"Sayın Başbakan senin eş başkanın İmralı’da oturuyor”

Genel Başkan Kılıçdaroğlu Başkanlığı’nda çalışmalarını sürdürürken, CHP Sözcüsü ve Genel Başkan Yardımcısı basın toplantıosı yaparak güncel olayları değerlendirdi ve soruları yanıtladı

Haluk Koç’un açıklamaları ve sorulara verdiği yanıtlar şöyle;


Biliyorsunuz geçen hafta Sayın Başbakan bir demokratikleşme paketi açtı. Hemen soruyu sormak lazım. Gerçekten bir demokratikleşme paketimi, yoksa bir seçim paketimi? Özünü çok iyi değerlendirmek gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, demokratikleşme paketi adını verdiği ve büyük beklentiler yaratarak açıkladığı bu pakette ne yazık ki seçime dönük beklentileriyle uyuşacak bir takım küçük kırıntılar ortaya çıktı. Bu kırıntıların yanısıra şu da çok açık bir gerçek. Başbakanın ve yanındaki siyasi zevatın hedefinde olan cumhuriyet kavramının içini boşaltmaya dönük girişimlerin burada ön planda olduğu net ve aşikar. Ne kadar güzel demokratikleşiyoruz şarkısını söyleyen geniş bir koro var Türkiye’de biliyorsunuz. Her demokratikleşme adını verdiği adımlarda bu koronun yaygın medyada yer tutarak yani burada bir koro oluşturarak bu şarkıya katıldığını izliyoruz, görüyoruz.

Şimdi bakın, ana amaçlarına doğru emin adımlarla yürüyorlar. Şimdi bütün bunlar cumhuriyetin demokratik olma özelliğini, cumhuriyetin laik devlet yapısını, yine cumhuriyetin hukuk devleti olma özelliği gittikçe tırpanlanıyor, kanatılıyor, gevşetiliyor.

Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım. Yaptıklarına ve söylediklerine baktığımız zaman Sayın Başbakanın gündeminde ve kafasında hiçbir zaman kadın – erkek eşitliği olmamıştır. Söyledikleri ve yaptıkları dikkate alındığında bu tespiti yapıyorum. Hiçbir zaman Sayın Başbakan kadının giysisi ve bedeni üzerinden kendi ideolojik saplantılarının ipoteğini kaldırmamıştır. Kaldıramamıştır. Hem bedeni, hem giysileri üzerinden. Kafasındaki kadın simgesi nedir Sayın Başbakanın? Toplumu ve hayatın her alanında erkekle eşit, çağdaş, eğitimli, ekonomik özgürlüğüne sahip bir kadın imgesi olmadığı çok açıktır. Aslında bunların dünyasında kadının adı vardır ama kadının kendi yoktur. Kadın bu görüştekiler için 14 yaşında evlendirilerek evinde kocasının himayesinde yaşayacak, söylendiği kadar en az 3 çocuk yapacak, toplumda mümkün olduğu kadar gözükmeyecek, eğitimden, üretimden uzak tutulacak, bedeni ve giysileri üzerinde erkeklerin karar vereceği kişiler olarak gözükmektedir.

Değerli arkadaşlarım, bu son derece önemli bir tespittir. Bunun aksi olduğunu iddia edebilirler ama yaşadığımız gerçekler, eylemler ve söylemler dikkate alındığında maalesef budur.

Şimdi, kamuda türban tartışması. Bunlar daha öncede tartışıldı. Bir defa herkesin dilediği giysiyi giyme özgürlüğü vardır. Devlet böyle bir zaptiyelik peşinde olması yanlıştır. Bunu ifade ediyoruz. Laik ve demokratik bir rejimde devletin temel niteliği inançlar ve etnik kimlik konularında tarafsız olmaktır, kör olmaktır, nötr olmaktır. Bu son derece önemlidir. Yürütme, bakın yürütme, yasama, yargı, güvenlik ve eğitim alanlarında devletin egemenliğini kullananların, yani hizmet sunanların tarafsızlıklarını ihlal edecek herhangi bir sembol veya işaret taşımaları uygun değildir. Bu Türkiye için değil, bütün demokratik, laik rejimlerde, sistemlerde kişisel hak ve hürriyetler ayrı, devletin egemenliğini kullanan değişik alanlarda hizmet sunanların devletin inanç ve etnik köken yönünde tarafsızlığını zedeleyecek işaret, amblem, giysi taşımaları kabul edilmiyor.

