“Demokrasi kılıfı içinde andımızı da kaldırdılar”

Kemal Kıçdaroğlu'nun konuşmasının tümü:

Değerli yol arkadaşlarım, bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım; Türkiye’nin hangi koşullarda olduğunu, hangi koşullarda mücadele ettiğimizi üç aşağı beş yukarı hepimiz biliyoruz. Az önce partimize yeni katılımlar oldu. Sayın Birgit bir sözcü olarak, en kıdemli sözcü olarak kısa bir konuşma yaptı. Vurguladığı temel noktalardan birisi şu: Geçmişte yaşanan bazı olumsuzlar –ki, onları hizip olarak adlandırdı- partide bölünmelere yol açtı. Yeni bir anlayışı egemen kılmaya çalışıyoruz. Hiç kimsenin farklılıklardan ötürü partiyi bırakıp gitmesini istemiyoruz. Herkes bu çatının altında olmalı. Seçimlerde de aynı şeyi söyledik: “CHP varsa herkes için var” dedik. (Alkışlar) Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi demokrasinin güvencesidir, varlığımızın güvencesidir, çocuklarımızın güvencesidir, sanayicinin güvencesidir, çiftçinin güvencesidir, demokrasinin güvencesidir Cumhuriyet Halk Partisi budur.

Geçmişte yaşanan bölünmeler bize güç kaybettirdi. Ankara, İstanbul büyükşehir belediyelerini böyle kaybettik. Bizim bölünme lüksümüz yok, beraber olmak zorundayız, beraber mücadele etmek zorundayız. 11 yıldır ülkeyi bir kişi yönetiyor, bir parti değil, bir kişi yönetiyor. Her şey onun iki dudağı arasına kilitlenmiş durumda. Demokrasi 11 yılda büyük bir açık verdi. Ciddi bir demokrasi açığımız var. Bunu telafi etmemiz lazım, gidermemiz lazım. Bize bir görev düşüyor. Onun için bizim birlik ve güç olmamız gerekiyor, bir arada olmamız gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, ülkelerin demokrasi karnesi belirlenirken beş parametreden yola çıkılır. Özgür ve adil seçim var mı yok mu o ülkede, ona bakılır. Vatandaşın özgürlükleri nedir, böyle bir özgürlük sınırlaması var mıdır yok mudur, ne kadardır, buna bakılır. Devletin yurttaşla ilişkilerine bakılır, devletin fonksiyonlarına bakılır. Politik katılım nedir; yurttaş, sadece sandığa gidip oy kullanıyor ve ondan sonra bir köşeye mi itiliyor, yoksa hayatın her alanında politik olarak katılımları yoğun mu yurttaşların, buna bakılır ve politik kültüre bakılır. Türkiye’de yapılıyor bu. İki yılda bir ölçülüyor. 2012 karnemiz şu: Türkiye dünya ülkeleri arasında 88. sırada. Demokrasiyi, melez demokrasi olarak tanımlıyorlar, hibrit demokrasi diyorlar. Yani bizim ülkemizde demokrasi yok diyorlar. Uluslararası kuruluşların bizim için öngördüğü kural budur. Kusurlu bir demokrasi, eksik bir demokrasi, yurttaşına güven duymayan bir demokrasi anlayışımız var.

Şunu bütün içtenliğimle ifade etmek isterim ve bütün yurttaşlarımın bunu görmesini isterim: Demokrasimiz tehlikededir. Çocuklarımıza özgürlüğü sınırsız bir yaşam sunmalıyız biz. Demokrasisi güvence altına alınmış bir hukuk sunmalıyız biz. Ama gittikçe zemin kaybeden bir yapımız var. Bu yapıyı pompalayan, besleyen 12 Eylül rejiminin çıkardığı darbe hukukudur. Darbe yasalarının Türkiye’ye getirdiği böyle bir olumsuz tablo var. Darbe yasalarına karşı bizim ciddi bir mücadele vermemiz gerekiyor ama darbe yasalarının savunucusu bugünkü iktidardır. “Ben bu yasaları savunuyorum ve bu yasalara bağlı kalacağım” demektedir. Zaman zaman sıkıştığında “Bunları biz getirmedik” Sen getirmedin ama sen sahipleniyorsun. Sen sahipleniyorsan senin getirip getirmemen önemli değildir.

