“En yakınındaki adam, ‘milli orduya kumpas kuruldu’ derken, yüzün kızardı mı?

Tutturmuş bir çete, çete var diyor. Bir çete var gerçekten. Çeteyi görmek istiyorsan topla Bakanlar Kurulu’nu çete orada. Bir de reisi görmek isteyebilirsin. Aynaya bakacaksın, çete reisini göreceksin”


- “Banka Genel Müdürü’nün evinde, ayakkabı kutusuna 4,5 milyon doları çeteler mi koydu? Yok. O helal para mı? Helal paranın ayakkabı kutusunda ne işi var?”

-”Bakan çocuklarının yatak odalarında boy boy para kasası var. Bunları da çeteler mi yerleştirdi? Para sayma makinaları var, sanki mübarek banka şubesi açmış orada. Emin olun hiçbir bankada 7 kasa yoktur”
-” Eğer bu ülkede temiz siyaset gerçekleşecekse bir gün hakimlerin karşısına çıkacaksın”
-“Dünyada, sağlıklı işleyen bir demokraside yolsuzluk ortaya çıktığında, halkın vicdanını dinleyen bütün siyasiler, “Yolsuzluk mu var, sonuna kadar gidin, kime ulaşırsa ulaşsın, biz bu yarayı kesip atalım, toplumu çürütmeyelim” der. Bunlar ne yaptılar: Önce paniklediler, arkasından ‘devletin içinde çete var’ dediler”
-“Polisleri, bürokratları, savcıları görevden aldılar. Yetmedi, ‘polis madem hırsızları yakalayacak, yönetmeliği değiştirelim, önce hırsıza haber versin’ dediler. Yürütme organı, doğrudan yargıya müdahale ederek savcılığın elini kolunu bağladı, talimat verdiler”
-”Cumhurbaşkanı’na soruyorum, Başbakan’ın, ‘yürütme olarak yargının karşısına dikiliriz’ sözüne katılıyor musunuz? Siz de yargının karşısına dikilecek misiniz, dikilmeyecek misiniz? Dikilmeyecekseniz, ‘yargıya müdahale etmeyin’ diye konuşmak zorundasınız”
-“Yolsuzluğun boyutu 247 milyar lira. Bu parayla işsiz 2 milyon 831 bin kişiye, 8 yıl süreyle asgari ücret, atama bekleyen 300 bin öğretmene 30 yıl süreyle ücret veya 9,5 milyon emekliye 25 biner lira ikramiye verilebilir”
-“Bu parayla 6 GAP, 30 Marmaray yapılabilir. Erdoğan’ın neden bu kadar telaşlandığını daha iyi anladınız. Niye telaşlanıyorsun, bir pisliğe bulaşmadıysan hiç telaşlanma. Neden korkuyorsun, telaşın ne?”
-“Bir söylediği ile diğer söylediği arasında 180 derece fark olan dünyada başka bir başbakan yoktur. Hayatımda 180 derece farklı konuşan bir başbakan görmedim”

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu sık sık alkış ve sloganlarla kesilen Grup konuşmasında şöyle dedi:

GENEL BAŞKAN KEMAL KILIÇDAROĞLU’NUN TBMM GRUP KONUŞMASI’NIN TAM METNİ ( 7 OCAK 2014)
Uzun süredir grup toplantısı yapamıyorduk. Yeni yılın ilk grup toplantısı, hepiniz hoş geldiniz. (Alkışlar)
Bizleri televizyonları başında izleyen değerli yurttaşlarım, sizlere de yeni yılda başarılar, mutlu bir Türkiye dileğiyle saygılar sunuyorum, hepinize şükranlarımı, saygılarımı, sevgilerimi gönderiyorum. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, 2002 yılı demokrasi tarihimizde önemli yıldır. 2002 yılında bir seçim yapıldı, iki partili bir Parlamento oluştu. Seçime giren bir partinin, yani Adalet ve Kalkınma Partisinin genel başkanı seçime giremiyordu. Yüzde 34 oy aldı ama biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak demokrasiye savunan, kadın erkek eşitliğini savunan, hukukun üstünlüğünü savunan, özgürlüğü savunan, temiz siyaseti savunan bir siyasal gelenekten geldiğimiz için halkın yüzde 34 oy verdiği bir siyasal partinin genel başkanı Parlamentoda olmalı dedik. Önündeki bütün engelleri kaldırdık. Anayasa değişikliği yaptık, yasa değişikliği yaptık, her türlü desteği verdik ve Recep Tayyip Erdoğan’ın Parlamentoya gelmesini ve Başbakan olmasını sağladık.  Bizi eleştirenler oldu “neden böyle yaptınız?” diye. Ama demokrasiyi savunan bir siyasal partinin başka türlü düşünmesi doğru değildi. Bize hep “Darbeci, siz darbeden yanasınız”  dediler. Darbeden en büyük zararları çekmiş olan bir siyasal partinin Genel Başkanı olarak söylüyorum: Darbeler sonucu bizim genel başkanlarımız tutuklandı, bizim genel başkanlarımız hapse atıldı, genel sekreterlerimiz tutuklandı, mal varlıklarımıza el konuldu, arşivlerimiz SEKA’ya gönderildi ama bize hep “Darbecisiniz” dediler. Buradan bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: Biz demokrasiyi katıksız savunan bir siyasal gelenekten geliyoruz. Hiçbir baskıya boyun eğmedik bugüne kadar, her zaman her yerde, her ortamda demokrasiyi savunduk. Rahmetli İsmet İnönü, hiçbir baskı altında kalmadan çok partili yaşamı bu ülkeye getiren bizim ikinci Genel Başkanımızdır, onu da rahmetle anıyorum. (Alkışlar)
2002 seçimleri oldu, Erdoğan geldi Başbakanlık koltuğuna oturdu. İlk yapılan işlerden birisi, büyük yolsuzluk olayları olduğu söyleniyordu; belgeler, ifşaatlar, televizyon programları arka arkaya geliyordu. Salih Kapusuz ve 25 arkadaşı Parlamentoya bir araştırma önergesi verdiler. Araştırma önergesinin sonucunda çıkan rapor şu değerli arkadaşlar: Yolsuzlukların Sebeplerinin, Sosyal ve Ekonomik Boyutlarının Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Anayasaya uygun olarak bir araştırma komisyonu kuruldu. O araştırma komisyonunun üyelerinden birisi de bendim değerli arkadaşlar. Uzun bir çalışma yapıldı ve o çalışmanın sonucunda bu rapor ortaya çıktı. Bu rapor, öneriler bölümü dâhil tamamı oybirliğiyle çıkan rapordur. Her iki siyasal partinin milletvekilleri, bir olay hariç, tümünü oybirliğiyle kabul ettiler. Tabii kuşkusuz yolsuzlukları araştırmak değil nedenlerini ortaya çıkarmak ve önlemleri de hükümete bildirmek durumundaydılar. Rapor sonucunda önereler şunlar değerli arkadaşlarım, 2002-2011. Önerilerden birisinde “Yasama dokunulmazlığını rüşvet ve yolsuzluklarda kaldıralım, bakanların yargılanmasının da önünü açalım” diyor. Kim diyor? Adalet ve Kalkınma Partisinin ve Cumhuriyet Halk Partisinin milletvekilleri ortak diyorlar. Bugüne kadar gerçekleşti mi? Gerçekleşmedi.
İkinci öneri: Araştırma komisyonları Parlamentoda görevi yaparken bir konuyu soracaklar. Hemen bürokrasiden bir yazı “Efendim, ticari sır var, bunu size söyleyemeyiz.” Bu, Parlamentonun itibarını zedeliyor, Parlamentoya güvensizliği öne çıkarıyor. O zaman yine öneriler arasına konuldu, Parlamentoda İç Tüzük’ü değiştirelim, ticari sır tanımını yeniden yapalım. Böylece, Parlamento bir yolsuzluk konusunu araştırırken ticari sırdı veya başka bir şeydi diye bir engelle karşılaşmasın. Bu da bugüne kadar hiç yapılmadı arkadaşlar.
Üçüncü öneri, siyasetin finansmanı konusunda siyasal partileri gelin yeniden yapılandıralım, Siyasal Partiler Yasasını değiştirelim, siyasal partilerin finansmanı şeffaf hâle gelsin denildi. Bu da bugüne kadar hiç yerine getirilmedi. Ayrıca, hükümete şu öneride bulunuldu: Yolsuzlukla mücadele konusundaki mevzuat çok dağınık, her birisi bir yerde, gelin bunun tamamını toplayalım, yolsuzlukla mücadele yasası diye özel bir yasa çıkaralım. Bu da bugüne kadar hiç olmadı.
Kamu İhale Yasası bütün yolsuzlukların ana kaynağıdır. Kamu İhale Yasasını Avrupa Birliği standartlarına göre yeniden düzenleyelim ve bu yolsuzlukların önündeki engelleri büyük ölçüde kaldıralım. Bugüne kadar tam aksi yapıldı, kamu ihale mevzuatında bugüne kadar 164 değişiklik yapıldı, tamamı belli kurumları, belli olayları Kamu İhale Yasasının dışına çıkardılar başta TOKİ olmak üzere.
Özelleştirme Yasasını yeniden düzenleyelim, özelleştirmede katılımcılığı ve şeffaflığı artıralım. Bu da bugüne kadar hiç olmadı.
Yine, bu komisyon, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğünü mutlaka geniş anlamda halka yansıtalım, hukuk kavramını, adalet kavramını yüceltelim diye bir öneri de var. Ve öneriler arasında yine Adli Kolluğun kurulması da var. Bu da bugüne kadar hiç kurulmadı arkadaşlar.
İktidar oldular, bu komisyonu kurdular, öneriler gitti, Bakanlar Kuruluna gönderildi, bütün bakanlıklara gönderildi “Gerekli önlemleri alın” dendi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve iki siyasal partinin iradesi budur dendi ama bunların hiçbirisi yerine getirilmedi.

