"Türkiye’yi kirlilikten beraber arındıracağız"

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada yolsuzluklarla ilgili önemli açıklamalarda bulunarak hükümeti eleştirdi.

Kemal Kılıçdaroğlu'nun yapmış olduğu konuşmanın tam metni şöyle:

"Evet, halkın kürsüsü, halkımız konuştu. Sağır kulaklar ne kadar duyacak onu bilmiyoruz ama bildiğimiz bir gerçek var, Avgan’dan gelen bu kutunun içinde alın teri var, dolar yok, alın teri var, emek var. Kaldırılan bütün belediyelere, orada yerleşik olan yurttaşlara Cumhuriyet Halk Partisi'nin bir sözü var, Avganlılara da bir sözü var; Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında kapatılan bütün belediyeler yeniden açılacak. Biz demokrasimizi güçlendirmek istiyoruz, daha güçlü bir demokrasi olsun; yurttaş, seçtiği temsilcilerle yönetime katılsın, onlarla beraber olsun, iradesini ortaya koysun. Avgan’da belediyeyi kapatıyorsun, başka yerlerde de kapattınız elinize ne geçti? Hiçbir şey. Biz demokrasi istiyoruz, daha çok demokrasi, birinci sınıf demokrasi; özgürlük istiyoruz, daha fazla özgürlük ve barış istiyoruz, daha fazla barış, herkesin huzur içinde yaşadığı bir Türkiye istiyoruz. Varlık içinde yaşamak istiyoruz, birlik içinde yaşamak istiyoruz, özgür biçimde yaşamak istiyoruz.

Bu kutunun içinde dolar olmadığını ben de biliyorum zaten, alın teri olduğu yerde kutuda dolar olmaz, alın terinin olduğu yerde emeğin ürünü olur. Onun için burada emek ürünü var. Kadınların emeklerinin ürünü var, onların alın teri var, tütün var. Türkiye’deki bütün tütün üreticilerine sesleniyorum: On yıl önceki hâlinize bakın, bir de şimdiki hâlinize bakın ve sandığa giderken bütün bunları düşünerek sandığa gidin, benim isteğim bu.

Değerli arkadaşlarım, Türk
iye’nin içinde bulunduğu koşulları hepimiz çok iyi biliyoruz. Bir iktidar var. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir iktidar, yolsuzluk ve rüşvet olaylarını kapamak için, örtmek için ciddi bir mücadelenin içine girdi. O kadar ki olay çük büyük, bir şekliyle örtmek istiyorlar. Toplumun dikkatini bir tarafa çekmek istiyorlar ama bu millet bunu yutmayacak, bu millet bunu biliyor. Ayakkabı kutusundan çıkan 4,5 milyon dolar milletin hafızasında. Siz hiç, Recep Tayyip Erdoğan’ın, ayakkabı kutusundaki 4,5 milyon dolardan bahsettiğini duydunuz mu? Niye konuşmaz? Her konuda konuşuyor, her konuda ağzını açıyor, neden bu konuda konuşmuyor? Neden? Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyenler o konuda konuşamazlar. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyenler bu konuda konuşamazlar. Olayı kapatacak, olayı örtecek başka olayları gündeme getiriyor acaba biz olayı nasıl kapatabiliriz diye. Ben devlet hayatımda böyle bir yolsuzluk hiç görmedim. Az çok kitap da okuruz, zengin bir kütüphanem de var, yolsuzluk olayları konusunda ne kadar duyarlı olduğumu da biliyorsunuz. Emin olun, dünyada böyle bir yolsuzluğu hiç görmedim. Bir hükümetin bir devleti soymaya kalktığı bir yolsuzluk olayıyla hiç karşılaşmadım. Nicelik olarak çok büyük, herkesin bunu bilmesini isterim. Daha bunun filmi yapılmadı, daha bunun romanı yazılmadı. Emin olun önümüzdeki yıllarda göreceksiniz, bu yolsuzluğun filmi de yapılacak, romanı da yazılacak çünkü dünyada böyle bir yolsuzluk hiç olmadı. Ne diyorlardı? "Üç Y ile biz mücadele edeceğiz. Yolsuzluklarla mücadele edeceğiz." Ediyorlar mı? Yolsuzlukları kapatmakla mücadele ediyorlar. "Yoksullukla mücadele edeceğiz." Ayaz bebeği unutmadık. "Yasaklarla mücadele edeceğiz." Şimdi, internet yasakları getiriyorlar, kendi kirlilikleri ortaya çıkmasın diye. Şimdi, şapkamızı önümüze koyup her beraber düşüneceğiz. Adalet ve Kalkınma Partisi'ne oy veren değerli yurttaşlarıma özellikle sesleniyorum: Türkiye’yi kirlilikten beraber arındıracağız. Temiz Türkiye’yi beraber kuracağız. Herkesin mutlu yaşadığı bir Türkiye’yi beraber inşa edeceğiz. Yolu demokrasilerde sandıktan geçiyor. 30 Mart günü sandığa gideceğiz ve dersini vereceğiz. Haramilerden bu iktidarı kurtaracağız. Bizim güzel bir masalımız var biliyorsunuz "Ali Baba ve Kırk Haramiler" diye. Recep Bey ve binlerce haramisi var, kırk olsa idare edeceğiz de, kırk değil, çok fazla. Rütbeleri de yüksek bunların. Haramilerden bu ülkeyi temizlemek bu ülkenin yurttaşlarının temel görevidir, beraber mücadelesini yapacağız bunun. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını kim yiyorsa ona hesap soracağız, demokrasilerde hesap soracağız.