Değerli arkadaşlarım, biz hem demokrasi tehlikede diyeceğiz hem ayrışacağız; böyle bir lüksümüz yok. Demokrasi tehlikede ise ayrışmayacağız, güçlerimizi birleştireceğiz ve yurt sathına dağılıp demokrasimizin güçlenmesi için çaba harcayacağız. Bize düşen, partilere düşen, ülkesini seven yurttaşlara düşen temel görev budur değerli arkadaşlarım.

Bunlar demokrasiyi tramvaya benzeterek yola çıktılar. “Amacımız demokrasi değildir” diyerek yola çıktılar ve güçlendiler. Dini siyasette kullandılar, etnik kimliği siyasette kullandılar. Bugün Türkiye’yi ciddi bir ayrışma noktasına getirdiler.

Değerli arkadaşlarım, her siyasetçinin düşüncelerini özgürce ifade etmesinden yanayız. Düşünceyi ifade etme özgürlüğünün sınırlandırılmasını da istemeyiz. Ama istediğimiz bir kural daha var: Siyasetçi halkına doğruları söylemeli. Eğer doğruları söylemeyip halkını kandırıyorsa, o zaman demokrasinin önünde ciddi bir engel var demektir. Neden? Eğer doğruları söylememeyi medya aracılığıyla, güçlü bir medya aracılığıyla geniş kitlelere aktarıyorsa ciddi bir sorunumuz var demektir değerli arkadaşlarım.

Sık sık kullandığım bir cümle var “Yalancıdan Başbakan olmaz” diye. (Alkışlar) 30 Eylülde bir paket açıkladılar, 30 Eylül paketi. Güzel ambalajladılar, kılıfını güzel yaptılar, adına “Demokrasi Paketi” diye milletin önüne koydular. Gazeteler, büyük manşetler, televizyonlar akşam 24 saat haberler, yorumlar vesaire, “Olağanüstü bir Demokrasi Paketi önümüze konuldu” diye. Konulan paketin demokrasiyle ilgisi olmadığını, demokrasi ile bu paketin yan yana getirilmesinin bizatihi ciddi bir ayıp olduğunu ifade ettik. Neden bunun bir demokrasi paketi olmadığını da söyledik.

Demokrasi kılıfı içinde Andımızı da kaldırdılar, ilköğretimde Andımız yok. Efendim neymiş: “Bu soğuk savaş dönemlerinin Andıymış, 1933’te yazılmış…” Birinci yalan. 1933’te “Soğuk Savaş” diye bir kavram bile yoktu. 1941 dönemlerinin, 1947-1997 dönemlerinin kavramıdır siyasette soğuk savaş. Sovyetler Birliğinin yıkılmasıyla soğuk savaş kavramı da büyük ölçüde gitmiştir.

İkinci büyük yalan: “Efendim, çocukları formatlıyorlar bununla…” Ne öğretiyorlar çocuklara? Doğruluğu öğretiyorlar. “Efendim, doğruyum dediniz de ne oldu? Gitti yolsuzluk yaptı.” Kendisini tanımlıyor aslında. (Alkışlar)

İlk öğrenimin ne olduğunu bilmiyoruz. İlköğrenim, çocuklara birlikte olma öğretilir, beraber olma öğretilir, özelliği budur. Birlikte olacaksınız, beraber olacaksınız. Ayrışma değil, beraber olmanın kuralları öğretilir, evrensel kurallar öğretilir. Ne öğretilir? Kırmızı ışıkta duracaksın deriz ilköğretim öğrencisine. Onun inancı, kimliği, rengi vesaire hiç önemli değil, ama kırmızı ışıkta durmayı öğrenecek bu çocuk.