Şimdi burada deminde söyledim bu inanç özgürlüğüyle ilgili bir kavram değil. Bunun altını çizerek söylüyorum. Devletin deminde söyledim inançlar ve etnik kimlikler karşısında tarafsız ve kör olması gerektiğinin altını çizdim. Bugün yapılan düzenleme yakın gelecekte Türkiye’de oluşturacağı iktidar ve mahalle baskısıyla nasıl bir tabloya yol açacak bunu bu sorumluların çok iyi değerlendirmesi gerekir.

Değerli arkadaşlarım, şimdi Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş miladı olan 1923’ten beri atılan adımlarla barışık olmayan bir iktidar yapısıyla karşı karşıyayız. Bunu her fırsatta ifade eden bir Başbakan söylemi, her fırsatta o dönemlerin önemli kilometre taşlarını eleştiren, o dönemin önemli siyasi figürlerini yerden yere vuran, neredeyse hain olarak değerlendiren bir Başbakan ve iktidar söylemiyle karşı karşıyayız.

Şimdi yapılan değişikliklerden bir tanesi de ilköğretim okullarındaki andımızın kaldırılması olayı. Burada Sayın Genel Başkanımız dünkü grup konuşmasında değindi hatırlayacaksınız. Bu andın kaldırılmasındaki ana amaç bize göre 90 yılda oluşturulan millet bilincini tümüyle ortadan kaldırma gayretidir hiç lamı cimi yok bunun. 90 yılda oluşturulan millet bilincini ortadan kaldırma gayretidir. Yani bir tünel kazmadır, bir tahrip kalıbı yerleştirmedir. Dünyanın birçok ülkesinde buna benzer antlar vardır. İlköğretim kurumlarında okunur.

Şimdi buradaki Türk kelimesi. Buradaki Türk kelimesi tüm inanç ve etnik gruplarıyla birlikte Türk milletini ve Türkiye Cumhuriyetini tarif eder bu kadar açıktır. Ama Başbakanın politikası Türk sözünü bir ırk kavramı içerisinde ifade eden ve ona göre 36 parçadan oluşan bir yapı tarif etmektir. Burada antta yer alan Türk kelimesinin içerisinde Türkiye Cumhuriyetinde harcı olan her inançtan, her kökenden insanımız vardır. Şu soruyu çok açıklıkla sormak istiyorum. Bulunduğu ülkeyi sevmenin, o ülkeyi oluşturan insanların yani milletin adını söylemenin utanılacak, korkulacak ne yönü olabilir? İçinde yaşıyorsunuz, parçasısınız, onur duyuyorsunuz. Bu ülkeyi seviyorsunuz. Bu ülkenin ve bu milletin adını söylemekten niye gocunuyorsunuz, niye çekiniyorsunuz?

Değerli arkadaşlarım, burası son derece önemli. Başbakan dünkü konuşmasında esiyor, gürlüyor. Niye yalan konuşuyorsun kardeşim? Niye gerçekleri saptırıyorsun Sayın Başbakan? Niye 40 köşe dolanıyorsun bir şey ifade etmek için? Açık, net söyle desene ben Türk olmaktan utanıyorum kardeşim. Bu kadar. Oradaki Türk kelimesinin ne anlama geldiğini. Hepimizin bir kökeni var, hepimizin bir inancı var. Bizi birleştiren bir tanım olduğu konusunda demek senin bir utancın var, bir çekincen var, bir gocunman var.

Değerli arkadaşlarım, bu nereden belli? Bak sağlık bakanlığının uygulamalarına. Bak idarendeki tek parti döneminden çok daha ağır görevlerini ifa eden valilerine bak. İdari tabelalardan Türkiye Cumhuriyeti ifadesini kaldıranlara bak senin talimatınla. Yine Başkanımızın deyimiyle kafalarına sığdıramadıkları için tabelaya sığdıramadıklarını ifade ediyorlar.

Değerli arkadaşlarım, aslında bütün bunlar dikkate alındığında şuanda en büyük bölücü maalesef bu ülkenin Başbakanıdır. O pakette siyasi partilerde eş başkanlık kurumu getireceğiz diyor. Diğer partiler tartışabilir böyle bir kurumu ama AKP’nin eş başkanı var. İmralı’da oturuyor AKP’nin eş başkanı. Yani içinden geçeni biz söyleyelim sana, siyasi tabloyu tercüme edelim sana. Senin eş başkanın İmralı’da oturuyor. Sen ondan bile daha bölücüsün. O etnik temelde bir bölücülük arzuluyor. Sen her alanda bu milleti bölmeye çalışıyorsun.

