Öztrak, vatandaşlara "düşen döviz kuruna kanmayın" uyarısı yaptı

Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak, TBMM’de yaptığı Basın Toplantısında ekonomik gelişmeleri değerlendirdi. Genel Başkan Yardımcısı Öztrak, “Vatandaşların düşen döviz kuruna kanmamalarını ve dövizle borçlanmaktan uzak durmalarını kesinlikle tavsiye ediyorum” derken, hükümete de, “ABD Merkez Bankasının size tanıdığı son fırsatı ve zamanı iyi kullanın” uyarısını yaptı.

Genel Başkan Yardımcısı Öztrak’ın ekonomik gelişmelerle ilgili tespit ve değerlendirmeleri şöyle:

“Değerli basın mensupları;

Haftanın önemli ekonomik gelişmelerini değerlendirmek üzere karşınızdayım.

Dün bildiğiniz üzere Gaziler Günü idi. Bu toprakları bize vatan yapan tüm gazilerimize şükranlarımı sunarak sözlerime başlamak istiyorum.

Biliyorsunuz ABD Merkez Bankası Başkanı, piyasalara verdiği dolar miktarını artık azaltacağını 22 Mayıs’ta açıklamıştı. Bu açıklamanın hemen ardından dünya finans piyasalarında bir sarsıntı başladı.

Türkiye, bu sarsıntının en fazla hissedildiği ekonomilerin başında yer aldı.

Bu kararın alınması beklenen 18 Eylül tarihinde yapılan toplantıdan sonra ABD Merkez Bankası piyasalara bir sürpriz yaptı. Piyasalara verdiği likiditenin miktarında şimdilik bir değişiklik yapmayacağını açıkladı. Oysa tüm piyasalar bu toplantıda likidite musluğunun en az 10–15 milyar dolar kısılmasını bekliyordu.

ABD Merkez Bankasının bu kararıyla piyasalar adeta çoştu. Tek bir çiçekle yeniden bahar havasına girildi. Oysa ortaya bir takvimin konmamış olması önümüzdeki günlerde belirsizliği daha da artıracaktır.

Değerli basın mensupları;

ABD Merkez Bankası bilançosunun, ABD GSYH’sına oranı krizden önce % 6 idi, şimdi ise bu büyüklük % 22’lerde. Bu sürdürülebilir bir durum değildir.

ABD Merkez Bankası er ya da geç bu parayı çekmek, kriz sürecinde şişen bilançosunu söndürmek zorundadır.

ABD Merkez Bankası son kararı ile hem borç tavanı ile kongre arasına sıkışmış obama yönetimine, hem de gelişmekte olan ekonomileri yöneten hükümetlere ve bu ülke piyasalarında sıkışıp kalan ABD fonlarına bir nefes alma imkânı tanımıştır. Ama bunun süremeyeceğinin de altını çizmiştir.

Türkiye’yi yöneten hükümet tarafından bu imkân iyi değerlendirilmelidir. AKP hükümeti, bu yalancı bahara kanıp, eski pradigmalarına geri döner, mahalli idare seçimlerine yine vatandaşı borca batırarak ve istikrar türküleri söyleyerek gidebileceğini düşünürse bu ülkeyi çok ciddi sıkıntıya sokar.

22 Mayıs’tan bu yana yaşananlar tüm dünya için küçük bir provadır. Türkiye bu küçük provada adeta kusursuz bir fırtına yaşamıştır.

Bu süreçte borsası en fazla düşen, para birimi en çok değer yitiren, faizleri en hızlı sıçrayan ekonomilerin başında türkiye gelmiştir.

Dünya finans çevreleri tarafından geçtiğimiz yıl en çok kazandıran ülke seçilen Türkiye, 22 Mayıs’tan sonra, üyesi olduğu, OECD, IMF, dünya bankası başta olmak üzere pek çok kuruluş ve kurum tarafından yeni konjonktürün en kırılgan ekonomileri listelerinde ilk sıralara yerleştirilmiştir.