Hükümet programı açıkladılar, emin olun, sizin fark etmediğiniz o hükümet programının bir gizli maddesi bir yerlerde saklıdır mutlaka. O gizli maddede de hükümetin görevleri arasında "mutlaka devleti soyacağız" diye bir ibare de vardır. Bunlar onu yaparlar, yapıyorlar zaten. Ve geldiğimiz nokta ne, biliyor musunuz? Geldiğimiz nokta, devlet kendi refleksini gösteriyor; hükümet soyuyor, devlet tepkisini gösteriyor. Savcısı müdahale ediyor, polisi müdahale ediyor, valisi müdahale ediyor. Bir yolsuzluk var ve bunun ortaya çıkması gerekiyor ama hükümet büyük bir baskı uyguladı. Siz düşünebiliyor musunuz; Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yolsuzluk ve rüşvet olayı var, Başbakan'ın ilk yaptığı iş, kendi özel uçağını gönderip bir valiyi İstanbul’a emniyet müdürü olarak getirmesidir yıldırım hızıyla. Olayı açıklığa çıkarmak için değil, olayı kapatmak için getiriyor. O emniyet müdürü ve valiye soruyorum: Hırsızlık yapanların arkasında duran kimse ve sen de onların başındaysan sen de o hırsızların başkanısın. O valiye, emniyet müdürü olan valiye söylüyorum: Yolsuzluk olaylarını kapatma konusunda, hırsızlık olaylarını kapatma konusunda, rüşvet olaylarını kapatma konusunda Erdoğan’dan aldığın talimatları yerine getiriyorsan sen de o çetenin bir üyesisin. Vali devletin valisi olacak, emniyet müdürü de devletin emniyet müdürü olacak. İktidarın valisi, iktidarın emniyet müdürü olmaz. Senin maaşını iktidar ödemiyor. Senin maaşını bu ülkede tüyü bitmemiş yetim ödüyor. Sen onun hakkını koruyacaksın, hırsızların değil. Bir arkadaşımız "Hırsız var" diye söyledi. Ne söyleyeyim. "Hırsız var" deyince, Recep Bey etrafına bakmıyor, kendine bakıyor, biz de biliyoruz zaten. Parlamentoda milletvekili arkadaşlarımız "Hırsız var" diyorlar, AKP milletvekilleri "Dava açacağız" diyorlar. Ne dava açıyorsun ya, ne açacaksın. Keşke bir dava açsalar da hiç değilse hırsızın kimliğini mahkemede tescil ettirmiş oluruz.

Ahlak açısından da bu yolsuzluk önemli bir yolsuzluk; nitelik olarak öyle, nicelik olarak öyle, ahlak olarak da öyle. Ahlaksızlık konusunda kimse bunların eline su dökemez. Deniz Feneri’ni hatırlıyorsunuz değil mi? Almanya’da yargılandı, demokrasilerde yargılandı. Ne diyordu Alman yargıç? "Yüzyılın soygunu" Asıl failler nerede? "Asıl failler Türkiye’de" diyordu. Asıl failler yargılandı mı? Savcı harekete geçti, savcının yanına 2 savcı daha verdiler. Tam olay aydınlığa kavuşacak 3 savcıyı birden görevden aldılar. Hırsızlar hâkimin önüne çıkmadı, savcılar hâkimin önüne çıktı. Almanya ile bizim farkımızı görün. Ben şahsen Merkel’in yerinde olsaydım bugün Recep Tayyip Erdoğan’a güzel bir soru sorardım. Bizde yüzyılın soygunu yapıldı. Asıl failler Türkiye’deydi, siz failleri bıraktınız savcıların peşine düştünüz. Bunun gerekçesi nedir bana bir anlatır mısınız diye bir sorsaydı. Sorar mı? Sormasını isterim. Hırsızlığı soruşturan savcıların soruşturulduğu bir düzene demokrasilerde harami düzeni denir demokrasi denmez, zaten yaşadığımız tablo budur.

Değerli arkadaşlarım, utanma duygusunun kaynağını iman oluşturur, karşılığı budur. Bin insanda inanç varsa, iman varsa, ahlak varsa utanma duygusu vardır. Bunların tümünü kaybedene ar damarı çatlamış der bizim vatandaşımız; ne iman vardır ne ahlak vardır ne edep vardır. Size şimdi Hz. Muhammed’in bir hadisini okuyacağım. Peygamberimiz "Utanmadıktan sonra istediğini yap çünkü en büyük kayıp utanma duygusunun kaybıdır. Onu kaybettikten sonra geriye koruyabileceğin bir değerin kalmamış demektir. Artık neyi istersen onu rahatça yapabilirsin." der. Eğer utanma duygusunu kaybetmişsen yapacak hiçbir şey yok. Şunun için söylüyorum: İki bakan birden bire piyasaya çıktılar, yurt gezilerine çıktılar. Birisi gitmiş Mardin’e, Mardin’de diyor ki "Verilmeyecek hesabım yok." Ya, bunu söyleyeceğine Adalet Bakanı'na git "Kardeşim, fezlekeleri bir an önce getirin Meclis'e ben aklanmak istiyorum. Ben Yüce Divan'a gitmek istiyorum" de. Bir grup vatandaş da "Dik dur eğilme, Mardin seninle" demiş. Mardinlileri tenzih ediyorum, Mardinlileri ayırıyorum. Mardin’i çok iyi bilirim, Mardin’i 1976 yılından beri bilirim. Mardin’in ilk çimento fabrikası yapıldığında ben Mardin’deydim. Mardin’in ne kadar değerli bir kent olduğunu bilirim. Bütün inançların barış içinde yaşadığı kent Mardin’dir. Mardin, ahlaksızlığa prim vermez, Mardinli de ahlaksızlığa prim vermez. Senin önünde diklenen adam, haraminin önünde, Başçalan'ın önünde iki büklüm oluyor. Sana dikleniyor yurttaşım, Mardinli kardeşim, sana dikleniyor, başçalanın önünde iki kat oluyor, iki büklüm oluyor. Geçenlerde örneğini vermiştim Suat Hayri Ürgüplü diye. Suat Hayri Ürgüplü Eski Kayseri Milletvekili. Onurlu bir insan. Adı bir yolsuzluğa bulaştı derhal bakanlıktan istifa etti ve "Beni Yüce Divan'a gönderin" dedi. Yüce Divan'a gitti ve beraat etti. İşte saygı budur. Sen, fezlekelerin gelmesini engelliyorsun, rüşvet olaylarını engelliyorsun, yolsuzluk olaylarını engelliyorsun çıkmışsın millete hava atıyorsun. En son anketler yayınlandı. yurttaşların büyük bir kesimi bir yolsuzluk olduğuna inanıyor yani 45 milyon insan senin hırsızlık yaptığın kanaatinde, senin yolsuzluk yaptığın kanaatinde. Sen sokakta normal bir yurttaş yürüdüğü gibi alnı açık yürüyemezsin, sen önüne bakmak zorundasın, etrafındaki şakşakçılar seni aldatmasın. Sen, korumalarla giderler hiç önemli değil, artık "Hırsız var" dendiğinde, göreceksin, bütün gözler senin üstüne çevriliyor, neden? Gerekçesi budur. Hatırlar mısınız bunlardan birisi de Trakya Birlik'in mali genel kuruluna katılıyor, şöyle diyor: "Asrın yolsuzluğu dediklerinin bir belgesi var mı?" Sözde millete "Belge yok" diyecek. Yürekli bir kadın çıkmış "Kutu kutu" demiş. Daha ne belgesi istiyorsun sen ya.