Hükümetin bir “Acil Eylem Planı” vardı. İktidar oldular, bir acil eylem planı hazırladılar biz gelince acil olarak bunları yapacağız diye. Şimdi bakalım bu acil eylem planında yolsuzluklarla ilgili ne var.

1- Yolsuzluk ve usulsüzlük konusunda cezalar caydırıcı hâle getirilecektir. Ne kadar sürede? Adalet Bakanlığı üç ila altı ay arasında bunu yapacak. Geçti on bir yıl, hiçbir şey yok.
2 – Görevden ayrıldıktan sonra yani kamu görevinden ayrıldıktan sonra bürokratların yapılmayacak işlerle ilgili alanlar genişletilecek ve etkin şekilde uygulanacaktır. Süre ne kadar? 6-12 ay. Hangi bakanlık yapacak? Adalet Bakanlığı. 11 yıl geçti, bırakın altı ayı, on iki ayı bugüne kadar hiç yapılmadı.
Siyasetin finansmanı saydam hâle getirilecek. Adalet Bakanlığı 6 ay ila 12 ay arasında bunu yapacaktı. Bugüne kadar hiçbir şey yapmadı.

Mevzuatımızdaki sır kavramı yeniden düzenlenecek. Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı 6 ay ila 12 ay arasında bunu yapacaktı. Bugüne kadar hiçbir şey yapılmadı. Ve yolsuzluklar konusunda hükümet, kamu yönetimi yargı, medya, sivil toplum sağlıklı bir diyalogla yolsuzluğu işleyecek ve yolsuzluk olaylarının üzerine gidecek. Bu görev de Başbakana verilmiş ve yanına “Sürekli” yazılmış.

Değerli arkadaşlarım, yolsuzluk olaylarının patladığı 17 Aralıktan sonra sivil toplumdan örnek vermek istiyorum. Sivil Dayanışma Platformu diye bir platform gazetelerin arka sayfasına tam sayfa ilan verdi.  “Sağlam İrade” Erdoğan’ın fotoğrafı, altında “Sağlam İrade.”  Şimdi ben merak ediyorum, bu sivil dayanışma platformu kimlerden oluşuyor ve bu parayı nereden buluyorlar? Eğer onlarda ahlak varsa, altını çiziyorum, onlar gerçekten kendilerini bu ülkenin namuslu bir yurttaşı olarak görmek istiyorlarsa bu paraları nereden sağladıklarını çıkıp kamuoyu önünde açıklasınlar. (Alkışlar)

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir başbakan yolsuzlukları, rüşveti savunur hâle gelmiştir. Kendilerine “Sivil Dayanışma Platformu” denen grup kimlerden oluşuyor? Birisini söyleyeyim, HAK-İŞ.  Buradan HAK-İŞ yetkililerine sesleniyorum: İşçinin parasıyla mı o ilanı verdin yoksa kendi cebinden de o parayı verdin çık millete söyle. (Alkışlar) Yeri gelince mangalda kül bırakmıyorsunuz. Bir siyasal iktidara destek verebilirsiniz, bunu anlayışla karşılayabilirim ama yolsuzluğa ve rüşvete bir sendika asla ve asla destek olamaz. (Alkışlar) AKP sadece bununla mı yaptı? Hayır. 2002 seçimlerinden önce “Demokratikleşme Programı” diye bir program yayınladı. Bunları şunun için anlatıyorum: Adalet ve Kalkınma Partisine oy veren yurttaşlarıma seslenmek ve onlara anlatmak için, hafızalarını yenilemek için anlatıyorum. İyi niyetle gittiniz, iyi niyetle oy verdiniz ama sizi kandırdılar. Az önce söyledim, Acil Eylem Planından örnek verdim; az önce söyledim, Yolsuzlukları Araştırma Komisyonundan örnek verdim, hiçbirisi yerine getirilmedi.

