşlarım, belediye meclislerimizin ve il genel meclislerimizin değerli üyeleri, kent konseylerimizin değerli başkan ve yöneticileri ve sevgili muhtar kardeşlerim, bugün Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezinde kent yönetiminde katılımcılığın en somut araçlarından birisi olan kent konseyleri olgusunu Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu önemli gündem içerisinde değerlendirmek üzere bir araya gelmiş bulunuyoruz.

Türkiye’nin dört bir yanından bu çağrımıza kulak veren ve koşarak bu salonu dolduran tüm dostlarımıza özellikle teşekkür etmek istiyoruz.

Hepimizin bildiği gibi aslında demokrasi sözcüğü milattan önceden buyana doğru giderek gelişerek, evirilerek günümüze kadar ulaşmış bir sözcüktür. Antik Roma’da kent yönetimleri doğrudan demokrasi aracılığı ile yönetiliyorlardı. Başka bir deyişle kent halkı kenti yönetmek üzere oluşturulan bir yasayı hep birlikte müzakere ediyorlar ve bu müzakere sonucunda oluşturulan yasada o kenti yönetiyor idi. Biz buna doğrudan demokrasi diyoruz. Ancak dünyada ve ülkelerde nüfusun hızla artması, idari rejimlerin çeşitlenmesi doğrudan demokrasiyi olanaksız hale getirdiği ve yerine temsili demokrasi uygulaması başladı. Yani gerek yerel düzlemde, gerekse genel düzlemde milletin iradesini alarak seçilenler bir sonraki seçime kadar o iradeyi temsilen iş ve işlemlerini yürüttüler. Burada temel sorun şudur; asıl irade kimdir? Asıl irade hiç kuşkusuz seçilenin değil, seçenindir. Yani milletin iradesidir asıl olan. Peki burada bir ilave soruya ihtiyaç var. Asıl olan milletin iradesi ise seçilenler bir sonraki seçimde ancak hesap veririm mi diyecekler? Yoksa görev yaptıkları dönem boyunca da kendilerini seçen iradenin somut konuda ne söylediğini araştıracak ve buna göre bir tutum alacaklar mı? Hiç kuşkusuz modern ve gelişmiş demokrasilerde katılımcı yönetim diye tanımladığımız anlayış sadece 4 ya da 5 yılda bir hesap verme değil, görev süresinin her günü boyunca hesap verme ve halkın ne dediğine kulak ve yürek kabartma işini somut bir hedef olarak ortaya koymaktadır. Bugün dünyada ve Türkiye’de hem merkezi yönetim, hem de yerel yönetim birbirini tamamlayan biçimler olarak varlıklarını sürdürüyorlar ve bu alanlardaki katılımcı yönetimin eksikliği demokrasi zafiyetini, demokrasi açığını giderek artıyor ve ideolojik meşruiyet yerine zora dayalı meşruiyet yani vazife ve salahiyet kanununun dışına taşan, orantısız güç kullanan polis şiddeti kendisini her yerde gösteriyor.

Biz bugün bu toplantıda daha iyi bir seçenek her zaman vardır diyoruz. Ve o daha iyi seçenek söz, karar ve yetkinin halk tarafından yönetilenle birlikte, yönetenlerle birlikte paylaşılması esasını bize bir kez daha anımsatıyor. İşte kent konseyleri Türkiye’de 2951 belediyenin %10’unda bile kurulu bulunmayan kent konseyleri bu gerçeği Türkiye’de yöneticilerin yüzüne vurmak durumundadır.

Bugün biz kentlerimizi katılımcı bir anlayışla yönetmek için gezi parkı örneğinde yaşananları sizlerle kısaca paylaşmak istiyoruz. Taksim’de birbirinden ayrı iki proje yürüyor. Bunlardan birincisi Taksim’in yayalaştırılması projesidir. İkincisi ise gezi parkında topçu kışlası yapılması meselesidir. Ve bu iki proje ana hattına ağaç kesimi, gezi parkına müdahale ve topçu kışlasının yapımı ve burada bir AVM’nin hayata geçirilmesi olgularını da içeriyor. Özellikle altını çizerek belirtmek isterim ki, Taksim’in yayalaştırılması projesi İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisinden oy birliğiyle geçmiştir. Başka bir deyişle Cumhuriyet Halk Partisi grubu Taksim’in İETT peronu olarak kullanılmaktan vazgeçilmesi, trafiğin zemin altına alınması ve alanın, meydanın tümüyle yurttaşlarımızın yürüyüşüne, gezmesine terk edilmesi konusunda bir siyasal irade ortaya koymuştur.