Tabii, bir bakan var, eski bakan, önüne istifa dilekçesi konduğunda Erdoğan Bayraktar dedi ki "Ben istifa etmem. Niye istifa edeyim? Bütün talimatı başçalan verdi, ben de gereğini yaptım, altına bastım imzayı. İstifa edecekse ben değil onun istifa etmesi lazım. Ayrıca önüme bir de metin koymuşlar, Erdoğan’ı koruyan bir deklarasyona imza atacağım. Niye imza atayım ben" dedi. Şimdi, ciddi bir U dönüşü, herhâlde belinde bir hasar olmamıştır. Bana sorduklarında dedim ki "Karadenizliler yiğit adamlardır. Bir şey söyledi mi arkasında dururlar." Bu Karadeniz’in yüzkarasıdır, Karadenizlileri tenzih ediyorum. Şimdi, düşünebiliyor musunuz, çark etmiş şimdi. "Benim en büyük efendim Recep Tayyip Erdoğan’dır" diyor. Neden diyor bunu? Kesin şu olmuştur: Başçalan çağırmıştır "Gel kardeşim buraya. Daha düne kadar malı beraber götürüyorduk, niye itiraz ediyorsun bana? Bak, savcıyı aldım, hâkimi aldım, emniyet müdürünü aldım, özel uçağımla özel bir emniyet müdürü getirdim. Benim istediğim savcılar oraya gittiler. Bak, kafamı kızdırma, seni hapse de attırabilirim, seni beraat de ettirebilirim." Ne yapmam lazım? U dönüşü yapmam lazım. Belimde hafif bir ağrı var, seni doktora gönderirim, hiç meraklanma diyor. Geldiği nokta bu. O nedenle, kişiliği olmayanlar, kişiliği oturmayan insanların böyle bir yapıları vardır, verdikleri sözün arkasında durmazlar, on dakikada bir görüş değiştirirler. Bununki on dakikadan uzun sürdü ama gerçekten samimi söylüyorum çok üzüldüm. Düne kadar televizyonlara çıkıp televizyonların önünde bunu söyledin. Ne değişti senin hayatında arkadaş? Neler vaat edildi sana? Üstelik, başçalan, Parlamento'daki kendi milletvekillerini ne diye tanımlıyor? "Tuzluk" diye tanımlıyor. "İçimizde bazı tuzluklar var. Onlar istifa ettiler." İstifa edenlere ihanet ediyor "Partiye ihanet ettiniz, istifa etmeniz lazım sizin" diyor. İyi de diğer partilerden aldığın milletvekilleri için hiç sesin çıkmıyordu, niye çıkmıyor? Şimdi, ben şunu söyledim: AKP milletvekillerini bu Başbakan "Tuzluk" diye tanımlıyor. Herhâlde bir yürekli adam çıkar "Ya, Sayın Başbakan, tamam listeye yazdın buraya geldik ama biz tuzluk değiliz. Bu kadar da hakaret edemezsin" demesini bekledim. İstifa edenlerden birisi çıktı eline aldı bir tuzluğu ve gerekli eleştiriyi yaptı. Onu yürekten kutluyorum.


Şimdi, AKP saflarında olan "tuzluk" olarak tanımlanan milletvekili arkadaşlarıma sesleniyorum: İtiraz etmezseniz artık sizin adınız vatandaşın gözünde milletvekili geldi demeyecekler, AKP’den bir tuzluk geldi diyecekler. Bunu unutmayın, itiraz etmiyorsunuz. Haram ortağı bunlar, harama ortaklar biliyorsunuz.

Değerli arkadaşlarım, fezlekeler geldi, bir türlü Meclis'e gelmiyor ama takipçisi olacağız. Bakınız İzmir’den fezleke geldi, arkadaşlarımız açıkladılar. İzmir’den fezleke Adalet Bakanlığı'na geliyor, kendisiyle ilgili. Adalet Bakanlığı yazı yazıyor "Fezleke bize gelmeyecek, doğrudan Meclis'e gönderin" diyor. Savcı da Meclis'e gönderiyor. Bu sefer Meclis bir yazı yazıyor. "Fezleke bize geldi ama yanlış geldi, bize gelmeyecek, Adalet Bakanlığı'na gidecek." Kime gidecek bu fezlekeler arkadaşlar? Kime gidecek? Adalet Bakanlığı'nda bekleyen fezlekelerin üzerinde çalışıldığını, bazı bölümlerinin bürokrasiye dağıtıldığını, AKP’ye yakın avukatlara verildiğini, onlarla ilgili ek savunmaların alındığını biliyoruz ve takipçisi olacağız. O fezlekelerin içinde ne var her bir satırını biliyoruz, oynarsanız ne olacağını göreceksiniz.

