Haluk Koç Mevlana’nın sözleriyle, “Soğan gibi kokuyorsun Sayın Başbakan” dedi

“Diktatörler güvensizdirler, kuşkucudurlar. Devletin istihbaratını asli görevlerinde değil, Reyhanlı’da patlayan bombaları taşıyan aracı takip etmekte değil, muhaliflerini dinlemekte, takip etmekte, izletmekte bulurlar.”

“Başbakanın şimdi öğrendik ki parti içi istihbaratı var. Biri MİT, diğeri PİT. Başbakan MİT’i amacı dışında kullanıyor bunu biliyoruz. Muhaliflerini dinlemede kullanıyor. Ya da başka yasadışı kapsama alanına giren görevlerde kullanıyor. PİT’i ne için kullanıyor? PİT’i de bir diktatörün en önemli özelliğini söylemiştim. Kendi içinden kendisine dönük kuşkuları takip etmekte kullanıyor”

“Ben Sayın Arınç’a yaşadığı bu siyasi nezaketsizlik, maruz bırakıldığı bu davranış için sabırlar diliyorum. Mevlana’nın deyişiyle bunu noktalayayım. Bir insanda kendini yüksek görme, hırs ve kibir sözlerini söylerken soğan gibi kokar diyor Mevlana. Soğan gibi kokuyorsun Sayın Başbakan.”

“Nereden nereye?  AKP  sürüklenerek şimdi artık faşist çizgiye yakın partilerin bulunduğu bir birliğin içerisinde ancak tutunabiliyor”

“ 12 Eylül yönetiminin ana şiarı örgütsüz, dirençsiz, bu vahşi piyasa düzenini Türkiye’nin bütün pazarlarının üzerine çullandırmak için toplumu tepkisiz hale getirmekti”

“Partisiz, sendikasız, örgütsüz, derneksiz bir toplum dikensiz gül bahçesi yaratmak istiyordu 12 Eylül. Onlar bunu başaramadı  ama, AKP hükümeti bu kanun hükmünde kararnameye dayanarak TMMOB bünyesindeki odaları “Devletleştirmeye” başladı”

“12 Eylül faşizminin yapamadığını, AKP gezi olaylarından sonra toplumun her kademesine baskıyla, korkuyla, sindirerek dayatmaya çalışıyor. Nefes almayan sorgulamayan, hak arayamayan insanlar toplumu. Bu idarenin başındakine diktatör demeyeceğiz de ne diyeceğiz”

“Başbakan’ın talimatıyla gençlere yönelik baskınların amacı ahlak, maneviyat, şu, bu değil. Bunun amacı hala gezinin korkusunun hazret üzerindeki etkileridir. Gece artık CHP’yi görmüyor rüyasında, geziyi görüyor. Gezi, bu direniş ürküttü”

“Sayın Sabri Erbakan CHP’ye 12.maddeden üyelik teklifiyle getirildi ve MYK’dan da oy birliğiyle CHP üyesi olarak çıktı”

“Daha önce merkez sağda görev yapmış, temel değerlerle hiçbir sorunu olmayan, gerçekten artık yeter bu düzen bu karanlık bitsin diyen, sosyal devlet gerekli diyen herkesi birlikte siyaset yapmaya çağırıyoruz”

“Sol damar önemli.  Yani emeğin hakkını savunan, kardeşlik, dayanışma, sevgi, üreten bir Türkiye ürettiğini hakça bölüşen bir Türkiye özleminde bulunan, gerçekten demokrasi, özgürlük savlarını ileri süren temel sol değerlere sahip kardeşlerimizle de zaten çoğuyla birlikteyiz, hep beraber bu bir çeşit faşist yapıya karşı mücadele etmek zorundayız”

“Gündemimizde BDP ya da HDP ile bir ittifak yok”

CHP Sözcüsü Haluk Koç’un dün yapılan MYK’nın gündemiyle ilgili olarak bugün yaptığı açıklamalar ve sorulara verdiği yanıtlar şöyle ;

“Merhabalar arkadaşlar, bildiğiniz gibi Merkez Yönetim Kurulumuzun toplantısı dün akşam geç saatte bitti. Haberin düşmesi açısından geç bir saatti. Bugün saat 11.00’e aldık, daha sonra da 13.15’e aldık. 11.00’de de Türk Eczacılar Birliğinin Genel Kurulu vardı. Orada partimiz adına bir konuşma yapmakla görevlendirilmiştim. O görevi yerine getirdikten sonra şimdi huzurlarınızdayım. Hepiniz hoş geldiniz.

Dün Merkez Yönetim Kurulumuzda son siyasi gelişmeler ve yerel seçim hazırlıkları üzerinde duruldu ağırlıklı olarak. Yerel seçim hazırlıkları zaten bir komisyonumuz tarafından sürdürülüyor. İstanbul’un 26 ilçesiyle ilgili bir ön eleme kararı alındı üye bazında sandıkta. Aday adayı sayısına göre örgütümüz bu ay sonunda sandığa giderek 2, 3, 4 ya da 5 kişiyi belirleyecek onlar daha sonrasında değerlendirilecekler. Ya kamuoyu anketleriyle ya ikinci sandıkla ya da merkez değerlendirmesiyle ele alınacaklar. Diğer hazırlıkları biten illerle ilgili, ilçelerle ilgilide komisyon bilgi verdi.