Bunların hepsi anlayan için önemli işaretlerdir. Para musuklarının kapanacağının iması bile Türkiye’de bu çalkantıların yaşanmasına yetmiştir.

Yeni küresel konjonktürün en kırılgan ekonomisi Türkiye’dir. Bunun en önemli sebebi Türkiye’de yıllardır izlenen ekonomi politikalarının neden olduğu yüksek cari açık, yüksek ve kısa vadeli dış borç, düşük uluslararası rezervler ve ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 50’sini aşan döviz açık pozisyonudur.

Tabi başbakanın mayıs ayı sonundan başlayarak Türkiye’de kutuplaşmayı artıran, sosyal tansiyonu yükselten söylemlerinin ve sınırlarında bir savaşı çağırma noktasına gelen sırf hata dış politikasının neden olduğu siyasi belirsizliklerin, artırdığı risk primini de unutmamak gerekir.

Hükümet ve başbakan eline geçen bu bir kaç aylık zaman dilimini iyi değerlendirmelidir.

Ama başbakanın, son iki günde yaptığı açıklamalara baktığımızda huylunun huyundan vazgeçmeyeceğini görüyoruz.

Değerli basın mensupları;

Hatırlarsınız geçtiğimiz hafta Türkiye’nin artık;

    Sıcak paranın beslediği borçla harcama yaptırmak yerine, üreterek elde edilen kazançla harcama yaptıracak,
    Ülkeyi dünyanın alışveriş merkezi değil üretim üssü yapacak,
    Gencini üretime koşacak onun verimliliğini artırarak en az gelişmiş ülkelerdeki yaşıtları kadar kazanç elde etmesini sağlayacak,
    Vatandaşlarını borcun altında ezen değil, kazancından emin olarak rahatça yaşamasını sağlayacak,
    Bilgi toplumuna geçişi sağlayacak yeni bir büyüme stratejisine ihtiyacı var demiştim.

Ekonominin koordinasyonundan sorumlu başbakan yardımcısı bu hafta, nihayet, benim burada sık sık tekrarladığım, büyümenin kalite sorununun altını çizdi ve borçla harçla artırılan büyümenin sürdürülemez olduğunu, “önce hak edip sonra harcamalıyız, yalnızca borcu artırarak suni bir refah algısı yaratmak yanlış” dedi.

Tabii bu 11 yıldır kendilerinin iktidarda olduğunu ve bu tablonun baş sorumlusu oldukları gerçeğini değiştirmedi. Herşeye rağmen bu açıklamanın gelecekte daha akılcı davranılacağı konusunda umut verdiğini düşünmeye başlamıştım.

Ama bir gün sonra “hane halkı borcunda sıkıntı görmüyorum” diyerek maliye bakanı, başbakan yardımcısını açığa düşürdü.

Ardından ekonomi bakanı çıktı ve ben büyümenin kalitesinde herhangi bir sorun görmüyorum deyiverdi.

Bu önümüzdeki dönemde seçim ekonomisi uygulamama ve ABD Merkez Bankasının tanıdığı süreyi değerlendirme konusunda başbakan ve ekibiyle, başbakan yardımcısı arasında ciddi bir çatışma olacağını gösteriyor.

