Kılıçdaroğlu, "Türkiye kapısını çalacağı bir tek komşusunu bırakmadı."

"Bir; güçlü ve sağlıklı bir demokrasiye ihtiyacımız var. Yani, herkesin düşüncesini özgürce ifade edebildiği bir demokrasiye ihtiyacımız var.”

“İki; üniversitelerin özgür ve özerk olduğu bir anlayışa ihtiyacımız var.”

“Üç; siyasal anlamda, sosyal anlamda bilim adamının düşüncesi ne olursa olsun, bilim adamını el üstünde tutacaksınız.”

“Bütün organize sanayi bölgelerinde yatılı meslek lisesi yapacaksınız ve yönetimini  OSB yönetimine vereceksiniz. Sanayici hangi tür eleman istiyorsa orada yetiştirsin. Mezun olanın da  işi hazır olacak.”

“Türkiye kapısını çalacağı bir tek komşusunu bırakmadı. Suriye, Irak, Mısır, İran, böyle olmaz. Onlarla ilişkilerin bozulması Türkiye’de üretip ihracat yapana  da zarar verir.”

“Churchill’e sormuşlar İngiltere’nin dostu düşmanı kimlerdir diye. Churchill demiş ki İngiltere’nin dostu düşmanı yoktur İngiltere’nin çıkarları vardır. Dış politika ülkelerin çıkarları üzerine inşa edilir.”

“Suriye’yi iyi okuyamadı hükümet. Suriye’yi Libya gibi zannetti. Gideriz arkadan hançerleriz onu da temizleriz diye düşündü. Olmaz.  Suriye’yi okuyamayan dünya dengelerini bilmiyor demektir.”

“Düşünün komşunuz var,  aynı apartmanda oturuyorsunuz kavga ediyor karı koca. Çağırıyorsunuz evin erkeğini eline veriyorsunuz silahı, bıçağı git karını öldür diyorsunuz. Böyle komşuluk olur mu?”

“Türkiye’de yeni bir siyaset anlayışına, kavga etmeyen, halkına hesap vermeyi namuslu görev kabul eden, harcadığı her kuruşun hesabını veren bir siyaset anlayışına ihtiyacımız var.”

“Avrupa’da 100 yıl savaşları vardır. 100 yıl sonra demişler ki,  Niye birbirimizi öldürüyoruz? Herkesin  inancı kendisine ait. Laikliği kabul edelim inancın güvencesi olsun kimsede kimseye bir şey demesin. Bitti. Herkesin inancına saygı göstermek varken inançları kaşımak, inanç üzerinden siyaset yapmak, toplumu ayrıştırmak yanlış değil mi? Aynı şey etnik kimlik için de geçerli. “

“Polis bir yerde arama yapacak.  İktidardaki bakan telefon ettiriyor sizde arama yapacaklar hazırlıklı olun diye. Bunu kamuoyuna açıkladık. Hangi dakika ve hangi saniye hangi telefonlarla telefon ettiğini bütün ayrıntılarıyla açıkladık. Ne oldu? Bu bakan istifa etti mi? Etmedi. Bu ahlaki bir şey mi? Değil”

“Güneşe tapılan ülkede ısı kanunları iyi anlaşılmaz.”

Çekmeköy Sanayi ve İşadamları Derneğinde  “Sanayici ekonominin kamu görevlisidir” diyen CHP L,ideri görüşlerini açıkladıktan sonra soruları da yanıtladı

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları ve sorulara verdiği yanıtlar şöyle ;

“Hepinize afiyet olsun. Güzel bir İstanbul sabahında sağolsun ÇEKSİAD bize güzel bir sofra hazırladı, kahvaltımızı yaptık. Şimdi de biraz sohbet edeceğiz. İki değerli başkan konuştu. Biri geçen dönemin başkanı, biri yeni seçilen başkan arkadaşımız. Görevi devreden ve seçilen arkadaşlarımızın aynı masada oturmaları, arka arkaya konuşmaları, düşüncelerini özgürce ifade etmeleri demokrasimiz açısından çok önemlidir. Kavga etmeden, görevi birbirine teslim ederek sağlıklı bir yapı içinde ÇEKSİAD’ı götürmeleri çok önemli.

Sayın Başkan, bizim üye sayımız az dedi ama biz güçlüyüz dedi. Sayının fazlalığından çok sayının niteliği önemlidir. Bir üniversiteniz vardır dünya çapındaysa ama bir üniversitedir o. Bütün dünyaya bilgi satıyorsa, bilgi üretip ihraç ediyorsa onun niteliği çok önemlidir. ÇEKSİAD’ı biz önemsiyoruz. Önemsemeye de devam edeceğiz.

Sayın Başkan ilginç bir şey söyledi. Biz dedi sanayinin emekçileriyiz dedi. Doğrudur. İstanbul sanayi odasında bir konuşma yaparken bir sanayici arkadaş bana bir soru sormuştu. Siz sanayiciyi nasıl tanımlarsınız diye. Ona şunu söylemiştim. Sanayici ekonominin kamu görevlisidir. Sanayici kendisi için çalışmaz. Aşmıştır onu artık. Sanayici ülkesi için çalışır, istihdam yaratır, ihracat yapar, risk üstlenir. Pek çok sorunla mücadele eder. Onun bir tek amacı vardır ben nasıl üretim yapabilirim, ürettiğimi nasıl satabilirim, nasıl istihdam yaratabilirim. Çalışanların ücretlerini zamanında nasıl ödeyebilirim. Artık yeni gelişmeleri nasıl takip edebilirim o artık bunları düşünür. O kendisini aşmış bir kişidir. O nedenle sanayici her ülkede önemli olduğu gibi bizim ülkemizde de önemlidir.

Yine başkanlar şunu söylediler. Katma değeri yüksek mal ihracatı. Erdal beyin ifadesiyle yüksek kalite ve standartta mal üreteceğiz dedi. Çok önemli bir tanımlama bu. Yüksek kalitede mal üretmek. Biz ona teknik olarak katma değeri yüksek ürün diyoruz. Yani bin tane buzdolabı yaparsınız ama adam getirir bir tane Samsung cep telefonunu sizin bin buzdolabınızı eş değer kılar.

Olay şudur değerli sanayici arkadaşlarım. Tarihsel sürece baktığımızda insanoğlu avcılıkla başlamıştır. Sonra yerleşik düzene geçmiştir tarım toplumu olmuştur. 19.yüzyıl İngiltere’sinde buharlı motorun bulunmasıyla sanayi devrimine geçmiştir. 19.yüzyılın sonuyla 20.yüzyılın başında da dünya artık bilgi toplumuna gelmiştir. O aşamadadır. Bilginin ne kadar önemli olduğunu artık insanoğlu öğrendi. Buzdolabı üretmekle övünen hiçbir Başbakan olmaz. Çamaşır makinası üretmekle kimse övünmez. Televizyonu önce Amerika buldu şimdi Amerika televizyon üretmiyor. Onu başka ülkeler üretiyor. Bilgi toplumunun kaynağı nedir? Biz bilgi toplumunu nasıl yakalayacağız? Sorun bu değerli arkadaşlarım. Bunun için bir; güçlü ve sağlıklı bir demokrasiye ihtiyacımız var. Yani herkesin düşüncesini özgürce ifade edebildiği bir demokrasiye ihtiyacımız var.