Doğru durmak… “Doğruyum…” Allah aşkına, çocuğa doğru öğretmeyi, “Doğrusun” demeyi ya da “Doğru ol” demeyi öğretmek ne zamandan beri formatlama oluyor? Çocuğun babası “Oğlum doğru dur, kızım doğru dur” der, dedesi öyle söyler, komşusu öyle söyler, öğretmeni öyle söyler, alışveriş yaptığı esnafı öyle söyler. Sizin çocuğa “Doğruyum” demekten alıp veremediğiniz nedir?

“Çalışkanım…” Ne alıp veremediğiniz var? Yani çocuk çalışmayı öğrenecek. Bunu da yasaklıyorsunuz. Niye yasaklıyorsunuz? Daha buna benzer uzar gider bu. Ama asıl yasaklamak istediği şu: “Türküm…” Bunu söyleyemiyor! Bir sürü kılıf uyduruyor. Ya, yiğit adam ol. Daha doğrusu adam ol kardeşim, neyi yasaklamak istiyorsan çık milletin önüne “Ben Türk sözcüğünü yasaklıyorum” de mesele bitsin. Senin kimliğini….. neyi yasaklıyorsun sen! Doğruyumdu, çalışkandı, formattı… E, o zaman “1933’lerden kaldı bu” diyor. İstiklal Marşı ne zamandan kaldı? 1921’lerden. E, çocuklarımızı bıraktık, hepimiz İstiklal Marşı okuyoruz, yani şimdi biz toplumu mu formatlıyoruz? Ne ilgisi var bunların? Bu gerçekleri bütün yurttaşlarımın bilmesini istiyorum. Halkına yalan söyleyen bir Başbakandan o topluma hayır gelmez; herkes bunu bilsin. (Alkışlar)

Kaldı ki, kalkıp gencecik çocuklara “Kininizi unutmayın” diye mesaj veriyorsun. İlköğretimde çocuklara ne diyorlar? Doğru olacaksın, çalışkan olacaksın, ülkeni seveceksin, Atatürk’ü seveceksin… Bunu öğretiyorlar, ne var bunda!

Değerli arkadaşlarım, bizim önümüze konulan paket bizim anladığımız anlamda bir demokrasi paketi değil. Önümüzdeki süreç içinde seçime gidiyoruz. Adalet ve Kalkınma Partisinin seçim paketidir bu. Herkesin bunu böyle bilmesi gerekir.

Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz demokrasiyi savunduk, özgürlüğü savunduk. Demokrasi nasıl gelir, nasıl derinleşir, demokrasi nasıl kökleşir; bunun kurallarını da ortaya koyduk.

Bir, dedik ki: Sen bu ülkede yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını getiriyor musun? Demokrasi budur. Getiriyor musun? “Hayır” Getiriyorsan biz her türlü desteği vereceğiz. Yargıyı siyasetten arındıralım. Yargı bağımsız olmalı, yargı tarafsız olmalı. Bununla ilgili olarak anayasal kurallar başta olmak üzere her türlü desteği Cumhuriyet Halk Partisi olarak vermeye hazırız. Bunu ifade ettik. Pakette var mı bu? Öyle bir şey yok. Yargı kimin emrinde? Siyasi otoritenin emrinde. O zaman bu pakete demokrasi paketi denemez.

Bakın değerli arkadaşlarım, yargının bağımsızlığını yitirdiğinin en somut örneği Deniz Feneri davasıdır. Kurban paralarını yiyenler ödüllendirildi. Zekât paralarını yiyenler ödüllendirildi, onların sırtı sıvazlandı. Savcılar yargılandı, hırsızlar beraat etti; olacak şey değil! Yargının bağımsız olmadığı bir ülkede demokrasi olmaz. Gezi Eylemleri olayında savcılar dava açıyorlar, açabilirler. Ama işin bir başka garip yönü çıktı ortaya: AKP İstanbul İl Başkanı Savcılığa müracaat ediyor, diyor ki: “Gezi Davasından bana bir fotokopi ver” Nasıl oluyor bu arkadaşlar? Müdafinin, avukatın bile alamadığını siz AKP İl Başkanlığına neye göre teslim ediyorsunuz? Peki, bu konuda Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bir şey yaptı mı? Henüz bilmiyoruz ve bekliyoruz o Savcı hakkında neler yapılacak.