Değerli basın mensupları;

Şimdi borçtan şikâyet eden başbakan yardımcısı ve onun hükümeti dönemindeki borçlanma rakamlarını vatandaşlarımıza hatırlatmakta yarar var. Bakın;

    Cumhuriyet tarihi boyunca AKP’den önceki tüm iktidarlar 95 milyar dolarlık iç borç yaparken, AKP 11 yılda 138 milyar dolar iç borç yaptı. Devletin iç borcu, dolar cinsinden, AKP elinde 2,5 kat arttı.
    Yine Cumhuriyet tarihi boyunca tüm iktidarlar 130 milyar dolar dış borç yaparken; AKP iktidarında 220 milyar dolar dış borca imza atıldı. Yani dış borç bu iktidarın elinde 2,7 kat artırılarak 350 milyar dolara çıktı.
    Bu da yetmedi AKP’den önceki iktidarlar 8 milyar dolarlık özelleştirme geliri kullanırken; AKP 11 yılda 46 milyar dolarlık kamu varlığını sattı.
    AKP iktidara geldiğinde ailelerin her 100 liralık geliri karşılığında 4,7 tl borcu vardı; şimdi her 100 liralık gelir karşılığında ailelerin borcu 51 liraya çıktı.

Bakın sizinle yeni bir veriyi daha paylaşayım. Daha üç gün önce uluslararası para fonu “finansal erişim araştırması” sonuçlarını yayımladı.

Araştırmanın sonuçlarına göre Türkiye’deki her 1000 yetişkinin 875’i bankalara borçlu. Bu oran ile Türkiye, 83 ülke arasında, Singapur’dan sonra, bankalara en çok borçlu vatandaşa sahip ikinci ülke konumunda.

Değerli basın mensupları;

Türkiye’nin önümüzdeki günlerde mücadele etmesi gereken tablo işte budur. Türkiye mutlak surette borçla şişirilen bir büyümeden, kendi işgücünü üretime koşacak, üretime koştuğu iş gücüne hak ettiği kazancı sunacak bir büyüme modeline geçmek zorundadır.

Ataların dediği gibi “borca haylık, bir aylık”. Türkiye’nin 22 Mayıs’tan bu yana yaşadıkları bunu göstermiştir.

Yine israf ekonomisi değil, verim ekonomisi uygulamalıyız diyen başbakan yardımcısına kendisine bağlı kamu bankalarında son bir kaç ayda sadece iki şirkete verilen krediler nedeniyle batırılan 800 milyon doları da hatırlatmak isterim.

Bu arada bildiğiniz gibi hükümet varlık barışından umduğunu bulamayınca süreyi uzatmıştı. Şimdi bunu fırsat bilerek bazı yabancıların kara paralarını aklamak için kendisine yerli ortak aradığına dair söylentiler artmaya başladı. Zaten kara para konusunda sicili bozuk olan bu hükümetin, ülkemizi dünyanın en büyük kara para yıkama makinesi haline getirecek bu girişimlere karşı dikkatli olması konusunda uyarıyorum.

Değerli basın mensupları;

Türkiye’nin kırılganlıkları artık gizlenemez hale gelmiştir. Bu yılın temmuz ayı itibariyle Türkiye’nin net döviz açık pozisyonu 419 milyar dolardır. Yine haziran itibariyle reel sektördeki şirketlerin 165 milyar dolar döviz açık pozisyonu bulunmaktadır.

Önümüzdeki bir yılda Türkiye’nin çevirmesi gereken borç miktarı 164,5 milyar dolardır. Finanse edilmesi gereken cari açığı da buna eklediğimizde Türkiye’nin gelecek bir yılda bulması gereken finansman 224,5 milyar dolara ulaşmaktadır. Yani Türkiye ne yapacak edecek ve her ay yaklaşık 20 milyar dolarlık bir dış finansmanı bulacak.

Bunlar Türk ekonomisinin gerçekleridir. Bu kırılgan tabloya neden olan ise 11 yıldır iktidarda olan AKP’dir.

Ben kazanılan birkaç aylık zamanın hükümet ve piyasa tarafından iyi değerlendirilmesi gerektiğini bir kez daha ifade ediyorum.

Bu çerçevede özellikle döviz borçlusu firmalarımızın kurdaki geçici gevşemeyi fırsat bilerek açık pozisyonlarını kapatacak önlemleri almalarında yarar görüyorum.

