Loğoğlu, TBMM’de iktidardan hesap sordu

Genel Başkan yardımcısı Faruk Loğoğlu TBMM Genel Kurulu’nda CHP adına iktidardan hesap sordu ve görüşleri tutanaklarda şöyle yer aldı.

Değerli milletvekilleri, 2014 yılına bu çatı altında çok iyi bir başlangıç yapmadık. Bu çatı altında yaşanan sıkıntılar aslında toplumda, ülkemizde yaşanan sıkıntıların bir yansıması oluyor ama bunlar inşallah yakında bitecek diyoruz. Çünkü mart ayı sonunda seçimler var, yerel seçimler var, orada göreceğiz ve Türkiye o seçimlerden sonra yeni bir döneme, daha ışıklı, daha güçlü bir döneme girecek.

Efendim, konumuz, Türk Silahlı Kuvvetleri deniz unsurlarının Aden Körfezi, Somali kara suları ve açıkları, Arap Denizi ve mücavir bölgelerde yaptığı görevin bir yıl süreyle uzatılması hususundaki tezkeredir. Bu tezkereye ilişkin Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum.

Deniz Kuvvetlerimiz belirtilen bölgelerde 10 Şubat 2009 tarihinden bu yana görev yapmaktadır. Bu görev Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin bu bağlamda 2008 yılında aldığı karara dayanmaktadır. Türkiye’nin uluslararası bu tür faaliyetlere katkılarının temel dayanağı, tek dayanağı daima Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin bağlayıcı kararları olmuştur. Bu itibarla, biz geçen dönem de yaptığımız gibi, bu defa da bu tezkerenin bir sene daha uzatılmasına ve Deniz Kuvvetlerimizin anılan bölgelerde faaliyet göstermesine “evet” diyeceğiz. Fakat bu vesileyle ben dış politika bağlamında bazı konulara da ayrıca değinmek istiyorum.

Birazdan, şahsı adına söz alacak olan çok Değerli Milletvekilimiz Osman Korutürk Deniz Kuvvetlerimizin durumuna ilişkin açıklamalarda bulunacağından dolayı ben o konuya girmeyeceğim fakat biliyoruz ki, Deniz Kuvvetlerimize çok büyük haksızlıklar yapılmıştır, o konuda birazdan gereken açıklamaları dinleyeceksiniz.

Ben, iki ana konuya temas etmek istiyorum. Bunlardan bir tanesi, önceki gün Ankara’da açılışına katıldığım büyükelçiler toplantısı. Bunun 6′ncısı yapıldı. Ben Dışişleri Bakanlığının bu faaliyetini olumlu, yerinde bulan bir eski diplomatım fakat oraya Sayın Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu dinlemek için değil, Dışişleri Bakanlığı teşkilatına, oradaki meslektaşlarımıza sahip çıkmak için gittim. Nitekim, Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu’nun konuşmasını maalesef, bitiremeden de oradan ayrılmak mecburiyetini hissettim. Yine de Sayın Davutoğlu’nun konuşmasından bir iki bölüme değinmek istiyorum çünkü Sayın Davutoğlu’nun konuşmasını dinlediğiniz zaman “Bu Dışişleri Bakanı, hangi ülkenin Dışişleri Bakanıdır?” sorusunu sormaktan kendinizi alamıyorsunuz. Öyle bir tablo çiziyor ki hem Türkiye’de demokrasi alabildiğine at koşturup ilerliyor hem ekonomimiz güçlü bir şekilde ilerliyor, hem de etkin bir diplomasi uygulayan, fevkalade başarılı bir dış politika uygulayan bir Türkiye var. Hangi ülkede yaşıyor? Hangi ülkenin dış politikasından, demokrasisinden bahsediyor? Sadece hayret değil insanın dehşete kapılmaması mümkün değil.

Ben şimdi, bir iki noktayı özellikle vurgulamak istiyorum. Sayın Dışişleri Bakanı diyor ki: “Demokrasinin felsefik temelini harekete geçirmek için yasakların ortadan kalkması gerekir. On iki yıl süreyle iktidarda bulunduğumuz, vatandaşın önündeki bütün yasakları kaldırmak için çaba gösterdik. Türkiye bundan sonra da her türlü yasağa karşı mücadele eden bir ülke pozisyonunu koruyacaktır.” Şimdi bunu duyduğunuz zaman sanki her türlü yasağı kaldıran, gerçek anlamda demokrasiyi Türkiye’de tesis etmeye çalışan bir iktidar var ama gerçeklere baktığınız zaman, Türkiye’nin gerçeklerine baktığınız zaman ne görüyorsunuz? İfade özgürlüğü sürekli kısıtlanan, medya özgürlüğünden, basın özgürlüğünden bahsedilemeyen, yüzlerce gazetecinin hapiste olduğu bir ülkeden bahsediyoruz, İnternet üzerine getirilen yasaklar ve kısıtlamalardan bahsedilen bir ülkeden bahsediyoruz. Yasaklar bağlamında uluslararası kuruluşların bütün ölçeklerinde, hangi alan olursa olsun, Türkiye daima üst sıralarda yer alıyor. Buna mukabil, Dışişleri Bakanı Davutoğlu diyor ki: “Biz öyle bir iktidarız ki yasakları durmadan kaldırıyoruz.” Ben herhâlde şöyle anlamam gerekir diye düşündüm: Bugün Türkiye’nin 1 numaralı gündem maddesi olan, hatta bana göre tek gündem maddesi olan yolsuzluk ve rüşvet olaylarının üzerine gitmeyi yasaklayan bir ülke var fakat bunun tersini söyleyen bir Dışişleri Bakanı var.