İki; üniversitelerin özgür ve özerk olduğu bir anlayışa ihtiyacımız var. Üniversiteler bilgi üretecek. Özgür olmayan üniversite bilgi üretmez. Birbirimizi kandırmayalım. Özerk olmayan bir üniversite bilgi üretemez. Samuelson diye bir bilim insanı var Nobel iktisat ödülünü kazanmıştır. İktisat diye bir kitabı da Türkçeye tercüme edilmiştir. Orada şöyle der Samuelson, güneşe tapılan ülkede ısı kanunları iyi anlaşılmaz. Ne demek istediğimi sizde biliyorsunuz bende biliyorum. Önyargılardan tümüyle arınarak insanoğlu bütün dünyayı, doğayı, çevresini her şeyi sorgulamalıdır. Sorgulayacak ki bilimi yakalayalım. Sorgulama yetkisi ya da sorgulama yetisi sadece insanoğluna özgüdür. Çünkü bizim Allah vergisi zekamız var. Sorgulamak üzere zekamız var. Neden oluyor, niçin oluyor, nasıl oluyor? Bütün bunların hepsini sorgulamak zorundayız. İnsanoğlunun doğasında da vardır bu. Doğduğu andan itibaren çocuk dillenir bir süre sonra, dillendiğinde de soru sorar bu nedir diye. Eğitimde biz sorunun kalitesini yükseltiriz. Eğitim aynı zamanda aklın özgürleşmesi demektir. Bunu yapmak zorundayız eğitimle. Bunu yaptığımız zaman her şeyi bulabiliriz. Bundan 30 yıl önce, 40 yıl önce kimsenin aklına cep telefonları gelmezdi. Ama şimdi bizim çocuklarımız cep telefonunu hiç düşürmez. Çünkü olduğu gibi kabul ediyor. Önümüzdeki süreç içinde çok daha büyük değişimler, dönüşümler yaşayacağız. İnsanoğlu tekerliği 3 milyon yılda bulmuştur. Şimdi her saniyede birden fazla buluş var. Geldiğimiz nokta budur. Türkiye’de zaman zaman sizlerde konuşursunuz, bizlerde konuşuruz. Orta gelir tuzağından söz edilir. Türkiye’nin orta gelir tuzağını aşması gerektiğinden söz edilir. Soru şu; orta gelir tuzağını nasıl aşacağız? Yolu bilimi öne çıkarmaktan başlıyor. Katma değeri yüksek ürünler üretirseniz orta gelir tuzağını aşarsınız. Bunları anlatmak iyi. Buraya ekonomi şöyledir, böyledir demekte istemiyorum. Ama bazı rakamları sizlerin bilgisine sunmak isterim.

Değerli arkadaşlarım, nedir o rakamlar? Eğitimin kalitesi Türkiye’de nedir? Eğitimden bahsettik, aklın özgürleşmesinden bahsettik, bilim üreteceğiz dedik. Nedir eğitimin kalitesi? Dünya ölçüyor, bizimde üyesi olduğumuz Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü var OECD. O da her yıl istatistikler yapıyor ve yayınlıyor. Türkiye bütün o ülkeler içinde OECD üyesi ülkeleri içinde okuma beceresi açısından sondan üçüncü. Soru şu; neden sondan üçüncüyüz? Bizim çocuklarımız zeki değil mi? Matematik becerisi açısından sondan üçüncü. Neden üçüncüyüz bizim çocuklarımız mukayese yeteneğine sahip değil mi? Fen bilimlerinde sondan dördüncüyüz. Demek ki eğitimde bir sorunumuz var. Bu sorun devam ettiği sürece Türkiye’nin orta gelir tuzağından çıkma şansı sıfırdır. Hepimizin bunu çok iyi bilmesi lazım.

Ben bir çocukla karşılaştığımda ona sorduğum ilk soru şudur; matematiğin kaç? 5 diyorsa ona aferin diyorum. 5’ten az bir not söylüyorsa Kemal amcana söz ver bunu 5 yapacağım diye. Matematik hayatın kendisi demektir. Eğer çocuklarımızı mukayese edebilecek, hayatı sorgulayabilecek bir düzeye çıkarmak istiyorsak matematiğe, felsefeye, fen bilimlerine ağırlık vermemiz lazım. Bunlar olmazsa olmaz.

Bakın size tipik bir örnek vereceğim. Eğitim her ülkede milli politikadır. Adı üstünde milli eğitim bakanlığı. Diğer bakanlıkların önünde yoktur. Bir milli savunmada vardır, birde orada vardır. Başka bakanlıkların mesela milli dışişleri bakanlığı yoktur. Milli maliye bakanlığı yoktur ama milli eğitim bakanlığı vardır. Bir eğitim modeli geldi bize 4+4+4. Toplumda tartışıldı mı? Hayır. Pedagoglar yani çocuklarımızı eğitecek, nasıl eğitmeliyiz diyen uzmanlar tartıştılar mı? Hayır. Milli eğitim bakanlığında görüşüldü mü? Hayır. Bakanlar kurulunda görüşüldü mü? Hayır. Bakanlar kurulunun programında var mıydı? Hayır. Kalkınma planlarında var mıydı? Hayır. Milli eğitim şurasında görüşüldü mü? Hayır. Hükümetin strateji planında var mıydı? Hayır. Bir tasarı olarak mı yani bütün bakanların imzasını taşıyarak mı meclise geldi? Hayır. 5 milletvekili bir kanun teklifi olarak verdiler. 5 milletvekillerinden hiçbirisi eğitimci değildi ve yıldırım hızıyla geçti. 5 yaşındaki çocuğu okula gönderdik. Çocuk kendisine göre yapılan bir merdiven olmadığı için eğer sınıfı yukardaysa oraya da çıkamadı. Bir yıl sonra hatayı gördük. Ama bir yıl 5 yaşındaki çocuğu okula götüren bütün ailelerde dram yaşanıyor. Bu toplumu geriye götürür arkadaşlar. Demokratik hiçbir ülkede o ülkenin çocukları eğitimde denek olarak kullanılamazlar. Bilgiden bahsediyoruz, sanayiden bahsediyoruz, üretimden bahsediyoruz, teknolojiden bahsediyoruz. Bütün bunları değerlendirmemiz lazım. Biz itiraz ettik buna. Pedagogun karar vermesi lazım, her alanın uzmanı vardır. Yeni kalkınmışlık tanımı vardır değerli arkadaşlar. Gelişmişlik tanımı vardır. Eskiden gelişmeyi kişi başına gelirle ölçerdi dünya. Sonra baktılar ki kişi başına gelirle olmuyor, kişi başına geliri aldığımız zaman dünyanın en gelişmiş ülkesi Suudi Arabistan, Katar çıkıyor. Ama orada bilim yok. Sonra değiştirdiler tüketilen gazete sayısı, okunan kitap sayısı vs. baktılar. Şimdi yeni bir tanım var. Küçük ayrıntılarda işbölümüne giden ülke gelişmiş ülkedir diyorlar. Bunun tanımı şudur; çağırıyorsunuz vatandaşı veya bir sanayicimiz geliyor iş arayan birisine soruyor oğlum ne iş yaparsın? Ben her işi yaparım. Batılı ben her işi yaparım diyen adamı al oğlum kazma kürek git burayı kaz. Sen ancak onu yapabilirsin. Dünya artık uzmanlaşıyor. Eskiden doktor derdik, cerrah derdik. Şimdi cerrahın bir sürü alt açılımları var. Yeni bilim dalları çıkıyor. Daha bizim farkında olmadığımız ülkede okutulmayan yeni bilim dalları var. Bu dediğim o işbölümünü bir toplumda egemen kılıyorsanız o toplum gelişmiş toplumdur. Buzdolabı üreten toplum gelişmiş toplum değildir. Çamaşır makinası üreten toplum gelişmiş toplum değildir. Bunlar 19.yüzyıl üretimi. Bunlar üretilsin mi? Elbette üretilsin biz bunlara karşı değiliz. Ama biz katma değeri yüksek ürünleri üretmek zorundayız.

Bunun için haklı olarak şu soruyu sorabilirsiniz. Ey CHP’nin Genel Başkanı, ya bunları nasıl yapacağız? Az önce söyledim. Bir; üniversiteleri özgür ve özerk kılacaksınız. İki; bilime çok büyük önem vereceksiniz. Üç; bilim adamının düşüncesi ne olursa olsun siyasal anlamda, sosyal anlamda ne olursa olsun bilim adamını el üstünde tutacaksınız. O üretiyor çünkü bilgi üretiyor. Bilgi ne zaman üretime dönüşür, mala dönüşür? Sanayicinin elinde mala dönüşür o. Üniversite, bilim insanı bilgiyi üretir, sanayici onu elle tutulan mala dönüştürür. Onun için üniversite sanayi işbirliği çok önemlidir. Bugün bizim üniversitelerimiz 76 milyonluk bir toplumuz biz. 100 yılın üstünde tarihi olan üniversitelerimiz var. Ama bir ikisi hariç kimse kusura bakmasın diğerlerine üniversite demek mümkün değil. Kaç hukuk fakültesi var biliyor musunuz? 100’e yakın hukuk fakültesi var. Neden? Çünkü çok kolay. Bir masa, bir sandalye, üç tane hoca bitti o kadar. Hukuk öğrenecekler. Yeteri kadar eğitim verecek hukukçumuz var mı? Yok. Yakında göreceksiniz binlerce hukukçu hepsi iş arıyor. Eğitim planlamamız var mı? Eğitim planlaması da yok. Çoğu yerde organize sanayi bölgelerini gezerim. Sorarım sanayici arkadaşlara sıkıntınız nedir diye. Ara eleman bulmakta zorlanıyoruz diyorlar. Aradığımız ara elemanı bulamıyoruz. Nasıl çözülecek? Bizim onun formülünü gayet iyi biliyoruz. Seslendirdik de. Bütün organize sanayi bölgelerinde yatılı meslek lisesi yapacaksınız. İki; o yatılı meslek lisesinin yönetimini organize sanayi bölgesi yönetimine vereceksiniz. Sanayici hangi tür eleman istiyorsa orada yetiştirsin. Mezun olduğu zaman işi hazır olacak. Bunu yapmak çok mu zor? Hayır efendim çok zor değil. Emin olun izin verseler sanayici kendisi okulunu yapacak zaten. Örneği de var Bursa’da. Gittim gezdim. Kaynakçı ustası arıyorlar, bulamıyorlar. Orada çocuklar eğitiliyorlar fabrikalar sıraya girmiş kaynakçı ustası yetişecek ve gelecek benim fabrikamda çalışacak. Dışarıya bakın milyonlarca işsizimiz var. Neden? Sanayicinin aradığı niteliklere sahip değil.