AKP istiyor ki bu fezlekeleri çöp sepetine atalım. Bir yolunu yordamını bulacaklar. Biz, o fezlekeler artık milletin vicdanındadır diyoruz, millet bunu affetmez. Hırsızlığı affetmez, her şeyi affeder ama kul hakkı yiyeni bu millet affetmez. Recep Tayyip Erdoğan’a elli kez "Ya arkadaş, çık şu televizyonlara ben kul hakkı yemedim de" diyor mu? Diyemiyor, diyemez. Mala bakın, yırtık ayakkabıyla girdi, servete bakın; bir villa, iki villa, üç villa, beş villa, on villa… Ya, ne yapacaksın arkadaş sen bu kadar villayı? Çocuk sayısı belli, ne yapacaksın bütün bunları? Millet başını sokacak yer bulamıyor, beyefendi villa, villa, villa deyip gidiyor. Bunların hepsini biliyoruz, hepsini anlatacağız bu millete, anlatmak zorundayız.

Değerli arkadaşlarım, bir de milli irade hırsızlığından söz ediyorlar. Geçen söylemiştim. Kenan Evren’in çıkardığı Siyasi Partiler Yasası var, bunun değişmesini istiyoruz. Kim istiyor? Cumhuriyet Halk Partisi istiyor. Darbe yasalarıyla bu ülke yönetilmesin istiyor, demokrasi bu ülkeye gelsin istiyor. Vatandaşın önüne, siyasi parti liderleri milletvekili listesi koymasın istiyor. Milletin vekilini milletin kendisi seçsin istiyor, biz bunu istiyoruz. Vatandaş gidiyor A partisine oy veriyor. Bir bakıyor, milletvekilini B partisi çıkarmış. Bu, milli irade hırsızlığı değil mi? Vatandaş diyor ki, ben gittim A partisine oy verdim ama hiçbir milletvekili çıkaramadı, neden? Yüzde 10 barajı var. Benim oyumu çalıyor bir milletvekili veya öbür siyasal parti. Bizim, son seçimlerde çıkarmamız gereken 33 milletvekili AKP saflarında çıktı yüzde 10 barajı nedeniyle. Milli irade hırsızlığı işte budur. Sen, milli irade hırsızlığından söz ediyorsan işte o hırsızlık budur. Sadece bu mu? Hayır. Yargı, Türk Milleti adına karar verir. Anayasayı açın, yasaları açın, öyledir. Peki, sen yargıya direkt müdahale ediyor musun? Savcıya müdahale ediyor musun? Hâkime müdahale ediyor musun? Ediyorsun. Demek ki milli irade hırsızlığını orada da yapıyorsun sen. Bütün milletimin bunu bilmesini isterim.

Değerli arkadaşlarım, arkadaşlara "Şu dünyada büyük yolsuzluklar mutlaka olmuştur. Bunların bir tablosunu çıkarın hep beraber bir öğrenmiş olalım kim nerede ne kadar yolsuzluk yapmış" dedim. Kimin hırsızı birinci, onu bir görelim bakalım. Çıkardılar. 2003’te Saddam Merkez Bankası'ndan 1 milyar dolar götürmüş. Bunun 650 milyon doları kendi sarayında ele geçirilmiş, tekrar iade etmiş, bizimkinin altında. 1990 yılında Boston Müzesi'ni soymuşlar, çok önemli tabloları çalmışlar, bunların değeri 300 milyon dolar, bizimkinin çok altında, kabak çekirdeği gelir başçalana. İngiltere’de güvenlik kasalarını soymuşlar 111 milyon dolar, 1987. Bizimkinin çok altında. Kent kasaları, 2006, İngiltere’de, 92,5 milyon dolar çalmışlar. Brezilya’da Merkez Bankası, tünel kazmışlar, 78 metrelik tünel kazmışlar, 69 milyon dolar çalmışlar. Bizimkinin çok altında. Halbuki iktidar olsalardı, bizimkiler gibi devleti soysalardı başları bile ağrımayacaktı. İrlanda’da bin bankayı soyuyorlar, 50 milyon dolar. İngiltere’de Heathrow Havaalanı, depoya giren hırsızlar 45 milyon dolar çalıyorlar. Amerika’da 1997’de 18 milyon dolar para çalıyorlar. Kenedi Havaalanı'nda 5 milyon dolar çalıyorlar. Bizde sadece birinci operasyonda tartışılan rakam, götürüldüğü iddia edilen rakam 85 milyar Euro. Guinness Rekorlar Kitabı'na girecek bir soygun. Onun için diyorum zaten dünya tarihinde böylesi görülmedi diye. Türk lirasına çevirdik 247 milyar lira, eski parayla 247 katrilyon lira. Biz bu rakamı söyledik. Ne dedi onların sözcüsü? "Efendim, bu rakam doğru değil." Ben de şunu söyledim: Olmayabilir. Çalan sizsiniz, rakamı açıklayın hep beraber öğrenelim. Açıkladılar mı? Hayır. Ağızlarına fermuar çektiler, bir daha hiç konuşmuyorlar artık. Sen bu parayı götürdün arkadaş, beraber götürdünüz. Ne diyorlardı? "Büyük düşünün" Yani, büyük götürün diyorlardı. Zaten büyük götürüyorlar. Öyle 100 milyon dolar, 200 milyon dolar bunlar değil, milyar dolarlar olacak beyefendiler tatmin olsun diye. O villaları alacaklar, yedi göbek geleceklerini güvence altına alacaklar. Vatandaş fakir, tütün üreticisi hakkını alamıyormuş. "Tütün üreticisi varsın hakkını alamasın, ben kazanıyor muyum, köşeyi dönüyor muyum asıl olan bu" diyor. Bu mu sadece? Yok, arkadaşlar. Sadece bu olsa deriz ki bir yolsuzluk olayı var, bunun üzerine gidelim. Başka bir şey daha var arkadaşlar. Gerçekten film yapılması gereken bir şey.