Öte yandan, Sayın Davutoğlu diyor ki: “AK PARTİ Hükûmeti on yıl içinde hiçbir zaman hesap vermekten kaçınmamıştır. Bu irademiz bundan sonra da sürecektir.” diyen bir Dışişleri Bakanı var. Dışişleri Bakanı -hangi yüzle diyor bunu, bilemiyorum- diyor ki: “Yargı bağımsızlığı esastır. Yargı bu anlamda yürütme ile arasına mesafe koyarak kendi özgür tutumunu sergileyecek ama ikisi arasındaki ilişkilerin flulaşması ve bu ilişkilerin tanımlanmamış olması hem yürütme hem de yargıda ciddi sıkıntılar doğurur.” O zaman ne yapıyor Sayın Bakan? Yürütmenin yargı üzerinde sultasını kurmak için elinden gelen bütün çabayı hem iktidar partisi olarak hem de Dışişleri Bakanı olarak gösteriyor.

Şimdi, hiçbir şeyin hesabını vermeyen AKP iktidarına ben soruyorum: Uludere’nin hebasını verdiniz mi? Bu hâlâ gündemde olan, yapılan son açıklamalarla üstü örtülmeye çalışılan çok ciddi bir konu. Vatandaşlarımızın kendi ülkemizin kendi silahlı kuvvetleri tarafından katledildiği bir olayla karşı karşıyayız.

Reyhanlı; Reyhanlı konusunda hesap verdi mi bu iktidar? Ellerinde bir sürü bilgiler vardı, belgeler vardı, Sayın Başbakan açıkladı, nerede bu bilgiler? Hiç Reyhanlı’dan bahis yok.

Afyon; Afyon’daki patlama… Nerede? Evet, bir mahkeme süreci devam ediyor fakat Hükûmetten gelen gene hiçbir açıklama yok.

“Hesap verilebilir.” diyor, “Hesap veriyoruz.” diyor peki Sayıştay raporları, bu çok ağır bir tartışma konusu oldu bu Mecliste. Fakat iktidar partisi bunu da elinin tersiyle itip “Biz hesap veriyoruz, Sayıştay raporlarında eksik yoktur.” dedi ve bu milletin önünde hesap vermekten hem de milletin cebinden alın teriyle kazandığı ücretlerden, kazançlarından kesilen vergilerin hesabını veremeyen bir iktidar var. Bir de tabii, hesap verilebilirlik konusunda her hâlde en son konuşacak parti Adalet ve Kalkınma Partisidir. Çünkü bugün, biraz önce de belirttiğim gibi Türkiye’nin gündeminde çok ağır, çok ciddi, çok kapsamlı yolsuzluk ve rüşvet iddiaları vardır. Bunun da hesabını vermek istemeyen, bunu dış güçlere bağlayan, komplolara bağlayan bir Hükûmet vardır. Demek oluyor ki Sayın Davutoğlu hesap verilebilirlikten bahsederken Türkiye’nin gerçeklerinden bahsetmiyor.

İkinci değinmek istediğim husus, gene büyükelçiler konferansı bağlamında; Sayın Başbakanın konuşmasını dinledim, televizyondan dinledim ve gene hayretler içinde kaldım. Sanki Sayın Başbakan Türkiye Cumhuriyeti devletini temsil eden büyükelçilere değil Adalet ve Kalkınma Partisi kurultayına hitap ediyor. Öyle talimatlar veriyor ki büyükelçilere iç siyasi meseleler hakkında “Gideceksiniz, büyükelçiler, olarak bulunduğunuz ülkelerin yetkililerine Türkiye’de olup bitenleri anlatacaksınız, özellikle 17 Aralık olaylarının Hükûmete karşı bir darbe olduğunu anlatacaksınız ve bu görevi sakın ihmal etmeyin.” diyor. Ben buna tehdit demiyorum ama hani arkası gelir “Bunu yapmadığın takdirde, gidip yabancı ülkelerde 17 Aralığın bir darbe olduğunu anlatmadığın takdirde, cezanı görürsün.” şeklinde, orada, gizli bir tehdit havası da var.