Şimdi, demokratikleşme paketi AKP’nin, bu da 2002 yılında yayınlandı. Vatandaşın önüne çıktılar, ne kadar temiz, ne kadar saf olduklarını anlatmak için. Giriş bölümü, sayfa 8’de şöyle diyor: Toplumları ve devletleri tahrip eden yozlaşma, yolsuzluk, usulsüzlük, çıkarcılık, iltimas, hukuk önünde ve fırsat açısından eşitsizlik, ırkçılık, partizanlık, despotluk gibi olumsuzluklar partimizin en yoğun mücadele alanlarıdır.” İnanıyor musunuz? Tam tersine, asıl iştigal konuları bu, bırakın mücadele alanlarını.   Devamında şöyle söylüyor. “Siyasetin kirlenmesini önleyen yasal düzenlemeler yapılacaktır.” 2002 Demokratikleşme Paketi, nerede bu düzenleme? Yok. Millet sana ne diye oy verdi? Bunları yap diye oy verdi, sen milleti kandırdın.

“Siyaset bir rant aracı görüntüsünden kurtarılacaktır.” diyor. Türkiye’yi rant hâline getirdiniz, rantivaş oldular gerçektende.

“Seçimle gelen herkesin kanunen vermek zorunda olduğu mal bildirimi şeffaf olarak kamuoyunun bilgi ve denetimine sunulacaktır.” Hiç duydunuz mu siz bir AKP milletvekilinin kendi mal varlığını açıkladığını? Yok. Defalarca seslendim, Sayın Başbakan, herkesi suçlayabilirsin, sen kendine güveniyorsun, bakanlarına da güveniyorsun, onların çocuklarına da güveniyorsun, alın teriyle kazanılan malı deklare etmek ayıp değildir, onurdur bir adam için. O adamlar, istifa ettirdiğin adamlar neden mal varlıklarını çıkıp kamuoyuna açıklamıyorlar? Neden açıklamıyorlar? 2002’de “Açıklayacaklar” diyorsun, 2014 “Sakın açıklamayın” diyorsun. Sana oy veren milletin önüne nasıl çıkıyorsun sen? Hangi anlayışla çıkıyorsun milletin önüne de “Bana oy verin” diyorsun? Sen bu milleti kandırdın, işte belgesi, işte dokümanı, işte açıklamaları. Bunları yazan ben değilim, sensin; halkın önüne koyan sensin “Bana oy verin, ben bunları yapacağım” diyen sensin, tam tersini yapıyorsun.

Başka? “Milletvekilliği dokunulmazlıklarını kaldıracağız” diyorsun. “Kuvvetler ayrımı ilkesi hassasiyetle uygulanacaktır” diyor. Kuvvetler ayrımı ilkesi kalmadı ki. Cemil Çiçek açıkladı, “138’inci madde çökmüştür” dedi. Geçmiş olsun. Ben söylesem diyecek ki bu Ana Muhalefet Partisinin Genel Başkanı söylüyor. Ben söylemiyorum, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanı söylüyor “Çökmüştür” diyor. Güçler ayrılığı ilkesi çöktüyse orada devlet çökmüştür artık, devlet çökmüştür.

Başka ne diyor? Komik bir şey ama mecburen okuyacağım. “Halkımız ödediği paraların hesabını sorma hakkına sahiptir. Bütçelerin bu temel kurala göre hazırlanması ve uygulanması gerekir.” (Alkışlar) Yahu, bu Parlamentoya sen Sayıştayın raporlarını getirmiyorsun. Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetim yapıyor Sayıştay. Sen onu getirmiyorsun, bunları yazmışsın.

Adalet ve Kalkınma Partisine oy veren bütün yurttaşlarıma sesleniyorum: Sizi kandıran siyasal iktidara teslim olmayın. Onlardan birisi diyor ya “Biatsa biat, sonuna kadar arkasındayız.” Hırsızlığın sonunu kadar arkasında olan adama adam denmez bizim ülkede. (Alkışlar) Her yer rüşvet, her yer yolsuzluk, maalesef öyle, gerçekten öyle.

Yolsuzluğa karşı devletler grubu var, biz onun üyesiyiz. GRECO’nun Mart 2012’de bir Türkiye raporu yayınlandı. O rapordan iki bölümü okuyacağım. “Türkiye’nin üçüncü aşama değerlendirme raporunda belirtilen 17 tavsiyenin tatmin edici bir şekilde yerine getirilmediği sonucuna ulaşılmıştır.” Şunları yapın diyor uluslararası kuruluş, 17 madde veriyor, “Tatmin edici şekilde yerine getirilmedi” diyor.

Yine, o raporun rüşvetle ilgili bölümünde “Türk Ceza Kanunu’nun 252’nci maddesindeki düzenlemelerle rüşvet suçlarının yapısındaki karmaşıklığın azaltılmasından ziyade arttığı, hukuki açıklık ve tutarlık bulunmadığı hususunda kaygılı olduğu, ülke içi kamu görevlileri ile yabancı ve uluslararası görevlileri tarafından işlenen rüşvet suçlarına ilişkin hükümlerin uyumlaştırılmamış olmasından dolayı derin teessüflerini ifade eder.” Hani, bir gazeteci arkadaşımız var ya, ısrarla soruyor: “Almanya’da bir şirket Almanya’da, Türkiye’de bir bakana rüşvet verdiler. Defalarca yazıldı çizildi, neden bunun üstüne gitmiyorsunuz?” diye. GRECO da onu söylüyor zaten. “Siz yapmadınız, derin teessüflerimizi bildiririz” diyor.

Değerli arkadaşlarım, AKP’nin söyledikleri ve yaptıkları bunlar; çok şeyi söylüyor, her namuslu yurttaşın dinlerken hoşlanacağı şeyler “Yolsuzluğun üzerine gideceğiz, rüşvetin üzerine gideceğiz, kararlılıkla devam edeceğiz, vatandaş ödediği verginin hesabını sorma hakkına sahiptir, Sayıştay çok önemli bir kurumdur…” laf tamam, iş? İş yok. (Alkışlar) Laf tamam iş yoksa ne oluyor? Laf tamam, iş yoksa memleketi rüşvet, yolsuzluk götürüyor.