Bununla beraber gerek Gümüşsuyu, gerekse Mete caddesindeki dalış rampalarının yaratacağı olumsuzluklarda raporlarımıza konu edilmiş ve sonradan yargı kararlarıyla bu olumsuzlukta ortadan kaldırılmıştır.

Şunu da ifade etmek isterim ki, Taksim yayalaştırma projesinin hiçbir yerinde Cumhuriyet Halk Partisi bir tek ağacın kesilmesi, gezi parkına müdahale edilmesi ve 775 metrekarelik yolun oradan açılması konusuna olur vermemiştir. Bunun özellikle altının çizilmesinde yarar görüyoruz.

Buna rağmen Taksim gezi parkında 27 Mayıs 2013 tarihinde ve dikkatinizi çekerim saat gece 22.30’da iş makineleri çalıştırılmaya başlanarak planda olmayan bir biçimde gezi parkının duvarları yıkılmaya ve ağaçlar kesilmeye, parçalanmaya başlamıştır. İşte bu tarih aynı zamanda Taksim direnişinin başlangıcının tarihidir. Ağaçların kesilmesini haber alan 10 binlerce insan Taksim’e yürümüş ve ertesi sabahta polisin müdahalesi bu çerçeve içerisinde başlamıştır. Bu 27 Mayıs gecesinde gece karanlığında kepçelerin çalışmasının fotoğrafları. Sadece bu kepçelerin gece çalıştırılması ihtiyacının duyulması bile yönetimin yapmaya çalıştığını kanıtlar niteliktedir.

Bir ikinci proje ise başlangıçta da söylediğim gibi topçu kışlasının yapılması meselesidir. Burada AKP yetkilileri özellikle halkımızın kafasını karıştırmaya çalışmaktadırlar. Altını çizelim. Bu konu İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisine hiçbir zaman gelmemiştir. Peki nereden geçirilmiştir? Kültür bakanlığından geçirilmiştir. Yani gezi parkının üzerine topçu kışlası yapılmasına yönelik plan kültür bakanlığından çıkartılmıştır. Buna Cumhuriyet Halk Partili grup itiraz etmiştir ve bunun üzerine İstanbul koruma kurulu ret kararı vermiştir. İzlinizle bir ders niteliğindeki koruma kurulu kararını okumak istiyorum. “Yapının özgün mimarisini oluşturan iç mekan kurgusu süsleme özellikleri ve elemanları yapının yapım dönemleri, yapılan müdahaleler ve önceki dönemlerine ait izlere ilişkin bilgi ve belge yoktur.” Yani İstanbul koruma kurulu burada bir restitüsyon yapamazsınız demek istiyor. Ve restitüsyon projesi kent tarihi açısından da uygun değildir. Karar çok açıktır. Bu kararı veren İstanbul 2 nolu kültür varlıklarını koruma bölge kuruludur.

Anımsayınız Başbakan Recep Tayyip Erdoğan retlerini reddedeceğiz demiştir. Retlerini reddedeceğiz derken konunun Ankara koruma kuruluna geleceğini biliyordu ve Ankara koruma kurulu gerçekten reddi reddetti. Nihayet İstanbul 6. idare mahkemesi idarenin savunması alınıncaya kadar bir yürütmeyi durdurma kararı verdi. Genel olarak bu meselenin hukuku durumunu böyle özetleyebiliriz.

