"Madem ki dün dünde kaldı, biz gelecek için güzel şeyler söylemeliyiz"

“Ahlak bir toplumun ayakta kalmasının en temel ögesidir. Ahlakı yüceltmemiz lazım. Ahlakı yüceltmenin yolu siyasetçinin halka doğruları söylemesinden geçiyor”

CHP Lideri Kılıçdaroğlu canlı yayında Kon Tv Ankara Temsilcisi Sinan Burhan,  Samanyolu  Haber Tv Ankara Temsilcisi Abdullah Abdülkadiroğlu ve Kanal 7 Ankara Temsilcisi Mehmet Acet’in sorularını şöyle yanıtladı;

Sunucu: Efendim merhabalar. Yarına dair yeni sözler programına hoş geldiniz. Bugün Ankara’dan canlı yayın yapıyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezindeyiz. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu bey bizim konuğumuz. Bizleri burada ağırlıyor. Öncelikle efendim size teşekkür ediyoruz.

Kemal Kılıçdaroğlu: Sizde hoş geldiniz efendim.

Sunucu: Sayın Başkan, müsaade ederseniz arkadaşlarımı tanıtmak istiyorum. Kanal 7 Ankara Temsilcisi Sayın Mehmet Acet ve Sayın Abdullah Abdulkadiroğlu Samanyolu Televizyonu Ankara Temsilcisi. Bu programı birlikte yapacağız. Programımız yarına dair yeni sözler isminde bir program hazırlıyoruz. Bugünde buradan yapalım diye arzu ettik. Sizde kabul ettiniz teşekkür ediyoruz.

Ben hemen efendim gelecek hafta Şeb-i Arus törenleri var, programı var. Siz her sene katılıyorsunuz. Tabi Hz. Mevlana’yı bir kez daha anıyoruz. Burada Hz. Mevlana’dan hareketle hem de programımızın isminden hareketle hani yeni sözler diyoruz, yeni şeyler söylemek lazım. Toplum olarak çok gergin günlerden geçtik, geçiyoruz. Birbirimizi anlama noktasında da sıkıntılarımız var. Yeni sözler söylemek lazım dedik. Siz bu Mevlana’dan hareketle bu toplumsal kutuplaşma ve gerginlik ortamının dağıtılması noktasında neler söylersiniz efendim?

Kemal Kılıçdaroğlu: Gerçekten söylediğiniz çok önemli. Gergin bir süreçten geçiyoruz. Siyasetçilerin gerginliği toplumun gerilmesine yol açıyor. Kahvede oturan, sohbet eden vatandaşlar siyasilerin dilini kullandıkları için genelde o gerginlik doğrudan vatandaşa yansımış oluyor. Oysa bizim kültürümüze baktığımızda Hz. Mevlana’dan söz ettiniz. Mevlana haftası diyoruz. Aslında bir gerginlik yok baktığınızda. Kendi köklerimizde, kültürümüzde yok bir gerginlik. Tam tersine hoşgörünün egemen olduğu ve sevginin, barışın egemen olduğu bir kültürden geliyoruz. Bizim büyük üstatlarımız, düşünürlerimiz, kanaat önderlerimiz Hz. Mevlana gibi düşünce insanları hep hoşgörüden söz etmişlerdir, dürüstlükten söz etmişlerdir. Hatta bazen anlatılır işte dergaha eğri odun bile götürülmemiştir, doğru odun götürülmüştür dergaha doğruluğu vurgulamak için. Bunlar ifade edilir. Pek çok hatta bunlar mesaj şeklinde anlatılır.

Bütün bunlara baktığımız zaman siyasetçi olarak belki bizim en azından bu hafta yeni şeyler söylememiz gerekiyor. Mademki dün dünde kaldı biz gelecek için güzel şeyler söylemeliyiz. Neyi söyleyebiliriz? Şunu söyleyebiliriz; ahlak bir toplumun ayakta kalmasının en temel ögesidir. Ahlakı yüceltmemiz lazım. Ahlakı yüceltmenin yolu siyasetçinin halka doğruları söylemesinden geçiyor. Hepimizin eksiği yok mu? Var. Kusuru yok mu? Var. Yanlışı yok mu? Var. Hatamızı, kusurumuzu, kabahatimizi gizlemekten öte varsa bir şey, bir yanlışımız varsa çıkıp bunu toplumun önüne ben şu konuda yanlış yaptım galiba diyebilmeliyiz. Çünkü bizim toplum gerçekten hoşgörülüdür. Bazen kızar, bazen şikayet eder ama sonunda insanı kucaklar. Gidersiniz bir kahvede oturursunuz bir sürü şikayet dinlersiniz ama size çay ısmarlarlar, konukseverliğini gösterirler. Sizde oturursunuz onlarla sohbet edersiniz. Bir süre sonra bakarsınız ki bir tartışma değil, tam tersine bir dost ortamındasınız.

Şimdi siyasetçinin toplumu germesi, kutuplaştırması belki iktidarda kalmanın bir gereği olarak da düşünülebilir. Böyle bir düşünce zaman zaman televizyon yorumcuları, köşe yazarları tarafından dile getiriliyor. Ama halkın şunu düşünmesinde büyük yarar var. Siyasetçi daha yumuşak, daha kapsayıcı, daha kucaklayıcı bir dil kullanırsa toplumda gerginlikler büyük ölçüde sona ermiş olur. Bu konuda belki bizimde kabahatimiz var. Yani çok sert bir ifade kullanıldığı zaman aynı sertlikle cevap veriyoruz. Belki hiç dikkate almamak gerekiyor. Belki yeni bir siyaset dilini kullanmak gerekiyor. Yeni bir anlayışı egemen kılmak gerekiyor siyasette.

Sonuçta buna karar verecek olan toplumun kendisidir. Halk karar verecek buna. O nedenle gerginlikten arınmış, kendi iç dünyasında barışık olan, bu barışıklığı dışarıya da yansıtan, sadece kendi ülkemizde değil aslında bütün komşularımızla barış içinde yaşamayı arzu ederiz biz. Eğer Suriye’de kan dökülüyorsa buna oturup üzülmemiz gerekiyor. Birilerine silah verip birilerine imkan sağlamak şeklinde yapmamamız gerekiyor. Orada akan kanı nasıl durdurabiliriz buna bakmamız gerekiyor. Dolayısıyla barıştan, hoşgörüden, yeni şeylerden söz ederken sadece kendi iç dünyamız, kendi komşumuz, mahallemiz, ülkemiz için değil komşularımız içinde aynı şeyleri dilemek gerekiyor. Umuyoruz siyaset güzellikler üzerine inşa edilir.

Siyasette tabi siyaseti güzel kılacak olan şeylerden biriside bizim siyasette mizah biraz eksik galiba. Yani gülümseme eksik. Siyasetçinin biraz gülümsemesi lazım, biraz espri yapması lazım. Vatandaşla oturup konuşması lazım. Bu bizim kültürümüzde de var yani. Mevlana’mız var ama Nasrettin hocamızda var baktığınız zaman. İncili Çavuşumuzda var esprileriyle toplumu güldürmüştür. O güldürürken aslında bir anlamda toplumu eğitmiştir. Böyle bakmamız gerekiyor. Zengin bir kültürümüz var. Bu zengin kültürün içinde gerginliklere pek rastlayamazsınız. Ama biz yeni yeni gerginlikler yaratıyoruz maalesef.

Sunucu: Siyasetle sanki gerginlik eş kavramlar gibi son yıllarda algılanıyor. Mesela bütçe görüşmeleri başladı parlamentoda. İlk gün küfür kıyamet affedersiniz ortalık birbirine girdi. İkinci gün o devam etti falan. Mesela nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin kendi partinize yönelik zaman zaman bu tür telkinleriniz oluyor mu kendi milletvekillerinize? Bu tür ortamlara karşı nasıl davranmaları, nasıl karşılık vermeleri noktasında? Çünkü şuanda Türkiye’nin en büyük ikinci partisinin Genel Başkanısınız.

Kemal Kılıçdaroğlu: Parlamentoda zaman zaman kürsüde konuşan hatiplere laf atılır. Bu bütün dünya parlamentolarında vardır. Ama bu laf atılırken bile bunun bir adabı vardır. Ya o kişiyle ilgili böyle biraz mizah yönü ağır basan bir cümle kullanılır veya gerçekleri ifade etmiyorsa ona uygun bir dil kullanılır. Ama küfür olmamalı aslında. Laf atmaları desek ki hiç olmadı veya hiç olmaz. Hayır yani bütün parlamentolarda bu vardır. Zaman zaman hatta sizler televizyonlarda gösterirsiniz başka parlamentolarda şiddet, kavga, dayak olduğu zaman onlarda pek çok ülkelerin televizyonlarında gösterirler. Son zamanlarda bizim parlamentoda küfür geleneği başladı. Aslında bu doğru değil. Yani karşı çıkmamız gereken bu. Laf atmalar olabilir ama küfür etmek, hele hele normal kendi yaşamımız içinde kullanmadığımız bir dili parlamentoda kullanmak ve bunu adeta böyle bir gelenek haline dönüştürmek doğru değil. Çok ağır ifadeler var. Burada bizim kullanamayacağımız ifadeler var ve bunun parlamentoda dillendirilmesi doğru değil. Bu da gerginliğe yol açıyor doğal olarak.