17 Aralık, bizim cumhuriyet tarihimizin en büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonu yapıldığı tarihtir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük rüşvet, en büyük yolsuzluk operasyonu yapıldı. Hemen çıktılar “Efendim, seçimlere üç ay kala eğer böyle bir operasyon yapılıyorsa bu bize karşı kurulmuş bir kumpastır. Bu doğru değildir” diyorlar, halkı kandırıyorlar. Sevgili yurttaşlarım, bu operasyon 14 ay önce başlatılan bir operasyon. Bunu kendileri söylüyorlar. Bir ihbar mektubu gelmiş, devletin bütün katmanlarına gitmiş, Cumhurbaşkanından Maliye Bakanlığına kadar her yere gitmiş. İhbara bakmışlar çok ciddi. Araştırmışlar, soruşturmuşlar, mahkemeden karar almışlar, bazılarını dinlemişler, fotoğraflar çekmişler, belgelemişler, olay çok büyük. Sonra? Düğmeye basıldı ve 17 Aralıkta belli kişiler gözaltına alındılar. Sonra bir şey daha çıktı –arkadaşımın belirttiği gibi- 18 Nisan 2013 tarihli bir MİT raporu da ortaya çıktı. Doğrudan Başbakana verilen bir rapor. Bu yolsuzlukların yakalanan ana aktörü var, onun bir yakını da kaçtı İran’a. Diyor ki “Bakanların Zarrab ile ilişkisi ortaya çıkarsa hükümet zor durumda kalır.” 18 Nisan 2013’te Başbakanın masasına konuluyor bu rapor yani olay yeni bir olay değil. Ben şimdi o Sayın Başbakana sormak isterim: 2013 tarihinde yani 18 Nisanda bu rapor önüne konulduğunda sen o bakanları çağırıp acaba hiç konuştun mu? Bunların çocuklarını hiç konuştun mu sen? Konuşmaz, neden? Talimatı veren o arkadaşlar, niye konuşsun, çete reisi zaten. (Alkışlar)  Bütün dünyada bir yolsuzluk ortaya çıktığında sağlıklı işleyen demokrasilerde halkın vicdanını dinleyen bütün siyasiler şunu yaparlar: Yolsuzluk mu var, sonuna kadar gidin kardeşim, kime ulaşırsa gidin ve biz bu yarayı kesip atalım, toplumu çürütmeyelim der. Bunlar ne yaptılar? Olay ortaya çıktı önce paniklediler, arkadan “devletin içinde çete var” dediler. Arkadan, polisleri görevden aldılar. Arkasından, bürokratları görevden aldılar. Arkasından, savcıları görevden aldılar. Yetmedi “Efendim, bu polis madem gidip hırsızları yakalayacak yönetmeliği değiştirelim, önce hırsıza haber versin, ondan sonra biz bu uygulamayı başlatalım.” (Alkışlar) Ve samimi söylüyorum, anlatırken de sıkılıyorum, doğrudan yürütme organı doğrudan yargıya müdahale ederek savcının elini kolunu bağladı ve talimat verdiler “Savcının talimatına uymayacaksınız, yönetmeliği değiştirdik. Bundan sonra önce bize haber vereceksiniz, ondan sonra gidecek.” Deniz Feneri davasını hatırlıyorsunuz değil mi arkadaşlar? Bu, toplum belleğindedir, kimse unutmasın. Polis, İstanbul’da bir arama yapılacağını siyasi otoriteye bildiriyor. Köstebek var biliyorsunuz, köstebek bir bakan var, onun koruma müdürü hemen Kırıkkale Belediye Başkanını arıyor “İstanbul’da arama yapılacak ona haber ver” diye. O da hemen “Cep telefonuyla konuşmamayım, sabit telefonla konuşayım” diyor, arıyor ve haber veriyor.

Değerli arkadaşlarım, eğer hırsıza haber verirseniz sonucu bu olur. Yönetmeliği değiştirdiler, Danıştaya başvuruldu “Bu yönetmelik doğru değildir” diye. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu açıklama yaptı “Bu doğru değildir, yargıya müdahaledir.” diye. Kıyamet koptu “Vay efendim siz nasıl konuşursunuz?” Sen, sabahtan akşama kadar konuşuyorsun, bırak o da konuşsun, senden mi izin alacak, demokrasi yok mu? (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bu yolsuzluğun boyutu 247 milyar, eski parayla 247 katrilyon lira yolsuzluğun boyutu. Arkadaşlarıma bir talimat verdim, dedim ki bu 247 milyar lirayla neler yapılır bir hesap çıkarın bakalım. Onlar da çıkardılar. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre Türkiye’de şu anda 2 milyon 831 bin kişi iş arıyor. Bu yolsuzluk parasıyla 2 milyon 831 bin işçiye sekiz yıl süreyle asgari ücret üzerinden para ödenirdi. 300 bin atama bekleyen öğretmen var. 300 bin öğretmeni göreve başlatırdınız ve bunlara otuz yıl süreyle buradan para öderdiniz. 9,5 milyon emekli var. Her emekliye 25 bin lira ikramiye verirdiniz. Emekliler diyor ya “Maaşla geçinemiyoruz.” Oy verirsen 25 bin lira değil, daha fazlasını götürecekler, haberin olsun. (Alkışlar) Güneydoğu Projesi’nde altı GAP yapılırdı, 30 tane de Marmaray yapılırdı arkadaşlar, yolsuzluğun boyutu bu. Recep Tayyip Erdoğan’ın neden bu kadar telaşlandığını herhâlde şimdi daha anladınız. Neden bağırıp çağırıyor? “Üstümüze geliyorlar! Benim de üstüme çocuklarımın üzerinden gelmek istiyorlar” diyor. Niye telaşlanıyorsun? Sen bir pisliğe bulaşmadıysan hiç telaşlanma, bırak herkes işini yapsın; savcı savcılığını, polis polisliğini, yargıç yargıçlığını herkes işini yapsın. Sen de Başbakansın, neden korkuyorsun? Telaşın neden?

Değerli arkadaşlarım, dedi ki “Çeteler var. Yargının içinde çeteler var, militanlar var, bu yargı olmaz, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu olmaz, böyle bir şey mi olur” diye söylendi, söyleniyor da hâlâ. Ben de arkadaşlara dedim ki Erdoğan’ın daha önce söyledikleriyle şimdi söylediklerini bir karşılaştıralım Allah aşkına. Çok ilginç şeyler çıkacak dedim. Dün ne söylemiş bugün ne söylemiş çıkardılar konuşmalarını.

Şubat 2012, AKP’nin Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda diyor ki “Militan yargı dönemi sona ermiştir. Zira bu ülkede 12 Eylül 2010’da -yani referandumdan sonra- millet idareye, millet yargıya el koymuştur.”

Geçiyoruz bugüne, 29 Aralık 2013’te Salihli’de konuşuyor. “Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu konusunda yanlışlık yaptık. Eğer şu anda Anayasayı değiştirecek bir güce sahip olduğumuz anda bu yetkiyi değiştirmek durumundayız. Düşünebiliyor musunuz “yargıya müdahale edeceğim” diyor açıkça “yetkiyi üstüme alacağım” diyor, “oradakileri süreceğim” diyor.

Dün, 21 Nisan 2009, Grup toplantısında “Yargı yetkisi Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır. Bırakalım yargı işlesin, bırakalım hukuk işlesin, bırakalım ak ile kara ortaya çıksın.” Ne güzel değil mi?

Geliyorum bugüne, 27 Aralık 2013’te İstanbul Atatürk Havaalanında “Egemenlik kayıtsız şartsız yargının değildir, egemenliği milletin elinden alıp egemenlik yetkisini kullanma bana aittir diyen yargı bunun da hesabını vermelidir.” diyor. Kimse kusura bakmasın bu lafı kullanacağım için ama adam cahil, adam cahil. (Alkışlar) Çünkü egemenlik hakkı millete aittir, doğru, ama Anayasada şöyle der: “Egemenlik ilgili organlar eliyle kullanılır.” Kim o ilgili organlar? Onu da Anayasa saymış. Yasama, yargı, yürütme. Yargı içinde “Türk milleti adına karar verir.” diyor yani egemenlik hakkını kullanır. Güçler ayrılığı ilkesini bilmeyecek kadar cahil olan bir adamın Başbakanlık yapması bu ülkede ayıp değil midir? (Alkışlar)

Biliyorsunuz, Yargıtay bir ara Ergenekon davası görevlisi olan yargıçlarla ilgili tazminat kararı verdi “Siz tarafsızlığınızı yitirdiniz, tazminata mahkûmsunuz.” dedi. Bununla ilgili olarak,  22 Haziran 2010’da AKP Grup toplantısında konuşuyor Erdoğan ve şunu söylüyor: “Görülmekte olan davaya müdahale anayasal suçtur, neden bu kararı verdin? “ 21 Aralık 2013 tarihinde Ünye’de yaptığı konuşmada “Yürütme olarak yargının karşısına dikiliriz.” diyor.