Biliyorsunuz geçen hafta Cumhuriyet Halk Partisi için önemli siyasi olaylardan bir tanesi Sosyalist Enternasyonal’in toplantısı idi. Cumhuriyet Halk Partisi 1991 yılından sonra ilk defa Sosyalist Enternasyonale, bu geniş katılım toplantıya İstanbul’da ev sahipliği yaptı. Bunu biraz mütebessim bir ifadeyle söylüyorum. Birilerinin kulakları çınlaması gerekiyor. Çünkü bir ara bir şarkı dillendiriyorlardı hatırlıyorsunuz. Cumhuriyet Halk Partisi Sosyalist Enternasyonal’den çıkartılmalı. E? Yerine AKP girmeli. Eş zamanlı olarak Avrupa’da bazı gelişmeler oldu. Avrupa’daki daha çok Hristiyan Demokrat Partilerin, muhafazakar, liberal partilerin, liberal demokrat partilerin üye olduğu Avrupa Halk Partileri Birliğinde gözlemci üye olarak bulunuyordu AKP. AKP orada dahi tutunamadı. Bırakın Sosyalist Enternasyonali yani muhafazakar partilerin Avrupa’daki birliğinde dahi gözlemci statüsünü dahi taşıyamadı. Gittikçe radikalleşen, kafalarının arkalarındaki saplantıları günlük siyaset uygulamalarına yansıtan AKP AECR dediğimiz çok düşük radikal görüşleriyle Euro septik dediğimiz AB’nin kuruluşuna da karşı olan bir yapı içerisinde kendini konuşlandırdı. Hani sık seçimlerde kullandıkları bir deyim var. Nereden nereye. Sürüklenerek şimdi artık faşist çizgiye yakın partilerin bulunduğu bir birliğin içerisinde AKP ancak tutunabiliyor.

Geldiğimiz nokta budur. Bunu sizlerle özellikle paylaşmak istedim.

Değerli arkadaşlarım, bir başka gelişme ilginç bir gelişme 7 Kasım günü oldu. Sizi biraz geriye götüreceğim. 6 Nisan 1983 12 Eylül faşizminin hükümet aracılığıyla bütün uygulamalarının Türkiye’de yoğun olarak yaşandığı bir tarih. Daha 6 Kasım 83 seçimleri yapılmamış, Türkiye Mimar Mühendis Odaları Birliğinin 6235 sayılı yasasına 6 numaralı kanun hükmünde kararname çıkartarak o tarihte bir üçüncü madde eklendi. Bu üçüncü madde aynen şunu söylüyor. Gerekirse ilgili bakanlıklar meslek odalarının idari ve mali yapısına el koyabilirler. Fakat uygulayamadı. O faşist yönetimler daha bunu meslek odaları üzerinde ele geçirme operasyonunu uygulayamadı. Ana şiarı neydi 12 Eylül yönetiminin? Örgütsüz bir toplum yaratmak. Dirençsiz bir toplum yaratmak. Bu vahşi piyasa düzenini Türkiye’nin bütün pazarlarının üzerine çullanmak için toplumu tepkisiz hale getirmek. Partisiz, sendikasız, örgütsüz, derneksiz bir toplum dikensiz gül bahçesi yaratmak. Onlar dahi o tarihte uygulayamadılar. 7 Kasım’da geçen hafta AKP hükümeti bu kanun hükmünde kararnameye dayanarak o tarihte çıkartılan. Orman mühendisleri odasını Orman ve Su İşleri Bakanlığına bu madde gereğince idari ve mali boyutta bağladı.

Değerli arkadaşlarım, sırada? Sırada Makine Mühendisleri Odası var, Elektrik Mühendisleri Odası var, Mimarlar Odası var, Şehir Plancıları Odası var. Şimdi Türk Eczacıları Birliği Genel Kurulundan geliyorum. TMMOB içinde değiller ama meslek odaları şekilde TMMOB yasasında değil ama oradan bir izdüşüm çıkartarak acaba Türk Tabipler Birliğini ve Sağlık Bakanlığına, Türk Eczacıları Birliğini Sosyal Güvenlik Bakanlığına, Türk Diş Hekimleri Birliğini de yine Sağlık Bakanlığına mı bağlayacaklar idari ve mali yapıdan bunu göreceğiz. Ne isteniyor? Meslek odaları görevini yapmasın, meslek odaları demokrasiye katkıda bulunmasın, katılımcı olmasın, ülke sorunlarını düşünmesin. Fenerbahçe kulübünde çıkardıkları ikinci liste gibi Başbakanı emriyle hareket edecek yapılar oluşsun. Meslek odalarında oluşsun, spor kulüplerinde oluşsun, derneklerde oluşsun, sendikalarda oluşsun. Adı ne bunun? İleri demokrasi. Demokratikleşiyoruz. Demokrasi rüzgarları.