21 Temmuz 2013, Recep Tayyip Erdoğan müteahhidi arıyor, büyük iş verdiği müteahhidi arıyor. Diyor ki "Ondan sonra bizim evde bir görüşme yapalım. Sen Faruk’a da söyle o da gelsin." Cemal Kalyoncu: "Tamam, Faruk’u alır gelirim" diyor. 21 Temmuz 2013. Ve gidiyorlar. Görüşmenin konusunu öğreniyorlar, Sabah, ATV işini halledecekler. Sahibi kim? Çalık ama Çalık yok, kâğıt üstünde Çalık. Olayı bir şekliyle yönlendirmek isteyen kim? Recep Tayyip Erdoğan. Boşuna başçalan demiyorum ben. Gazetelerin patronu o. Çağırıyor bunları "Çalık zor durumda bir şey yapmamız lazım." Oturuyorlar "Biz bu işi nasıl çözeriz, buraya parayı nasıl aktarırız ve karar veriyorlar, bir grup müteahhide salma salacağız. Onlardan para alacağız, parayı aktaracağız, yeni bir şirket kuracağız, gazeteyi, televizyonu da o yeni şirketin içine koyacağız ve böylece bu işi çözeceğiz." diyorlar. İyi de bu para havuzunu kim idare edecek? O da bulunuyor, Binali Yıldırım. Rakamlar büyük, Binali dersek yanlış olur, milyon Ali dememiz lazım artık buna. Milyon Ali devreye giriyor. Herkesten böyle 10 bin, 20 bin değil milyonlar istiyor. Bakın, fezleke bu. Devletten iş alan bazı müteahhitlerin ismini vereceğim, kimse kusura bakmasın, bazılarının ismini vermeyeceğim ama bazılarının ismini vereceğim. Mehmet Cengiz "100 milyon dolar veririm" diyor. Celal Koloğlu "100 milyon dolar veririm" diyor. Nihat Özdemir, 100 milyon dolar; İbrahim Çeçen, 100 milyon dolar. "Ama eğer üçüncü havaalanı ihalesine dâhil ederseniz 100 milyon doları 150 milyon dolara çıkarırım" diyor. 8 iş adamından toplanan para 630 milyon dolar arkadaşlar. Niye Milyon Ali diyoruz? İşte bunun için. Salmayı salıyor "Hepiniz bu paraları vereceksiniz" diyor. Kimin talimatıyla? Beyefendinin talimatıyla. Tabii, kod adı orada başçalan değil, kod adı orada "Beyefendi" olarak geçiyor çünkü savcı tabii başçalan yazamıyor, halbuki adı başçalan, başçalan yazsa çok daha güzel olacak. Diyor ki "Beyefendiyle görüşecek –Milyon Ali için- nasıl bir plan yapılacaksa zaten bana söyleyecek, ben de size söylerim." Kim? Celal Koloğlu. Kim bu? İNTES’in Yönetim Kurulu Başkanı. Bütün yürekli, düzgün çalışan, gerçekten uluslararası piyasalarda, Türkiye’de düzgün iş yapan bütün müteahhit kardeşlerime sesleniyorum: Celal Koloğlu İNTES’de Yönetim Kurulu Başkanlığı yapamaz, o görevden ayrılması lazım. Sizi satamaz, ihale pazarlayamaz. Her şey ortada gün gibi, o görevden ayrılması lazım. Bakanlar gibi yapmasın. Ben, müteahhitlerin ne kadar zor koşullarda görev yaptıklarını biliyorum. Hangi taleplerle karşı karşıya kaldıklarını da çok iyi biliyorum ama Başbakan ve Binali’nin korumalığında onun sözcülüğünü yapan birisi, ihale dağıtan birisi İNTES’in başında olamaz, ayrılması lazım.

Tabii, Binali topluyor bunları. Nerede topluyor? Ahlatlıbel’de topluyor, PTT’nin sosyal tesislerinde, kendisine bağlı zaten. Salmayı yapıyor "Herkes bunu ödeyecek" diyor. "8 iş adamından iki ay içinde 630 milyon dolar para vereceksiniz" diyor. Bunlardan birisi 30 milyon dolar ödüyor ve öbürü telefonla konuşurken söylüyor. "Adnan’ı görmedin mi, akşam simsiyah olmuştu" diyor. 30 milyon dolar istiyor tabii, hükümet istiyor, ne desin şimdi. Baktığınız zaman gerçekten bu insanlara da üzülüyor insan. Zorla istiyor, hükümet, versin mi vermesin mi? Birisi atlatmış ama "Çarşambaya veririm, cumaya veririm" derken o işi atlatmış. 20 milyon doları veren de "20 milyon dolar çok para, nasıl vereceğim? Dün gece uyuyamadım, iki hap aldım." Ama işi toparlıyorlar. Mehmet Cengiz, Cengiz İnşaat'ın patronu "Ama hakikaten iyi bir şey oldu, Binali kalırsa yaşadık" diyor. Binali kalacak, yaşadık çünkü ihaleleri alacaklar. Sen neymişsin be milyon Ali, haberimiz bile yokmuş senden! Şimdi, kalkmış bu, İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı. Milyon Ali, sen İzmir’in sokaklarında hangi yüzle gezeceksin, çık bana söyle bakalım. Milyon Ali kalacak, başçalan talimat verecek, ihaleler dağıtılacak, düzene bakınız siz bu düzen içinde. Önümüzdeki grup toplantısında bu konuşmaların ses kayıtlarını sizlere dinleteceğim. Bu sefer yetiştiremedik, dinleteceğim sizlere.