Şimdi, Anayasa madde 8’de yürütme organını tanımlarken Cumhurbaşkanından başlıyor. Sayın Cumhurbaşkanına soruyorum: “Yürütme olarak yargının karşısına dikiliriz” sözüne katılıyor musunuz katılmıyor musunuz? Siz de yargının karşısına dikilecek misiniz dikilmeyecek misiniz? Dikilecekseniz eyvallah, dikilmeyecekseniz siz kalkıp konuşmak zorundasınız yargıya müdahale etmeyin diye. (Alkışlar)

Erdoğan, 12 Ekim 2010’da AKP Grubunda konuşuyor: “12 Eylülde –yani referandumda- gerçekleşen Anayasa değişikliklerinin özellikle de Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısındaki değişikliğin ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha öğrendik.” diyor yani çok önemli ve isabetli bir değişiklik olmuş diyor.

Geçiyorum bugüne, 27 Aralık 2013’te Sakarya Üniversitesinde konuşuyor. “Yetkim olsa HSYK’yı yargılarım.” diyor. Senin o yetkin olamaz Recep Tayyip Erdoğan, senin o yetkin olamaz, sen yargılama yapamazsın, yargılamayı hâkimler yapar. Ama bir gün o hâkimlerin karşısına çıkacak mısın? Eğer bu ülkede temiz siyaset gerçekleşecekse çıkacaksın. (Alkışlar)

Dün ne diyordu? 26 Ekim 2010’da AKP Grubunda “Yeni Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Türkiye’ye cumhuriyet, Türkiye’ye demokrasi geldi” diyor. Bugün, 4 Ocak 2014’te –Dolmabahçe’de topladı konu mankeni gazetecileri (Alkışlar) Orada konuşuyor beyefendi. “Siz oraya milletin iradesiyle gelmediniz. Siz oraya atama ile geldiniz. Haddinizi bilin” diyor Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna. Bilmiyor, yaptığı değişikliği de bilmiyor. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun üyelerinin çoğu seçimle geldi, sen bunu nasıl bilmezsin? Nasıl milletin önüne böyle çıkarsın? (Alkışlar) Yani cehaletin bu kadarına da pes.

Dün, 2 Mart 2010 tarihinde AKP Grubunda konuşuyor, balyoz tutuklularını savunuyor. “Yaşananlar demokrasi ve hukukun sözde değil, özde hayata geçmesidir.” diyor yani yargı doğru karar verdi. Peki, senin en yakınındaki adam “Milli orduya kumpas kuruldu” derken acaba hiç suratın kızardı mı, yüzün kızardı mı acaba? Şunu söyledim Bartın’da. Kendi milli ordusuna kumpas kuran halkına da kumpas kurar. Senin yaptığın halkına kumpas kurmaktır. (Alkışlar)

Bugün de diyor ki “Yargı güdümlü hareket ediyor.” Düne kadar çok iyi hareket ediyordu, alkışlayalım, müdahale etmeyelim, bugün de “Güdümlü hareket ediyor” diyor.

Dün, Ergenekon ve Balyoz davasındaki tutukluları şöyle savunuyordu: “Bizim görüş açıklama, yorum yapma gibi bir lüksümüz veya yetkimiz yok. Yargının itibarını zedeleyecek suçlamalardan herkes imtina etmelidir.” Bugün, 27 Aralık 2013’te Atatürk Havaalanında “Egemenlik yetkisini kullanma bana aittir diyen yargı bunun hesabını o da vermelidir.” diyor. Adamcağızın Anayasadan haberi yok. Ya, yargı zaten millet adına karar veriyor.

Değerli arkadaşlarım, bunları söyleyen yani bir söylediğiyle diğer söylediği arasında 180 derece fark olan dünyada başka bir başbakan yoktur. Hatırlarsınız, ben burada güzel bir fıkra anlatmıştım. Adamın birisi ölüyor öbür dünyaya gidiyor. Bakıyor bir duvar ucu bucağı yok, milyarlarca saat. Meleklere soruyor “Ya, bu saatler nedir?” Diyorlar ki “Vallahi dünyada herkesin bir saati var burada, yalan söylediği zaman saat çalışıyor, yalan söylemezse saat yerinde duruyor.” Bakıyor karşıda bir saat, akreple yelkovan 12’nin üzerinde durmuş. “Bu kimin saati?” diyor. “Vallahi, bu, Mustafa Kemal Atatürk’ün  saati.” (Alkışlar) “Hayatında hiç yalan söylemedi, aldık başköşeye koyduk.” Soruyor işte pek çok böyle dünya liderinin saatlerini soruyor, bakıyor onlara. “Ya, aklıma bir şey geldi. Bizim ülkemizde bir başbakan var, adı Recep Tayyip Erdoğan, onun saatini bana gösterir misiniz?” “Vallahi, onun saati cehennemde, zebaniler vantilatör olarak kullanıyorlar.” (Alkışlar) Hayatımda bu kadar 180 derece farklı konuşan bir başbakan görmedim, dünya tarihinde de örneği yoktur. O yüzden zaten Recep Larousse diye bir kitap çıkardık, herkesin alıp okumasını isterim.