Değerli arkadaşlarım, yakışmıyor. Bunlar çoğulcu, katılımcı demokrasi için yüzkarası girişimler. Bunlarla ilgili idari yargıya tabi ki başvurulacak. Fakat tasarruf önemli, eylem önemli, düşünce önemli. 12 Eylül faşizminin yapamadığını, yani örgütsüz toplum, dikensiz gül bahçesi yaratma girişimini AKP şimdi gezi olaylarından sonra toplumun her kademesine baskıyla, korkuyla, sindirerek, bu yöntemleri uygulayarak dayatmaya çalışıyor. Nefes almayan bir toplum, düşünmeyen, sorgulamayan bir toplum. Hak arayamayan insanlar toplumu. Bu idarenin başındakine diktatör demeyeceğiz de ne diyeceğiz Allah aşkına? Niye kızıyorlar, niye küplere biniyorlar? Bunlar demokratik uygulamalar mı? Bunlar bir dikta rejiminde o rejimin kendi bekasını sağlamak için uyguladığı yöntemler.

Değerli arkadaşlarım, bütün odalarla beraber Cumhuriyet Halk Partisi üzerine düşeni hep beraber dün olduğu gibi bugünde, yarında bu baskılara karşı mutlaka yerine getirecektir. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Adana valisi Hüseyin Avni Coş, Sayın ekini de kullanalım. Gündemden düşmüyor. Başbakan yine grup konuşması sonunda veciz ifadelerle evet kastını aşan ifadeler var ama biz adamımızı yedirtmeyiz eyvallah. Bir racon kesti yine.

Değerli arkadaşlarım, kim bu Hüseyin Avni Coş? Bingöl, Aksaray, Kırklareli, Aydın, Adana’ya gelen ki görev yaptığı durakları söylüyorum. Her biri bir olay. Öncesine gidelim. Başbakanın belediye başkanı olduğu dönemde hakkında ileri sürülen yolsuzlukları araştırmakla görevlendirilen maliye müfettişlerinden. Açık, ayan beyan yolsuzluk bulguları karşısında böyle bir şey yoktur raporunu veren. Başbakanın vecizesini şu şekilde tercüme etmek gerekiyor. Beni yedirmeyeni bende yedirmem arkadaş. Şimdi geldiğimiz nokta bu. Beni yedirmeyeni bende yedirmem tarzını Başbakan sürdürüyor.

Değerli arkadaşlarım, tabi bütün bunları, görevini bütün bu baskılara karşın layıkıyla yapan, daha öncede yapmış olan onurlu tüm valilerimizi tenzih ederek söylüyorum. Onları ayırarak söylüyorum. Bu işgüzar, yaranmaya çalışan, komedi malzemesi haline düşen valiler valilik tanımı, görev tanımına yakışmıyorlar. Bugün gençlik kollarımız Adana’da. Bölgeden gelen arkadaşlarımızla, genç kardeşlerimizle beraber Adana vilayetinin önünde son yaşananları protesto ediyorlar. Umarım tatsızlık olmaz. Demokratik tepki gösterme haklarını gençlik kollarımız Adana’da bugün kullanıyorlar.

Değerli arkadaşlarım, tabi bu valinin bu davranışı, bu sözleri, bu tavırları daha önce görev yaptığı yerde sebep olduğu olaylar valilik makamının anlamıyla pek örtüşmüyor. Değerleriyle pek buluşmayan bu tavırlar devletin bu en önemli görev yerinde görev yapan diğer valileri de yakından her halde üzüyordur. Bu tek başına değil tabi biliyorsunuz. İmam cemaat meselesi. Deyim olarak söylüyorum. Baktığınız zaman Anadolu’nun birçok yerinde Başbakanın tarzına göre icrayı sanat yapan valiler türüyor. Televizyonda her türlü yarışma var biliyorsunuz. eşler yarışıyor, aileler yarışıyor, yetenekler yarışıyor, şu yarışıyor, bu yarışıyor. Bu kadar meziyeti olan valiler varken bir tanede valiler yarışıyor programı koyun bayağı reyting yaparsınız sıkıntısı olan kanallara duyurulur. Valiler yarışıyor alın Adana valisini de yarıştırın bakalım daha ne cevherler çıkacak kim bilir.

Değerli arkadaşlarım, komedi malzemesi haline maalesef biz getirmiyoruz siz kendinizi getiriyorsunuz. Devlet dirayetlik ister, devlet kararlılık ister. Zaman tüneline girip iki de bir 1930’larda tek parti dönemi, parti valisi şu bu diyordun. Şuanda sen yarattın o işi. Şuanda parti devletini sen yarattın devlet valisi değil, parti valisini de sen icat ettin.