Tabii, bazılarının canı sıkılıyor "Ya, bu kadar para verdik yani hiçbir şey yok ortada." Hatta birisi diyor ki "Kardeşim, sen verdin ama sen ihale aldın. Ben ihale de almadım. Niye veriyorum ben bu parayı?" "Meraklanma –cümle aynen şöyle- biz alıştık, bir hafta sonra gayet normal karşılarsın sen de" diyor. "Biz alıştık, sen de bir hafta sonra artık normal karşılarsın." Birisi de şunu söylüyor: "Biz de o kadar keriz değiliz, verilmesi gerekiyor ki veriyoruz. O parayı da yolda bulmuyoruz ya. Nasıl olsa bir yerden çıkaracağız bu parayı" diyor.

Değerli arkadaşlarım, bunlardan birisi de yine büyük bir inşaat firmasının sahibi, söylediği şu: "Ben eve geldim var ya hanımın falan kimsenin yüzüne bakamadım" diyor. Doğru böyle soyundum yatağa girdim. Sabah uyandım. Ya bak, benim burama geldi ya, dün bana işkenceydi" diyor. Ve yine bu kişi "Ya, bunlar ne yapıyorlar, Türkiye duyarsa yer yerinden oynar" diyor. Türkiye duydu, sadece Türkiye mi? Dünya duydu. Ama başçalan ne diyor? "Bize komplo kurdular" diyor. Ne komplosu kardeşim ya. Malı götürüyorsun ya. Hâlâ mağdura oynuyor "Ben mağdurum" diyor. Ya, ne mağduru kardeşim? 630 milyon dolar, senin Başbakanlığının başkanlığında, Binali Yıldırım’ın koordinatörlüğünde para toplanıyor Sabah ve ATV için. Bu gazeteler niye sabah-akşam komplo iddialarını yayınlıyorlar? Bunlar gazete mi? Sabah, eski Sabah mı? ATV, eski ATV mi? Takvim, eski Takvim mi? Başçalan'ın hizmetindeler. Sabah-akşam CHP’ye hep beraber küfür edelim. Artık sizin maskeniz inmiştir, ar damarınız çatlamadıysa gazeteleri kapatın.

Değerli arkadaşlarım, şunu da çıkardık: Bunlar 630 milyon dolar verdiler güzel, bunlara devlet ne kadar ihale verdi acaba? Değil mi, işin püf noktası o, kimse cebinden götürüp de "Al, 100 milyon dolar veriyorum" demez. Onu da çıkardık değerli arkadaşlarım. Bu firmalara 87 milyar 832 milyon liralık ihale verilmiş, eski parayla 87 katrilyon liralık ihale verilmiş bu firmalara. 100 milyon dolar ne olacak? Hatta bunlardan birisi "Ya, o kadar nakdim yok" diyor. "Meraklanma, Ziraat Bankası'ndan sana hemen ayarlarız" diyorlar. Ziraat Bankası'na telefon ediyorlar, oradan hemen kredi ayarlanıyor. Birisi "Ya arkadaş bu paraları vereceğiz de ben muhasebede nasıl göstereceğim bu paraları?" diyor. Birisi "Ben açıktan veriyorum" diyor. Birisi de "Parayı vermek için kâr dağıtımı yaptım, devlete bir de yüzde 10 vergi verdim 100 milyon doları vermek için" diyor. Türkiye’nin nasıl soyulduğunu artık bu milletin öğrenmesi lazım. Kul hakkı yiyenlerin kimler olduğunu bu milletin öğrenmesi lazım. Hırsızın kimliğini bu milletin öğrenmesi lazım. Başbakanlık koltuğunda oturan kişinin ihale dağıtan bir kişi olduğunu bu milletin öğrenmesi lazım. Niye başçalan diyoruz? İşte bunun için diyoruz. İhale mevzuatını, bir Kamu İhale Kurumu var değil mi? Hepsi hikâye, ihaleleri dağıtan Başbakan. Hatta bugünkü Sözcü gazetesinin manşetinde "İhaleyi almak için yüzde 10 verdim" diyor. Hangi objektif kriterle ihale yapılıyor bu ülkede? Birileri bunun hesabını vermek zorunda değil mi? İhale mevzuatını tam 146 kez değiştirdiler yandaşlarına ihale vermek için.

Değerli arkadaşlarım, o kadar ileri gitmişler ki bu gazetelerin genel yayın yönetmeni açıyor telefonu Halk Bankası Genel Müdürü'ne "Süleyman maaş ödeyeceğim, bana 2 milyon gönder" diyor. Süleyman senin babanın oğlu mu? Halk Bankası senin babanın çiftliği mi? İş bu noktaya gelmiş arkadaşlar, devlet yok ortada. Bir çete tarafından yönetilen bir Türkiye Cumhuriyeti var. O tapelerde göreceksiniz, millete açıkça küfrediliyor. "Biz bununla işleri yapacağız, milletin de bilmem neyini ne yapacağız" diyor. Yani artık o kadar eminler ki kendilerinden; "Başbakan var, çalıyor; biz de varız, yürütüyoruz; yürütme organının başında, nasıl yürüttüğünü hep beraber biliyoruz, ne olacak" diyor. Ben Başbakan'a bir soru sordum. Biliyorsunuz oğlunun vakfı vardı, ailesi kurmuş vakfı, adı TÜRGEV, rüşvetin merkezi. İhaleyi veriyorsun "Oğlum git, rüşveti TÜRGEV’e yatır" diyorsun. Kendisine bir soru sordum, Vakıflar Bankası'na gelen parayı sordum 99 milyon dolar. Böyle bir para gelmiş mi? Hesap numarasını da verdim. Tık yok. Oysa bir şey söylesek yıldırım hızıyla cevap verir, tık yok. Şimdi kendisine soruyorum: Neden konuşmuyorsun sen? Dışarıdan gelen bu para rüşvet mi, bağış mı bu para bir öğrenelim?