Değerli arkadaşlarım, ne rahatsız oluyorsun kardeşim? Doğruyum; seni rahatsız ediyor olabilir. Doğru tarafın yok ki. Her tarafın eğri. Çalışkanım; ne çalışkansın bana yaptığın üretim yapacak üst üste koyduğun zaman Türkiye’ye artı getirecek bir tane tesis göster. Mevcutları sattın yedin mirasyedi gibi, müflis tüccar gibi. Çalışkanda değilsin. Ağzın çalışkan. Husumet oluşturmada, kibir geliştirmede orada çalışkanlığın var onu inkar etmiyorum. Ama diğer yönden çalışkanda değilsin. Küçüklerini sevmek; parasız eğitim istiyoruz diyen öğrencileri hapse atan bir Başbakan küçüklerini sevebilir mi? Demokratik gösteri hakkını kullanan gençleri öldürün diye talimat veren bir Başbakan küçüklerini sevebilir mi? Büyüklerini saymak; sen büyük ustanı, hocanı arkadan bıçakladın. Şimdi de hergele meydanına rahmetli Erbakan’ın adını verdirme gafletinde bulunuyorsun. Büyüklerini de saymıyorsun. Senin bu antla hiçbir ilişiğin yok. Türküm diyemiyorsun. Doğruyum diyemezsin her tarafın eğri. Yolsuzluklar ortada, deniz feneri ortada, akraba, taallukat ortada, çocuklar ortada mahdumlar. Küçük – büyük işini de geçiyoruz. Türk kelimesinden gocunmanı da geçiyoruz. E senin için farklı bir şey tabi bu ant olayı.

Değerli arkadaşlarım, bu gidiş iyi bir gidiş değil. Bu tezviratla, bu demagojiyle atılan adımlar maalesef artık Başbakan açısından tedavisi zor bir hastalık aşamasına gelmiştir. Kendi yakın tarihinden demin söylediğim gibi husumet çıkartmayı marifet sayan, inanç ve etnik temelde bölünmeyi özendiren, teşvik eden, yine inançlar üzerinden siyaset sömürüsü yapmaya da umarsızca devam eden diktatörlük özentisiyle gittikçe otoriterleşen bir Başbakan ile Türkiye demokratikleşen bir ülke değil, olsa olsa üçüncü sınıf bir Ortadoğu ülkesi olur.

Eleştirilerim ağır olabilir. Bu tespitleri Cumhuriyet Halk Partisi adına tüm milletimizle paylaşmak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu bölümde ciddi bazı uyarılarda bulunacağız. Bir kere daha başta Başbakan ve iktidar kibri ve sarhoşluğu içinde bulunanlara hatırlatmak istiyoruz ki, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş temelinde iki ana temel ilke vardır. Harcında iki temel ilke vardır. Bunlardan birincisi tüm etnik kimlikleri aşan, tüm etnik kimliklere saygı duyan, tüm bu etnik bağımlılıkları aşan bir ulusal kimlik mayası vardır. Bu birincisi. Kimsenin etnik kimliğini inkar etmeden, dışlamadan, ötekileştirmeden ama onun tutsağı da olmadan, rehinesi de olmadan bir üst ulusal kimliğe geçiş vardır. Türk milleti diye tarif ettiğimiz olay budur. Bu birinci temel ilkedir. Yani etnik kimliğimiz ne olursa olsun hepimizin Türkiye Cumhuriyetinin eşit birer yurttaşı ve Türk milletinin eşit birer parçası olma gerçeğine dayanan bir uluslaşma anlayışıdır bu. Başbakanın kafasının almadığı tam da burası işte. Yani tıkandığı yer burası. Bunu algılamıyor. Yoksa göreve geldiğinden beri Türkiye’yi 36 etnik parça isimlerini de söyleyerek tarif eden bir Başbakan sorumsuzluğuyla karşı karşıya olabilir miyiz?