Değerli arkadaşlarım, bunlar taşınacak yükler değil. Ben değerli Adanalı yurttaşlarıma dayanma gücü diliyorum bu valinin idaresinde. Sabır diliyorum. Çünkü görüldüğü kadarıyla belki arkadan perde arkasından taltifte edilerek, desteklenerek de görevin devam edeceği anlaşılıyor. İşin acı tarafı halka küfür eden bir valinin hala görevinin başında olması.

Sayın Arınç’ın açıklamaları da geçen hafta içerisinde biliyorsunuz oldukça yer tuttu. Aslında bütün baskıcı liderlerin, bütün diktatör eğilimli liderlerin, yöneticilerin en büyük korkularından bir tanesi kitlesel protesto yapan halk yığınlarıdır. Tarihte de böyle olmuştur. Ödleri kopar. Bir diğeri de yani o kitlesel eylemlerdeki meşru direnişler, meşru gösteriler, protesto hakkını kullanan geniş kitleler onları çok ürkütürler. Bir diğeri de yakın çevrelerine karşı duydukları kuşku, güvensizlik. Diktatörler hep böyledir. Güvensizdirler, kuşkucudurlar. Her sözü, eylemi kendisine dönük bir girişim işareti olarak algılarlar. Devletin istihbaratını asli görevlerinde değil, Reyhanlı’da patlayan bombaların taşıdığı aracı takip etmekte değil, muhaliflerini dinlemekte, takip etmekte, izletmekte bulurlar. Ötekine milli istihbarat teşkilatı diyoruz. Başbakanın şimdi birde öğrendik ki parti içi istihbaratı var. Biri MİT, diğeri PİT. Başbakan MİT’i amacı dışında kullanıyor bunu biliyoruz. Muhaliflerini dinlemede kullanıyor. Ya da başka yasadışı kapsama alanına giren görevlerde kullanıyor. PİT’i ne için kullanıyor? PİT’i de bir diktatörün en önemli özelliğini söylemiştim. Kendi içinden kendisine dönük kuşkuları takip etmekte kullanıyor.

Değerli arkadaşlarım, şimdi varlığını, bekasını, devamını bu tür istihbari bilgilere dayandırmaya çalışan, kendi elemanlarınca kendisini eleştirenlere karşı da aynı tavrı gösteriyor. Bu diktatörler için uzak yakın fark etmez. Bakmayın siz o söylemlere. Dava arkadaşı, yol arkadaşı, kader arkadaşı bunları geçin. Hasım hasımdır. Diktatör için kuşkulanılan kişi yok edilmesi gereken kişidir. Eski dönemde 150 – 200 yıl önce kelle alarak oluyordu yok etme işi şüphe üzerine, kuşku üzerine değil mi? Şimdi siyaseten tasfiye ederek oluyor. Siyaseten yok ederek oluyor.

Değerli arkadaşlarım, şimdi bugün baktığınız zaman Sayın Arınç zaman zaman bizimde karşı karşıya geldiğimiz, dünya görüşlerimiz farklı, tamamen farklı ama siyasi göndermelerimizi bir saygı çerçevesi içerisinde karşılıklı yaptığımız, zaman zaman çakıştığımız bir siyasetçi bunu hepiniz biliyorsunuz. Ama bunun ölçüsünü hep bir karşılıklı saygı çerçevesi içinde götürmeye gayret ettik. Son yaşanan tablodan Sayın Arınç bu duruma düştü diye ellerimizi ovuşturarak, sevinerek, işte birbirlerine girdiler diye böyle bir havalara zıplayacak bir tavır içtenlikle söylüyorum sergilemiyoruz. Bu konuda son derece samimiyim. Parti içi demokrasilerin neden kurumsallaştırılması gereği bir kez bu olayda daha ortaya çıkıyor.

Bakın, Cumhuriyet Halk Partisi Sayın Genel Başkanının kendi sözünü söylüyorum. Parti içi liderlik sultasına son vermeliyiz. Sayın Kılıçdaroğlu’nun sözüdür bu. Parti içi padişahlıkları bitirmeliyiz. Bunun için demokratikleşme mi diyorsunuz gelin sunduğumuz demokrasi ve özgürlükler manifestosunun 17 maddelik bölümünün bir tanesi de siyasi partiler yasasında buna dönük düzenlemelerdir. Siyaset ortak akıl işidir. Siyaset ortak üretim işidir. Siyaset bir kişi yanlış yapsa da o yanlışı bile bile ölümüne savunma noktası değildir. Kamusal bir hizmet alanıdır siyaset. Başbakan her gün bir kuyuya taş atacak 40 tane Arınç onu çıkartmaya çalışacak. Olabilecek bir iş mi bu?