Değerli arkadaşlarım, demokrasilerde özel yetkili mahkeme olmaz, özel görevli mahkeme olmaz, sıkıyönetim mahkemeleri olmaz, devlet güvenlik mahkemeleri olmaz. Defalarca söyledik: Gel kardeşim, demokrasiyi mi getirmek istiyorsun, çağdaş demokrasi mi istiyorsun? Gel özel yetkili mahkemeleri kaldıralım… “Hayır, bunlar görevlerini sürdürecek” diyor. Bu mahkemelerin verdiği kararları yeniden açalım, 2006’dan bu yana, “Hayır, bunlar aynen devam edecek” diyor.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye eğer kirlilikten arınacaksa yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla arınır. Tipik bir örnek vereceğim: Bu özel yetkili mahkemeleri, eski sıkıyönetim mahkemelerini hepiniz bilirsiniz ve bu toplum vicdanındaki en derin yaralardan birisidir. 17 yaşındaki Erdal Eren’in yaşını büyüttüler mahkeme kararıyla ve yine mahkeme kararıyla idam ettiler. Buna siz mahkeme mi diyeceksiniz!.. (Alkışlar)

Millî irade diyoruz, her yerde millî irade. E güzel, millî irade ise, millî iradenin seçtiği milletvekillerinin hapiste ne işi var? Hem demokrasi diyeceksin hem halkın seçtiği milletvekilleri hapiste olacak! Önce dönüp bir kendisine bakması lazım. Sen milletvekili olamıyordun, savcılıktan temiz kâğıdı bile alamıyordun. Önün açıldı, demokrasi adına. Şimdi geldin demokrasiye ihanet ediyorsun. “Efendim, onlar olmaz.” Niye onlar olmaz? Seni seçen oylar millî irade de o milletvekillerini seçen oylar gayrimillî irade mi? Onlar bu ülkenin yurttaşı değil mi? On binlerce kişi oy vermedi mi? Hayır, onlar olmaz…

Herkesin bilmesi ve düşünmesi lazım, özellikle aydınların, hep bardağın dolu tarafını görmeye alışkın olan aydınların. Aydın dediğiniz kişi bardağın boş tarafını gören kişidir. Düşünceyi açıklamak; var mı bu pakette öyle bir şey? Düşünceyi açıklamanın özgürleştirildiği bir düzenleme var mı? Hayır, yok. Aydınlar hapiste, yazarlar hapiste, gazeteciler hapiste, akademisyenler hapiste. Neymiş? Demokrasi geliyormuş ülkeye. Peki bunlar tahliye olacak mı? Hayır, tahliye olmayacaklar.

Değerli arkadaşlarım, kalem tutanla elinde silah tutanı aynı kefeye koyarsanız böyle bir tablo çıkar ve bu tablonun adı demokrasi değildir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşleri… Darbe Anayasası’ndan okuyayım arkadaşlar, defalarca okudum ama bir kez daha okuyayım. Darbe Anayasası’nda, Kenan Evren Anayasası’nda şöyle diyor 54. madde: “Herkes önceden izin almadan silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.” Darbe Anayasası bile bu hakkı teslim etmiş. Siz Darbe Anayasası’nın gerisine düşmüşsünüz. Gösteri yapmak isteyen, toplantı yapmak isteyen, silahı yok, saldırı yok, elinde karanfil var, elinde kitap var, polis copuyla üstüne gidiyorsunuz. Bunu engelleyen bir düzenleme var mı? Hayır, bunu engelleyen bir düzenleme yok. Paketin adı ne? Birilerine göre Demokrasi Paketi; hiç ilgisi yok.