Belki şu da olabilir. Şimdi eleştiriye tahammül edemeyen bir siyaset anlayışımız var. Gideriz işte vatandaş derdini anlatacak bulmuş bir siyasetçi derdini anlatacak. Şimdi derdini anlatırken vatandaş kızgınlığını da ifade edebilir. Bir siyasetçinin temel görevi o vatandaşı dinlemektir. Başka yapacağınız bir şey yok zaten. Çünkü çözümü sizde aradığı için size kızıyor zaten. Yoksa gidip yanındaki komşuya kızmıyor. Ama eğer biz ülke yönetimine talip olmuşsak ben ülkeyi yöneteceğim diye gitmiş halktan oy istemişsek ve o vatandaşta bize şikayetini dile getirecek. Zaman zaman bunlar biraz dozu aşan tepkilerde olabiliyor. Batıda sizlerde bilirsiniz işte siyasetçinin yüzüne pasta atılır, bazen yumurta atılır. Ama bunu da siyasetçi hoşgörüyle karşılar. Yani bakın, kendisinin yüzüne pasta vuruldu diye veya yumurta atıldı diye hapse giren yoktur, tutuklanan yoktur. Oradan alınır, götürülür siyasetçide hiç şikayetçi olmaz. Çünkü bu kültür yerleşmiştir orada demokrasi kültürü. Bizde maalesef bu olmadı. Zaman zaman sözler eyleme dönüşüyor, şiddete, yumruklaşmaya dönüşüyor. Araya giriliyor, ayrılmak isteniyor. Bunlar maalesef üzülerek söyleyeyim var.

Biz hiçbir zaman bir siyasetçinin karşı tarafı rencide edecek bir dil kullanmasını istemeyiz ve doğru bulmayız.

Sunucu: İstanbul’da BDP’nin şimdi HDP’nin kritik bir pozisyonu olduğu söyleniyor. Sırrı Süreyya Önder özellikle. Onun aday olmasının oyları sol açısından bölebileceği, aday olmazsa CHP’nin seçimleri alabileceği ya da daha yüksek oy alabileceği söyleniyor. Sırrı beyin adaylığı ve böyle bir ittifak İstanbul’da işte bazı ilçelerde böyle bir çalışma var mı? Böyle bir şeyiniz var mı efendim?

Kemal Kılıçdaroğlu: Emin olun bende bunu gazetelerden okuyorum. Yani bir özel ittifakımız yok. Özel bir diyaloğumuz yok. Bir araya gelmişliğimiz yok. Ama gazeteler yazıyorlar. Böyle bir ittifakın gerekli olduğunu söyleyenlerde var bazı köşe yazarları. Gerekli olmadığını söyleyen köşe yazarları da var. Ama bizim düşüncemiz çok açık. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak İstanbul’da seçimlere girmek istiyoruz.

Sunucu: Tek başınıza?

Kemal Kılıçdaroğlu: Evet. Ama biz isteriz tabi yani diğer partilere oy veren vatandaşlarımız İstanbul büyükşehirde bize oy versinler. Biz bunu isteriz tabi. Yani geçmişte AKP’ye, MHP’ye, BDP’ye, DP’ye veya Refah Partisine oy veren vatandaşlardan o talepte bulunuruz, o çağrımızı yapıyoruz zaten. İstanbul’un yeni bir anlayışa ihtiyacı var. İstanbul büyükşehir belediyesi iyi yönetilmiyor. İstanbul’da iyi yönetilmiyor. 20 yıldır siz bir kenti yönetip 20 yıldır ulaşım sorununu çözmemişseniz yani kusura bakmasın kimse yani bu en hafif deyimiyle beceriksizliktir. Bütçe kaynaklarınız var mı? Var. İmkanınız var mı? Var. Metroyu yapamadınız. Ulaştırma bakanlığı yaptı. Aynı şey Ankara içinde geçerli. Oysa İzmir kendisi yapıyor. İstanbul’un üçte bir fiyatına yapıyor üstelik. Sormak gerekiyor yani bu paralar nereye gidiyor? Hangi sorun çözüldü İstanbul’da? Ve İstanbul kendi kimliğini kaybetti. Üç büyük imparatorluğa başkentlik yapmış bir İstanbul’u bir talan alanına dönüştürmek yani hangi vicdan kabul eder? Sultanahmet’in siluetine bakın. Arkada gökdelenler. Bali’ye bilmem gideniniz oldu mu? Ben bürokratken bir kez gitmiştim oraya çok yüksek binalar yoktu. Sormuştum neden yüksek binalar yapılmıyor diye. Orada Balililerin kutsal saydıkları bir heykel var ya da bir anıt var. Hiçbir binanın o anıtı geçmesine izin vermiyorlar. Biz ne yapıyoruz? Ne anıt bıraktık, ne cami bıraktık, ne kent kültürü bıraktık, ne siluet bıraktık. Rant uğruna yapmadığımız hiçbir şey kalmadı.

Sunucu: İstanbul’u alırsanız ne yapacaksınız yıkacak mısınız efendim onları?

Kemal Kılıçdaroğlu: Sultanahmet’in siluetini bozan binaları yıkacağız. Yani onu tıraşlayacağız evet.

Sunucu: Bu HDP konusu yani bundan sonrada herhangi bir görüşme olmayacak anlamına geliyor mu sözleriniz? Yoksa…

Kemal Kılıçdaroğlu: Herhangi bir görüşmemiz yok. Onlardan da gelen bir talep yok. Yani gelin görüşelim falan diye. Öyle bir talepte yok. Yani gazetelerde zaman zaman dediğim gibi yorumlar yapılıyor, haberler yazılıyor ama herhangi bir şey yok. Bizim arzumuz bağımsız seçimlere gitmektir. Yani Cumhuriyet Halk Partisi olarak seçimlere gitmektir. Ama yurttaşlar bize geçmişte dediğim gibi diğer partilere oy verirken bu kez bize oy verirlerse bundan da mutluluk duyarız.

Sunucu: Orada birkaç ilçenin HDP’ye bırakılması, CHP’nin orayı desteklemesi gibi, büyükşehirde CHP’nin desteklenmesi gibi haberlerin içeriğinden söz ediliyor da. Bunlara da kapalı mısınız bu tür söylemlere?

Kemal Kılıçdaroğlu: Bu haberler geliyor. Ama biz belediye başkanı olmayan yerlerimizde ön elemeleri yaptık, önseçimler büyük ölçüde gerçekleşti. Aday adayları büyük ölçüde ortaya çıktı. Yani bu devam edip gidiyor zaten.

Sunucu: Ne zaman net olarak açıklanacak İstanbul, Ankara adayları?

Kemal Kılıçdaroğlu: 22’sinde Pazar günü Parti Meclisimiz var. O Parti Meclisine çok sayıda adayı getireceğiz. Daha önceki Parti Meclisinde yaklaşık 300 belediye başkanı adayını belirledik ve bunu kamuoyuna deklere ettik. Bu Parti Meclisinde de yaklaşık gene 300 – 400 civarında bir belediye başkanı adayını netleştireceğiz Parti Meclisi kararıyla.

Sunucu: Ankara, İstanbul?

Kemal Kılıçdaroğlu: Büyük ihtimalle olabilir. Onları da açıklayacağız.

Sunucu: Sayın Başkanım, sizin Genel Başkanlığınız döneminde kimlik üzerinden değil de sosyal sorunlar üzerinden muhalefet yapıyorsunuz. Bunu da görüyoruz. En son parlamentoda başörtülü milletvekilleri girdi. Cumhuriyet Halk Partisinin bu konuda çok net tepki koyacak, protesto edecek gibi yaklaşımları oldu. Ancak siz o konuda sağduyulu davranarak herhangi bir tepkide bulunmadınız. Bu sosyal kimlikler üzerinden değil de sorunlar üzerinden mi politika yapıyorsunuz efendim?

Kemal Kılıçdaroğlu: Aynen öyle. Ülkenin sorunları var. Şimdi diyelim ki, eğer siz kimlikler üzerinden siyaset yaparsanız veya inanç üzerinden siyaset yaparsanız baştan yanlış yapmış olursunuz. Şimdi düşünün bir kişi işsiz, siz onun kimliğine mi bakacaksınız, inancına mı bakacaksınız? Siyasetin görevi ona iş bulmaktır. Kimliği onun kendi şerefidir, inancı onun kendi manevi dünyasıdır. Ona siyasetçi olarak bizim girmemiz, müdahale etmemiz doğru değil. Geçmişte tabi bu konuda toplum çok büyük bir enerji kaybetti. Çatışmalar oldu, tartışmalar oldu. Ben Genel Başkan olduktan sonra üniversitelerde türbanlı kızlar okuyabilir mi? Okuyabilir dedim. Niye okumasın? Keşke bütün kızlarımız üniversiteye gitse. Bütün kızlarımız okusa. Kazanmış, üniversiteye gelmiş. Yani başörtüsü taktı diye onun eğitimine engel olunması doğru bir şey değil ve bizim bu çağrımız üzerine üniversitelerde bir sorun kalmadı. Parlamentoda da kadın istediği gibi giyinir aslında. Yani kimse benim giyimime müdahale ediyor mu? Yo. Kadında istediği gibi giyinebilir.