Vatandaşların düşen döviz kuruna kanmamalarını ve dövizle borçlanmaktan uzak durmalarını kesinlikle tavsiye ediyorum.

Hükümet de eski paradigmalara geri döndük, borçla ekonomiyi şişirerek seçimi bir defa daha alırız anlayışından derhal uzaklaşarak, döviz rezervlerini tahkim edecek, ekonominin yapısal sorunlarını çözecek reformlara odaklanmak, kendi içinde koordinasyonu sağlayarak her kafadan bir ses çıkmasını önlemek zorundadır.

Artık konjonktür değişmiştir. Yeni konjonktürde Türkiye’nin sıfır hata ile yönetilmesi zorunludur. Şu anda yaşanan kısa süreli bir soluklanma imkânıdır.

Bu çerçevede toplumu geren ve bölen söylemlere son verilmeli dış politikada gerilimi artırmak yerine azaltacak politikalara dönülmelidir.

Bunlar yapılmaz ve hükümet rehavete kapılırsa bunun bedelini tüm Türkiye artan işsizlik, düşen gelir ve artan borç yükü altında ezilerek öder.

Değerli basın mensupları;

Bir süredir Türkiye’de finans zirveleri adı altında birtakım toplantılar yapılıyor. İstanbul’u uluslararası finans merkezi yapma hedefiyle yola çıkan hükümet, bunu yapamayacağını anlayınca, şimdi en azından islami finansın merkezi yapabilir miyim telaşına düşmüş durumda.

İslam Kalkınma Bankasının Türkiye şubesi ve İslami Finans Araştırma Merkezi alayiş valayiş ile açılıyor, bu da yetmiyor sadece Türkiye’de değil dünyada İslami finansal araçlarının likiditesini artırabilmek için merkez bankasına yeni görevler veriliyor.

Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası uluslararası İslami likidite yönetim şirketine ortak ediliyor.

Bu şirketin kuruluş amacı nedir diye bakıyoruz. 2010 Ekim ayında kurulan şirketin temel amacı ‘şeriata uygun’ finansal araçlar sunan, bu konuda finansal hizmet veren kuruluşların likidite ihtiyaçlarını karşılamak olarak tanımlanıyor.

Ben başka bir konuyu da açıkçası merak ediyorum. Merkez Bankası’nın ortak edildiği bu uluslararası likidite şirketi, ihraç edilen bu kâğıtların dönmemesi veya zarar etmesi durumunda zararı karşılıyor mu? Karşılamıyor mu? Bu durumda Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bu zarara ortak ediliyor mu? Edilmiyor mu? Bu sorulara cevap bekliyoruz arkadaşlar.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi dün Türkiye Cumhuriyeti hazinesinin yeni sukuk ihraçları için 23 Eylül–1 Ekim tarihleri arasında Orta Doğu ve Asya’daki önemli finansal merkezlere ziyaretlerde bulunacağını öğreniyoruz.

Bunlar neyin gayretidir arkadaşlar?

Değerli basın mensupları;

Başbakanın, mayından ayıklanan Suriye sınırındaki toprakları İsrail sermayesine devretme çabası esnasında söylediği şu veciz söz hala hafızalardadır.

Başbakan İsrail ile dost olduğu o günlerde ne diyordu: “Paranın dini, milleti, ırkı” olmaz. Ne de olsa para Londra’dan da gelse, körfezden de gelse üzerinde Benjamin Franklin’in resmi var.

Paraya bu kadar hümanist yaklaşan, hiç bir şek, şüphe ve ayrım göstermeyen Başbakanın çabası, acaba önümüzdeki günlerde azalacak New York ve Londra sermayesinin yerine “Körfez ve Asya sermayesini” koyarak seçim ekonomisi uygulayabilir miyim telaşı olmasın.