Değerli arkadaşlarım, Uluslararası Af Örgütü var, 150’den fazla ülkede 3 milyonun üstünde üyesi var. En son raporlarını yayınladılar Gezi Parkı olayları dolayısıyla. Raporun konusu şu değerli arkadaşlar: “Gezi Parkı Eylemleri. Türkiye’de toplanma özgürlüğü hakkı şiddet kullanılarak engelleniyor.” Ve raporda, acıdır ama şu ifadeler var: “Polisin yaygın ve sistematik bir şekilde şiddet uygulamasına rağmen yetkililer polisin müdahalesini övmeye devam etti.” Yanlış mı? Doğru. “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, uluslararası toplumun polis şiddetinin dizginlenmesi konusundaki çağrılarına kulağını tıkadı.” Doğru mu? Doğru. “Aksine, daha cüretkâr bir biçimde polisin daha fazla güç kullanacağını söyledi ve polisin gösterilere müdahalesini destan yazmak olarak niteledi.” Değerli arkadaşlarım, 7 gencimiz hayatını kaybetti, vesaire, vesaire, hepimiz biliyoruz.

Toplantı ve gösteri özgürlüğünü Anayasal güvence altına aldınız, bu özgürlüğü insanların daha rahat kullanabilmesiyle ilgili bu pakette bir düzenleme var mı? Herhangi bir düzenleme yok.

Öğrenciler, tutuklu öğrenci ayıbı. En son Adalet Bakanlığının yaptığı açıklama: 2.776 öğrenci şu anda hapishanelerde, 2.776 öğrenci.

Puşi takan çocuğu hapse attık. “Parasız eğitim istiyorum” diyen çocuğu hapse attık. Peki, bu pakette bunu engellemeye yönelik bir düzenleme var mı? Herhangi bir düzenleme yok. Paketin adı ne? Topluma ne diye sunuyorlar? Demokrasi Paketi.

Değerli arkadaşlarım, 7 milletvekili hapiste, az önce ifade ettim, halkın oylarıyla seçildiler. Bu milletvekillerinin serbest bırakılmasına ve yine Parlamentoda gelip görev yapmalarına ilişkin bir düzenleme var mı? Hiçbir düzenleme yok. Hapishaneler artık doldu taşıyor. 2003-2013 arasında 5.600 işkence vakası var, 5.600 işkence vakası. Sıkıyönetimde bile bu kadar olmamıştı. Pozantı-Şakran Cezaevinde küçük çocuklara tecavüzler var. Sıkıyönetim dönemlerinde bile bunlar olmamıştı. Uludere olayını saymıyorum. Tezkere geliyor, yeniden izin istiyorlar; Parlamento izin verdi, sen gittin kendi vatandaşlarını öldürdün.

Değerli arkadaşlarım, asıl üzerinde duracağımız nokta: Yüzde 10 seçim barajı. Kim getirdi? Kenan Evren ve arkadaşları. Şimdi önümüze üç seçenek koyuyorlar, “Üçünden birini seçeceksin” diyorlar. 4. seçenek? Olmaz. Hani demokrasi vardı, hani bizim düşüncelerimiz vardı, hani biz söyleyecektik? Olmaz… Yüzde 10 seçim barajı diktaya yol açtı, diktatöre yol açtı, kapıları sonuna kadar açtı. Örnek vereceğim size değerli arkadaşlarım. 2002 yılında yüzde 34 oy aldılar; Parlamentonun yüzde 66’sına egemen oldular. Yüzde 34 oy, milletvekili yüzde 66. 2007: Yüzde 47 oy aldılar, Parlamentoda yüzde 62 çoğunluğu elde ettiler. 2011: Yüzde 49 oy aldılar, Parlamentonun yüzde 59’una sahip oldular. Hani millî irade, nerede bu millî irade?