Bakın size bir örnek vereyim. 1934 Cumhuriyet Halk Partisi kurultayında iki görüş çıkmış çarşaf konusunda. Çarşaf yasağımı getirelim, yoksa hiç dokunmayalım mı? Uzun uzun tartışılıyor. Atatürk diyor ki, kesinlikle çarşaf yani kadının giysisi üzerinden siyaset yapılmasın. Onun yerine şu yapılıyor; halkevleri manto yapıyor arzu eden kadınlara manto ücretsiz olarak veriliyor. Eğer giyecekse buyursun giysin. Ama hiçbir zaman kadının kılık kıyafetiyle ilgili olarak hiçbir düzenleme yapılmamıştır. Doğrusu da budur. Kadının kendi doğası vardır, inancı vardır, kendisi arzu ettiği şekilde giyinir. Kaldı ki, kadın yakın çevresinden de etkilenir. Bulunduğu toplumdan da etkilenir. Sosyal yapıdan da etkilenir. Onu o yapıdan bağımsız olarak alıp değerlendirmek çok yanlıştır. Erzurum’da kadının giydiği şey farklıdır, Trakya’da giydiği farklıdır. Geleneksel yapısı vardır. O geleneksel yapıya uygun giyinir kadın. Aynı şeye baktığınız zaman doğu, güneydoğuda daha farklıdır. Karadeniz’de daha farklıdır. Şimdi biz kalkıp da bütün kadınlara siz şöyle giyineceksiniz. Bu doğru bir şey değil. Zaman içinde toplum değiştikçe bizde değişiyoruz yani. Bundan 80 yıl önce çoğu kişi kravat takmazdı. Şimdi kravat takıyoruz. Gömleklerimize dikkat ediyoruz, giysimize dikkat ediyoruz. Ütülü pantolon giyiyoruz. Yani baktığınız zaman çağ değişiyor, bizlerde değişiyoruz. Moda denen bir kavram çıktı. Şimdi başörtülü kadınlarında modası var baktığınız zaman. Yani modanın dışında alıp da insanları dar bir alana hapsetmek hele giysi konusunda, kılık kıyafet konusunda mümkün değil. Bu dünya değiştikçe hepimiz değişeceğiz. Onlarda değişecekler.

Sunucu: CHP’de değişiyor mu bu süreç içerisinde? Bununla bunu mu demek istiyorsunuz?

Kemal Kılıçdaroğlu: CHP değişti tabi, değişiyor da yani. Biz kendimizi değişimin adresi olarak gösteriyoruz. Son 3 yılda en büyük değişimi yaşayan parti Cumhuriyet Halk Partisidir. Örneğin biz 3 veya 4 kurultay yaptık. Kurultaylarda %33 cinsiyet kotası getirdik. Kadınlar daha fazla siyasete girsinler diye. Bizim bir belediye başkan adayımız yanlış hatırlamıyorsam Afyon’da başörtülü, belediye başkan adayımız. Niye olmasın. Biz ona başörtünü çıkaracaksın öyle aday olacaksın denir mi? Denmez bu tabi.

Bizim yine belediye meclis üyelerimizden de olacak, diğerlerinden de olacak. Biz ayrıca %10 gençlik kotası getirdik. Ülkenin yarısı genç ama siyasete sokmuyoruz gençleri. O gençlere bir özel alan getirdik, kontenjan getirdik Parti Meclisinde, İl Genel Meclisinde, Belediye Meclis üyeliklerinde. Buralarda gençler daha fazla olacak. Sonuçta bu insanlar ülkenin geleceğini temsil ediyorlar bizim gençlerimiz. Onlar bugünden siyasete ısınmalı ki ileride daha birikimleriyle ülkeyi daha iyi yönetsinler. Yani değişiyoruz.

Sunucu: Bir gün bir başörtülü milletvekili Cumhuriyet Halk Partisinden parlamentoda olabilir mi?

Kemal Kılıçdaroğlu: Önce aday olması lazım. Yani niye olmasın. Yani dediğim gibi bakın kimsenin aklına gelmezdi ama bir belediye başkan adayımız var. Belki de daha fazla olacak önümüzdeki günlerde bilmiyoruz yani.

Sunucu: Sayın Kılıçdaroğlu ben açıkçası bu konudaki sizin duruşunuzu bu meselenin çözümü noktasında da bir katkı sağladığını düşünüyorum. Kılık kıyafet ve başörtüsü konusundaki yaklaşımınızı. Fakat bunu parti bünyesi ne kadar kabul ediyor? Parti içinde ciddi rahatsızlık belirten açıklamalarda geliyor. Partinin özellikle ulusalcı kesimden daha yeni bir grup bir araya geldi, açıklamalar yapıyorlar. Bunu bu konuda partinizi bir bütün olarak ikna edebildiğinizi düşünüyor musunuz bu yeni yaklaşım konusunda?

Kemal Kılıçdaroğlu: Ben Anadolu’yu geziyorum. Bizim bu tavrımızın çok büyük bir kabul gördüğünü görüyorum zaten. Yani doğuda, batıda, güneyde, kuzeyde, her yerde kabul gördüğünü görüyorum. Kadının kılık kıyafeti üzerinden siyaset yapmanın ne kadar yanlış olduğunu artık öğrenmek zorundayız. Biz anayasada kabul edilen demokratik, laik sosyal hukuk devletinden zaten yanayız. Laiklik dinsizlik değil ki. Laiklik inancın güvencesidir. Sen istediğin gibi inancını yaşa demektir aslında. Onu güvence altına alıyor.

Dolayısıyla kadının ister inancı dolayısıyla olsun, ister beğendiği giysi dolayısıyla olsun, ister başka bir gerekçeyle olsun. İster bir sosyal çevrenin sosyal yapısı gereği olsun, ister geleneksel olsun kadın giyinebilir. Yani muhtar seçildi kadınımız, milletvekili seçildi, doktor oldu, belediye meclis üyesi oldu, belediye başkanı oldu. Yani kimse hiçbir zaman kadın şöyle giyinsin, kadın böyle giyinsin, kadın böyle olsun demedi. Bunun kuralları nerede geliyor? Kuralları devlet yapısı içinde geliyor. Yani işte nedir? Biz örneğin genel kurula kravatsız giremiyoruz, kot pantolon giyerek genel kurula gidemiyoruz. Buda devletin hani ciddiyeti dolayısıyla yurttaşa eşit davranmanın gereği dolayısıyla bu tür kurallar gelmiş. Bu kurallar sadece bize mi ait? Hayır. Hangi ülkeye giderseniz kuralı vardır. Yani Sayın Cumhurbaşkanı arabasına Cumhurbaşkanlığı forsunu takar, taşır, vali arabasında Türk bayrağı taşır. Büyükelçi arabasında Türk bayrağı taşır. Bunlar dediğim gibi gelenekler.

Sunucu: Siz kamuda başörtüsüne karşısınız o zaman öyle mi?

Kemal Kılıçdaroğlu: Bizim klasik olarak şuna veya buna karşı değil yani bu bir düzenleme. Yönetmelik öyle çıkıyorsa bir sorun yok. Zaten ben bürokratken de benim çalıştığım kurumda başörtülü memurlar vardı.

Yani bunu özel bir sorun alanı haline getirmek doğru değil. Enerjimizi boşuna harcıyoruz.

Sunucu: Milletvekillerinize yeni CHP budur dediniz mi? Onlara yani ulusalcı, buna karşı çıkan milletvekillerine de dönüp bizim CHP olarak duruşumuz artık budur, yeni CHP’de budur dediniz mi, diyor musunuz?

Kemal Kılıçdaroğlu: Diyoruz, konuşuyoruz, tartışıyoruz. Ben parlamentoda karar almadan önce, nasıl davranacağımız yönünde karar almadan önce, önce kadın milletvekilleriyle bir araya geldik, onlarla konuştuk, yeni tavrımızı, düşüncemizi tartıştık ve politikamızı öyle oluşturduk. Yani böyle oturup ben hemen ertesi gün karar vermiş değilim. Bu partimizin bir politikasıdır. Bu politika genel kabul görmüştür. İl başkanları da bunu çok iyi biliyor, ilçe başkanları da çok iyi biliyor. Örneğin bugün bizim gençlik kolları toplantısı vardı orada türbanlı genç kızlarımızda vardı CHP’li. Bir sorunumuz yok yani.

Bakın şimdi, bir; adaletten yana olacaksınız. Tuzla’da bizim başörtülü bir arkadaşımız var. Geçen beni aradı, geçen dediğim bundan 6 veya 7 ay önce aradı dedi ki, Sayın Genel Başkanım ben dedi geziyorum mahalleleri birisi bana dedi ki, sosyal demokrasi nedir? Ben şöyle bir cevap verdim. Komşusu açken tok yatan bizden değildir. Sosyal demokrasi budur dedim. Yanlış mı acaba? Hayır %100 doğru dedim.