Şunu da sormak isterim değerli arkadaşlarım, inşaat teknolojisi bizim ülkemizde çok gelişmiş durumda. Kısa sürede gerçekten de devasa binaları üstelik son derece nitelikli, kaliteli bizim müteahhitlerimiz yapıyor. Hepimizde kıvanç duyuyoruz. Ama bu ülke, 90 yıllık bu ülke öğrencinin yurt sorununu çözememiştir. Neden? Üniversite yurt yapacak imkanı yok. Devletin yurt yapması lazım. Emin olun iki yılda Türkiye’nin yurt sorunu tepeden tırnağa sıfırlanır. Öyle bir sorun olmaz. Üstelik bir yıl değil yani. Önümüzdeki 50 yılın sorunu çözülür. Ama yapmıyor devlet. Neden yapmıyor? Yani bir kişilik, iki kişilik sıcak suyu, soğuk suyu olan yurt yapmak çok mu zor? O yurtlarda kalan bizim çocuklarımız. Kendi çocuklarımızın geleceğine sahip çıkmayan bir siyasal anlayış olabilir mi? O çocuklarımız orada bilgi üretecekler. O nedenle sorunumuz var.

Türkiye’de yeni bir siyaset anlayışına ihtiyacımız var değerli sanayici arkadaşlarım. Kavga etmeyen, halkına hesap vermeyi namuslu görev kabul eden, harcadığı her kuruşun hesabını veren bir siyaset anlayışına ihtiyacımız var. Cumhuriyetin ilk yıllarını zaman zaman çok sert eleştiririz şu oldu, bu oldu vs. vs. Savaş meydanlarında zaferi kazananlar ekonomi bilmiyorlardı. Çünkü hepsi askerdi. Ekonomi tahsili görmemişlerdi. Kimi Yemen’de, kimi Trablusgarp’ta, kimi Çanakkale’de, kimi İnönü’de, kimi Antep cephesinde, kimi Adana’da savaş içindeydi. Savaş bitti ilk yaptıkları iş 1923’te İzmir’de iktisat kongresini toplamak oldu. Neden? Atatürk şunu söylüyordu. Savaş meydanlarında kazanılan zafer ekonomik zaferlerle taçlandırılmadıkça ülke bağımsızlığını elde edemez. Bağımsızlığın yolu ekonomide güçlenmekten geçiyordu. Bunu yaptılar. Bir kilometre milli demiryolumuz yoktu bir kilometre. Millileştirdiler. Bir tek bankamız bile yoktu. Bizim paramızı yabancı bankalar basıyorlardı. Kendi paramızı basan bankayı 1930’da kurduk merkez bankasını. 4 bakan yolsuzluk yaptı diye 4 bakanı yüce divana gönderdiler. 5 kuruşun hesabını sordular. O yoksulluk içinde Türkiye’nin her tarafına fabrikalar kurdular. Demiryollarını millileştirdiler, yeni demiryolları yaptılar ve Osmanlının borcunu da son kuruşuna kadar ödediler. Onların temel özelliği neydi biliyor musunuz? Kul hakkı yememekti. Her kuruşun hesabını veriyorlardı. Asıl tarihimize sahip çıkmak kendi kültürel köklerimizin ne olduğunu bilmeye ihtiyacımız var. Biz kendi kültürel köklerimizden koparıldık. Yolsuzluğu hayatın sıradan olağan bir olayı olarak algılama ve görmeye başladık.

Bu yıl bütçe kabul edildi değerli sanayiciler. Her ülkenin bütçesi önemlidir. Bütçe kanunları özel gündemle görüşülür ve anayasada bütçeyle ilgili özel düzenlemeler vardır. Örneğin derki bütçe kanunu tasarı olarak şu tarihte meclise gelecektir. O tarihte meclise gelmesi anayasanın öngördüğü bir zorunluluktur. Şu kadar süre plan bütçe komisyonunda görüşülecektir yıl sonuna kadar da kabul edilecektir. Ama bir koşul daha var. Bütçe yasası parlamentoya gelirken TBMM adına kamu harcamalarını denetlemekle görevli olan Sayıştay’ın mali denetim raporunun da gelmesi gerekiyor. Yani sizin ödediğiniz vergiler nerelere harcandı arkadaş. Doğrumu harcandı? Bir aksama var mı bir yerde? Sayıştay’ın mali raporu gelir ve milletvekilleri o raporlara bakarlar ona göre evet veya hayır derler veya eleştirirler. Bu şuna benziyor. ÇEKSİAD Genel Kurulu yaptınız, devir teslimde yapıldı. Mali denetim raporu gelmeden ve Genel Kurulda okunmadan siz yönetimi aklayabilir misiniz? Aklayamazsınız. Mali denetimi görmek zorundasınız. İlk kez bu yıl Sayıştay’ın mali raporu meclise gelmedi ve bütçe kabul edildi. Dünyada böyle bir örnek yoktur. Kim itiraz etti buna? Cumhuriyet Halk Partisi dışında bir Allah’ın kulu çıkıp da ya arkadaş benim ödediğim vergilerin nerelere harcandığını nasıl sen meclise getirmezsin demedi. Biz şimdi şikayet etmeyelim de ne edelim? Diyorlar ki, CHP her şeye itiraz ediyor. Buna itiraz etmeyecek miyiz? Bizim itirazımızdan çok daha fazla bu ülkeye vergi ödeyen sanayicinin, işadamının, ticaret erbabının itiraz etmesi lazım. Ben dünyanın vergisini ödüyorum sen bu vergiyi nereye harcıyorsun. Demokrasinin çıkış noktası ödenen vergilerin nerelere harcandığını sorgulamakla başlar. Demokrasinin çıkış noktası budur. Eğer benim ödediğim vergilerin hesabını ben soramıyorsam o ülkede demokrasi yoktur birbirimizi kandırmayalım. Temelleri kurmuşuz, sistemi de kurmuşuz ama gereği yerine gelmiyor. O zaman bir sorunumuz var demektir.

Değerli arkadaşlarım, katma değeri yüksek ürünlerden söz ettik. Size tipik bir örnek vermek isterim. Biz Güney Kore’den önce araba yaptık. Otomobili biz Güney Kore’den önce yaptık. Markamız Anadol’du. Şimdi Güney Kore’nin dünya çapında iki büyük markası var. Bütün dünyaya mal satıyor, otomobil gönderiyor, ihraç ediyor. Bizim var mı? Yok. Erken başlamışız sonra nal toplamışız. Sebebi ne? Sebebini siyasetçide aramanız gerekiyor sanayicide değil. Eğer ülkeyi sağlıklı yönetmezseniz, doğru teşvikler getirmezseniz, demokrasiyi geliştirmezseniz sanayici ne yapsın? Siyasetçinin ülkenin geleceğini okuma sorumluluğu vardır. Nasıl bir Türkiye’yi tahayyül ediyoruz biz? İhracatımız şu kadar olacak. Çok güzel. Ama ben o ihracatın içinde katma değeri yüksek ürünlerin payı nedir Türkiye’nin geleceği açısından görmek isterim.