Değerli arkadaşlarım, ikincisi harcımızda, mayamızda etkisi olan din, siyaset ve laiklik anlayışıyla ilgili olarak İslamiyet ile laikliğin beraberliğinin Türkiye’nin harcında temel dayanak olması. Yani dini inancımız, mezhebimiz ne olursa olsun yine hepimiz aynı etnik farklılıklardaki gibi hepimiz Türkiye Cumhuriyetinin eşit birer yurttaşı ve Türk milletinin şerefli birer parçası olma gerçeğimiz. Bu altın bir sentez. Şimdi bu iki gerçek aşındırılıyor. Bir yanda terör tehdidiyle ayrımcılık yaparak ayrıştırılıyoruz, bir yanda şimdi daha net olan uygulamalarla inanç temelinde ayrışmalar zorlanarak, cemaatleşilerek ayrıştırılmak isteniyoruz. Eğer bu ayrıştırmalarla siz elinizdeki iktidar gücünü, eğitimi, hukuku, yargıyı, emniyeti bu şekilde yönlendirmeye başlarsanız siyaset olarak bu yönde adım atmaya devam ederseniz tarihsel geri dönülmez bir yanılgı içine girersiniz. Bunlar önemli uyarılar. Demokrasinin sağladığı olanakları cumhuriyetimizin ve devletimiz milli ve laik kimliğini ortadan kaldırmak için kullanmak eğer ihanet projesi değilse bugün yaşadıklarımız tam bir gaflettir, aymazlıktır. Demokrasinin olanaklarını kullanarak siyasette inanç sömürüsü yapmaya kalkarsanız şunu çok iyi bilin yaptınız işi söylüyorum. Din ve siyaset ayrımını esas almayan hiçbir rejim demokratik kalamaz. Siyaset tarihinde bu yok. Laiklik anlayışı devletin tüm inançlara saygı göstermesini ve eşit davranmasını gerektirir. Ama aynı zamanda laiklik anlayışı hiçbir inancın, hiçbir mezhebin devletin eğitimini, hukukunu, yönetimini oluşturmasına izin vermemeyi de gerektirir. O zaman eğer bu dediğim olmazsa siyasettin öznesi demokrasi olmaktan çıkar inanç ve din eksenine oturur ki bunun sonu üzülerek söylüyorum iç kargaşaya davettir. Daha sonrası da karanlık bir dikta rejimidir. Demokratikleşmeden bahsediyorsunuz Sayın Başbakan, paketler açıyorsunuz, paketçikler icat ediyorsunuz. Herkesin şunu kafasına çok iyi yerleştirmesi gerekir. Milli egemenlik kavramının Sayın Başbakan ifade ediyor ya hep. Milli irade diyor benim diyor. Milli egemenlik kavramının gerçek bir demokrasiye dönüşebilmesi için tarafsız, bağımsız güçlü bir yargıya ve güçlü bağımsız bir medya ortamına ihtiyaç vardır. Bir kere daha hatırlatmak istiyoruz ki, bir ülkede basın ve medya özgürlüğünün bulunması o ülkenin demokratik olduğu anlamına gelmez. Demokratik bir rejim bulunduğuna kanıt değildir medya özgürlüğünün olması. Ama bugünkü Türkiye gerçeğinden hareket ederek hemen şunu eklemek gerekiyor. Ama basın ve medya özgürlüğünün bulunmaması bir ülkedeki rejimin demokratik olmadığının en önemli kanıtıdır. Yoksa bugün yaşadığımız gibi her fırsatta Başbakanın kendisinden ibaret saydığı, gördüğü bir milli irade anlayışı çok kısa bir zaman içerisinde bir parlamento çoğunluğuna, bu parlamento çoğunluğu bir siyasi parti çoğunluğuna, bu siyasi parti çoğunluğu bir liderin keyfi, diktatöryal hegemonyasına dönüşebilir. Yaşadığımız süreci tarif etmeye çalışıyorum. Milli irade, çoğunluk, parlamento çoğunluğu, bu bir siyasi parti çoğunluğuna, bu bir kişinin ihtiraslarıyla bezediği diktatöryal bir hegemonyaya dönüşebilir.

Unutmamalıyız ki, gerçek bir demokratikleşme siyaseti hukuk kullanırsa değil, ancak hukuk siyaseti denetlerse gerçekleşebilir. Herhalde Başbakan ve zevatının anlaması bakımından biraz zor cümleler kuruyorum. Ama bugünün anlamı bakımından son derece önemli tespitler bunlar. Ve Cumhuriyet Halk Partisi adına Parti Sözcüsü olarak Partim adıma bu tespitleri yapma görevini yerine getiriyorum. Hem de milletimize karşı sorumluluğumuzu yerine getiriyorum.

Değerli arkadaşlarım, gerçek bir demokratikleşme bahsediyoruz ya, ancak iktidarların denetlenebilir olmasıyla mümkündür. Bu denetimi kim yapacak? Yasama organı siyaset kurumları aracılığıyla yapacak. Başka? Yargı ve medya gibi deminde tarif ettiğim bağımsız ve özgür olması gereken kurumlar tarafından yapılacak.