İki: Bu paranın derhal Vakıflar Bankası tarafından MASAK’a bildirilmesi gerekirdi (Mali Suçları Araştırma Kuruluna) Bildirilmiş mi? Benim bildiğim kadarıyla bildirilmedi. Niye bildirilmiyor?

Üç: Sen buna Bakanlar Kurulunca vergi muafiyeti verdin. Bu vakıf ne yaptı da bu vakfa vergi muafiyeti verdin? Rüşvet toplayan bir vakfın vergi muafiyeti alması olmaz. Hangi gerekçeyle vergi muafiyeti verdin? Senin çocuğunun vakfı diye mi sen buna verdin? Bütün bu olayların içinde, Sabah, ATV olaylarının içinde Bilal Erdoğan’ın da özel bir rolü var, özel bir görüşmesi var. Onları da sizlere dinleteceğim hırsızı bilmeniz için, görmeniz için hırsızları. Madem ki TÜRGEV Bakanlar Kurulunca kamu yararına çalışan bir vakıf niye hesaplarını gizliyorsunuz, niye bilançolarını açıklamıyorsunuz? Şimdi soruyorum: 99 milyon dolar, paranın tamamının 200 milyon dolar olduğu söyleniyor veya 200 milyon lira olduğu söyleniyor. Hangi kurumlar yani şirketler TÜRGEV’e ne kadar bağış yaptılar bir açıklasın bakalım. Konuşmuyorlar, sözcüleri de konuşmuyor. Grup Başkan Vekillerinden istirham ediyorum, milletvekillerinden de bu soruların tamamını Meclis kürsüsünden dile getireceksiniz. Biz şimdi şu fezlekeleri de dağıtacağız size. Buradaki tapelerin tamamını ama tamamını ister sesli ister doğrudan okuyarak milletvekillerine aktaracaksınız. AKP’li milletvekilleri dinlesin vicdanları sızlıyor mu sızlamıyor mu? Kendilerine "Tuzluk" diyen bir adamın arkasından hâlâ gidecekler mi gitmeyecekler mi? Devleti soyan çetenin arkasından hâlâ gidecekler mi gitmeyecekler mi?

Tabii, Allah büyük arkadaşlar, öyle bir şey olduğu zaman, bir tepkiyle karşılaştığımız zaman hata yapan birisinin, yanlışlık yapan birisinin veya devleti soyan birisinin hata yaptığı zaman yani itiraf yaptığı zaman hep beraber deriz "Allah büyüktür" diye. TOKİ’nin bir broşürü var değerli arkadaşlarım. "Umudun ve Güvenin Adı" diyor TOKİ. Önsözü yazmış Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Önsözünde ne yazıyor şimdi okuyorum size arkadaşlar: "Sonuna kadar, son nefesimize kadar sorumluluk bilinciyle çalıyoruz."  Evet, "çalıyoruz" Bundan güzel itiraf olur mu? "Son nefesimize kadar çalıyoruz" diyor ve TOKİ’nin yayını. Daha TOKİ dosyası çıkmadı, o bekliyor.

Değerli arkadaşlarım, ortada ciddi bir yolsuzluk var, devlet soyuluyor. Tütün üreticileri burada, kadınlar burada, siz de dinlediniz. Hep beraber bütün köylerde, bütün beldelerde, bütün mahallelerde, bütün illerde bu yolsuzlukları anlatacağız, devlet soyuluyor. Sizin cebinizde Recep Tayyip Erdoğan’ın eli var, başçalan haberiniz olmadan götürüyor. Temel’e sormuşlar: Arka cebinde parası varmış, çalınmış. "Ya çalınırken hiç fark etmedin mi eli?" demişler. "Fark ettim ama benim elim miydi, başkasının eli miydi onu anlayamadım" demiş. Başçalanın bir özelliği var biliyorsunuz, yalan söyleme konusunda da kimse eline su dökemez. Ben defalarca söyledim, yalan söyleyenden Başbakan olmaz, ülkeyi yönetemez diye. Şimdi, biz içeride alıştık buna, ya nasıl olsa söylüyor, çoğu yalan diyoruz ve bırakıyoruz ama bir ülkenin başbakanını yabancı bir ülkenin büyükelçisi yalanlarsa işte orada dur deriz, bu olmaz. Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin Başbakanını başka bir büyükelçi yalanlamamalı. İki tipik örnek vereceğim size. 7 Haziran 2013, Gezi Eylemleri var. Yurttaşlarımız ölmüş… Bu arada Ali İsmail Korkmaz’ın davasını yakından izliyoruz, onu söyleyeyim. Bütün anne ve babalara, çocuk sahibi olan bütün anne ve babalara sesleniyorum. Çocuğunuzun sopalarla dövülüp öldürülmesini istemiyorsanız, bunu doğru bulmuyorsanız bu davayı unutmayın. Yoksul bir ailenin çocuğu, üniversitede okuyor. Her gencin yaptığı gibi o da eylemlere katılmış. Sokak ortasında sopalarla, tekmelerle siz bu çocuğu katlediyorsunuz. Vicdan yok mu sizde? Soruyorlar gazeteciler, başçalana soruyorlar. Diyorlar ki "Efendim, Ali İsmail Korkmaz davasında ne söyleyeceksiniz?" "Efendim, yargıya intikal etti, bir şey diyemem?" diyor. Ya, senin yolsuzluk dosyaların da yargıya intikal etti ama savcıyı aldın, emniyet müdürünü aldın, özel uçağını gönderdin adam getirdin, hâkime telefon ettin, emniyet müdürüne telefon ettin, senin müsteşarın telefon etti gecenin 22.31’inde "Hemen git, savcıyı görevden al, dosyayı kapat, yoksa başına gelenleri sen bilirsin" dedi. Ona ses çıkarmıyor ama bunları yapıyor. Çifte standardı görün. Bu ülkede hiç kimsenin çocuğunun caddenin ortasında sopalarla öldürülmesini istemeyiz. Erdoğan konuşuyor, Gezi olaylarında gençler ölüyor, herkesi eleştiriyor, o da çıkmış konuşma yapıyor. "Efendim, sadece bizim ülkemize özgü değil ki Wall Srtreet’te de oldu 17 kişi öldü, orada da biber gazı vardı" diyor. Tak, Amerikan Büyükelçiliği "Wall Street’te eylem oldu ama hiç kimse ölmedi" dedi. Ya, sen Başbakansın, bir sürü kişi var yanında, bir sürü danışmanın var, bir başka ülkenin büyükelçisi kalkar da seni yalanlar ve sen neden yalan söyleme ihtiyacı duyarsın? Daha geçen Salı günü grupta konuşuyor. Birisi bir şeyler söyleyince "Evet, İngiltere’de de David Cameron da gazeteleri kapattı" diyor. İngiltere Büyükelçiliği "Cameron döneminde hiçbir gazete kapatılmamıştır" diye açıklama yaptı. Yalancı diyeceğiz "Ben yalan makinesiyim" dedi, ne diyeyim ben başka? Sen Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanısın ağzından çıkanı bilmek zorundasın. Hadi Türkiye’de alıştık, başka ülkelerle ilgili yalan söylüyorsun sen, başka ülkelerin büyükelçileri seni yalanlıyor. Sen nasıl sıkılmıyorsun? Nasıl utanmıyorsun sen?