Milletvekillerini de çıkardık. 2002’de yüzde 34 oya karşın yüzde 66 Parlamento egemenliğine sahip olmuşlardır. 178 milletvekili fazladan çıkardılar, 178 milletvekili. 2007’de 83 milletvekili fazladan çıkardılar. 2011’de 57 milletvekili fazla çıkardılar. Son seçimde bizim 33 milletvekilimiz AKP sıralarında. Aldığımız oyun karşılığı milletvekilini çıkaramadı. Kim yaptı bunu? Darbeciler yaptı. Kim sahip çıkıyor? Yine darbeciler, yani demokrasi darbecileri yani Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları sahip çıkıyor.

Değerli arkadaşlarım, yine bu Demokrasi Paketinde faili meçhulleri aydınlatacak, faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasında zaman aşımını kaldıracak bir düzenleme var mı? Hayır, yok. Bu da bizim önümüzde ciddi eksikliklerden birisi. 10 yılda 121 faili meçhul cinayet var. Herkesin bunu bilmesini isterim; başta Hrant Dink olayı. Ne demişti Erdoğan? 20 Ocak 2012: “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Hrant Dink’in davası hiç kimsenin endişesi olmasın, geçmişte olduğu gibi, Ankara’nın derin dehlizlerinde kaybolmaz, kaybolamaz. Türkiye artık eski Türkiye değil…” Türkiye artık eski Türkiye’den de geri, herkesin bunu bilmesi gerekiyor. Kayboldu gitti… (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, yine bu dönemde sıkıyönetim dönemlerinde olmayan uygulamalara başvuruldu: Gizli tanık. Nerede ipten kopan adam varsa gizli tanık yaptılar. İki değerli kitap yayınlandı bu konuda. Sayın İlhan Taşçı’nın ve Sayın Hikmet Çiçek’in iki kitabı. Her vatandaşımın okumasını isterim, tam bir facia. Yargıyı baskı altına alan, yargıyı yönlendiren, yargıyı şekillendiren bir uygulama. Bunu kaldıran bir düzenleme var m ı? Hayır, bunu kaldıran bir düzenleme de söz konusu değil.

Değerli arkadaşlar, basın özgürlüğü demokrasinin olmazsa olmazıdır. Basın özgürlüğü ile ilgili olarak herhangi bir düzenleme var mı? Hiçbir düzenleme yok. Basını özgür olmayan bir ülkede demokrasi olur mu? Demokrasi olmaz. O kadar ileri gittiler ki, herhangi bir gazeteye Tasarruf Mevduatı Sigorta aracılığıyla el koyabilirsiniz, bütün yandaşlarınızı oraya koyabilirsiniz. Sabahtan akşama kadar onlar Anamuhalefet Partisi aleyhine yayın yapabilirler ve bunun adı demokrasi olur.

Medya konusunda ciddi sorunlarımız var. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü; uluslararası bir kuruluş. Basın özgürlüğü konusunda bir araştırma yapmış, 2002: Türkiye dünyada 99. sırada. Bugün 2013, 99. sıradan 154. sıraya gerilemişiz. Medya özgürlüğü budur. Neden bizde demokrasi yok? Neden demokrasi açığı var? Nedenleri bu değerli arkadaşlarım.

Türkiye’nin, dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi olduğunu da bunlar söylüyorlar. Hapishanelerinde gazeteci olduğu zaman o ülkede demokrasiden söz edemezsiniz.

YÖK: 12 Eylül ürünü. Kaldırma konusunda iktidarın bir düzenlemesi var mı? Hayır, yok. Bir önerisi var mı? Yok. Darbe hukukuna yapıştılar ve onunla yollarına devam ediyorlar.

Biz demokrasiyi her alanda savunduk. Sadece ülkemizde değil, çevremizde de demokrasiyi savunduk ve demokrasiyi savunmada önemli adımlar attık, bütün bunları ileri sürdük, gazetelere ilan verdik. Ve bir şey daha da söylüyoruz biz: Bizim yurt dışında çalışan milyonlarca işçimiz var, çalışanımız var, orada görev yapan akademisyenimiz var, o insanlar oy kullanıyorlar. Onların Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsilcileri var mı? Hayır, yok. Niye yok? Demokrasi sadece bizim için mi? O insanlarımız için de demokrasi yok mu? Onların temsilcileri niye Parlamentoya gelmiyor? Neden Türkiye’de Parlamentoda yurt dışında çalışan işçilerin derdini o insanlar anlatmıyor? Biz bunu da savunuyoruz, bunu da istiyoruz. Yurt dışında çalışan işçilerimizin Parlamentoda temsilcileri olsun.