Birde sizlerle hızlıca topçu kışlasının mimari öyküsünü paylaşmak istiyorum. Topçu kışlasının ne zaman yapıldığı, mimarisi ve plan özellikleri tam olarak bilinmemektedir. 1794’te yandığını biliyoruz. 1803 ve 1804’te yeniden yapılmış ve buraya Osmanlı mimarisinde olmayan soğan kubbeler yerleştirilmiş. 1860’ta kapsamlı değişimler olmuş, 1909’da yeniden yanmış, 1919’la – 37 arasında Taksim stadyumu olarak kullanılmış ve 39’da yeşil alana dönüştürülmüş yıkılmak suretiyle. İşte bu fotoğraf muhtemelen 1930’lu yıllarda ve topçu kışlasının içinin Taksim stadyumu olarak kullanıldığı yıllara ait. 1939’dan itibaren yıkılıyor ve yeşil alana dönüştürülüyor. Burasıda bugün gezi parkının yeşil, ağaçlarla donatılmış ve insanların dolaşmasına açılmış halidir. Peki yapmaya çalıştıkları proje nedir? İşte topçu kışlasını bu şekilde bir projeyle buraya yerleştirmeye çalışıyorlar. İçerdeki ağaç ve dışarıdaki ağaçları ben bunu çizen mimarların hayal dünyası ile açıklayabiliyorum. Çünkü iki katlı bu binada AVM ve rezidans yapımı ve aslında bu koca alanın 11 bin metrekarenin koca duvarlarla meydandan ayrılması ve soyutlanmasıdır sözkonusu olan.

Şimdi katılımcılık açısından, yani bugünkü toplantımız açısından şu noktadayız. Acaba İstanbul’u kim yönetiyor ve acaba bu konuda Büyükşehir Belediye Başkanının ve Başbakanın tutumları nasıl?

Şimdi çok samimi bir soru yöneltmek istiyorum. Eğer bu filmde konuşan iki kişinin kimliklerini bilmeseydiniz hangisinin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunu tahmin ederdiniz? İşte sorumda tam da burada. Biz filmi göstermek istedik ki Cumhuriyet Halk Partisini kendi yaptıklarının içine çekmek isteyenleri kendi sözleriyle yanıtlayalım.

Birkaç konunun altını çizerek konuşmamı bitirmek istiyorum. İstanbul’u kim yönetiyor? Bu ciddi bir sorudur. Kadir Topbaş’ın AVM yok efendim ihtiyacımızda yok efendim derken ki sesinin titremesi İstanbul’un kimler tarafından yönetildiğine çok açık bir şekilde örnektir. Ama burada esas sorgulanması gereken merkezi yönetimle yerel yönetim arasındaki ilişkidir. Biz burada demokratik bir yerel yönetimden ziyade merkezi yönetimin baskısı altında kendisi plan dahi yapamayan bir yerel yönetim süreci görüyoruz.

İkincisi İstanbul’un kent yönetiminde katılımcılık. Acaba Taksim’de gezi parkında yada başka alanlarda yapılan mimari projeler İstanbul’da ya da başka kentlerde halka sorulma ihtiyacı duyuluyor mu? Bu konular kent konseylerinde tartışılıyor mu? Yoksa uçaklarda, helikopterlerde gezilirken bu projeler birileri tarafından olgunlaştırılıp hayata mı geçirilmeye çalışılıyor? Katılımcılığın eksikliğinin bugünkü tabloyu doğurduğunu kimsenin unutmaması lazım.

Bir başka önemli konu; diyor ki Sayın Kadir Topbaş planda yoktu ama acil bir gereksinim oldu. Dolayısıyla orada gezi parkına müdahale ettik ve bir yol yapmaya başladık. Şimdi ben soruyorum Türkiye hukuk devleti ise planda olmayan bir uygulamayı belediye meclisinden geçirmediğiniz bir uygulamayı gece yarısı iş makinelerini sokarak nasıl hayata geçirebilirsiniz? Yani kervanın yolda dizilmesi herhalde hukuk devleti sözkonusu olduğu zaman kabul edilemez.

Bir başka önemli konu. Örnek verdim topçu kışlası yapımındaki plan kültür bakanlığı tarafından yapılmıştır. Eğer kültür bakanlığı ya da çevre ve şehircilik bakanlığı plan yapma yetkisiyle donatılmışsa o zaman bizim belediye başkanlarımızı, meclis üyelerimizi seçmemize ne gerek var. Madem merkezi hükümet istediği yere müdahale edip plan yapabiliyor. O zaman halkın iradesini alan yerel seçilmişlerin bir işlevinin kalmadığını burada altını çizerek belirtmek istiyorum. Türkiye’de yerel demokrasinin nasıl biçildiğine en önemli örneklerden bir tanesidir.