Değerli arkadaşlarım, şimdi burada bir yaşadığımız örneği de söyleyeyim. Bakın bende parti sözcüsüyüm. Geçen sene Eylül ayında Oslo’yla ilgili basına sızan metinler değil, imzalanan protokol metnini açıklamıştım. Başbakanın ikiyüzlülüğünü Kürt kardeşlerimizi kandırmak için her seçim öncesinde başvurduğu o sahte yöntemleri deşifre etmek için sunmuştum. Basın üzerine düştü bunun. Sayın Genel Başkanımız başka bir açıklama yaptı ve ondan sonra sordular siz sözcünüzle ters mi düştünüz Sayın Genel Başkan diye. Hayır ben Sayın Koç’la aynı şeyleri söylüyorum dedi Sayın Kılıçdaroğlu. İki liderin arasındaki farkı ifade etmek istiyorum. Eğer demokrasi için bir çıkarım olacak ise bu bir örnek teşkil etmelidir.

Değerli arkadaşlarım, ben Sayın Arınç’a yaşadığı bu siyasi nezaketsizlik, maruz bırakıldığı bu davranış için sabırlar diliyorum. Mevlana’nın deyişiyle bunu noktalayayım. Bir insanda kendini yüksek görme, hırs ve kibir sözlerini söylerken soğan gibi kokar diyor Mevlana. Soğan gibi kokuyorsun Sayın Başbakan.

Değerli arkadaşlarım, biliyorsunuz anayasa görüşmeleriyle ilgili Başbakan grup konuşmasında bazı ifadelerde bulundu. Zaten masadan kaçmaya niyeti var, kafasındaki başkanlık sistemini orada empoze edemedi, yolu tıkadı, yola çıkarken demokratik, özgürlükçü, her türlü vesayetten arınmış bir çağdaş anayasa yapma ilkesini kendi yakın dönem hırslarına, beklentilerine göre ayarlayamadığı için kaçmak için fırsat arıyor değil mi? Efendim 60 maddede uzlaştık, 60 maddeyi gelin çıkartalım. Neydi yola çıkarken imzaladığımız mutabakat metni? 6. Madde şunu diyor; 4 siyasi parti grubunun mutabakat altında, mutabakat halinde davranacağı her noktada Cumhuriyet Halk Partisi attığı imzanın arkasındadır. Efendim onlar kapıyı kapattı gelin biz çıkartalım. Mutabakat ne? CHP kaçıyor. Sen kaçıyorsun. Sen kaçıyorsun kafandaki başkanlığı oraya monte edemedin. Hem Cumhurbaşkanı olayım, hem Başbakan yetkilerini kullanayım, hem de siyasi parti lideri olarak o yetkileri kullanayım. 23 Nisan çocuğuna dediği gibi istediğimi asıyım, istediğimi kesiyim. Yok ya. Bu işler kabadayılıkla olmaz. Bu işler pişmiş aşa su katmakla olmaz. Bu işler oyun bozanlıkla olmaz. Masadan kaçmaya yeltenen sensin, senin yeni bir çağdaş anayasa yapma ihtiyacın yok, beklentin yok, programında yok. Sen sadece kendi yakın dönem siyasi hırslarını anayasada yansıtmak istiyorsun.

Değerli arkadaşlarım, Sayın Meclis Başkanına önemli bir görev düşüyor. Cumhuriyet Halk Partisi sözünün arkasındadır. Her türlü vesayetten arınmış, demin söylediğim özelliklerde çağdaş, özgürlükçü bir anayasa yapmak için attığı imzanın altındadır. Komisyon üyelerimizde görevinin başındadır. Tam mutabakat halinde her türlü desteği vermeye de hazırdır. Hiç kendi saha ve seyircinin önünde yalan konuşma. Sahte duyurular yapma, olayı saptırma. Kendi taraftarını kandırırsın. Gerçekler ortada.

Değerli arkadaşlarım, öğrenci evleriyle ilgili biliyorsunuz bu tartışmalardan sonra dikkat ederseniz muhbirlik önemli bir zanaat haline getirildi demiştim geçen hafta. Gerçekten de muhbir vatandaşlar devreye girdiler. Ama en çok hangi illerde biliyor musunuz? İstanbul, Ankara, İzmir ve Eskişehir. Yani gezi olaylarında bu hükümetin kimyasını bozan, gençlerin en yoğun şekilde, halkın en yoğun şekilde sokağa çıkıp meşru demokratik tepkilerini kitlesel olarak ortaya koydukları illerde bu ihbarlar başladı. Muhbirler işbaşında. Demokrasilerde muhbirlik olur mu? Delikanlı raconunda böyle bir var mı? Hadi ben onun anlayacağı dille konuşuyum. Var mı delikanlılıkta böyle bir şey? İhbar, jurnalcilik, muhbirlik. Tam diktatör hiç kızma yok. Adını, sanını net koymak zorundayız. Biz söyledik herkes bize Sayın Genel Başkana yüklendi. Ama artık bütün dünya bu şekilde değerlendiriliyor. Bakın son yayınlanan uluslararası kuruluşların Türkiye’yle ilgili analiz raporlarına bakın bu mealde ifadelerle yüklü Başbakan için.