Şimdi baktığınız zaman bizim siyaseti dar kalıplardan çıkarıp hoşgörü alanı üzerine inşa etmemiz, kişinin genel sorunları üzerine inşa etmemiz, çocuk işsizse ben ona iş bulmak zorundayım. Öğretmen atama bekliyorsa onun atamasını yapmak zorundayım. İhracatta ciddi sorunumuz varsa o sorunu gidermek zorundayım. Nitelikli ürünler üretmek gerekiyorsa yani katma değeri yüksek ürünler üretmek gerekiyorsa üniversitelerin bilim üretmesi gerekiyor. Buna benim harcama yapmam ya da çaba göstermem gerekiyor. Siyasetin konusu budur. Dış politikamızı barış üzerine inşa etmek zorundayız. Ülkenin çıkarları üzerine inşa etmek zorundayız. Biz bütün bunların hepsini bıraktık kadın efendim başı açık mı olsun, başı kapalımı olsun. Bırakalım kadın nasıl istiyorsa öyle giyinsin yani. İstiyorsa başı açık, istiyorsa başı kapalı. Tercih ona aittir, onun özel yaşamıdır. Biz özel yaşamın kutsallığına inanmıyor muyuz? Hepimiz inanıyoruz. Hepimizin özel yaşamı var ve evimizde çoluk çocuğumuzla yaşarız, bazen kavga ederiz, bazen beraber oluruz, acı günlerimiz olur, tatlı günlerimiz olur. Ama bu nedir? O aile içinde kalır. Özel hayattır bu. Şimdi özel hayata bizim dışarıdan müdahale edip yön vermek, şekil vermek doğru değil tabi.

Sunucu: Efendim geçtiğimiz günlerde Sayın Mustafa Balbay anayasa mahkemesinin almış olduğu karar sonrasında tahliye edildi. Partide nasıl karşılandı? Sizin bu anayasa mahkemesinin almış olduğu bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz ve hapiste diğer milletvekilleri de var. Bu sadece milletvekillerine özgü bir düzenleme midir, yoksa genel midir? Bu konudaki görüşünüzü alabilir miyiz efendim?

Kemal Kılıçdaroğlu: Şimdi öteden beri görüşümüz şu; biz bir kişi milletvekilliğine başvururken eğer yargı bunun için seçilebilir kararı veriyorsa YSK. Yani seçime, siyasete girebilir kararı veriyorsa ve seçiliyorsa onun görev yeri artık parlamentodur. Buna inanıyoruz. Yani milli irade onu seçti. Seçtiğine göre o da gelecek meclise yasama görevini yerine getirecek. Anayasa mahkemesinin verdiği kararın özü bu. Bu seçildiğine göre diyor sizde izin verdiniz seçime gir diye. Seçime girdi kazandı. O zaman buraya gelecek. Yurtdışı yasağı var. Ben milletvekilleri için yurtdışı yasağı getirilmesini de doğru bulmuyorum. Bir milletvekili kaçmaz. Niye kaçsın? Kaçtığı takdirde kendi halkına ihanet etmiş olur, kendi seçmenine ihanet etmiş olur. Milletvekilinin kaçma diye bir şeyi yoktur. Gelir parlamentoda görevini yapar, yeminini içer. Zaten ülkenin çıkarları üzerine çalışmak zorundadır. Ben sadece milletvekillerinin değil, seçimle gelen fakat hapiste olan belediye başkanları var. Onlarında tutukluluğuna ben karşıyım. Seçimle gelen birisi alıp da düşüncesini beğenirsiniz veya beğenmezsiniz onu hapse atmayı doğru bulmuyorum. Siyaseten insanlar eğer bir şekliyle mahkum olmuş, hapse atılmışlarsa tarih hep onları haklı çıkarmıştır. Hapse atanlar hep haksız duruma gelmiştir. Bizim tarihimizde de baktığınız zaman görürsünüz yani. Menderes’ten tutun idam ettik. Deniz Gezmiş’ler idam ettik. Erdal Eren yaşını büyütüp idam ettik.

Bütün bunlara baktığımız zaman toplum bunları kabul etmiyor. Doğru görmüyor bunları. Geçmişte belki parlamentonun kararıyla tabi bunlar bir anlamda idam edildiler ama eminim o idamlara el kaldıranlar bugün büyük bir kısmı pişmandır neden biz bunları idam ettik diye. Siyasi düşünceleri beğeniriz, beğenmeyiz, doğru buluruz, bulmayız. Ama sonuçta o bir insandır ve onunda bir düşüncesi vardır. O düşünceye bizim saygı göstermemiz gerekiyor.

Sunucu: Burada şu soruya nasıl cevap verirsiniz? Anayasa mahkemesi milletvekili seçilmiş olmasına vurgu yaptı Mustafa Balbay’ın. Bu durumda yapılacak olan ilk seçimde mesela herhangi bir parti siz ya da bir başkası benzer durumda olan başka isimleri aday yaparsa, işte Doğu Perinçek, Veli Küçük. O zaman bunun yolu da açılmış olmuyor mu? Yani Yargıtay’ın onaylamadığı herhangi bir cinayet dosyasının zanlısının da aday yapılıp pekala tutuklu iken milletvekili seçtirilip hapisten çıkarılmasının önü açılabilir. Bu sorunun cevabını nasıl veriyorsunuz?

Kemal Kılıçdaroğlu: Şimdi şöyle; mahkum olan birisi için zaten onun milletvekili seçilmek için yeterlik şartı yoktur.

Sunucu: Yargıtay’ın onaylamadığı ciddi dosyalar var mesela. Ergenekon dosyasında da başka isimler var. Veli Küçük, Doğu Perinçek, birkaç tanesini saydım ben mesela. Bunlarla ilgilide benzer. Sayın Balbay’la hukuken aynı durumda.

Kemal Kılıçdaroğlu: Yargı buna aday olabilir diyorsa kazandıktan sonra parlamentoya gelmeli. Yargı eğer buna evet diyorsa. Evet deyip demeyeceğini bilmiyorum. Çünkü dosyaları da bilmiyoruz. Ama sonuçta bir kişi yargılama süreci var zaten. Bir ayrıntıyı daha vereyim o da çok önemli. Biz bu yargılamalar milletvekili seçildi yargılamalar dursun diye bir iddiamız hiçbir zaman olmadı. Zaten o davalar devam ediyor. Mahkumiyet çıkarsa zaten mahkum olacaktır yani.

Sunucu: Burada şöyle bir, yani tabi insani açıdan çok büyük bir dram yaşanır böyle bir durumda. Hepimizin de hakikaten içini burkar yani bu. Sayın Mustafa Balbay’la ilgili Yargıtay süreci bittiğinde cezası onanırsa yeniden cezaevine mi girecek şuanda milletvekili olduğu halde?

Kemal Kılıçdaroğlu: Görünen o.

Sunucu: Peki ne olacak o zaman? Yani Türkiye’de daha büyük bir travmaya sebep olmaz mı bu durum?

Kemal Kılıçdaroğlu: Elbette olur.

Sunucu: O zaman nasıl davranırsınız?

Kemal Kılıçdaroğlu: O zaman zaten yani yargı karar verdikten sonra bizim yapacağımız fazla bir şey yok yani sonuçta. Yargıya gidip bizim müdahale edecek, müdahaleyi doğru bulmuyoruz. Bir sorunumuz var yalnız. O sorunda şu; yargı toplumun vicdanını temsil eder. Verdiği kararla toplumun vicdanının uyuşması lazım. Çünkü o da karar verirken yaz kızım diyor Türk milleti adına diye başlıyor.

Şimdi eğer milli egemenliğin yargı bölümünü kullanıyorsa bir yargıç toplumun vicdanına uygun karar vermesi gerekiyor. Bir milletvekilinin tabi eğer bir cinayet, bir yolsuzluk, yani toplumun kabul edemeyeceği bir olayla karşı karşıya kalmış, suçlanmış ve mahkum olmuşsa zaten o fiilen toplum tarafından kabul görmez. Zaten bir daha milletvekili de seçilemez. Ama siyasal düşüncesinden ötürü yargılanıyorsa bundan ötürü bir mahkumiyetin çıkmamasını arzu ederiz. Çünkü düşünce özgürlüğü bir insanın en temel hakkıdır. Düşündüğünü ifade edebilme özgürlüğü. Kuşkusuz düşünebilir ama o düşündüğünü bir şekliyle ifade edebilmelidir.

Geçmişte insanoğlu ağır bedeller ödemiştir düşündüğünü ifade ettiği için. Ama bugün geriye dönüp baktığımızda yargılanıp mahkum olanları hep tarih kaydetmiş ve anmıştır. Toplum onları unutmamıştır. Ama yargılayıp mahkum eden yargıcın hiçbirisini kimse hatırlamaz. O açıdan bu önemli.

Arzumuz şu tabi. Milletvekilleriyle ilgili dünyaya bakışları, siyasal görüşleri, düşünceleri dolayısıyla yargılanıp mahkum edilmelerini ben şahsen ve parti olarak biz doğru bulmuyoruz. Biz sosyalist enternasyonalden karar alırken bile tutuklu 8 milletvekili için aldık. Çünkü milletvekilleri tutuklu olmamalı.