Şimdi siz yargıyı denetim altına alır siyasallaştırırsanız, medyaya sansür, otosansür, baskı, yandaşlaştırma operasyonları düzenlerseniz, medyayı sindirirseniz, bağımlı ve yandaş kılarsanız sistemi lider hegemonyasına hizmet eder hale getirirsiniz. Parlamento çoğunluğu bir siyasi diktatörlüğe dönüşebiliyor, denetim mekanizmaları kalktığı zamanda, bağımsızlıkları ellerinden alındığı zamanda çok kolaylıkla istediğini elde etmiş oluyorsun.

Değerli arkadaşlarım, Başbakanın hep küçümseyerek ve içindeki öfkeyi zaman zaman dışa vurarak unuttuğu bir noktayı daha kendisine hatırlatmak istiyoruz. Bu devletin temelinde emeği olanlar, yani sizin yüzünüz kızarmadan her gün en ağır şekilde suçladığınız o insanlar kendi etnik kökenlerini, soylarını, inançlarını, mezheplerini, hepsini bunlara aidiyetlerini aşarak hepsi Türk milleti anlayışı etrafında el ele tutuşarak, mücadele ederek bizi bugünlere taşıdılar. Tarihe karşı haksızlık yapıyorsun. Hepsi söyledik yakın döneme ait siyasi bilgin zayıf, öngörüsüzlüğün var, yorum yapabilme yeteneğin sınırlı. Dar saplantılar içerisinde kalıplaşmış fikirlerin dışarısında başka bir gözlemin yok. Ama ağır bir haksızlık yapıyorsunuz. Bakın, Türk milletinin bugünkü noktaya ulaşmasında emeği geçenler o temelde hepsinin bir aidiyeti vardı, hepsinin bir etnik kökeni vardı. Hepsinin bir inancı, mezhebi vardı, bağlılıkları vardı. Bütün bunları aşarak kucaklaştılar, el ele verdiler, mücadele ettiler ve bu işin mayasını kurdular. Türkiye olarak iç barışımızın, istikrarımızın güvencesi bu anlayıştır. Burayı kemirme, burayı kanatma, buranın altına dinamit koyma, tahrip etme bu yapıyı.

Değerli arkadaşlarım, bu gerçeklere dayanarak Türkiye’de tek bir kişinin kişisel ihtiraslarına, beklentilerine, macera arayışlarına, yakın tarihin gerçeklerini yok sayan öngörüsüzlüklerine terk edilmeyecek kadar önemli bir ülkedir Türkiye diyoruz. Daha önceki basın toplantılarından birinde de söyledim. Türkiye senden çok büyük Başbakan. Çünkü Türkiye birden büyük.

Bu demokratikleşmeyle ilgili hem tespitlerimiz, andımız ve kamuda türbanla ilgili görüşler ve yapılmakta olan hatayı Türkiye’nin siyasi harcını bir kere daha hatırlatarak bunun bozulmaması yönündeki tavsiyelerimizi ileterek değerlendirdik.

Değerli arkadaşlarım, çok kısa bir Suriye paragrafı. Biliyorsunuz süreç Suriye’de ilerliyor. Amerika Dışişleri Bakanının açıklamaları var. Başbakan oraya da ayar vermeye çalışıyor zaman zaman. Yani komik kaçtığını göremeyecek kadar gözünü karartmış durumda. Yani ulusal mizah dergilerinde sık sık konu oluyordu ama bu gayrette, bu tempoda giderse uluslararası mizah dergilerine de malzeme eksik olmayacak demektir Türkiye çıkışlı. Onu gösteriyor gidiş. Yani bütün uyarılarımızı yaptık, söyledik, geldiğimiz noktaya da geldi. Şimdi barış süreci bir diplomasi masasında savaş unutularak sürdürülmeye çalışılıyor. Peki Suriye’deki iç kargaşayı, oradaki kardeş kavgasını, akan Müslüman kanını ve bugün o kargaşanın sorumluluğunu hiç üzerinde hissettin mi, hissetmedin mi? Bak ne diyor Bekir Bozdağ? Hani çok konuşan bir Başbakan Yardımcısı var ya her fırsatta kendi üslubunca açıklamalar yapar. Bir toplantıya katılmış sempozyuma. Müslümanları birbirine düşürmek isteyen, birbirine kırdırmak isteyen şeytandandır diyor. Yani ben Başbakanın yerinde olsam sen ne demek istiyorsun Bekir diye bir kenara çekerim onu. Suriye’de akan, Irak’ta akan Müslüman kanında Başbakan ve Davutoğlu’nun payı vardır. İzledikleri politikadan sorumludurlar. Bekir Bozdağ bunu tespit etmiş herhalde. Bulunduğu sempozyumda aynen bunu söylüyor. Yani şeytan olarak tarif ettiği Başbakan Yardımcısının ağzından birilerine adres olarak gidiyor. Kendi aranızda konuşun bu konuyu bir değerlendirin. Sayın Çelik sonra bir açıklama yapar cevap vermek isterse.