Rakamları vereyim size değerli arkadaşlarım. 2002’de toplam ihracatımız içinde katma değeri yüksek nitelikli ürünün payı %6.2. 2011’de bu 2.8’e gerilemiş durumda. Gelecek açısından risktir bu geleceğimiz açısından. Yine ben size bir örnek daha vereyim. 2005 – 2010 yılları arasında Güney Kore’nin ARGE’ye harcadığı para GSMH’nin %3.4’ü. 3.4’ünü ARGE’ye harcıyor. Türkiye’de bu binde 8. O açıdan hepimizin geleceği görmesi lazım. Bazen o kadar kısır tartışmaların içine hapsediliyor ki Türkiye sokaktaki vatandaşta geleceğinden umut bekleyemez noktaya geliyor. Toplumu buradan çekip çıkarmamız lazım. Daha güzel, daha uygar bir Türkiye için herkesin ürettiği, herkesin çalıştığı, herkesin evine helal ekmek götürdüğü bir Türkiye’yi ayağa kaldırmamız lazım. Bunun yolu kısır çekişmeler değil. Kısır çekişmelerden birisi biz son 20 – 25 yılımızı bir türban olayıyla götürdük. 20 – 25 yıl. Bütün enerji oraya gitti. Bu ülkeye fes gelirken de büyük kavgaların çıktığını biliyor musunuz? Büyük kavgalar çıkmıştır fes geldiği zaman. Şapka geldiği zamanda büyük kavgalar çıkmıştır. Şapka kanunu var değil mi? Hanginiz şapka takıyor? Hayatın gerçeğinden koparıyoruz Türkiye’yi kısır siyaset yüzünden. En büyük tehlike nedir Türkiye’nin geleceği açısından? Dini siyasete alet etmektir. İnanca saygı duyulur. İnancı siyasetin konusu yaptığınız andan itibaren Türkiye’yi geriye götürürsünüz ve ayrıştırırsınız Türkiye’yi. Türkiye Osmanlı’dan devir alınan bir ülkedir. Her inançtan insanımız var. Hatay’a gittik Vakıflı köyüne de uğradım Ermeni vatandaşlarımız var. Huzur içinde yaşıyorlar. Gittim merhaba dedim, tokalaştım. Ne olacak yani. Onlar bizim zenginliğimiz değil mi? Onların çocukları bizim çocuklarımız değil mi? Onlar bu ülkenin vatandaşı değil mi? İnancı farklıymış. Onun kendi dünyasıdır o. Ona biz saygı gösteririz. Allah’ın işine bizim karışma hakkımız var mı? Yok. Neden o zaman dini siyasete alet ediyoruz. Avrupa’da 100 yıl savaşları vardır. Hristiyanlık sonrası 100 yıl savaşları. 100 yıl Avrupa’da hepsi Hristiyan mezhepler farklı 100 yıl insanlar birbirini katletmiş. 100 yıl. Siyaset tarihine 100 yıl savaşları olarak geçmiş. 100 yıl sonra demişler ki çok saçma bir şey. Niye birbirimizi öldürüyoruz? Herkesin inancı kendisine ait. Laikliği kabul edelim inancın güvencesi olsun kimsede kimseye bir şey demesin. Bitti. Herkesin inancına saygı göstermek varken inançları kaşımak, inanç üzerinden siyaset yapmak, toplumu ayrıştırmak yanlış değil mi? Aynı şey etnik kimlikte de. Hep söylerim insanların kendi anne babasını seçme özgürlüğü var mı? Yok. O zaman insanın etnik kimliğini niye siyaset konusu yapıyoruz? Eğer siyaset konusu yapılacaksa insanın geleceği siyaset konusu yapılmalı. İnsanın alın teri nasıl değerlendirilir bu siyaset konusu yapılmalı. Toplumda ahlakı nasıl yüceltiriz bu siyaset konusu yapılmalı.

Japonya’da 4 saat sular akmadı diye belediye başkanı istifa ediyor. Diyor ki, suların akmasının sorumluluğu bana ait ama sular akmadı ben istifa ediyorum. Ahlaki değere bakın. Bizde bırakın 4 saat 15 gün sular akmadı 15 gün. İstifa edeni duydunuz mu siz? Hayır efendim. Eğer İslam temiz ahlaksa Allah aşkına söyler misiniz bana hangisi temiz ahlak? Hangisi gerçek Müslüman? Başka bir örnek daha vereyim. Diyelim ki polis bir yerde arama yapacak. Potansiyel suçlu aramaya yapacak. Mahkemeden karar alıyor arama yapacak. İktidardaki bakan telefon ettiriyor sizde arama yapacaklar hazırlıklı olun diye. Bunu kamuoyuna açıkladık. Hangi dakika ve hangi saniye hangi telefonlarla telefon ettiğini bütün ayrıntılarıyla yazdık. Bu bakan istifa etti mi? Etmedi. Bakanlık koltuğunda oturuyor mu? Oturuyor. Bu ahlaki bir şey mi? Değil. Oturup sorgulamamız gerekiyor.

O nedenle kuralları belirlerken, kuralları izlerken, yeni kurallar koyarken hep ahlaki temeller üzerine inşa etmek zorundayız. Ahlaklı toplum büyür ve gelişir ve hesap sorar. Etik değerler, ahlaki değerler bu açıdan çok önemlidir. Siyasetçinin gidelim şurada Çekmeköy’de vatandaşa soralım politikacıya güveniyor musun diye. Söyleyeceği şey hayır ben güvenmiyorum. %99’u ben güvenmiyorum der. Neden? Doğruları söylemiyorlar. Yani Türkçesi yalan söylüyor siyasetçi diyor. Vatandaşın belleğine bu kazınmış durumda. Türk siyasetinin bundan arınması lazım, temizlenmesi lazım. Doğruları halka götürmesi lazım. Bunu yapmamız gerekiyor. Emin olun o zaman göreceksiniz sanayici gerçek anlamda üretim yapar. Katma değeri yüksek ürünler üretir. Huzur içinde akşam evine gider. Barış iklimini o zaman yakalamış oluruz.

Bir şey daha söyleyip sözlerimi bitireyim varsa soruları da alayım. Bu ülkeyi kuranlar, yani bizim babalarımız, dedelerimiz savaş yaparak, şehit kanları dökerek bu ülkenin bağımsızlığını korudular, sınırlarını çizdiler. Sonra şunu söylediler. Savaş zorunlu olmadıkça bir cinayettir dediler ve arkasından şunu eklediler. Yurtta sulh, cihanda sulh.

Şimdi bunu söylüyorsa, kimler söylüyor bunu? Savaş meydanlarından gelenler söylüyor. Savaşan insanlar söylüyor, bedel ödeyen insanlar söylüyor. Yanındaki arkadaşı şehit olduğu zaman onu kucağına alan insan söylüyor bunu. O nedenle bizim dış politikamızın barış eksenli olması lazım. Savaş eksenli bir dış politika olmaz.