Sunucu: Ayırt etmiyorsunuz parti olarak?

Kemal Kılıçdaroğlu: Hayır ayırt etmiyoruz.

Sunucu: İç siyasette dış politikanın çok fazla yeri olmaya başladı. Özellikle son birkaç yıldır, özellikle Suriye ekseniyle başlayan, sonra Mısır’la devam eden. Hatta Bangladeş’te yaşanan bir idam olayından sonra bile. Nasıl değerlendiriyorsunuz? Dış politikanın iç siyasette bu kadar çok yer almasını ve zaman zamanda ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı bir noktaya doğru gitmesini?

Kemal Kılıçdaroğlu: Dış politikanın aslında milli olması lazım. İzlenen dış politikayı hem iktidar, hem muhalefet destekler. Öyle olması gerekir. Ama muhalefetin özellikle iktidarın izlediği dış politikayı desteklemesi için o dış politikanın ülkenin çıkarları üzerine inşa edilmesi lazım ve muhalefetinde bunu görmesi ve inanması lazım. Bizdeki dış politika maalesef böyle olmadı. Özellikle son yıllarda bütün komşularımızla kavgalı hale geldik. Bu doğru değil. Suriye’de sorunumuz var. Orada akan kanın sorumlularından biriside mevcut iktidar. Mısır’da sorunumuz var. Mısır halkını adeta aşağıladık. El Ezher Üniversitesi şeyhini Başbakan lanetledi. Bu doğru değil. Çünkü Mısır’da El Ezher üniversitesinin şeyhi toplumun her kesimi tarafından kabul gören birisidir. Bir siyasetçiyi eleştirebilirsiniz ama bir bilim insanını Sorbonne’da eğitim yapmış bu kişi. Eleştirirseniz ve onu çok sert bir dille eleştirirseniz bu doğru değil.

O açıdan Suriye, dış politika neden içerde çok daha etkili olmaya başladı? Nedeni şu; bunlar komşularımız. Örneğin Suriye’yle 800 kilometrelik bir sınırımız var ve Suriye’den Türkiye’ye gelen yaklaşık 1 milyon Suriyeli var. Şimdi kar kış ne olacak bu insanlar. Durumu iyi olan ev kiraladı, işyeri açtı. Durumu iyi olmayan kamplarda kalıyor. Birde kamplarda kalmayıp bizim hayatımızın içinde olan, dilencilik yapan, dilenen, iş arayan çok sayıda da Suriyeli var. Bunlar tabi bizi hayatımızı etkiliyor. Özellikle komşu illerde bunu çok daha fazla görüyoruz.

Sunucu: Siz niçin milli olmadığını düşünüyorsunuz Türkiye’nin dış politikasının? Özellikle Suriye noktasında bunu çok söylüyorsunuz. Yani nesi milli değil, ne problem var?

Kemal Kılıçdaroğlu: Şöyle; öteden beri bizim 90 yıllık geleneğimizde bütün komşularımızla barış içinde yaşamak vardır. Yani Türkiye’nin ana ekseni budur dış politikada. Barış ve huzur. Bunun çok tipik örneği İran – Irak savaşıdır. Yanlış hatırlamıyorsam 8 veya 9 yıl sürdü bu savaş. Türkiye’nin tek talebi vardı savaşı kesin. Hiçbirisine özel bir destek, özel bir yardım yapmadı, tümüyle tarafsız kaldı. Tek isteği savaşın kesilmesiydi. Ama şimdi Türkiye doğrudan örneğin Mısır’da belli grupları tutuyor ve onlara silah desteği veriyor. Bu doğru değil. Mısır’da doğrudan bir siyasal iktidara destek verdi, partiye destek verdi. Oysa siz Mısır’da şunu diyebilirdiniz. Biz darbeye karşıyız. Eyvallah yani kimse darbe istemiyor ki. Demokrasi gelsin. Hiç itirazımız yok. Ama siz Mısır’ın içinden bir siyasal partiye özel destek verip diğerlerini karşınıza alırsanız Mısır’ın iç politikasına müdahale etmiş oluyorsunuz. Bizim Başbakanımız İran’da bir gün bekletildi. Buda bizim ağırımıza gidiyor. Türkiye gibi bir ülkenin Başbakanı İran’da niye bir gün bekletilir? İlişkiler soğuk diye. Buna benzer olaylar.

Ben Irak’a da gittim. Irak Başbakanıyla da görüştük. Sayın Maliki şunu söyledi. Biz Türkleri seviyoruz, Türklerle ilgili hiçbir sorunumuz yok. Kapılarımız ardına kadar açık Türklere. Gelin yatırım yapın buraya. Fakat sizin hükümetiniz kapıdan değil pencereden girmeye çalışıyor. Neden bizim içişlerimize müdahale ediyor. Doğru. Biz bir başka ülkenin içişlerine müdahale etmemeliyiz. O açıdan olay milli olmaktan çıktı iktidar partisinin kendi özel dış politikası konumuna geldi.

Sunucu: Peki bu konuda CHP olarak mesela yeni Halep’te uçaklar yine şehri bombaladı. 18 tane sivil Suriyeli hayatını kaybetti. 125 bin insan bugüne kadar hayatını kaybetti. Yani bu biraz şuna benziyor. Hani teşbihte hata olmaz derler. Yani Türk ordusunun uçaklarının kalkıp gün aşırı Ankara’yı, İstanbul’u rastgele bombalaması. Şuanda Esad yönetiminin yaptığı da Suriye’de bu. CHP yani bu katliamlar konusunda güçlü, iz bırakacak başından beri bir tepki koymadı. İkincisi de Mısır’da darbe olduğu. Yani bu sonuçta bütün bunların olduğu bir noktada Türkiye’nin dış politikasını tartışmanın ne kadar bir anlamı olabilir ki?

Kemal Kılıçdaroğlu: Şöyle; bir sefer biz hiçbir zaman ne ben, ne de partinin diğer Genel Başkan Yardımcıları ya da yöneticileri Esad yönetimini destekliyoruz diye hiçbir yerde hiçbir laf etmedik. Tam tersine baskıcı yönetimlerin hep karşısında olduğumuzu söyledik Esad dahil. Halkını bombalayan bir kişiye siz gidip de destek mi vereceksiniz? Hayır. Biz Türkiye’nin konumunu taraflardan birisine eğer siz silah veriyorsanız doğrudan müdahale ediyorsunuz demektir. İçişlerine yani kan akışına yol açıyorsunuz siz. Oysa Türkiye Suriye’ye daha tepeden bakabilmeli ve orada barışı sağlayabilmeli. Bunun altyapısını oluşturabilmeli.

Sunucu: Bunun için Esad’la ilişkide olması gerekir o zaman öylemi?

Kemal Kılıçdaroğlu: Hayır. Sadece Esad… Bakın, biz Suriye’ye heyet gönderdik iki tarafla da görüştü. Esad yönetimiyle hem de diğer tarafla. Biz Mısır’a da gönderdik Mısır’da da hem İhvan’la görüşüldü, hem diğer tarafla görüşüldü.

Sunucu: Amacı neydi , o görüşmeleri niçin yaptılar?

Kemal Kılıçdaroğlu: Görüşmelerin amacı, Suriye’ye giderken bizim gazeteciler vardı. O gazetecileri almak için, kurtarmak için gidilmişti. Birde Suriye’de ne olup ne bitiyor. Çünkü biz hep bunu batı basınından öğreniyoruz. Suriye’nin içinde nedir, ne olur, gerçekten şiddetli çatışmalar hangi boyutlardadır arkadaşlarımız bunu öğrenmek için. O zaman büyükelçimiz vardı henüz Suriye’de. Onun için gitmişlerdi. Mısır’a da aynı gerekçeyle gittik. Mısır halkıyla Türk halkının dost olduğunu, ortak kültürümüz, ortak tarihimiz var. Dolayısıyla bu dostluğun korunması gerektiğini ve Mısır’ın biran önce demokrasiye, parlamenter rejime yeniden geçmesi gerektiğini söyledik kendilerine. Ama olur veya olmaz. Sonuçta kararı Suriye’de Suriye halkı, Mısır’da da Mısır halkı verecektir. Biz Suriye dolayısıyla bedel ödüyoruz şuanda. Suriye’de izlenen dış politika dolayısıyla Türkiye bedel ödüyor. İşadamlarımız Suriye’de de, Irak’ta da, İran’da da, Suriye’de de cezalandırıldı. Fabrikalarımız yağma edildi.

Sunucu: Yani bunun müsebbibi kim? Esad yönetimi mi, muhalifler mi? Suriye’nin geldiği bu noktadan kimi sorumlu tutuyorsunuz?

Kemal Kılıçdaroğlu: Suriye’nin geldiği noktadan önce Suriye’deki yönetim. Suriye’deki yönetim demokrasi konusunda çok daha hızlı, çok daha tutarlı adımlar atabilirdi.