Bir önemli konu daha. Reddinizi reddedeceğiz. Bakın arkadaşlar, İstanbul koruma kurulu reddediyor ve o konu itiraz üzerine Ankara koruma kuruluna geliyor. Başbakan hangi güvenle reddinizi reddedeceğiz diyebiliyor. Başbakan Ankara korumu kurulunun üyesi mi? Başbakanın mimari bir birikimi mi var? Söylediği sadece nedir? Güvendiği sadece nedir? Ankara koruma kurulunun 16 üyesi vardır. 10’u bakanlık bürokratıdır, 6’sı ise bakanın seçtiği kişilerdir. Dolayısıyla Başbakan buradan ayarı vermiştir ve bu ayarla İstanbul koruma kurulunun kararı reddedilmiştir. Bu Türkiye’nin demokrasisinin bulunduğu durum ve kurulların ne denli bağımsız olarak çalışabildiği konusunda yeterli kanıtı bize vermektedir.

Sonra bir başka şey, olacak dedik oluyor, olacak. Swoboda’nın kulaklarını çınlatmak lazım. 15 gün içinde çok şey öğrendi Swoboda şimdi diyor ki bir seçilmiş böyle konuşamaz. Evet bir seçilmiş olacak dedik oluyor, olacak diye konuşamaz. Çünkü demokrasilerde ortak akıl ve katılımcılıktır asıl olan. Ve nihayet referandum, plebisit, halk oylaması. Bunun hukuki sorunlarına girecek değilim. Sadece şu soruyu ortaya atmak istiyorum. Burada somut olaya ilişkin bir halkın iradesi mi aranmaktadır? Yoksa yeniden soyut bir polarizasyon, kutuplaşma mı yaratılmaya çalışılmaktadır? Bu sorular hepimizin aklını ve vicdanını sürekli meşgul etmesi gereken sorulardır.

Çeşitli fotoğraflar göstereceğim. Bunlar hepimizin vicdanını gerçekten kanatıyor. Çok daha kötüsü var. Hepimiz biliyoruz, yaşıyoruz. Ama buranın bir kolluk faaliyetiyle açıklanamayacağı açıktır. Yerde bulunan bir çocuğu yukarıdan tekmelemek herhalde gözaltına alma fiiliyle açıklanabilecek bir şey değildir. Diyor ki, İçişleri Bakanı bize kanıt gösterin. Her taraf kanıt dolu. Yeter ki sen görmek iste, yeter ki kimin kime zulüm ettiğini görmek iste.

Burası efendim Atatürk Kültür Merkezi. 69 milyon liraya yenileme çalışmasına başlanmışken şimdi o çalışmada durdurulmuş ve AKM yıkılacak sözü ile muhatap olan bir önemli kültür merkezidir.

Bir fotoğraf, çevrecinin daniskasıyım diyor Sayın Başbakan. Bu Başbakanın Atatürk Orman Çiftliğinde kendi talimatıyla yarattığı tahribat galiba bütün konuyu olabildiğince açıklıyor.

Burası bir bataklıkken Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından ağaçlandırılmış ve bir vaha haline dönüştürülmüş. Orada o bataklıkta ağaç yetişmez diyenlere rağmen burası ağaçlandırılmış. Şimdi işte burası bir derin yara olarak yeniden betonlaştırılıyor. Aradaki zihniyet farkını bu kadar net olarak vurgulamak mümkündür. İnsanlar tohumuma, mahalleme, evime, sokağıma, parkıma dokunma diyorlar. Bunun anlaşılması lazım. Ve şunu söyleyelim gezi parkında direnen gençlerimiz aslında aşkın ve devrimin türküsünü söylüyorlar. Onlara buradan bir selam yollayalım.

İstanbul Üniversitesinde Şehir Plancılığı Bölümünde Öğretim Görevlisi olan bu kardeşimiz beni gazınla yıldıramazsın diyor. Bu kararlılık ve inanç Türkiye’nin geleceği açısından hepimize büyük bir umut vermektedir.

Saygılar sunuyorum ve çok teşekkür ediyorum.

    Cuma, 14 Haziran 2013 16:05

Bağlantılı Konular