Bakın şuanda Türkiye kapısını çalacağı bir tek komşusunu bırakmadı. Suriye, Irak, Mısır, İran olmaz. Düşünmemiz lazım. Sanayici kardeşlerimin de düşünmesi lazım. Onlarla ilişkilerin bozulması en çok kime zarar verir? Türkiye’de üretip ihracat yapana zarar verir. Biz Irak’a gittik. Sayın Başbakan şunu söyledi Irak Başbakanı. Önümüzdeki 10 – 15 yıl içinde Irak 500 milyar dolara varan bir yatırım yapacak dedi. Metrosundan, havaalanından, barajlarına kadar, toplu konutlarına kadar yatırım yapacağız dedi ve Türkiye’de işadamlarını biz burada istiyoruz. Bütün kapılarımızı açtık gelin diyoruz ama Türkiye pencereden girmek istiyor. Niye pencereden giriyorsun açıyoruz sana kapıları. Ve şunu söylüyorlar. Bizim içişlerimize müdahale etmeyin. Bunlar doğru değil. Suriye konusu. Hükümeti uyardık yapmayın. Bu dış politika hayır getirmez size. Dünyada yalnız kaldık. Kendilerine şunu önerdik. Diyorlar ya CHP eleştirir öneri getirmez diye. Bu konuda öneride getirdik hükümete. Bakın dedik Ankara’da bir uluslararası Suriye konferansı toplayın. Amerika’yı, Rusya’yı, Çin’i, İran’ı, AB’yi, Arap ligini davet edin. Suriye’deki tarafları da davet edin. Suriye’de barışı nasıl sağlarız bunun arayışı içinde olun. Hayır dediler. Esad’ın iki günlük ömrü kaldı, zaten koltuk değneğiyle geziyor biz onu biran önce bitireceğiz. Hadi buyurun bitirin. 500 bin Suriyeli sığınmacı var Türkiye’de 500 bin. Yazık günah değil mi o insanlara? Bir ülkenin dış politikası o ülkenin çıkarları üzerine inşa edilir. Churchill’e sormuşlar hepiniz bilirsiniz. Dünya siyaset tarihinin çok önemli bir kişisidir. İngiltere’nin dostu düşmanı kimlerdir diye. Churchill demiş ki İngiltere’nin dostu düşmanı yoktur İngiltere’nin çıkarları vardır. Dış politika ülkelerin çıkarları üzerine inşa edilir. Eğer siz bir ülkedeki ben bu partiyi tutacağım diğer partileri düşman ilan edeceğim. Olmaz. Onun iç işine doğrudan müdahale etmiş olursunuz. Mısır konusunda da yanlış politika izlendi. Darbeye karşı mıyız? Evet darbeye karşıyız. Darbe olmamalı eyvallah. Ama bu toptan Mısır halkını karşımıza almak anlamına gelmemeli. El Ezher üniversitesinin rektörü yani değerli bir bilim insanı Siz onu düşman ilan ettiniz, hakaret ettiniz ona. Bütün Mısır özür bekliyor. Bizim din adamımıza siz hakaret edemezsiniz diyorlar. Doğru. Ne hakkımız var ona. Biz gittik Mısır’a. Her tarafla görüştük. İhvan’a da gittik, diğerlerine de gittik. Ben gittim Irak’a. Bütün kesimlerle görüştüm. Aynı şeyi söyledik. Türk halkıyla Irak halkı dosttur, kardeştir, kültürel tarihi bağları vardır, birlikte beraber olmak zorundayız. Irak bu bölgenin çok önemli bir ülkesidir. Irak’taki barış Ortadoğu’nun barışı demektir. Suriye’yi iyi okuyamadı hükümet. Suriye’yi Libya gibi zannetti. Gideriz arkadan hançerleriz onu da temizleriz. Suriye’yi okuyamayan dünya dengelerini bilmiyor demektir. Suriye’nin Rusya için ne kadar önemli olduğunu nasıl olurda Türkiye Cumhuriyetinin hükümeti bilmez. Asıl sorulması gereken soru bu.

Bakınız, en son Paris’te 3 dışişleri bakanı oturdu basın toplantısı yaptılar. Bizim dışişleri bakanını da ayaklarına çağırdılar akşam yemeğine. Çıksın bir anlatsın bakalım orada ne söylediler ona. Bir ülkede barışı ve huzuru sağlamak varken o ülkede kavga çıkarmak, o ülkede kavga olsun demek, kan dökülsün demek doğru mudur? Düşünün komşunuz var aynı apartmanda oturuyorsunuz kavga ediyor karı koca. Çağırıyorsunuz evin erkeğini eline veriyorsunuz silahı, bıçağı git karını öldür diyorsunuz. Böyle komşuluk olur mu? Tam tersine bizim geleneklerimizde araya gireriz barıştırırız huzurlu olun, bir şey yapmayın, birbirinize tahammül edin falan diye söyleriz yani. Tam tersine yapıyor. Hala devam ediyoruz. El Kaide’yi bende biliyorum sizde biliyorsunuz. İstanbul’da şaşıyorsunuz. İngiliz Büyükelçiliğine yapılan saldırıyı biliyorsunuz. Bir büyük bankanın genel müdürlüğüne yapılan saldırıyı biliyorsunuz. Sinagoglara yapılan saldırıyı biliyorsunuz. 50’den fazla yurttaşımız hayatını kaybetti biliyorsunuz. 400’ü aşkın vatandaşımız yaralandı biliyorsunuz. Kim yaptı? El Kaide. Terör örgütü. Bütün dünyanın listesinde. Şimdi El Kaide terör örgütü Türkiye’nin dostu. Anlamak mümkün değil. Gerçekten anlamak mümkün değil.

Üretmek dünyanın en güzel şeyidir. Üretmek alın terine değer vermek demektir. Üretmek mutlu olmak demektir. Bir kişinin ürettiği ürünü, ilk ürünü eline alması ne demektir biliyor musunuz? Bakması ne demektir biliyor musunuz? Bunu ben yaptım demesi, gurur duyması ne demektir? Üretmek mübarek bir iştir. Güzel bir iştir. Çünkü alın teri vardır o üretimin içinde. Emek vardır o üretimin içinde. Kolektif bilinç vardır o üretimin içinde. İşçisiyle, işvereniyle beraber gelip, oturup çay içip ürettiği ürene bakmak ne kadar güzeldir biliyor musunuz? Ürettiği ürünün dünyanın bütün pazarlarında satıldığını görmek, her taraftan talep geliyor demek ne kadar güzel bir iştir. Üretmek aynı zamanda bir ülkenin geleceğini güvence altına almak demektir. Üretmek budur.

Ne demiş Mustafa Kemal Atatürk? Onun Almanya’da bir fabrikanın kapısında yazılıydı bu sözler. Bizde de birçok yerde bu ifadeyi görüyoruz.

Atatürk şöyle demiş; çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen toplumlar önce haysiyetlerini, sonra hürriyetleri ve daha sonrada istiklal ve istikballerini kaybederler. Üretmek o açıdan çok önemlidir. Biz sözü tutmak zorundayız. Onun için üreten insanı değerlendirmek zorundayız. Üreten insanı teşvik etmek zorundayız. Üreten insanı takdir etmek zorundayız. Biz üreteni cezalandırıyoruz. Sorunumuzda bu.

Efendim beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Şimdi sorular varsa ben onları kısaca yanıtlayayım.

Soru: Meslek odaları ve İstanbul Ticaret Odası hakkındaki görüşleriniz ve stratejileriniz?
Kemal Kılıçdaroğlu: Meslek odalarının Anayasal güvencesi var. Hukuk güvencesi var. Bütün meslek odalarının kendi sorunlarını özgürce dile getirebildikleri bir havanın, bir ortamın yaratılması lazım. Bu bağlamda şunu söyleyeyim; vergi denetimlerinin siyasallaşmasına asla ve asla izin vermek durumda değiliz. Vergi denetimleri siyasallaşmamalı. Eğer vergi denetimi siyasallaşırsa en büyük zararı bu ülkenin sanayicisi görür, işadamı görür, meslek sahibi olan insanları görür.

Biz ticaret odalarının, meslek odalarının ülkenin sorunlarına sahip çıkmalarını, bu sorunları dile getirmelerini, özgürce dile getirmelerini arzu ederiz. Onların günlük sıcak siyasetin dışında kendi sorunlarıyla ilgilenmelerini ve onları dile getirmelerini isteriz.

Soru: TÜİK yasasıyla ilgili düşüncem soruluyor.
Kemal Kılıçdaroğlu: O konuda gerçekten ciddi sorun var. Ödenemeyen çeklerin sayıları çok yüksek. Bu konu etki-tepki meselesi olarak hep parlamentoya geldi ve etkiden tepki doğdu ve bir yasa çıktı. O yasa farklı sonuçlar doğurdu. Şimdi olumsuz sonuçlar tekrar parlamentoya yansıyor. Oturup önce bunu tartışmak, meslek odalarıyla konuşmak, ondan sonra gereğini yapmak gerekiyor. Eğer böyle bir ortam yaratılırsa biz buna her türlü katkıyı verebiliriz.

Soru: Organize sanayi bölgelerinin tahsisindeki sıkıntılar, buradaki arsalarda anormal rant var.
Kemal Kılıçdaroğlu: Doğrudur, İstanbul’da rant olarak olağanüstü rakamlar var. Bir şeyin altını çizeyim değerli arkadaşlarım; bir yerde insan varsa oradaki arsada, arazide rant olur. Eğer plan varsa, kent planlanmışsa rant kentte eşit bölüşülür anlamına gelir. Kentin planı yoksa yaratılan rant adaletsiz bölüşülür.

İstanbul’un sorunu da budur. Yoksa rant olmaz diye bir kural yok. Nerede insan varsa orada rant olur. Dolayısıyla o rantın hakça bölüşümüne olanak vermemiz lazım. Orada yaşayanların o ranttan yararlanması lazım. Bunun sağlanması gerekiyor.