Sunucu: Sayın Başkanım, ben bir tespitte bulunmak istiyorum müsaadenizle. Bundan 1,5 – 2 sene kadar önce Saadet Partisi heyetiyle Suriye’ye gitme imkanı oldu. Hani Mehmet bey müsebbibi diyor da bende kendi açımdan bir noktanın altını çizmek istiyorum. Bilmiyorum siz katılır mısınız? Özellikle Lübnan’da 50 yıldır istikrarsızlık var. Irak’ta yine mezhepsel ve etnik bölünmeler var. Suriye’de işte bir tarafta Nusayri, bir tarafta Sünni, Şii vs. bir takım çeşitli inanç grupları var. Bu büyük Ortadoğu projesi çerçevesinde baktığımız zaman burada bölgenin etnik ve mezhepsel temelde bölünerek bölgenin bir 50 sene, 100 sene belinin kırılıp bir kan gölüne dönmesi ve Amerika ve İsrail’in çıkarlarına hizmet etmesi gibi bir durum olabilir mi diye de ben kendi adıma bunu soruyorum. Siz bu görüşüme ne dersiniz?

Kemal Kılıçdaroğlu: Şimdi bölge enerji deposu. Bütün dünyanın gözü onda ve dolayısıyla bölgede bizim anladığımız anlamda demokratik bir yapıda yok ülkelerde. Yani ne Suudi Arabistan, ne Katar, ne Suriye, ne Mısır ne de Irak’ta böyle bir yapıda yok. Yarı otoriter yönetimler var buralarda. Yarı otoriter yönetimler halkın üzerine baskı kuruyorlar. O baskının sonucu olarak medya özgür değil, üniversiteler özgür değil, sokak hareketleri olduğu zaman şiddetle bastırılıyor. En son biz İstanbul’da yaptığımız bir toplantıda ben bir Arap baharı toplantısı yapmıştık İstanbul’da ve Arap baharının olduğu yerlerdeki hem kanaat önderlerinin, hem siyasi partilerin önde gelen isimlerini davet etmiştik İstanbul’a ve biz Arap Baharı ne oldu dedik. Yani siz bir özgürlük hareketi başlattınız ama sonu gelmedi bunun. Arap baharı dediler Arap sonbaharı oldu. Gençler eylem yaptılar biz daha fazla söz hakkı istiyoruz diye daha yaşlılar geldi gençler değil. Böyle bir ters ilişki doğdu deniyor.

Tabi zengin doğalgaz, petrol yataklarının olduğu yerlerde güçlü ülkeler o ülkeleri yönetmek isterler. Kaynaklarını daha rahat kullanmak isterler. Daha uygun koşullarda onları almak, değerlendirmek isterler. Dolayısıyla sorunlu bir bölge Ortadoğu. Yeni değil tabi bu sorun. Eskiden, öteden beri gelen bir sorun. Ama Türkiye hep Ortadoğu’da sorunlara doğrudan buluşmayan, daha çok böyle olayları tepeden izleyen, gözleyen ve Ortadoğu’da da bütün halkların saygı duyduğu ve birazda imrendiği bir Türkiye profili vardı. Şimdi bu profili elimizden kaçırdık. Ortadoğu’da bir Türkiye antipatisi var. Güçlü bir antipati ve bu giderek güçleniyor. Oysa biz bunu böyle yapmamalıydık.

Sunucu: Bu dış politika konusunda bir soru daha sormak istiyorum. Şimdi geçmişten buyana yaptığınız açıklamalara baktığımız zaman şunları sık sık söylediniz. Bu hükümet taşerondur, bu hükümet aldığı talimatlarla hareket ediyor. Başkaları emir veriyor, uyguluyor diye. Amerika’dan geldiniz. Siz Amerika’ya gitmeden bir ay öncede Amerikan basınında bu hükümet MİT Müsteşarı ve Dışişleri Bakanı da bağımsız politikalar üretmekle suçlandı. Sizde Amerika gezinizde tamda bu suçlamaları yapan kesimlerin temsilcileriyle bir araya geldiniz. Burada bir çelişki ortaya çıkmıyor mu?

Kemal Kılıçdaroğlu: Çıkmıyor. Sayın Başbakan ne söyledi? Suriye politikasında batılılar bizi yalnız bıraktı dedi. Niye yalnız bıraktı? Yani demek ki oturulmuş bir karar alınmış ama yalnız bırakıldığını söylüyor ve gerçekten de yalnız bırakıldı. Türkiye kendi coğrafyasında kendi komşularıyla beraber ilişkilerinde batıyı ikna edebilecek gücü olan bir devlettir. Pek çok yerden silahlı militan örgütleri getirip Türkiye üzerinden geçirip Suriye’de çatışmanın kaynağı haline getirirseniz ve oradan El Kaide’nin güçlü bir yapılanmasının iktidarı ele alacağını düşünürseniz batı buna isyan eder. Türkiye maalesef bu yanlışı yaptı.

Sunucu: Niye bu bağımsız politika izliyor Türkiye yayınları çıktı o zaman?

Kemal Kılıçdaroğlu: Bunun için izliyor. Suriye’de demokrasiyi herkes istiyor. Ama Suriye’de radikal unsurların iktidar olmasını hiç kimse istemiyor. Gelinen nokta ne? Radikal unsurlara Türkiye destek veriyor.

Sunucu: Dışişleri Bakanı da biz de istemeyiz en fazla bize zarar verir dedi.

Kemal Kılıçdaroğlu: Ne zaman söyledi?

Sunucu: El Kaide ile ilgili benim yaptığım programda Kurban Bayramında. Radikal unsurların aynen bu cümleyi kullandı. Güçlenmesi sınırımızda en fazla bize zarar verir.

Kemal Kılıçdaroğlu: Bunu çok önceden söylemesi gerekiyordu. Ne zaman söyledi bunu biliyor musunuz? Amerika ve Rusya’nın Dışişleri Bakanları buluştular. Yanlış hatırlamıyorsam Cenevre’deydi. Suriye ile ilgili karar verdiler. Sonra bizin Dış İşleri Bakanını akşam yemeğine davet ettiler. İki dışişleri bakanı bir araya geliyor kararı veriyorlar ve Türkiye’nin Dışişleri Bakanını da akşam yemeğine çağırıyorlar.

İzlenen politika konusunda Rusya ile Amerika anlaşıyor. Ne kadar güzel. Biz bu teklifi iki yıl önce hükümete yapmıştık. Türkiye bir Uluslararası Suriye Konferansını toplayın demiştik. Buraya iki tarafı da davet edin demiştik. Rusya, Avrupa Birliği, Arap ligi, İran bunları da davet…

Sunucu: 87 ülkenin temsilcisini katıldığı Suriye’nin Dostları Toplantısı yapıldı İstanbul’da.

Kemal Kılıçdaroğlu: Esat karşıtı olan bir araya geldiler o kadar. İki tarafında bir araya gelmesi lazım. Artı biz yine şu çağrıyı da yaptık; yani mutlaka Rusya’da önce bir ateşkesin sağlanması gerekiyor. Yani çağrı yapılması lazım. Ateşkes ilan edip onun üzerine oturun, tartışın, konuşun, bir araya gelin diye söylendi.

Bu olmadı. Çünkü Türkiye Suriye’ye bu dünya dengelerini okuyamadı. Maalesef üzülerek söylüyorum. Okuyamadı. Orayı biliyor gibi zannetti. Libya’da da Kaddafi’ye ihanet ettik. Linç edilmesine hükümet seyirci kaldı ve destek verdi. Ben ne yaptım? Brüksel’de bir uluslararası toplantıda linç edilmesini eleştirdim. Batının etik değerleriyle bağdaşmıyor dedim bu. Bir siyasal liderin linç edilmesini ne kadar doğrudur dedim. Düşüncelerine katılırsınız veya katılmazsınız.

Biz ne yaptık? Gidildi, Kaddafi’nin elinden 250 bin dolarlık ödülü alındı. Sonra, Kaddafi’yle birlikte arkadan hançerledik. Olmaz, doğru değil. Kaddafi’nin bizim halkımızın nezdinde özel bir yeri vardır. Kıbrıs çıkarmasında pek çok ülke bize ambargo uygularken o bütün ambarlarını Türkiye’ye açmıştır. Vefa borcu denen bir şey var. Yani Kaddafi’yi seversiniz, sevmezsiniz ama Türkiye için hiçbir ülkenin yapmadığı kadar önemli bir çıkış yapmıştır, bir jest yapmıştır. Ama biz linç ettik. Destek verdik sonuçta.

Arkadan ne yaptık? Sayın Davutoğlu bir valize dolarlı doldurdu, uçakla apar topar Libya’ya gitti. Acaba bizde bir şey kapar mıyız diye? Bir gitti oraya ki zaten iş çoktan bitmiş. Bizimkiler gene nal topladılar.

Sunucu: Sayın Bakanın Ermenistan ve İran ziyaretleri oldu. Dış politikada son dönemde farklı bir hareketlilik de var. Irak’a da gidildi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu ziyaretleri?