Değerli arkadaşlarım, herhalde Balyozla ilgili gerekçeli karar yayınlandıktan sonra hukukçularımız o konuda daha geniş açıklama yapacaklar. Ben baştan o tespitlerimi yaptım. Sizlerin sorusu olursa yanıtlandırabilirim. Klasik sorular konusunda vereceğim yanıtlar belli.

Soru- Efendim Engin Alan’ın milletvekilliğinin düşmesi gündemde bu kararların ardından. Benzer bir durum sizin milletvekiliniz içinde gelebilir belki ilerde. Bununla ilgili değerlendirmeniz ne olacak?

Haluk KOÇ- Şuanda işleyen hukuksal prosedürle ilgili tespitlerimi yaptım. Karşılığında sanıyorum adil yargılanma hakkını ihlalden bireysel başvuru hakları var anayasa mahkemesine. Daha sonra ama Türkiye’deki yargı sisteminin hukuk dışında siyasi bir boyut kazanarak karar verme alışkanlığını dikkate alırsak herhalde daha sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi boyutu da gelecek. Hangi aşamasında ne şekilde bir karşılığı vardır bu sürecin onu herhalde meclis değerlendirir.

Soru- Sayın Hüseyin Çelik’in bir sunucunun kılık kıyafetiyle ilgili yaptığı bir açıklama var. Ardından da işinden olduğuna dair iddialar var. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Haluk KOÇ- Demin söyledim Sayın Başbakanın ve yakınındaki zevatın kadınla ilgili kafalarındaki tahayyülleri, düşünceleri ifade ettim. O bölümü tekrar etmeyim istiyorsanız. Sayın Çelik’te durumdan vazife çıkartmış anlaşılan. Bu zevatın içinde olduğuna göre. Böyle bir değerlendirmede bulunmuş. Tabi onların her değerlendirmesi her kanalda canlı yayınlandığı için bu özgürlüğe sahipler. O haklarını sonsuz kullanıyorlar. Ama böyle çam devirdikleri de ortada. Bu konuyla ilgili kaygılarımızı genel anlamda ifade ettik. Bu özel durumla ilgilide Sayın Çelik’e de yakışmamıştır ama bu düşüncede olan birinin başka bir davranış içinde olması da beklenmezdi. Onu söyleyeyim.

Soru- Gürsel bey partinizin İstanbul belediye başkan aday adaylığını açıkladı. Aynı zamanda İstanbul belediye başkan adayı olacağı konuşulan Mustafa Sarıgül’de var. Her ikisinden birbirlerine yönelik karşılıklı açıklamalar geldi. Siz bu mevcut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Haluk KOÇ- Şimdi bu soru çok açık, çok uzatıldı bu soru. Cumhuriyet Halk Partisine herkes aday adayı olabilir parti üyesi olmak kaydıyla. Parti üyesi olmanın da koşulları belli. Bunlar partide tartışıldı. Daha sonraki aşamada oluşturduğumuz komisyonun yaptığı çalışmalarla belli. Kim aday adayı olma hakkını kazanıyor ise orada en demokratik, en geniş kamuoyu ve eğilim yoklamalarıyla adayımız belirlenecek. Herkes aday adayı olabilir, aday da olabilir. Benim görüşlerim o. Sayın Gürsel Tekin parti Genel Başkan Yardımcımız, çalışma arkadaşımız. En demokratik hakkıdır. Sayın Sarıgül’ünde böyle bir niyeti var ise öncelikle partiye üyelik noktasında prosedürün gerektirdiği, tüzüğün gerektirdiği aşamalardan geçmek durumunda. Şuana kadar bir müracaatı vaki değildir.

Teşekkür ediyorum, iyi çalışmalar diliyorum.”

    Çarşamba, 09 Ekim 2013 14:57

Bağlantılı Konular