Soru: İhracat Bakanlığı kurulsun deniyor.
Kemal Kılıçdaroğlu: Tek başına ihracatı ele alırsak doğru değil. İhracatı ithalatla beraber ele almak zorundayız. Türkiye çok sayıda televizyon ihraç ediyor. Katma değer ne kadar biliyor musunuz? %1. İthal ediyoruz parçaları, burada montajını yapıyoruz ve ihracatını yapıyoruz. Önemli olan o katma değeri yüksek olan ürünü Türkiye’de üretmektir. İhracat Bakanlığı değil, Dış Ticaret Bakanlığı olmalı. İthalatı-ihracatı beraber ele almalı, birlikte değerlendirmeli ve öyle götürmeliyiz.

Bizim projelerimizden birisi daha var. Onu da ben bilginize sunmak isterim. Biz Türkiye’de bir Gelirler Bakanlığı kurulmasını isteriz. Devletin bütün gelirlerini bir birim toplamalı. İşadamısınız, gidiyorsunuz beyanname veriyorsunuz, Bağ-Kurlu ayrı veriyor, bağımsız çalışan, yanınızda çalışan işçiler için siz götürüp veriyorsunuz bir beyanname SGK’ya. Vergi dairesine muhtasar beyanname veriyorsunuz. Her ay katma değer vergisi beyannamesi veriyorsunuz.

Milyonlarla kağıt israfı var. Eğer tek bakanlığa indirgersek onu beyannameler çok sayıda azalacak, milyarlarca kağıt tasarrufu çıkacak ortaya ve devletin gelirlerinin tamamını bir birim toplayacak. Eğer ödemek zorunluysa neden SGK’nın binası ayrı, vergi dairesinin ayrı binası olsun. Tek binada hem vergi, hem sosyal güvenlik primi hem diğer alacaklar şu veya bu şekilde bir birim tarafından toplanır.

Bu hem tasarruf sağlar hem etkinlik sağlar. İş dünyası bundan zarar görmesin diye süreler yani takvimler yine korunur, aynı takvimlerde yine götürülür, belli yükümlülükler yerine getirilebilir.

Soru: Grevlere destek verirken sanayicinin sıkıntısını göz önüne alıyor musunuz? İSDEMİR’deki greve destek olurken de aynı hassasiyeti gösterdiniz mi?
Kemal Kılıçdaroğlu: İSDEMİR’de grev oldu. Gittim. İşçi arkadaşlara destek verdim. Ama hemen arkasından işverene de gittim. Onunla da konuştum. Grevi çözdük. Şunu söylüyorum ben; her yerde söylerim, bir fabrika çalışıyorsa grev yaparak yani ücret sendikacılığı yaparak işvereni batırırsanız biz orada yokuz. Kimse kusura bakmasın. Bunu ben burada söylemiyorum. Bunu ben Türk-İş’in Genel Kurulunda da söyledim. Ücret sendikacılığı doğru değil. Ben istediğim kadar isterim. İyi de, kazanamayan kişi nasıl verecek bunu? Örgütlülük ayrı ücret sendikacılığı ayrı. Biz ücret sendikacılığını kabul etmiyoruz ama örgütlü toplumdan yanayız. İşverenler nasıl örgütleniyorsa işçilerde örgütlenmeli. Örgütlensinler. Ama bunu işverenin iflasına yol açacak şekilde greve dönüştürüp sürdürmelerini doğru bulmuyoruz.

Çünkü bizim anlayışımız şu; işçi ve işveren karşıt gruplar değildir. Aynı alanda çalışan, emeğini maksimize eden, orta üretim yapan ve riski üstlenen iki taraftır. O kadar. Karşıt gruplar olarak görmüyoruz. Birbirini destekleyen gruplardır. Biri olmadan diğeri olmuyor zaten. İşin doğasında var bu. O halde ikisinin beraber ortak çalışması lazım.

Var olduğu takdirde sorunlarımız büyük ölçüde biter. Ücret sendikacılığı yaparsanız bu hem ekonomiye zarar verir hem işçilere zarar verir aynı zamanda sanayiciye zarar verir. Yani altın yumurtlayan tavuğu kesmiş olursunuz. Geçmişte böyle yapıldığı içindir ki, biz ücret sendikacılığına her zaman çok açık, net, kararlı tavrımızı koyduk. Dediğim gibi bunu Türk-İş’in genel kurulunda ben kendim söyledim. Ücret sendikacılığını biz savunmuyoruz diye.

Soru: Hazırlanan yeni anayasa ile ilgili gelişmeler çözüm süreci, ana muhalefet partisinin katkısı, %10 seçim barajının düşürülmesi ile ilgili görüşleri soruluyor.
Kemal Kılıçdaroğlu: Bir; değerli arkadaşlarım, bir anayasaya ihtiyacımız var mı? Var. Anayasanın nasıl olması lazım? Özgürlükçü olması lazım. Demokrasiyi güçlendirmesi lazım. Böyle bir Anayasa için biz her türlü katkıyı veriyoruz. Hatta yeni hükümlerde eklenmesini istiyoruz. Daha özgürlükçü, daha demokratik bir anayasaya bu ülkenin ihtiyacı var.

Ama biz anayasada değişiklik isterken kurucu iradenin iradesinin korunmasını istiyoruz. Yani bu ülkeyi kuranların iradesinin korunmasını istiyoruz. Nedir o? Anayasanın ilk 3 maddesi. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti bir devlettir. Bizim bir sorunumuz yok. Yani bunun nesini değiştireceğiz? Bayrağımız, al bayrak. Bunun nesini değiştireceğiz? Resmi dil Türkçedir. Nesini değiştireceğiz? Türkiye Cumhuriyeti laik, demokratik, sosyal hukuk devletidir. Neyini değiştireceğiz? Başkent Ankara’dır. Nesini değiştireceğiz?

Bu maddelerin değiştirilemez olduğuna dair 4.madde var. Onu değiştirelim diyorlar. Yani her an değişebilir. Biz onu kabul etmiyoruz. Kimse kusura bakmasın. Biz bu ülkenin kurucu iradesine saygı gösteririz. Eğer o şehit kanları varsa, onlara saygı gösteririz. Onların mücadelesine saygı gösteririz. Ülkenin çağdaşlaşması çok önemlidir. Yoksa onun dışında Anayasada şu olmuş bu olmuş. Olabilir. Onları hep görüşüyoruz, tartışıyoruz, konuşuyoruz. 48 maddede büyük ölçüde anlaşma sağlandı bu az bir madde değil.

Ama değerli sanayici arkadaşlarım, çok daha önemli olan bir şey var; 12 Eylül askeri yönetiminin getirdiği darbe hukuku değişti mi? Değişmedi. Darbe hukukunu değiştirmeden anayasayı değiştirsen ne olur? Size bir örnek vereyim; anayasamızda yazar, basın hürdür sansür edilemez. Yeni anayasada da o olacak. Belki basın hürdür yerine basın özgürdür, sansür edilemez yazılacak. Bütün dünya anayasalarında bu var zaten.

Şimdi anayasada bu hüküm olmasına rağmen Türkiye’de basının özgür olduğuna inanan var mı? Salondan bir kişi elini kaldırırsa sevinirim yani. Yok. O zaman yani anayasa değil arkadaşlar, anayasa önemlidir, ana hukuktur. Ama anayasa kadar önemli olan Türkiye’de demokrasinin önünü tıkayan 12 Eylül darbe yasalarıdır. Açık çağrı yaptık hükümete gel kardeşim, şu darbe yasalarını da değiştirelim. Bu anayasadan daha kolay değişir bunlar. %10 seçim barajı. Kim getirdi? Askerler getirdi. Değiştirelim. Bunu biz getirmedik diyor Sayın Başbakan. Anayasayı da sen getirmedin. Değiştirelim diyorsun. Bunu da değiştirelim. Dünyada %10 seçim barajının olduğu bir başka ülke yoktur.

İki; milli iradenin parlamentoya tam yansıması lazım. Ben A Partisine oy veriyorum, B Partisi milletvekili çıkarıyor. Böyle bir şey olmaz. Doğru değildir bu. Rahmetli Özal, Türkiye milletvekilliği diye bir düzenleme getirmişti. Onun tekrar gelmesi lazım. %1 oy alan partinin bile parlamentoda bir temsilcisinin olması lazım.