Kemal Kılıçdaroğlu: Dış politikada barış eksenli her türlü girişime destek veririz. Yani İran’la da Ermenistan’la da, Irak’la da daha sıcak bir temasın kurulmasını, bozulan dengelerin yeniden inşa edilmesini uygun görürüz.

Kısmen eski söylemlerden büyük ölçüde vazgeçildiğini görüyoruz. Çünkü o eski söylemlerin Türkiye’yi kendi coğrafyasına hapsettiğini iktidarda görmeye başladı. Hiçbir komşu kalmadı. Herkesle kavgalıyız. O kadar ki, iktidarın gücüde yok aslında. Yani bölge liderliğine oynuyorum, işte ben şunu yaparım. Hiçbir şey yapamazsın. Yapamadı da zaten.

En basit örneği; Kıbrıs’ta Rum kesimi Doğu Akdeniz’de ne buldu? Doğalgaz ve petrol yatakları buldu. Bizimkiler dediler ki, doğalgaz petrol yataklarını bağımsız olarak siz ararsanız, bulursanız biz bunu savaş nedeni ilan ederiz. Ne oldu? Gittiler, buldular. Amerikalı firmaya verdiler. Uluslararası ihaleye çıktılar. Doğalgazı ve petrolü buldular.

Biz ne yaptık? Piri Reis’i gönderdik sanki bir şey yapağız. Piri Reis’te yolda arıza yaptı, geri geldi. Benim unutmadığım bir şey var, o da şu; Rum Bakan şunu söylüyor; bu Türkler konuşurlar hiçbir şey yapmazlar. Biz yolumuza devam edeceğiz. Kendi yollarına devam ettiler.

Sunucu: Bir kabine revizyonu düşünülüyor önümüzdeki günlerde. Bazı bakanlar belediye başkan adayı olarak gösterildiler. Siz bu kabine revizyonu konusunda bir kere kabineyi nasıl görüyorsunuz? Mesela kabinede başarılı bulduğunuz bakanlar var mı?

Kemal Kılıçdaroğlu: Aslında kabine var mı? Bu soruyu sormak gerekiyor. Ben uzun yıllar bürokraside çalıştım. 27,5 yıl. Tansu Çiller’le çalıştım, Süleyman Demirel’le çalıştım, Turgut Özal’la çalıştım. Pek çok bakan, başbakanla çalıştım. Emin olun, inandığınız bir şey varsa Başbakanın önünde neden onun yanlış olduğunu bütün ayrıntılarıyla anlatırdık. Doğru değildir derdik aldığınız karar. Bunları söylerdik. Şimdi ortada böyle bir, bırakın ben bürokrasiden vazgeçtim. Böyle bir bakan yok.

Sunucu: Bakanlar kurulunda zaman zaman bu tür konularda bakanların görüşlerini çok net ifade ettikleri konusunda bilgiler geliyor.

Kemal Kılıçdaroğlu: Eğer itiraz gelmişse gerçekten o bakanları kutlamak lazım. Ya da kendi düşüncesini rahatlıkla ifade ediyorsa o bakanı da kutlamak lazım. Ama benim gördüğüm bakanların çok fazla itiraz etmediği. Ses çıkarmadıkları. Her talimatı koşulsuz yerine getirdikleri. Türkiye’ni gerçeklerini çoğu zaman dikkate almadıkları. Eğiliminde bu yolda olduğunu görüyorum ben.

Şimdi düşünün bir ara yanlış hatırlamıyorsam Hürriyet Gazetesinde manşet olmuştu. 6 bakanı kapının önüne koyarım gibi bir ifade kullanmış Sayın Erdoğan. Bu çok ağır bir ifade. Bakanı kapının önüne koyarım. Bakan kimsenin kölesi değil ki kapının önüne koyacaksınız. Bir bakanda çıkıp, Sayın Başbakan siz bana bunu söyleyemezsiniz, bir bakana bunu söyleyemezsiniz diyemedi.

Şimdi bu yapı Türkiye’ye sağlıklı bir demokrasi getirecek yapı değildir ve baskıcı. Dikkat ederseniz, yönetim gittikçe otoriterleşiyor. Daha sert, daha katı bir yapı çıkıyor ortaya. Başbakan kalkıyor sabahleyin dershaneleri kapatacağız. Niye? Şimdi dershane açık olur kapalı olur ona bir şey demiyorum. Ama önce bunu eğitimcilerin tartışması lazım. Siyasetçilerden önce. Siz öyle bir eğitim modeli getirirsiniz ki, o eğitim modeli içinde dershaneye ihtiyaç kalmaz. Şimdi Başbakan dershaneleri kapatacağım. Yarın bir bakanda çıkıp bende kuaförleri kapatacağım derse ne olacak? Öbürü de çıkıp bende lokantaları kapatıyorum.

Olur mu öyle şey? Ticari hayat özgürlük içinde gelişir. Demokrasi içinde gelişir. Yasakla olmaz ki. Bir düzenleme yaparsınız gerçekten o düzenleme içinde dershaneye ihtiyaç kalmaz. Herkes yolunu bilir, bulur, dershaneyi kapatır başka bir alana geçer.

Ama bugün 100 bine yakın insan bunun 50 bini öğretmen dershanelerden evine ekmek götürüyor. Şimdi siyasetçinin görevi nedir? Bir karar alırsınız, bakın Karabük Demir-Çelik 1 liraya sendikaya verildi. İtiraz eden oldu mu? Hayır. Değeri 1 lira mıydı? Hayır. Ama toplumun vicdanı onun özelleştirme politikasıyla sendika da orada buyur diyor 1 liraya sana verdim diyor. Karı zararı sana aittir.

Bir soruna bakıyor ve öyle çözüyor. Toplum ona itiraz etmiyor. Ama siz kalkıyorsunuz burada neden itiraz etmedi ona, çünkü fabrika kapanmıyor. O işçi orada çalışıyor gene. Yani geçimini sağlayacak. Tamam devlet destek vermeyecek ama belki çok yüksek toplu sözleşme yapmayacak. Karabük’te kazanacak. İşçide kazanacak. Bir şekliyle fabrika yürüyecek.

Şimdi siz burada yasak getiriyorsunuz, dershaneleri kapatacağız. İyi de bu sistem zaten zorunlu olarak çıkarmış onu. Ne olur? Merdiven altına iner. Durumu iyi olan gider özel hoca tutar, hoca gelir evinde çocuğuna ders verir. Durumu iyi olmayan ne olacak? Bulursa çocuğunu kaçak bir dershaneye gönderecek.

Sunucu: Yeniden taslak parlamentoya gelirse, çünkü bir çalışma yapılacak, yeni baştan gelecek, süreler uzatıldı. O zaman size aklınıza yatmayan, parti olarak makul gelmeyen gerekçeler olursa parlamentoda bununla ilgili mücadele verecek misiniz?

Kemal Kılıçdaroğlu: Elbette. Yasakçı anlayış demokrasilerde olmaz. Bu anlayıştan artık Türkiye’nin kurtulması lazım. Oturulup tartışılması lazım. Biz mesela 4+4+4’e de karşı çıktık. Kalkınma planlarında yok. Milli Eğitim Bakanlığının stratejik planında yok. Hükümet programında yok. Bakanlar Kurulunda görüşülmedi. 5 tane değerli milletvekili iktidar partisinden bir kanun teklifi verdiler. 5’i de eğitimci değil. Ne oldu? 5 yaşındaki çocuğu denek olarak kullandık biz. Yazık, günah değil mi o çocuklara? Bir kuşağı mahvettik biz.

Sunucu: Dershaneler konusu Gülen Grubuyla, hizmet grubuyla iktidar partisi arasında bir gerilime yol açtı. Bu gerilim sizi mutlu etti mi?

Kemal Kılıçdaroğlu: Hayır. Ben serbest ticaretin, serbest piyasa ki biz ona sosyal piyasa ekonomisi diyoruz. Kendi görüşümüz de o. Yani insan odaklı bir piyasa ekonomisi olması lazım. Savunan bir partiyiz biz. Kişi işyeri açabilir, işyerinin türleri farklı olabilir. Birisi berber, biri kuaför biri lokanta biri zücaciye, birisi dershane olabilir. Bunlar yapılabilir. Kuralları vardır. İzin alırsınız yaparsınız. Ama yasak getiremezsiniz. Bunları sınırlayabilirsiniz. Örneğin Ankara’da dershane sayısını yeterli görüyorsanız bir başka dershaneye izin vermeye bilirsiniz. Dersiniz ki, Ankara doydu, git falan yerde dershane açıyorsan aç orada.

Bunlar olabilir. Bunlar bütün demokrasilerde vardır. Çünkü çok fazla dershane demek hepsinin iflas etmesi demektir sonunda. Sınırlı, herkesin gelir elde edebileceği bir yapı içinde gelişir bunlar.

Şimdi siz dershaneler konusunda karar alırken özellikle pedagogları dinlemişseniz, eğitimcileri dinlememişseniz, onların görüşünü almamışsanız, alacağınız her karar toplumda tepki yaratır. Biz ne diyoruz CHP olarak, diyoruz ki, eğer siz gerçekten dershaneleri kapatmak istiyorsanız eğitim modelini değiştirirsiniz, dershaneye ihtiyaç kalmaz. Anne baba zaten çocuğunu gönüllü dershaneye göndermiyor ki? Bizde cebinden para ödüyor. Neden? Çocuğunun üniversiteyi kazanması için başka seçenek yok. Mecburen dershaneye gönderiyor.