Mayınlı arazilerin köylülere dağıtılması bizim isteğimiz, biz arzu ediyoruz, her yerde söylüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, son bir konu: Demokrasilerde devlet halkın denetimine açıktır. Halk devleti denetler. Bizde tam tersi oluyor, devletin halk üzerinde baskısı var. Devletin halkı denetlediği rejime demokrasi denmez. Halkın devleti denetlediği rejimin adı demokrasidir, özgürce denetleyecek bunu.

Sayıştay raporları gelmez, halk korkudan sesini çıkaramaz, halkın devleti denetlemesi bir tarafa, ülkenin Başbakanı çıkar: “Siz birbirinizi denetleyin, komşunuzu ihbar edin” der. Ve bu kişinin demokrasi paketi getirdiği alkışlarla kabul edilir. Bu tam bir Aziz Nesin’lik olaydır değerli arkadaşlarım.

Demokrasilerde halkın denetimi önemli. Devleti demokratikleştirdiğiniz zaman o ülkeye demokrasi gelir. Yurttaş sokakta en az polisle muhatap olduğu zaman, askerle muhatap olduğu zaman o ülkede demokrasi güçlü demektir. Ama siz tek parti devleti oluşturdunuz. Başbakan öyle konuşur, bakanları öyle konuşur, valileri öyle konuşur, savcıları öyle hareket eder, yargıcı öyle karar verir; sistem böyle tek parti devleti olur. Tipik bir örnek vereceğim size değerli arkadaşlarım. Eskişehir’de genç bir çocuğumuz sopalarla ve tekmeyle öldürüldü. ^”Görüntüler yok” denildi, sonradan görüntüler bulundu. Öldürüldüğünün ertesi günü sözde bir vali, Eskişehir Valisi… Kusura bakmasın ama vali demek için elli dereden su getirmek lazım, onun valilikle falan da ilgisi yok… (Alkışlar) “Efendim, bazı gruplar arkadaşlarına zarar verir ve sonra da onu Hükümetin üstüne atarlar.” Diyor. Yani o gencecik çocuğu arkadaşları öldürdü demek istiyor. Evet, Ali İsmail Korkmaz.

Sonra? Bir gazeteci arkadaşımız kararlılıkla bu olayı takip etti, İsmail Saymaz. Olaylar ortaya çıktı, görüntüler ortaya çıktı. Çıkıp bu sözde vali bir cümle bile edip özür dilemedi. Olayı ortaya çıkan, takipçisi olan gazeteciye bir e-posta ile sitemini gönderdi. Sitemi şöyle değerli arkadaşlarım:

“Oğlum İsmail, yine rahat durmuyorsun –gazeteciye söylüyor- bir daha aynı şekilde yorum yaparak bu konuyu işlersen sen adi ve şerefsizsin.” diyor. Kusura bakmayın, bu sözler bana ait değil, bu devletin valisine ait, AKP’nin valisine ait, Recep Tayyip Erdoğan’ın valisine ait. Bunu söyleyen bir vali asla o koltukta bir saat bile oturamaz, bir saat bile… (Alkışlar)