Neden korkuyoruz? Yani bir insan gelip parlamentoda düşüncesini söyledi diye niye onun önünü tıkıyoruz? Demokrasi bu değil ki. %1 oy almışsa bir milletvekili gelsin Genel Başkanı o da kürsüye çıksın, o da konuşsun. Ne olacak yani? Kürsüye çıkıp konuştuğu zaman kıyamet mi kopacak?

Koalisyonlar efendim çok tehlikeli. Hayır, efendim. Rahmetli Ecevit’in koalisyonu döneminde 3 parti vardı. Anayasanın 65 maddesi değişti bakın koalisyonlar döneminde buna beyaz devrim deniyor. Hiç kimse tartışmadı. Oturdular, kendi aralarında anayasanın 65 maddesini değiştirdiler.

Şimdi biz 48 olur, 58 olur uzlaşırız gene değiştiririz. İngiltere’nin yazılı anayasası yoktur. Ama kimse İngiltere’ye İngiltere’de demokrasi yoktur demiyor. Tam tersine İngiltere’yi demokrasinin beşiği olarak bütün dünya bilir.

Demek ki, sorun yasalardan çok sorun kültürde, demokrasi kültüründe. Eleştiri kültürüne tahammül etmekte. Sorun bu. Eleştiriye tahammül edeceksiniz. Sizi eleştirdikleri zaman kulak kabartacaksınız. Neden bizi eleştiriyor diye. Her eleştiriden siyasetçinin kendine göre ders çıkarması lazım. Bunu yapmamız gerekiyor.

Soru: Çözüm süreci?
Kemal Kılıçdaroğlu: Çözüm sürecinin ne olduğunu ben bilmiyorum arkadaşlar. Bilen varsa el kaldırırsa anlatırsa ben çok mutlu olurum.

Hükümetin getirdiği demokratikleşme paketini de biz bilmiyoruz. Bilen varsa el kaldırırsa, anlatırsa memnun oluruz. Bir ülkeye demokrasi getireceksiniz ama halkın haberi olmayacak. Böyle bir şey olmaz arkadaşlar. Halktan habersiz demokrasi mi olur? Siz konuşmayın, siz görüşünüzü beyan etmeyin, ben size arzu ettiğim kadar demokrasi vereceğim. Bu olmaz. Bu 3.sınıf demokrasilerde liderlerin kabul ettiği bir uygulamadır. Biz 3.sınıf demokrasi değil, 1.sınıf demokrasi istiyoruz. Herkes gelmeli, oturmalı, tartışmalı, düşüncesini söylemeli, bu olmalı. Bunu yakalamalıyız biz.

O açıdan çözüm süreci, bize sordular; sizin düşünceniz nedir diye. 17 maddelik özgürlük ve demokrasi manifestosu hazırladık. Tartışmaya açtık. Gazetelerin arka sayfasına tam sayfa olarak ilan olarak da verdik. Bizim görüşümüz budur dedik. %10 seçim barajı kalksın bunlardan birisidir. Bu 17 madde sanmayın sadece 17 madde. 20 maddede olabilir. Örneğini yurt dışında bizim işçilerimiz var. Onların niye temsilcileri mecliste olmasın. Onlarda bizim vatandaşımız. Oy kullanıyorlar, oradan da bir temsilci olsun. Bir veya iki temsilci olsun. Biz demokrasiyi derinleştirmeliyiz. Herkesi kucaklamalıyız. Üniversiteler özerk olsun. Niye üniversitelere müdahale ediyoruz biz. Düşünceler tartışılsın üniversitelerde. Daha fazla kaynak ayıralım biz oralara.

Uludere’de 34 vatandaşımız öldürüldü. Ne deniyordu? Ankara’nın derin dehlizlerinde bunu yapanlar kaybolmayacak. Şimdi ne yaptık? Üstüne bir bardak su içtik. 34 vatandaşımız kim vurduya gitti. Bunun hesabını soramazsanız kimsenin hesabını soramazsınız arkadaşlar. Kimse kusura bakmasın.

Biz demokrasiyi gerçek anlamda istiyoruz. Gerçek anlamda demokrasi olsun. Faili meçhul cinayetler, demokrasi ayıbıdır. 8 kez parlamentoya önerge verdik. Faili meçhul cinayetleri buyurun aydınlatalım. 8 kez de reddedildi. Ölen insan değil mi? Allahın yarattığı bir varlık değil mi? Bu faili meçhuldür. Bunun annesi var, babası var. Anneler her cumartesi gidiyorlar Taksim’de oturuyorlar. Sessiz. Çocuklarının resimlerine ağlıyorlar.

Bunlar bizim vatandaşımız. Bunlar anne. Ben bunların çocuklarının kimler tarafından öldürüldüğünü bir devlet olarak ortaya çıkarmaktan vazgeçiyorsam, görmezlikten geliyorsam o ülkede demokrasiden söz edilebilir mi?

Çözüm sürecinin başarıya ulaşmasını isteriz. Türkiye’de kan akmasın. Barış olsun bu ülkede. Biz Sayın Başbakana Parti Meclisi toplantısında ben 4 koşula uyarsan sana kredi açıyoruz, çöz kardeşim, her türlü desteği de vereceğiz dedim. Koşullardan birisi şuydu; millete hesabını veremeyeceğin angajmana girme. Dürüst ve şeffaf ol diye 4 tane madde saydık.

Ertesi gün Sayın Başbakan benim sizin kredinize ihtiyacım falan yoktur dedi. Ne yapalım biz? İhtiyacı yoksa çözsün. Bizim zaten karşı duruşumuz falanda yok. Ne olduğunu da bilmiyoruz. Ne konuşulduğunu bilmiyoruz. Ne pazarlıklar yapıldığını bilmiyoruz. Masanın bir ucunda Sayın Başbakan var, öbür ucunda da Abdullah Öcalan var. Gidiyorlar, geliyorlar, konuşuyorlar, pazarlık yapıyorlar, bir diyor efendim silahlı çıkacağım, yok silahsız çıkacağım, yok çıkmayı durdurdum.

Nedir? Ayıp olan şu değerli sanayici kardeşlerim; çözüm süreciyle ilgili bilgileri bu ülkenin insanı Kandil’den öğreniyor. Orada basın toplantısı yapılıyor. Bizim televizyonlar canlı veriyor. Bizlerde görüşülen pazarlığın ayrıntılarını oradan öğreniyoruz. Ayıp olan bu zaten. 76 milyon insanın oraya bakmasına siz imkan hazırlıyorsunuz, ortam hazırlıyorsunuz.

Bu doğru değil. Yanlış buradan başlıyor. Biz buna karşı çıkıyoruz, siz sürece mi karşı çıkıyorsunuz? Kardeşimi süreç yapıyorsan adam gibi, çözüyorsan adam gibi çöz. Ne söylüyorsan çık adam gibi anlat. Arkasında dur. Ne olduğunu kimse bilmiyor. Pazarlıklar yapılıyor ama biz bilmiyoruz. Denebilir ki, muhalefet siz bilmiyorsunuz ama AKP milletvekilleri biliyor. Onlarda bilmiyorlar arkadaşlar. 5 kişi biliyor. 6. Kişi yok. Böyle bir sistem yürümez yani. Yürümüyor da zaten.

Soru: Şu anda internet haber merkezine son dakika haberi gidiyor. Koç’a 500 kişilik müfettiş ordusuyla baskın. Bu konuda görüşleriniz? Yeni mi gelmiş bu?
Kemal Kılıçdaroğlu: Denetimin siyasallaşmaması lazım değerli arkadaşlar. İntikama dönüşmemesi lazım. Sermaye ürkektir. Türkiye’nin en büyük sermaye kuruluşuna 500 müfettiş ordusuyla baskın yapmak doğru değildir. Bu ekonomide ayağına kurşun sıkmak demektir. Yanlıştır böyle bir şey. Bizim kendi düşüncemiz vergi denetimini özgür kılmaktır. Özerkleştirmektir. Siyasi iradenin dışına çıkarmaktır. İşadamı A Partisine oy verir, B Partisine oy verir. Bizim arzumuz ne? Onun daha fazla üretim yapmasıdır. Daha fazla istihdam sağlamasıdır. Ama siz müfettiş ordusunu görevlendirip, efendim işte polisle baskın yaparsanız bunlar doğru değildir. Yanlıştır bu tür şeyler.