Yolsuzluğun üzerine gitmek hepimizin görevidir. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını korumak hepimizin görevidir. “Devlette çete var” diyor. “Yolsuzluk var” demiyor bakın, yolsuzluğu ortaya çıkaranlar için “Devlette çete var” diyor. Ben de kendisine 16 soru sordum. 16 soruyu duymuyor, kulakları duymuyor çünkü işine gelmiyor, yoksa sinek uçsa duyuyor zaten. Malum, telefonlarımızı dinliyor zaten, konuşmalarımızı dinliyor, düzenli rapor gidiyor kendisine şuraya gitti buraya gitti, şunu konuştu diye. Biz korkmuyoruz ki, verilmeyecek hesabımız yok ki, her yerde her zaman istediğimiz gibi konuşuyoruz. (Alkışlar) Siz hiç ayakkabı kutusundan korkan bir Başbakan gördünüz mü arkadaşlar? (Alkışlar) Bir kadın, yürekli bir kadın –kendisini kutluyorum gerçekten- Başbakana boş bir ayakkabı kutusu göstermiş. Hemen polisler seferber, hemen evi arıyorlar -ya, aramayın orada para falan çıkmaz, kasa falan da yok orada- karakola götürüyorlar. “Başbakana neden boş ayakkabı kutusunu gösterdin?” Para olsa onu alacak, para olsa sorun yok “Boş ayakkabı kutusunu neden gösterdin?” diyorlar. Ya, ayakkabı kutusundan bir başbakan korkar hâle gelmişse, rüşvetin ve yolsuzluğun hangi boyutlara ulaştığını artık daha iyi anlamalıyız. Diyor ki “çete var, bunu çete çıkardı” Kendisine sordum: O banka genel müdürünün evinde ayakkabı kutusunu, 4,5 milyon doları çeteler mi yerleştirdi, çeteler mi koydu onu? Yok. O helal para mıdır acaba? Helal paranın ayakkabı kutusunda ne işi var? Biz bunu sormayacak mıyız? Bunu duymuyor. Dolmabahçe’de konu mankeni olan gazeteciler de –bir iki istisnaya saygı duyuyorum-bu soruyu sormuyorlar çünkü onlar biliyorlar, onu alkışlayacaklar. O gazetelerden birisinin tepe yöneticisi bu banka genel müdürüne telefon ediyor “Süleyman.” “Buyurun efendim.” “Bana 2 milyon gönderde işçilerin ücretini ödeyeceğim.” Ya, orası senin babanın çiftliği mi? Ama düşünün, devlet ne hâle gelmiş. O gazetenin tepe yöneticisi bir bankanın, kamu bankasının genel müdürüne “2 milyon gönder, işçilerin parasını ödeyeceğim” diyor. Başbakan bunu duymuyor, görmüyor bunu. Görmezsen Başbakanlık yapamazsın; görmezsen bu millete bunun hesabını veremezsin sen. Sonra? Bakanların çocukları, yatak odalarında bir değil, iki değil, üç değil yedi tane para kasası; boy boy, ya bunları da çeteler mi yerleştirdi? Bu çocuklar uyurken çeteler gelip yerleştiriyorlar! Ama çocuklar uyandıklarında bu kasalar nedir diye hiç sormuyorlar. Sonra? Peki, bu kasaların içinde milyarlarca lira var, avro var, dolar var, peki bunları da mı çeteler yerleştirdi? Bunu da duymuyor, görmüyor bunu da. “Çete var, çete var…” gidiyor, dünyası çete. Sonra? Para sayma makineleri  var. O kadar çok para var ki, elle sayamıyorsun tabii, mecburen para sayma makinesi getireceksin. Nerede? Yatak odasında, bankada değil, kasalar da orada. Mübarek sanki banka şubesi açmış orada. (Alkışlar) Emin olun, hiçbir bankada 7 tane kasa yoktur arkadaşlar, bir tane kasa vardır. Sonra? Bir bakan, kolunda bir saat var, 700 bin lira. Eski parayla söylüyorum, Adalet ve Kalkınma Partisine oy veren değerli vatandaşlarım, 700 milyar lira o saat. (Alkışlar) Kim verdi? Niye simitçiye bu saati vermiyorlar? Niye bakkala vermiyorlar, niye çiftçiye veremiyorlar bu saati? Senin bakanına neden 700 milyarlık saati veriyorlar? Duyuyor mu? Duymuyor. Ne diyor? “Çete var” diyor, tutturmuş bir çete.

Kendisine yine sordum: Bir çete var gerçekten, çeteyi görmek istiyorsan çok basit, topla bakanlar kurulunu bak göreceksin çete orada, 4 tane adam. (Alkışlar) Ha, bir de reisi görmek isteyebilirsin, çete reisi kimdi diye. Getireceksin bir ayna, bakacaksın çete reisini göreceksin. (Alkışlar)

Tabii, merak ediyorum, bu Sayıştay raporlarının Türkiye Büyük Millet Meclisine gelişini de çeteler mi engelliyor? Nasıl bir şeydir bu düzen?

Değerli arkadaşlarım, Meclis Başkanı Cemil Çiçek saygı duyduğum bir politikacıdır. Ocak ayında gazetecilerle bir araya geldi. Dedi ki “Anayasanın 138’inci maddesi çökmüştür.” dedi. Yasama Organının başı yargının çöktüğünü itiraf ediyor. Nedir Anayasanın 138’inci maddesi? Madde, yargının bağımsızlığıdır arkadaşlar.  “MADDE 138- Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam ve merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz. Hâkimlerin kararı geciktirilemez, derhal yerine getirilmelidir.” diyor Anayasa. Şimdi, Sayın Cemil Çiçek’e sormak isterim: Çöktüğünü söylüyorsun, o çökmede acaba senin de payın var mı, yok mu? Eğri oturup doğru konuşalım, sen Yasama Organının başındasın. “Lafı ortaya attım” diyor. Lafı ortaya atamazsın, lafı muhatabına söyleyeceksin. “Ben o yargının karşısına dikilirim” diyen kim? Recep Tayyip Erdoğan değil mi? Yürütme Organının başı, yürütmeyi de yanlış anladı o. Yürütme deyince başka türlü yürütmeyi anlıyor. (Alkışlar) Ya, yürütme iş yapmaktır, malı götürmek değildir. Sayıştay raporları, bir anayasal kurumdur Sayıştay. Türkiye Büyük Millet Meclisi adına kamu harcamalarını denetler, tüyü bitmemiş yetimin hakkını o sorar ve parlamentoya gelir o raporlar. Sen o raporları Parlamentoya getirmedin, yargı çökmüşse, en büyük suç senin omuzlarındadır. Sen o raporları getirtecektin. O raporlar gelecekti Meclise, neden gelmiyor bu raporlar? Bu yolsuzluklar anlaşılmasın diye. Peki, yolsuzluklar anlaşılmasın diye raporların gelmemesi için bir Meclis Başkanı çaba gösterir mi? Kimse kusura bakmasın, saygı yasalara uymakla başlar. Saygı, tüyü bitmemiş yetimin hakkını korumakla başlar. Saygı, halkına hesap vermekle başlar, onun ötesi saygısızlıktır. Kimse kalkıp da “Yargı çöktü…” E, ben bunun dışındayım. Kusura bakma, baş aktörlerinden birisisin. (Alkışlar) Çıkıp konuşacaksın, Başbakana söyleyeceksin. Oturumu yönetiyorsun, Başbakan kürsüde, diyor ki “Bunları sen mi susturacaksın, yoksa ben mi susturayım?” Sen kimsin ya, kimsin sen susturacaksın? (Alkışlar) Söylemiyor, Sayın Başbakan burası Yasama Organı, senin müdahale hakkın yok diyemiyor. Neden diyemiyor? Koltuğunu ona borçlu da ondan. Süreç böyle işlerse bu ülkede yolsuzlukların önüne kimse geçemez.

Bu arada yargıç “Şunların mal varlığına tedbir koyun” diye karar veriyor. Yedi gün bekletiyorlar, yedi gün, kararı uygulamıyorlar. Anayasa ne diyordu? “Derhal uygulanır, gecikmeksizin uygulanır.” Yedi gün geciktirenler Anayasayı ihlal etmiştir, hukuku ihlal etmiştir ve bunun hesabını vereceklerdir. (Alkışlar)

Mal varlığına el konulanlardan birisi de bir gazetenin yeni patronu. O gazeteyi terk et, orada çalışanlar artık senin yüzüne bakamazlar. O gazete ve o televizyonu almaktan vazgeç ve bir an önce sat. (Alkışlar) Yayıncılık kamu görevidir, demokrasilerde dördüncü güçtür. Mal varlığına el konulan bir kişi gazete sahibi olamaz, gazete patronu olamaz, televizyon patronu olamaz. Bunu anla, aklın başındaysa orayı terk et, sat bir an önce.