Değerli arkadaşlarım, burada bu baskınların demek ki amacı ahlak, maneviyat, şu, bu değil. Bunun amacı hala gezinin korkusunun hazret üzerindeki etkileri. Hala gece gece artık CHP’yi görmüyor herhalde rüyasında geziyi görüyor. Gezi ürküttü. Bu direniş ürküttü. Çünkü bundan sonra her kafasına eseni kendi partisi içerisinde gerçekleştirebilir ama Türkiye’de yapamayacağını görüyor.

Değerli arkadaşlarım, son olarak sizler soracaksınız. Biliyorsunuz Başbakan hafta sonunda Diyarbakır’a gidiyor. Barzani’de oraya gelecek. Yıllardır yurtdışında olan Kürt sanatçımız Şivan Perver’de gelecek İbrahim Tatlıses’le konser verecekler. Bir defa öncelikle şunu samimiyetle söylemek istiyorum. Hepimiz barışı, huzuru istiyoruz. Bu ülkede birlikte yaşama arzumuzu teyit ediyoruz. Birlikte yaşama irademizi koruyarak, birlikte yaşama irademizi tartışmaya açmadan hangi kökenden, hangi inançtan olursa olsun herkesin eşit hak ve hukuku paylaşan, eşit birer cumhuriyet yurttaşı olması arzumuzu altını çizerek söylüyoruz.

Kürt kardeşlerimizin bu mealde, bu meyanda demokratik bazı talepleri var. Bu taleplerin meşru zeminde silah terör şantajı olmadan meşru siyasi aktörlerle milletimizin önünde bütün kardeşlerimizin önünde açık, net tartışılmasını öteden beri savunuyoruz.

Burada Sayın Barzani’nin konumu, Suriye politikası, hükümetin değişen Irak politikası bütün bunlar hep iç içe bağlantılı. Umarım sürece iç siyaset boyutunda farklı tartışmalar getirerek bir seçin öncesinde ucuz başbakan hesaplarına kurban edilmeyen bir süreç olur. Bunu yine samimi bir şekilde ifade etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, Irak dedim bir eleştiri gelmişti hatırlıyorsunuz, Sayın Genel Başkanımız Irak hükümeti tarafından resmi bir ziyaret için davet edilmişti Irak’a. Eylül ayıydı anımsayacaksınız. Bağdat’ta merkezi hükümetle daha sonra o dönemde patlayan bombalar dolayısıyla Necef’e ve Kerkük’e gidememişti. Ama çeşitli dini liderlerle de hem Şii hem Sünni hem değişik etnik yapıların temsilcileri bu arada Türkmen kardeşlerimizin temsilcileriyle de görüşmeler yapmıştı.

Gitmeden önce Dışişleri Bakanlığından CHP’ye bir yazı gelmişti. Güvenlik yok, gitmeyin. Hatırlıyorsunuz değil mi? Nuri El Maliki hükümetin karşıtıydı. Çünkü hükümet Suriye’de mezhep temelli bir politikanın savunuculuğunu ve yürütücülüğünü üstlenmişti. CHP dinlemedi. Gitti. Demin dediğim görüşmeleri yaptı.

Şimdi CHP’nin açtığı kapıdan bize ne mutlu ki, Irak gibi kardeş bir ülke halkıyla Türkiye’nin tekrar dostluğunun pekişeceği adımları atabiliyorsunuz. Oldu mu size bir ders? O eleştiriler aklınızda değil mi? Biz kime karşıysak bizim düşmanlarımızla görüşüyor. Irak halkı Türkiye’nin düşmanı değildi. Senin politikalarının karşısındaydı. Bugün geldiğin noktada Suriye’deki tablo, pek yakında Esat’ın davetlisi olarak da Emevi Camiine gidip bir Cuma namazı kılarsın inşallah.

Süreç oraya gidiyor. Dışişleri Bakanının açıklamaları var televizyonda. Tüyler ürpertici. Biz hiçbir zaman diyor, hiçbir zaman mezhep temelli bir çatışmanın tarafı olmadık ki diyor, hiç kimseyi kollamadık ki diyor. El Kaide, El Nusra arka bahçeniz değil miydi sizin? Bütün bunları getirip Hatay üzerinden sınır boyunca Suriye’ye sevk eden siz değil miydiniz? Cebine parayı siz koymadınız mı? Kamplarda eğitimi siz vermesiniz mi? Orada akan kardeşkanının müsebbipleri arasına siz girmediniz mi? Çevir yanmasın. Neyse doğruyu bulunda hem Türkiye’ye hem Türkiye’nin komşularındaki yaşayan kardeş halklara daha fazla kan, zulüm olarak politika uygulamayın.

Değerli arkadaşlarım, benim haftalık değerlendirmelerim, tartıştığımız konular çerçevesinde bunlar. Sizlerin soruları olursa yanıtlayayım.

Soru: Barzani konusundan uzaklaşmadan Başbakan Erdoğan 2007 yılında katıldığı bir programda yaptığı bir yorum var. Kabile reisiyle görüşmem diye. Şimdi bir yan yana geliş söz konusu. Bu değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? İkincisi; Sosyalist Enternasyonal Genel Sekreteri Sayın Balbay’ı ziyaret etti. Balbay, genel af hiç kimseyi ayırt etmeden yapılacak bir af… Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir de Sarıgül konusunda Melih Gökçek’in bir iddiası var. Kılıçdaroğlu’nun kendisine Ankara Büyükşehir Beledi Başkanlığı önerdiği yönünde. Bu iddia doğru mu?