Bırakın diğerlerini, bir gazeteciye “Adi ve şerefsiz” diyen bir vali, valilik koltuğunda oturamaz. Ama ne dedi Recep Tayyip Erdoğan, onu da aynen okuyorum: “Sayın Vali iyi bir arkadaşımızdır.” dedi. Ne diyeyim? Ne söylenir bunun üzerine? Ne söylenir Allah aşkına? Bizde güzel bir atasözü var: Arkadaşını söyle kim olduğunu söyleyeyim diye. Daha ne söyleyeyim… (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bugün partimize bazı katılımlar oldu. Önümüzdeki süreçte çok daha fazla yurttaşımız gelip Cumhuriyet Halk Partisine üye olacak. Bazı kanaat önderleri gelecek Cumhuriyet Halk Partisine üye olacak. Çünkü ülkenin iyi yönetilmediğini her yurttaş biliyor. Ekonomi iyi değil; gidin sanayiciye sorun. Çiftçi iyi değil; gidin sorun. Ayçiçeği üreticisinin ağzını bıçak açmıyor. Her şeye zam geldi ama fiyatlar düştü. Bunu anlamakta zorluk çekiyorlar. Biz anlamakta zorluk çekmiyoruz. Cebini düşünen bir adam halkın cebini düşünür mü? Kendi cebini doldurmayı, siyaset yapmak sanan bir adam halkın cebini düşünür mü? Düşünmüyorlar.

Yurttaşlarımın bilmesi lazım: Dış politika iyi yönetilmiyor, dış politikada ciddi sorunlarımız var. Komşusunu çalabileceğimiz bir kişi bırakmadılar, bir ülke bırakmadılar. İç politikada yine müthiş bir kamplaşma var. Yeniden ama yeniden huzur içinde yaşadığımız bir Türkiye’yi inşa etmek zorundayız. Yeniden ama yeniden bu topraklara barışı ve sevgiyi getirmek zorundayız. Yeniden ama yeniden birbirimizi kucaklamak zorundayız. Ayrışmayı değil, beraber olmayı, kavgayı değil barışı dillendirmeliyiz. Bu topraklara huzur gelmeli. Bu topraklara huzuru Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları getirdi… (Alkışlar) Bu topraklara barışı da onlar getirdiler, “Yurtta barış dünyada barış” dediler. Hiç kimseyle kavga etmediler. Barışın bütün coğrafyada egemen olmasını istediler. Cumhuriyeti kurdular, halka güvendiler, “Beraber olalım” dediler, “Beraber ülkeyi yönetelim” dediler, “Halkın oyu önemlidir” dediler, “Halkın görüşü önemlidir” dediler ve birinci devrime imza attılar.

Sonra? Rahmetli İnönü 1946’da çok partili hayatı getirdi. “Fikirler çarpışsın” dedi, “Ülkeyi kim daha iyi yönetirse, halka gidelim halk karar versin ve ülkeyi öyle yönetelim, demokrasimiz zenginleşsin” dedi. İkinci büyük devrimin altına imza attılar.

Sonra? “Emek en yüce değerdir” dedi Bülent Ecevit. Sosyal demokrasiyi getirdik ülkemize, değerlerimizi güçlendirdik, insana saygıyı gösterdik, emeğe saygıyı gösterdik, alın terine saygıyı gösterdik. Bütün bunların tamamı üçüncü devrim olarak karşımıza çıktı. Şimdi hep beraber dördüncü büyük devrime imza atmak zorundayız: Özgürlük ve demokrasi konusunda ciddi, tutarlı ve kararlı adımları hep beraber atmak zorundayız… (Alkışlar)

Tarihimizde hiç kimseyi kötülemeden, herkesi kucaklayarak… Tarih bizim tarihimiz, bizim zenginliğimiz. Kırılan, dökülen bir Türkiye var. Demokrasi açığı gittikçe büyüyen bir Türkiye var. Sanayici konuşmaktan korkuyor. Çiftçi derdini anlatmaktan korkuyor. Medya büyük ölçüde tutsak edilmiş durumda. Biz yeni bir yola kararlılıkla çıkmak zorundayız: Adımlarımızı daha sık ve daha kararlı atmak zorundayız. Güzel Türkiye’yi yeniden inşa etmek zorundayız.

Güzel bir Türkiye umuduyla, huzurlu bir Türkiye umuduyla, geleceğe güvenle bakan bir toplum umuduyla hepinize saygılar sunuyorum. Sağ olun, var olun diyorum… (Alkışlar)

    Salı, 08 Ekim 2013 05:03

Bağlantılı Konular