Değerli arkadaşlar, demiştim ya “çete var, çete var” diye tutturuyor, çetenin başkanını zaten ben tanımlamadım, aynaya falan bak diyorum ama kibarlığımdan söylüyorum ben bunu. (Alkışlar) Bir bakanı var, saban gitmiş bakanlığa önüne bir istifa dilekçesi, bir de bildiri metni koymuşlar Başbakanı savunan “Bunların ikisini imzala.” O da demiş ki “Ben niye imzalayayım arkadaş, o söyledi ben de yaptım. İstifa edecekse o istifa etsin.” Kim patron? Yukarıdaki. Adı ne? Recep Tayyip Erdoğan. Sadece bu mu, bakın bu değil. İstanbul Bakırköy’de çok değerli bir arazi var, pırlanta gibi bir yer. İmar planı değişikliği yapıyorlar, Bakırköy Belediyemiz reddediyor “olmaz” diyor. Büyükşehir Belediyesine gidiyor, Büyükşehir de reddediyor “olmaz” diyor. Arsanın sahibi Ağaoğlu biniyor özel uçağına doğru Ankara’ya geliyor. Başbakana çıkıyor, büyük patrona, o da Erdoğan Bayraktar’a “Gereğini yapın” diye talimat veriyor ve gereğini yapıyorlar. Bu konuşma tapelere düşüyor. Ağaoğlu’na bakın, ne söylüyor. “Orada şunu söyleyeyim. Bak, onu ben bakanlığa yaptırmadım. Açık ve net de konuşuyorum, Başbakana yaptırdım yani yapmadınız yapmadınız, Kadir Bey 1000 kişinin önünde söz verdi, bu yedi ay dedi, önümüzdeki yedi ay dedi yapmadı. Ben de gittim Sayın Patrona söyledim, büyük patrona. O da direkt bakana talimat verdi ‘halledin burayı’ dedi, yani o da gitmiş.” Çete reisini anladınız değil mi, ben söylemiyorum. (Alkışlar) Yapamıyor burada, gidiyor Ankara’ya Başbakana gidiyor, talimatı verdiriyor yaptırıyor. Bakırköy belediyesi geçiniz, İstanbul Büyükşehir Belediyesi geçiniz, zaten kendisi yönetiyor ‘Ben yaparım’ diyor. Peki, neyin karşılığında bu yapıldı? Öyle ya, bedava yapılmaz bu iş. Başbakanın oğlunun nesi var? TÜRGEV diye bir vakfı var. Yine bu şirketten, Ağaoğlu’ndan birisi konuşuyor. Küçük Bakkalköyde babanın oğluna veremeyeceği değerde 20 dönümlük bir arazi var, TÜRGEV’e veriliyor hiç para alınmadan. Ne diyor? Yine, telefon tapelerinde var. “Pat pat patron çağırdı. İyi bir fatura kesti bize. Haberin olsun onu konuşacağım” diyor. Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığının Genel Müdürü ile konuşuyor. “Ne faturası? Hı, konuşuruz şey, Bilal, Bilal. Tamam tamam” diyorlar ve Bilal’e 20 dönümlük arazi veriliyor. Bunun adı nüfuz ticaretidir arkadaşlar, nüfuz ticareti. Kişi, bulunduğu makamdan aldığı güç ve yetkiyle kendisine ve yakınlarına çıkar sağlar. Başbakan “Efendim, TÜRGEV, ailem vakıf kurmuş, oğlum vakıf kurmuş, ne var bunda? Burs verecek, yurt yapacak?” diyor. Ya, Başbakan, sevgili Başbakan yurda, bursa karşı değiliz biz, bu para nereden geliyor, biz onu araştırmak istiyoruz. 20 dönümlük araziyi senin oğlunun vakfına bedava niye versinler? Olay şu: Devletten ihale alıyorsun, diyorsun ki “Rüşveti götür vakfa öde.” O da götürüp rüşveti vakfa ödüyor, nüfuz ticareti. Şimdi, diyor ki “Oğlumun üzerinden bana ulaşmak istiyorlar.” Ya, senin oğluna gerek yok ki, bakanın üzerinden ulaşacaklar zaten, bakan “Sen talimatı verdin” diyor. Ama senin oğlun gelmiyor ifade vermeye, hiçbir güç onu getiremiyor; polisi getiremiyor, savcısı getiremiyor, hâkimi getiremiyor… Ne diyor Cemil Çiçek? “Yargı çökmüştür, devlet çökmüştür.” Senin oğlun gidip ifade vermiyorsa hangi devletten söz ediyorsun sen? Hangi çıkar ilişkileri bu kadar güçlü ki senin oğlunu birisi götürüp ifade vermeye götüremiyor.

Öyle bir şey ki değerli arkadaşlarım, devlete ait 1 metrekarelik yer, bakın devlete ait 1 metrekarelik bir yer satılsın, kiraya verilsin, birisine verilsin Başbakandan izin almak zorunda. Resmî Gazetede yayımlanmış genelge var. Bana soracaksınız diyor, 1 metrekare bile olsa benden izin alacaksınız diyor. Siz böyle bir devlet gördünüz mü arkadaşlar? Falan yerde 5 metrekarelik yer kiralanacak veya satılacak Başbakandan izin almadan bunu yapamıyorsun. Neden? Oğlunun vakfına para akması lazım, nasıl akacak? Bu yolla akacak.