Haluk Koç: Üçüncüden başlayayım. En önemsizinden başlayayım. Önemsiz kişilerin sorduğu sorulara önemsiz yanıtlar vererek noktalayayım. Cevap verecek değerde dahi bulmuyorum.

İkinci sorunuza gelince; sadece tutuklu milletvekillerinin seçildikten sonra görev yapabilmeleriyle ilgili Anayasada bir ek madde bu değişiklik tartışmaları sırasında gündeme getirildi. Bu konuda diğer partilerin de görüş bildirmesi, netleştirmesi gerekiyor. Genel af boyutu çok kapsamlı şu anda gündem de olmayan bir konu.

Birinci soru; Başbakanın sözleri. Başbakandır, ne söylese yeridir. Yani daha önce söyledikleri daha sonra AKP kongresinde Barzani’yi konuk etmeleri değil mi hatırlıyorsunuz? O günün şartlarına göre Başbakan karşısındaki herkesi demin tarif ettiğim ruh halini hatırlıyorsunuz. O çerçeve içerisinde dünyaya düzen veren her siyasi gelişmenin otoritesi, her şeyin yönetici, her şeyin yönlendirici konumunda hissettiğinden o döneme dönük ifadelerini kullanır, ondan sonrada onlar diplomasi de unutulmaz. Satırda kalır ve günü geldiğinde tekrar ilişki kurmak ya da ilişkiyi ilerletmek gerektiğinde o satır aralarından onlar çıkartılarak belli bir mesafe olarak masaya konur.

Onun için Başbakanın dün ne söylediği, bugün ne söylediği, yarın ne söylediği önemli değil. Çünkü her dakika değişen, yanardöner sözler. Barzani konusunda da daha önce ifade ettikleri, hafta sonunda ifade edeceklerini de yan yana koyarsanız temel çelişkiler ortaya çıkmış olur. Bu şekilde söyleyeyim.

Üçüncü sorunuzu önemsiz bulduğum için yanıtlayamadığımdan kusura bakmayın.

Soru: Dershanelerin kapatılması bu eğitim-öğretim yılının sonunda yeninden gündeme geliyor ve artık kesinleşti gibi. Siz nasıl bakıyorsunuz?

Haluk Koç: Buna grup başkanvekillerimiz, Eğitim Komisyonunda arkadaşlarımız bu konuyla ilgili bir düzenleme geldiğinde görüşlerini ifade ederler. Biz eğitim sisteminin bu dönemde Türkiye’de en çok zarar gören konulardan bir tanesi olduğunu düşünüyoruz.

Yani özet olarak söyleyeyim; eğitim dershaneler boyutu da genel müfredat programı eğitim birliği ilkeleri boyutu da dikkate alındığında çağdaş bilimsel eğitim olmaktan çıkartılmış tam tersine hurafelere dayalı, temel eğitimin genç kızlarımızı bilhassa çok erken yaşta eğitimden kopartan, üretimden kopartan, hayattan kopartan bir süreç içerisinde geliştiğini görmüştür. Bunun en büyük sıkıntısını 6 yaşında çocuğu olan aileler çekiyor. Bir de ilk dört yılı bitirdikten sonra ne yapacağını şaşıran aileler çekiyor.

Sistem son derece sıkıntılı. Yani eğitim, sağlık, sosyal güvenlik bu sistemlerin mutlaka yeni baştan ele alınması gerekiyor Türkiye’de. Çok önemli bir restorasyon dönemi gerekiyor. Hem temel değerler konusunda hem demin söylediğim gibi temel politika konularında Türkiye’nin epey bir tamirat dönemine, demokratik tamirat dönemine ihtiyacı var. Umarım önümüzdeki seçimlerde Başbakanın hezeyanlarının sandıkta sınırlandırılacağı bir seçim sonucu karşımıza çıkar. Biz kendi üzerimize düşen görevi bu konuda yapacağız. Yurttaşlarımda eminim tüm yaşadıklarından bir sonuç çıkartarak bu yönde tavır geliştirirler diye düşünüyorum.

Soru: Daha önce merkez sağda görev yapmış kişilere bir çağrı var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? İkinci sorumda, dün MYK’da Sabri Erbakan’ın partiye üyeliği konusunda bir gelişme yaşandı mı?

Haluk Koç:  Sayın Sabri Erbakan partiye 12.maddeden üyelik teklifiyle getirildi ve MYK’dan da oy birliğiyle CHP üyesi olarak çıktı. CHP bir kitle partisidir.