Değerli arkadaşlarım, bütün yurttaşlarıma söylüyorum, asla karamsar olmayacağız. Bu arada başçalanın zaman zaman aşağıladığı, zaman zaman fırçaladığı bir bakan var. Bursa’da konuşmuş. "Efendim, biz şu kadar milyon çalışa, şu kadar emekliye her ay para ödüyoruz, maaş veriyoruz. AK Parti giderse gelecek hiçbir hükümet üç ay bile maaş ödeyemez" diyor. Yani şunu söylemek istiyor: Biz gidersek devleti tümüyle soyup gideceğiz gelenlere bir şey kalmayacak diyor. Ne yaparsan yap bu ülke zengin ülkedir, bu ülke güçlü ülkedir, herkesin maaşı verilir. Sen millete tehdit mi yapıyorsun, şantaj mı yapıyorsun? Maaş ödeyemezler! Maaş ödenecek, senin ödediğinden fazla ödenecek; emekliye maaş ödenecek, senin ödediğinden fazla ödenecek. Tütün üreticisinin alın teri ödenecek, senin ödediğinden fazla ödenecek. İşçinin parası ödenecek, senin ödediğinden fazla ödenecek. Neden daha fazla ödenecek? Çünkü biz kul hakkı yemeyiz.

Efendim, not geldi "Yolsuzluklardan bahsedilirken TRT yayını kesmiş" diyor. TRT zaten bunları yayınlayamaz ki. O da Recep Tayyip Erdoğan’ın bir başka yayın kuruluşu ne fark eder, bunları biliyoruz. Milletin parasıyla yayın yapıyor, onu da biliyoruz. Orada da hortum mekanizmaları var, onu da çok iyi biliyoruz ama onlarınki küçük. Burada 85 milyar varken, oradaki birkaç milyarla uğraşmıyoruz. Olayın boyutları çok büyüdü değerli arkadaşlarım. Bakın, tabloyu şöyle görün. Bir başçalan var, önce patronlar yaratıyor, ihaleler veriyor, sonra onlara salmalar veriyor "Paraları ödeyeceksiniz" diyor. Bir AKP milletvekili de bununla ilgili olarak "Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplamış" diyor. İnsaf ya! Eğer sen başçalanın kimin vasıflarını üzerinde topladığını öğrenmek istiyorsan şeytana bakacaksın. Çünkü önce patron yaratıp sonra salma salmak ancak şeytanın aklına gelir, başka kimin aklına gelebilir.

Değerli arkadaşlarım, küçük bir haber ama yürek burkan bir haber. Bu yılın ocak ayında Kahramanmaraş’ta küçücük bir çocuğumuz, 16 yaşında, bakkaldan 27 lira çalıyor. Hapse atılacak, 27 ay hapis cezasıyla. Ben merak ediyorum. Bütün vatandaşlarıma sesleniyorum: 27 lira aldı diye 16 yaşındaki bir çocuğa 27 ay hapis cezası veriyorsunuz, 85 milyar euroyu, 247 milyar lirayı götüren niye böyle duruyor, ortalıkta geziyor? Hepimiz düşüneceğiz. Bu millet bunları unutmayacak. Güzel Türkiye’yi kuracağız. Asla karamsar olmayacağız. Beraber olacağız, birlik içinde olacağız, varlık içinde olacağız, huzur içinde olacağız, özgürce yaşayacağız, herkesin özgürce yaşadığı bir Türkiye’yi, barış içinde yaşadığı bir Türkiye’yi. İçeride mutluysak dışarıda güçlü oluruz. Erdoğan istediği kadar gezsin, artık onun bütün cilaları dökülmüş vaziyette. Gittiği her yerde fırça yiyor. Ben bunu da çok iyi biliyorum, her yerde fırça yiyor. İstersen binlerce korumayla git, nereye gidersen git, senin değerin artık sıfır, sen bu milletin yakasından düş, millet rahat bir nefes alsın.

Hepinize saygılar sunuyorum. "

Anahtar Kelimeler
    Salı, 04 Şubat 2014 14:11

Bağlantılı Konular