Şimdi, Türkiye Cumhuriyetinin büyükelçileri devleti temsil eder. Elbette, devlet adına o millî iradeyi yürütme olarak uygulayan Hükûmetin talimatlarını da yerine getirir. Ama Sayın Başbakan, tutup, Türkiye içinde çok ciddi tartışmalara konu olan, bütün dünyanın, özellikle Batı dünyasının dikkatini çeken bu yolsuzluk ve rüşvet olayları bağlamında, sanki, bu, hakikaten, kendi dediği gibi, bir komploymuş, yabancı güçlerin ve onların uzantılarının bu Hükûmeti, özellikle Sayın Başbakanı hedef aldığı yolunda sabitleşmiş bir tablo var ve bu tablo bir devlet politikası olarak, bir devlet ifadesi olarak büyükelçiler tarafından yerine getirilecek bir hususmuş gibi takdim ediliyor. Buna hakkı yok Sayın Başbakanın.

Ben de zamanında büyükelçilik yaptım. O büyükelçilerin, işlerinden, nasıl ve ne kadar rahatsız olduklarını tahmin ediyorum ve ayrıca, diyorum ki: “Sayın Başbakanın “Gidip, bunu yapacaksınız, 17 Aralığın bir darbe olduğunu anlatacaksınız.” talimatı yerine getirilecek bir talimat da değildir, onu da söyleyeyim. Ben büyükelçilik yapsaydım -buradan hani boş, havaya kabadayılık yapmak istemiyorum, ama defalarca, hükûmetten talimatlara, bunun yanlış olabileceği, eksik olabileceği şeklinde itirazlarımız olmuştur, bazen kabul edilmiştir, bazen kabul edilmemiştir. Ama Türk iç siyasetinde, hele hele yolsuzlukla ve rüşvet konusunda, Sayın Başbakanın bunun üstünü örtmek için büyükelçileri alet etmeye çalışmasını, ben çok yakışıksız buluyorum. Türk diplomasi tarihinde hakikaten bu sözler bir kara leke olarak kalacaktır. İnşallah, Sayın Başbakan, bunu düzeltecek bazı şeyler bundan sonra söyleyecektir.

Sayın Başbakan, ayrıca, bu konuşmasında diyor ki: “Biz okuma yazma biliyoruz. Türkiye’deki gerçek manzarayı muhataplarımıza doğruları anlatmanızı, bu ihanet operasyonunu bozmak için daha fazla gayret sarfetmenizi bekliyoruz.” diyor. Şimdi yani bu hakikaten kabullenilebilecek bir durum değil. Ben buradan meslektaşlarımın bakış açılarını da görüyorum, karşımda oturan. İnşallah diyorum yani bu Dışişleri Bakanlığı teşkilatını ve Türkiye Cumhuriyeti devletini temsil eden bu büyükelçileri zan altında bırakacak bu talimat konusunda bir düzeltme yapılması gerekir diye düşünüyorum.

Şimdi kalan süremde ben iki konuya, dış politika konusuna daha temas etmek istiyorum.

Bunlardan birincisi Suriye. Suriye hâlâ, maalesef, bir kan çanağı hâlinde. Masum insanlar ölüyor, insanlar yerlerinden oluyor, insanlar ülkelerinden kaçmak durumundan kalıyor. Fakat, bu arada aynı zamanda Suriye konusunu gene Suriye halkının iradesine uygun bir biçimde ve şiddeti sona erdirecek bir amaçla İsviçre’de bir konferans toplanması kararı var. Bunun için Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri dışişleri bakanları çalışıyorlar, bunun için Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin özel temsilcisi çalışıyor. Herkes bir orta yol bularak bu konferansın başarıya ulaşması için ellerinden geleni yapıyor. Peki Türkiye ne yapıyor? Türkiye değil, AKP ne yapıyor? AKP, hâlâ Esad gidecek, Esad’ın gitmesi için ben cephane gönderirim; bunu tırla gönderirim, bunu otobüsle gönderirim, bunu başka yollarla gönderirim, bunu insanı yardım malzemesi kisvesi altında gönderirim diye savaşı körükleyen, oradaki insanların ıstırabını artıran bir çizgide ısrar ediyor. Bu nasıl komşuluktur, bu nasıl insanlık anlayışıdır, bu nasıl hukuk anlayışıdır? Bunu herhâlde AKP’li milletvekillerin kendilerine sormaları gerekir diye düşünüyorum.