Sorunuzun ilk bölümüne gelince; bakın çok kısa bir siyasi tarih gezisi yaparak uzatmadan cevaplandıracağım. Türkiye’de iki ana damar vardır siyasette biliyorsunuz. Bunlar İttihat Terakki, Hürriyet İtilaf yani o çizgilere kadar dayanır. Cumhuriyetin şekillenmesiyle daha sonra demokrat partiye daha sonra Adalet Partisine kısmen ANAP’a aktarılmıştı. Ama tam AKP’ye geçmedi. AKP daha farklı. AKP’nin AKP’ye oy veren yurttaşlarımı ya da görev yapan milletvekili arkadaşlarımın çoğunu kast etmiyorum. AKP’nin Başbakan nezdindeki yönetici kadrosunu işaret ediyorum.

Yani bu ülke Kurtuluş Savaşı verip siyasi ve dini iradesini İstanbul’da bir İngiliz komutanına teslim edenlere de karşı da mücadele etti. Sadece dışarıdan gelenlere değil. Başbakanın siyaset çizgisi Türkiye’ye hasmane bir takım değerlendirmeleri, yakın tarihimizden husumet çıkartma gayretleri sürekli olarak o dönemde yaşasaydı o çevrenin önemli adamlarından biri olurdu tespitini yaptırmamıza yetiyor.

Onun için Başbakanın cumhuriyeti bu millet kurdu, evet bu millet kurdu. Hiç şüphe yok. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde bu millet kurdu. Ama demin söylediğim gibi sadece dışarıdan gelenlere karşı değil. İçeride de o teslimiyeti sergileyenlere, işbirlikçilerine karşı kurdu.

Şimdi o çağrının anlamına gelelim. Bahsettiğiniz merkez sağda siyaset yapmış kişiler. Cumhuriyetle bir problemleri yok. O damardan uzaklar. Onu söylemeye çalışıyorum. Yani 90 yıl sonra daha doğrusu 1950 sonrasında, 46 sonrasında şimdi aynı nehirde temel değerler üzerinde buluşmanın gerekliliği ortaya çıktı.

Siz bana basit bir siyaset sorusu sordunuz. Ben size biraz yakın siyasi tarih izdüşümüyle cevap verdim. Onun için ben bunu çok doğal karşılıyorum. Daha önce Doğruyol Partisinde, Anavatan Partisi… Onların var mı cumhuriyet bir problemi? Türkiye’nin bugün yaşadığı, yaşatmak istediği temel değerlerle ilgili bir sorunları var mı? O zaman bu şekilde Türkiye’ye dönük taleplerini uygulamalarıyla, sözleriyle, tavırlarıyla, siyasetiyle ortaya koyan bir kişiye karşı şu anda CHP içerisinde güç birliği yapmanın gerekli olduğunu ben de görüyorum ve Sayın Genel Başkanın çağrısına da yürekten katılıyorum.

Bir kerede sözcü olarak ben ifade ediyorum. Daha önce merkez sağda görev yapmış, temel değerlerle hiçbir sorunu olmayan, gerçekten artık yeter bu düzen bu karanlık bitsin diyen, sosyal devlet gerekli diyen herkesi birlikte siyaset yapmaya çağırıyoruz.

Bu arada solu umutmuş değiliz. Sol damar önemli.  Yani emeğin hakkını savunan, kardeşlik, dayanışma, sevgi, üreten bir Türkiye ürettiğini hakça bölüşen bir Türkiye özleminde bulunan, gerçekten demokrasi, özgürlük savlarını ileri süren temel sol değerlere sahip kardeşlerimizle de zaten çoğuyla birlikteyiz, hep beraber bu bir çeşit faşist yapıya karşı mücadele etmek zorundayız.

Listeyi bilmiyorum. Çağrı açık. Çağrı olduğuna göre herhalde muhatapları da vardır.

Soru: BDP ya da HDP ile bir ittifak söz konusu mudur?

Haluk Koç: Şu anda gündemimizde böyle bir şey yok.

Soru: Merkez Bankası Başkanının dolar kurunun sabitlenmesi ile ilgili bir açıklaması oldu. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Suriyeli göçmenler bu mülteciler artık Ankara’da dahi fazlalaştı. Bunlar hakkında düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Haluk Koç: Suriyeli mültecilerle ilgili İnsan Haklarında sorumlu Sayın Genel Başkan Yardımcımız başkanlığında bir heyet bütün illerde bir değerlendirme çalışması yapıyorlar.

İlk soruya gelince; tabi değerli arkadaşımın sorduğu soruyla önemsizlik noktasında bağdaştırmak istemiyorum. Aynı kefeye koymak istemiyorum Sayın Merkez Bankası Başkanını. Ama yılsonunda dolar kuru 1.092’de sabitlenecek diyen ve bugün 2.005’i geçen dolar kurunun bu şekilde yorumunu yapan kişinin sözleri bundan sonra hep tartışmalıdır. Siyaseten de tartışmaya açık sözlerdir. İnandırıcılığı bakımından.

İyi çalışmalar diliyorum.”

Anahtar Kelimeler
    Perşembe, 14 Kasım 2013 19:19

Bağlantılı Konular