Ayrıca dershanelerin sosyal bazı işlevleri de var. Yani çocuklar orada buluşuyorlar, konuşuyorlar, durumu iyi olmayan ailelere dershane sahipleri bazen ücret almadan katkı yapıyorlar. Bazen belediyeler dershanelerin bedellerini ödüyor, çocuklar gidip orada eğitim görüyorlar. Bunların hepsi var. Hayatımızın bir parçası dershaneler. Ama bu eğitim sistemi oldukça kapanmasına…

Soru: Sayın Başbakan bu tartışmalar sürerken özellikle yapılan haberlerle ilgili olarak milli irade vurgusu yaptı. Meclise vurgu yaptı ve şöyle bir nokta var. Deniliyor ki, bu konu teknik bir konu değildir. Siyasi yönü de vardır bu konunun deniliyor. Sizin bu konuda görüşünüz nedir?

Kemal Kılıçdaroğlu: Eğitim konusu dünyanın bütün ülkelerinde stratejik bir alandır. Çünkü bir kuşağı yetiştireceksiniz. Çocukları yetiştireceksiniz ve onları geleceğe hazırlayacaksınız. Eğitim konusu siyasetçiden çok eğitimcilerin işidir. Eğitimciler alt yapıyı oluştururlar. Bu sadece eğitimde değil aslında. Her alanda öyledir. Uzmanı dünlersiniz uzmandan görüş alırsınız. Bakarsınız ne söylüyor bu kişi. Ona göre politika oluşturursunuz siz.

Şimdi Sayın Başbakanın bu birazda politiktir söyleminin içi nedir doğrusunu isterseniz tam bilmiyorum. Sonuçta politiktir derken herhalde şunu kast ediyor; biz politik olarak bir karar aldık, yasaklayıcı bir karar aldık dolayısıyla dershaneleri bir yasa çıkararak kapatacağız. Herhalde bunu söylemek istiyor. Dershanelerin açılması, kapanması bir siyasal karadan çok bir ekonomik karardır.

Şu gerçek vardır, Türkiye’deki eğitim sisteminin bozukluğunu anlatmak için; çocuklarımızı okula diploma alsın diye göndeririz. Bir şeyler öğrensin diye de dershaneye göndeririz. Acı ama gerçek. Ben üç çocuğumu da dershaneye gönderdim. Üniversite sınavlarında başarılı olsunlar diye. Baktığınız zaman şimdi artık bu sadece Ankara, İstanbul’da değil Türkiye’nin 81 ilinde de dershaneler var.

Olayı eğer çözmek istiyorsanız sağduyuyla yaklaşmak zorundasınız. Ben rahmetli Özal Başbakanken Maliye Bakanlığında çalışıyordum, o zamanda dershanelerle ilgili bir karar alındı. Karar şöyleydi; eğer bir dershane özel okula dönüşürse 5 yıl süreyle vergi vermeyecek diye bir kural getirilmişti. Dershanelerin çoğu o zaman özel okula dönüştü ve onlar 5 yıl süreyle vergi vermediler. Ama bir süre sonra bakıldı ki, bu özel okullar üniversiteyi kazanmak için kontenjan eğer bu sırada kalırsa ya da bu düzeyde kalırsa arkadan çığ gibi gençler geliyor ve sınavlar var. O sınavlara hazırlık yapmak gerekiyor. Dershaneler yeniden çıktı ortaya.

Sunucu: Kürdistan meselesi tartışılıyor. Sayın Başbakan Diyarbakır’a gittiğinde o bölge için Kuzey Irak için ifade etmişti. Sonra Baydemir Türkiye Kürdistan’ıdır dedi. Çözüm süreciyle birlikte bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Çözüm sürecinin kan akmıyor olması, şehir haberleri gelmiyor olmasından dolayı yaşanan bir olumlu tablonun devam etmesi yönünde bir kanaat var. Siz nasıl bakıyorsunuz bu sürece Kürdistan kavramıyla birlikte?

Kemal Kılıçdaroğlu: Şimdi biz kendi topraklarımızın belli bir bölümünün Kürdistan olarak adlandırılmasını doğru bulmayız. İllerimizin adı var bellidir. Bölgede bellidir. Doğu-güneydoğu diyoruz. Karadeniz diyoruz. Yasalarımız var. Yasalarda tanımlar yapılmış durumda. Karadeniz bile Orta Karadeniz, Doğu Karadeniz, Batı Karadeniz diye bölünmüş durumda.

Bunlar bizim günlük hayatta karşılaştığımız, dillendirdiğimiz olaylar. Ama siz bir bölgeyi özel olarak belli bir etnik grubun bölgesi olarak tanımlarsanız bu doğru değil. Biz bunu doğru bulmayız. Yanlıştır. Başbakanın böyle bir süreci başlatması da başlı başına bir hatadır aslında. Kuzey Irak’ta Kürtler yaşıyor. Doğrudur. Bizim akrabalarımız o da doğrudur. Orada yaşayanların çoğunun akrabası Türkiye’de. Türkiye’dekilerin akrabaları Kuzey Irak’ta. Tıpkı Suriye gibi. Yani Suriye’de akrabalar var. Aşiretler bir kısmı burada bir kısmı orada baktığınız zaman. Yani komşuluk ilişkileri bir kent komşuluğu gibi olmuş artık bizim sınırlarımıza baktığınızda. Ama siz bunu getirip hassas bir dönemde böyle bir deyimi kullanıp o bölgeyi tümüyle Kürdistan olarak tanımlanmasına ortam hazırlarsanız bu doğru değil.

Soru: Burada Irak-Kürdistan bölgesel yönetimi ifadesini de mi yanlış buluyorsunuz?

Kemal Kılıçdaroğlu: Irak Anayasasındaki tanım nedir bilmiyorum. Irak Anayasasındaki tanım oysa bizim itirazımız olmaz. Yani biz kalkıp da başka bir devlete niye bu ismi verdin deme hakkımız yok. Kendi anayasaları var. Iraklılar ona kara vermişlerdir biz ona itiraz etmeyiz. Ama kendi ülkemizde bizim hukukumuzun öngördüğü tanımlar dışında özel tanımlar yapılmasını doğru bulmayız.

Soru: Daha önceki yaptığımız bir programda sizin dedelerinizin Konya’dan gittiğini ifade etmiştiniz. Haftaya da Konya’da olacaksınız. Konya’yla ilgili birkaç bir şey söyler misiniz?

Kemal Kılıçdaroğlu: Büyük dedelerim İran’ın Horasan’ından Türkiye’ye gelmişler. Önce Malatya’ya oradan Konya-Akşehir’e gelmişler. Oraya yerleşmişler. Büyük dedemizin türbesi Konya-Akşehir’dedir. Fırsat buldukça Konya-Akşehir’e gider ziyaret ederiz. Sonunda Şah İsmail-Yavuz Sultan Selim arasındaki kavgadan sonra oradan ayrılıp Dersim’e yerleşmişler. Osmanlı arşivlerine baktığınızda da zaten Kureyş Aşireti, yani benim olduğum aşiret ya da bizim ailenin olduğu söylenen isim yerleşik olarak Konya-Akşehir’de görülür. Sonda dediğim gibi oraya gitmişlerdir.

Dolayısıyla Akşehirlilerde bunu biliyor zaten benim Akşehirli olduğumu. Köken olarak onu da biliyorlar. Dersim’i de seviyorum. Türkiye’yi seviyorum aslında. Ailemin soy kütüğü var. O da ailenin büyüğü tarafından saklanır Tunceli’de.

Mevlana, hacı Bektaşi Veli, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Yunus Emre bu toprakların ürünleridir. Hümanizmayı getirmişlerdir bu topraklara. 13.yüzyıl bir aydınlanma çağıdır aslında ve merkezi de Orta Anadolu’dur Aydınlanma Çağının. Bunun değerini yeteri kadar bilmiyoruz. Yeteri kadar değer vermiyoruz. Keşke onların açtığı yoldan yürüyüp daha geniş bir çerçevede insana yaklaşsak, sevgiyi, hoşgörüyü egemen kılsak bu coğrafyada.

O açıdan Mevlana önemli bir düşünce adamı aynı zamanda yani bir inanç adamından öte, bir inanç bilgininden öte aynı zamanda bir düşünce insanı. Entelektüel brikimi çok yüksek olan bir kişi, bir zat. O yüzden İslam dünyası sadece değil, Batı dünyası da yani Hıristiyan dünyası da Mevlana’yı ve eserlerini alır, okur, bakar, değerlendirir.

Bu coğrafya bu açıdan çok bereketli bir coğrafya. Ama kıymetini yeteri kadar biliyor muyuz onu her zaman tartışabiliriz.

Sunucu: Teşekkürler.

Anahtar Kelimeler
    Pazartesi, 16 Aralık 2013 18:47

Bağlantılı Konular

Yandex.Metrica