Ben Adana Milletvekiliyim. Bütün bu ters olayların, tuhaf olayların, tır olayı, otobüs olaylarının hepsi Adana’da yer alıyor. Ben buna itiraz ediyorum, Adanalı olarak itiraz ediyorum. Orada vali ne iş yapıyor, orada emniyet güçleri ne iş yapıyor, orada MİT ne iş yapıyor? Çünkü MİT’in teşkilat yasasında, bu kuruluşun bütün görevleri yurt içi bağlantılıdır, istihbarata karşı koymaktır, istihbarat elde etmektir ama bugün Millî İstihbarat Teşkilatı Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun sultası altında olan dış politikasını yürütmek için ikinci bir araç olarak kullanılan bir müessese hâline gelmiştir. Bu, MİT’i zayıflatan, MİT’in itibarını düşüren ve MİT’i görev dışı alanlara iten bir gelişme olarak bence çok sakıncalıdır çünkü MİT aynı zamanda kendisine ait olmayan işlere koşulduğu takdirde bu, Türkiye’nin güvenliğini birebir etkileyen Millî İstihbarat Teşkilatının çalışmalarını, gücünü, oradaki morali olumsuz etkileyecek bir tablodur.

Suriye bağlamında yine vurgulamak istediğim husus, Suriye’de eğer çatışmalara son verilecek ve Suriye halkının kendi ülkelerinin kaderini belirleyecek bir yol açılabilecek ise İsviçre’de Montrö kentinde yapılacak bu konferansın başarılı olması için herkesin elinden geleni yapması lazımdır.

Bu bağlamda iki nokta önem taşıyor: Birincisi, Suriye muhalefetin toparlanması, hakikaten gerçek anlamda Suriye’de Esad rejiminin baskıcı ve çok olumsuz, halkına zulmeden tavırları da dâhil olmak üzere sıkıntılarına karşı çıkan güçlü bir muhalefetin bu Montrö’deki konferansa gitmesi herhâlde büyük önem taşıyor; çünkü bu konferansa rejim katılacağını açıklamıştır ama muhalefetin katılmadığı bir İsviçre konferansı, Suriye konferansı herhâlde fazla bir sonuç sağlamayacaktır.

İkinci vurgulamak istediğim nokta, İran’ın, bölge ülkesi komşumuz İran’ın, Suriye rejimi üzerinde çok önemli etkisi olan İran’ın bu konferansa davet edilmesi keyfiyetidir. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, Suriye konusunda barış konferansı önerisi yaptık, ateşkes önerisi yaptık, kimyasal silahların bertaraf edilmesi için öneriler yaptık. Ayrıca İran’ın bu konferansa davet edilmesini ısrarla vurguladık. Neden? Çünkü Suriye üzerinde etkisi vardır. İran’ın içinde olmadığı bir çözüm kalıcı olmayabilir ve İran bugün Batı’yla ilişkilerini düzeltme çizgisinde, ekseninde bir politika izlemektedir. O bakımdan İsviçre’deki konferansa katılması her açıdan yararlı olacaktır.

Son temas etmek istediğim nokta Irak. Şimdi, Türkiye öyle bir bölgede yaşıyor ki çevremiz ateş çemberiyle çevrili. Suriye sıkıntılı, Irak sıkıntılı, İsrail’le sıkıntılarımız var, Kıbrıs Rum Yönetimi’yle sıkıntılarımız var, Ermenistan 2015 yılı yaklaşıyor onlarla sıkıntılarımız var. Yani Türkiye daralan bir çember içinde yer alan bir ülke ama bu daralan çemberi ve etrafımızdaki ateşi söndürecek politikaları izlemek yerine Irak’ta da yanlış politikalar izlemekte, Irak Bağdat Merkezî Hükûmetinin husumetini, çok sert açıklamalarını üstüne çeken bir politika izlemekte. Kuzey Irak’la ayrı petrol anlaşmaları imzalayarak komşumuz Irak’ın toprak bütünlüğünü, ulusal birliğini tehlikeye sokan bir politika izlemekte.

Biz sürekli Hükûmete çağrı yapıyoruz. Yani dilimizde tüy bitti fakat bunu dikkate alan bir Dışişleri Bakanı yok, bunu dikkate alan bir Başbakan yok ama bunlar yapılmadığı takdirde Türkiye’nin ulusal çıkarları, ulusal güvenliği, halkımızın huzuru, halkımızın refahı hepsi olumsuz etkilenecektir. Yanlış dış politikalar böyle kalıcı etkiler doğuran bir alandır. O bakımdan biz her şeye rağmen diyoruz ki: Türkiye barıştan yana olsun, Türkiye istikrardan yana olsun, Türkiye, uluslararası toplum tarafından yapılacak barış ve istikrar girişimlerine uygun hareket etsin, diyorum. Bu düşüncelerle hepinizi tekrar saygılarımla selamlıyorum.

    Perşembe, 16 Ocak 2014 12:17

Bağlantılı Konular