Kalkar Başbakana sorarlar, sen edindiğin malvarlığını hesabını verdin mi arkadaş? Bakın ben bunu söyleyeyim. Mesleğe girdiğim andan itibaren, 1971’den itibaren. Parlamentoya girdiğim tarihe kadar her dönem Sayın Başbakanın aldığı aylıktan çok daha fazla aylık aldım. Çok daha fazla para aldım. Benim malvarlığım meydanda. Milletvekili seçildiğim gün malvarlığımı kendi internet siteme koydum. Tamamı helal. Tamamı alın teriyle kazanılmış. Keşke herkes daha çok zengin olsa. Kimden alacağım var, kimden borcum var, karımın yüzüğünü bile koydum. Ne olacak? Malvarlığından biz utanmayız ki. Keşke dediğim gibi herkesin malvarlığı çok daha fazla olsa. Ama alın teriyle kazanılacak bu. Helal olacak. Benim üç tane pırlanta gibi çocuğum var. Ama hiçbirisinin gemisi yok. Eğer siz kalkıp böyle hesap sorarsanız yarın sizin önünüze bu getirilip konulur. Sen bunun hesabını verdin mi arkadaş?

Sayın Başkan Hz.Muhammedin sözünden yola çıktı ve öyle bağladı; benim bildiğim kadarıyla en büyük günah kul hakkı yemektir. Her türlü günah affedilir ama kul hakkı affedilmez. O zaman kul hakkı yiyenlere prim vermememiz gerekiyor.

Soru: Yerel seçimler stratejiniz, adaylar nasıl belirlenecek?
Kemal Kılıçdaroğlu: Bu bizim iç işimiz. Ama şunu rahatlıkla söyleyeyim; 1 yıl önce başladık yerel yönetimlerde adaylarımızı belirlemeye. Bunun için çalışmalar yapıyoruz. 5 kişilik bir grup, ekip kurduk. Genel Sekreter ve 4 genel başkan yardımcısı. Her bir seçim çevresi itibariyle aday tespiti nasıl yapılmalı onun çalışmalarını yapıyorlar.

Soru: İşçi konularının düzeltilmesi. ÇEK Yasasının düzenlenmesi, esnafa destek kredi verilmesi, işadamlarını ve sanayici sıkıntılarını giderin diyor bir arkadaşımız.
Kemal Kılıçdaroğlu: Doğrudur. Bu sorunlar var. Halk Bankasının sadece esnaf değil aynı zamanda sanayici bankasına dönüştürmemiz gerekiyor. Katma değeri yüksek ürün üreten sanayicilere düşük faizli kredi verilmesi gerekiyor. AR-GE yatırımlarına özel teşvikler yapılması gerekiyor. Ziraat Bankasının tarıma destek vermesi gerekiyor. Çiftçi perişan vaziyette. Anadolu’yu gezin bunu çok net görürsünüz.

Soru: Cami-Cem Evi projesi konusunda ne düşünüyorsunuz?
Kemal Kılıçdaroğlu: Yeryüzü bir ibadethanedir arkadaşlar. İnsanoğlu nerede ibadet etmek istiyorsa ona saygı göstereceksiniz. İster Cem Evinde, ister camide, ister kilisede, ister havrada. Osmanlı’ya bakın. Darüşşafaka burada. Camisi de, havrası da, kilisesi de duruyor orada. İsteyen istediği yerde ibadet ediyor. Bu konuların siyaset malzemesi yapılması yanlış. Biz her yerde duamızı yaparız. Allah aşkına kafamızı akşam yastığa koyarken yani en azından o günün hesabını şöyle bir kafamızdan geçiririz, bir dua ederiz, bir şükrederiz. Sofraya otururken bir bismillah deriz.

Bu nedenle ibadetin yeri, zamanı yoktur. İbadet her yerde yapılır. Camide de yapılır, Cem evinde de yapılır. İnsanoğlu nerede istiyorsa gitsin ibadetini yapsın. Ona karışmamalıyız biz. Varsa bir sorun gidermeliyiz. Caminin halısı temizlenir temizlenecekse, belediye başkanı hemen gitmeli, temizlemeli. Su sorunu varsa o yapmalı. Tuvalet sorunu varsa giderilmeli. Onarım sorunu varsa yapılmalı. Bunlar yapılmalı. Ama sen ibadet yapacaksın, şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın şurada yapacaksın.

Bunlar doğru değil. Bunlar siyasetin konusu değil. Olmamalı da zaten. Bunlara girmeyi çok doğru bulmuyorum.

ÇEK Yasasının yeni hali sanayiciyi biliyorum, çok zor bir duruma düşürdüğünü biliyorum, çeklerin büyük ölçüde ödenmediğini de biliyoruz. Dediğim gibi bir etki-tepki yasasıdır. Etki-tepkiyle yasalar çıkmaz. Yasalar orta akıl oluşturularak çıkar. Fakat biz ortak aklı oluşturmadığımız için, birisi gelip şikayet ediyor. Ertesi gün o şikayeti giderecek yasa çıkarıyor. Bir bakıyoruz ki bir başka yerden ses geldi. Ama oradan ses geldiğini biz önceden düşünmüyoruz. Düşünmemiz lazım. Böyle yapılması gerekiyor.

Soru: Çekmeköy’de en büyük sorun 2B. Beni konuşturun demiş Murat arkadaşım.
Kemal Kılıçdaroğlu: 2B’yi biliyoruz. Burada konuşup konuşturmama yetkisi bana ait değil. Yetki Başkana ait. Başkan izin verirse ona bir şey demem. Ama şunu söyleyeyim; 2B ciddi bir sorun. Bu sorunun giderilmesi lazım. Bu konuda biz seçimlerden önce kendi görüşümüzü ifade ettik. Düşüncemizi açıkladık. Rayiç bedel dediğimiz rakam bazen insafsız olabilir.

Zaten bunların bir emlak vergisi bedeli var. Devlet bunu kabul etmiş zaten. Emlak vergisi beyannamesini vermişsiniz. Devletin belirlediği rakamlar üzerinden vermişsiniz. O rakamlar alınmış. Ona göre yıllardır verginizi de ödüyorsunuz. Niye bunu esas almıyorsunuz. Hayır, ben daha yüksek bedeller esas alacağım.

Bu doğru değil. Başka sorunlar doğurur. Bunun takipçisiyiz. Onu söyleyeyim. Özellikle Akif Hamza Çebi Bey bu konuda hem parlamentoda hem parlamento dışında çabalar harcıyor ve aynı sorun sadece İstanbul’da değil. Gidin Karadeniz’de var, gidin Akdeniz’de var, gidin Ege’de var. Pek çok yerde var ve bu sorun vatandaşı çok fazla rahatsız etmeden çözülmesi gerekiyor. Umuyoruz önümüzdeki günlerde çözülmüş olur.

Bana gelen sorular kısaca bunlar. Ben hepinize teşekkür ediyorum. Bana göre güzel bir toplantı oldu. Şöyle bir algı vardı; efendim bu CHP hep eleştirir, ya arkadaş bir de eleştirmeden ya senin dünyada şu sorunu çözmek için görüşün nedir diye bize anlatılmaz denirdi. Size kısaca onları sunmaya çalıştım. Sanayi konusunda, ekonomi konusunda, milli eğitim konusunda, yoksulluk konusunda, üniversiteler konusunda, tarım konusunda, besicilik konusunda, eğitim konusunda Türkiye’de aklınıza ne gelirse, dış politika konusunda merak eden her yurttaşım hangisini merak ediyorsa emin olun kendi görüşlerimizi hemen süratle size ulaştırabiliriz. Bu sizi tatmin eder etmez. Ona saygı duyarız tabi. Ama her konuda bizim görüşümüz var. Tek bir hedefimiz var, bu ülkeyi çağdaş uygarlığa ulaştırmak. Herkesin rahat çalıştığı, huzur içinde çalıştığı, istediği partiye oy verdiği ama partilerin dürüst olduğu, dürüstçe görev yaptığı, halkı kandırmadığı, halka doğruları söylediği, ahlaki değerlerin yüksek olduğu bir Türkiye’yi ayağa kaldırmak.

Hepinize teşekkür ediyorum. Sağ olun, var olun diyorum.

    Perşembe, 26 Eylül 2013 12:38

Bağlantılı Konular

Yandex.Metrica