Değerli arkadaşlarım, son günlerde Hatay’da bir TIR yakalandı, daha önce de yakalanmıştı. “Uyuşturucu var” dediler, polisler gitti baktılar ki silah var, uyuşturucu yok. Ben burada TIR şoförünün ifadesini okumuştum. “Yeni değil, daha önce de ben gittim. Hiç aramadılar, sınırı geçtik, önümüzde bir araba vardı. Onlar konuşuyorlardı. Jandarma bölgesine girdik, yükleri boşalttık, tekrar geldik. Ben içinde ne olduğunu bilmem” diyor. O bölge, El Kaide’nin bölgesi. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti radikal unsurlara silah yardımı yapıyor. Sarın gazı yakalandı mı? Yakalandı. Bu sefer de bir ihbar geliyor “O TIR’da silah var” diye. Savcı ne yapacak? Görevini yapacak. Ne diyordu yeni İçişleri Bakanı? “Herkes işine baksın.” O da işine bakıyor. İhbar gelmiş, gidecek, cinayet olsa yine savcı gidecek, uyuşturucu olsa yine savcı gidecek yani bir yerde suç varsa cumhuriyet savcısı gidecek oraya. Savcı gidiyor, polise talimat veriyor, jandarmaya talimat veriyor “TIR’ı durdurun gelip arama yapacağız.” Gidiyor oraya “Sen arama yapamazsın” diyorlar. Hani güçler ayrılığı ilkesi vardı? Vali yazı yazıyor, polisi ve jandarmayı geri çekiyor. Oysa onlar o aşamada savcının emrindedir ve savcının talimatının dışında hiçbir makamdan ve organdan talimat almamaları gerekir, yasa da böyle. TIR Başbakana bağlıymış, Başbakanlığa bağlıymış, öyle diyor. “TIR Başbakanlığa bağlı, o nedenle arama yapamazsınız. Başbakandan izin alman lazım.” diyor. Böyle bir devlet olur mu arkadaşlar? Böyle bir anlayış olabilir mi? Zaten çete olarak tanımladık biz bunu. Efendim, MİT’e aitmiş bu! MİT Yasasını bulduk MİT’in böyle bir görevi var mıdır diye. MİT’in böyle bir görevi yok. MİT’in silah kaçakçılığı yapma görevi yoktur. (Alkışlar) Olayın vahameti nedir? Türkiye Cumhuriyetini uluslararası alanda meşruiyet tartışması içine sokacaktır bu. Meşru bir devlet, başka bir ülkedeki yasa dışı organlara silah yardımı yapamaz. Efendim, burada insani yardım varmış! İnsani yardımdan ötürü insan utanır mı? Açarsın TIR’ı bisküviler çıkar, makarna çıkar, peynir çıkar, elbise çıkar, botlar çıkar, bunları gösterirsin. Neymiş? Türkmenlere götürüyorlarmış! Türkmenler de diyorlar ki “Vallahi bize TIR falan hiçbir zaman gelmedi.” Bir bakan da diyor ki “Efendim, o TIR henüz gümrüğü geçmedi” Yani Allah akıl fikir versin.

Değerli arkadaşlarım, son günlerde bir konu daha var. Bir grup toplantısında 17 maddelik Özgürlük ve Demokrasi Bildirgemizi açıklamıştım. 17 maddenin ikisi şu idi: Özel yetkili mahkemelerdeki bütün davalar yeniden başlasın,

Özel yetkili mahkemeler tümüyle kapatılsın. Neden? Yine, bu salonda gerekçesini açıklamıştım. Sahte delillerden söz etmiştik, savunma hakkının ihlalinden söz etmiştik, işkencelerden söz etmiştik, her şeyden söz etmiştik. Ergenekon davasıyla ilgili rakamları tekrar sizin bilginize sunmak isterim.

60 bin kişinin telefonu dinlendi arkadaşlar. 3 bin kişi hakkında takibat yapıldı. 1 360 kişi ifade verdi. Toplam 17 000 bin sayfalık 19 iddianame hazırlandı ya da birleştirildi. Dava süresince 7 kişi hayatını kaybetti. Bunlardan birisi, Allah rahmet eylesin, Kuddusi Okkır idi, “Ergenekon’un kasası” diyorlardı. Ailesi cenazesini getirecek para bulamadı. İnsanda biraz utanma olurdu. Dava dosyasının tamamı 120 milyon sayfadan fazla ve bir hâkimin bunu 228 yılda okuması gerekiyor ama Yargıtay oturdu tak diye kararını verdi. O nedenle bu dava sağlıklı bir dava değil. Özel yetkili mahkemeler sağlıklı çalışan bir demokraside olmaz, yeri de olmaz yurdu da olmaz, kapanması lazım. Şimdi bununla ilgili bir sürü görüşmeler yapılıyor. Hiç itirazım yok. Bir şey istiyorum, fiksin oyununa gelmeyin. Var ya devriâlemde “Fiksin tuzağı” der, fiksin oyununa gelmeyin yani şunu yapacaksınız: Yolsuzluk davalarını örtmeyeceksiniz, rüşvet ve yolsuzluk konusunda da aynı duyarlılığı bekliyorum. O davaların bana göre hiçbir önemi yok, malul davalar onlar. Buradan ben Silivri Toplama Kampını en ağır eleştirenlerden birisiyim. Fezleke düzenlendi benim hakkımda “Sen neden oraya Silivri Toplama Kampı dedin?” Ne dedim ben? Dokunulmazlığımı kaldırın, kaldırmazsanız namertsiniz dedim. (Alkışlar) Sen ne yapıyorsun? Oğlun gelecek ifade verecek, onu engelliyorsun sen. Benim korkum yok ama senin korkun var.

Bize hep derler ki “Eleştirirsiniz ama hiç öneri getiremezsiniz” diye. Şimdi Başbakana yolsuzluklar nasıl önlenir diye çok açık, net çağrı yapıyorum: 11 maddelik bir çağrım var.

1 – Rüşvet ve yolsuzluklar konusunu dokunulmazlıkların dışına çıkaralım. Kim rüşvet alıyorsa, bir siyasi yetkili eğer yolsuzluk yapıyorsa hiç onu bekletmeden doğru Yüce Divana gönderelim, gitsin yargılansın eğer gerçekten yolsuzlukla ve rüşvetle mücadele etmekte samimiyseniz.
2 – Kamu İhale Yasasını Avrupa Birliği standartlarına getirelim.
3 – Siyasi ahlak yasasını çıkaralım, siyasette bir ahlak olsun artık, ahlak yasasını çıkaralım.
4 – Siyasi Partiler Yasasını çıkaralım, siyasetin finansmanını şeffaf hâle getirelim.
5 – Adli kolluk yasasını çıkaralım. Yürütme Organının yargı üzerindeki baskısını kaldıralım.
6 – Kamu harcamalarını denetleyen, Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetleyen Sayıştayı daha da güçlü hâle getirelim ve raporları mutlaka bütçe görüşmeleri sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisine gelsin.
7 – Ticari sır kavramını yeniden düzenleyelim, İç Tüzük’ü değiştirelim, Parlamento en azından yolsuzluklar konusunda, rüşvet konusunda araştırma komisyonu kuruyorsa kimse ticari sırrın arkasına saklanmasın.
8 – Parlamentoda bir kesin hesap komisyonu kuralım. Kamu harcamalarını denetleyen kurum olsun orası, kesin hesap komisyonun başkanı muhalefet partisinden olsun, iktidar muhalefete hesap versin. Çağdaş demokrasilerde olan bu sistemi Türkiye’de de kuralım.
9 –  Yolsuzluk ve rüşvet konusunda dağınık bir mevzuatımız var. Tümünü toparlayalım, çağdaş anlamda yolsuzlukla mücadele yasasını çıkaralım.
10 – Gelir İdaresi Başkanlığını özerk hâle getirelim, vergi denetimini siyasi amaçla kullanmayalım.
11 – Bağımsız idari kuruluşlar var, Sermaye Piyasası Kurumu, Bankacılık Düzenleme Denetleme Kurumu gibi, bu kurumları siyasetten arındıralım ve bunlar gerçekten görevlerini yapsınlar.

Kendisine çok açık ve net çağrıda bulundum. Bunların bir kısmı kendisinin 2002 yılında yayınladığı Demokratikleştirme Raporunda da var. Biz de savunuyoruz. Gelin, hep beraber yapalım, Türkiye’yi yolsuzluklardan arındıralım. Gelir mi? Gelmesi için ar damarının olması lazım.

    Salı, 07 Ocak 2014 17:23

Bağlantılı Konular