Ben yine kendi sözlerini kendisine hatırlatayım gerçekten de paranın dini, milleti, ırkı olmaz İslami sermaye de, New York ve Londra sermayesinden farklı hareket etmez. Biri kar payı ister, diğeri faiz ama her ne hikmetse ikisinin vade sonunda sunduğu getiri aynıdır.

Diğer taraftan, bu İslami finansal araçların şeriata uygunluğuna icazet veren ulema kimlerden oluşuyor? Londra’da HSBC ve Citibank’ın maaşlı imamlarından oluşuyor. Kurulan düzene bir bakın. Bir de çıkmışlar bu finansal araçları esas sosyal demokratlar desteklemelidir diyorlar. Ali’nin külahını Veli’ye giydirip sonra da destek istiyorsunuz. Geçin bunları…

Son olarak biliyorsunuz özellikle yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın alın terini ve temiz dini duygularını istismar ederek kar payı ve şirketlere ortaklık adı altında vatandaşlarımızın çok ciddi zararlara sokulduklarını da hatırlatmak isterim. Vatandaşlarımızın bu zararlarını telafi etmek için kılını kıpırdatmayan bu hükümetin yeni İslami enstürmanlar peşinde koşmasını da vatandaşlarımızın takdirine bırakıyorum.

Değerli basın mensupları;

Haziran ayı iş gücü ve istihdam rakamları ekonomide iş bulma ve vatandaşa iş imkanı sağlama konusunda sıkıntıların arttığını gösteriyor.

Haziran’da işsiz sayısı, geçen yılın aynı ayına göre, 299 bin kişi artarak 2 milyon 525 bin kişiye ulaştı.

İş bulma ümidini kaybetmiş veya çeşitli nedenlerle iş aramayan ancak bulsam çalışırım diyenleri de kapsayan geniş işsizlerin sayısı ise 553 bin kişilik artışla 4 milyon 556 bin kişiye ulaştı.

Bu, “geniş işsizlerin” sayısında 2009 yılı ekim ayından bu yana gerçekleşen en yüksek artış.

Değerli basın mensupları;

Veriler işsizliğin ciddi bir artma eğiliminde olduğunu gösteriyor. Haziran’da işsizlik oranı, geçen yılın aynı ayına göre, 0,8 puan, geniş işsizlik oranı ise 1,2 puan artmış.

Genç işsizliğindeki 1,4 puanlık artış ise çok daha dikkat çekici. Genç işsiz sayısı 110 bin kişi artarak 822 bine ulaştı.

Mevsim etkilerinden arınmış işsizlik ise Haziran’da, bir önceki aya göre, 0,1 puan artmış.

İstihdamdaki yavaşlama işaretleri de iş gücü piyasasındaki sıkıntıların belirginleştiğini teyit ediyor. Haziran’da geçen yılın aynı dönemine göre 743 bin kişilik istihdam artışı son 9 ayın en düşüğü.

Değerli basın mensupları;

İstihdam rakamları kadın istihdamında ciddi sorunlar yaşandığını gösteriyor.

Geniş işsizlikteki artışın, 471 bin kişisi kadın. Yani son bir yılda gerçek işsiz sayısındaki her 100 kişilik artışın 85’i kadın.

Nitekim “çeşitli nedenlerle iş aramayan ancak iş bulsam çalışırım” diyenlerdeki 274 bin kişilik artışın 216 bini kadınlardan oluşuyor. Bu kadınların iş bulursa çalışmak istediği, ancak iş bulamadığı için ev kadınlığına döndüğünü gösteriyor.

Eğitim durumuna göre işsizlere baktığımızda durum daha da vahim. Son bir yılda işsiz sayısındaki 300 bin kişilik artışın 51 bini yükseköğrenim görmüş kadınlardan oluşuyor. Yani son bir yılda işsizlikteki her 100 kişilik artışın 17’si yükseköğrenim görmüş kadınlarımızdan kaynaklanıyor. Kadınlarımız üniversiteye gidiyor, mezun oluyor ama mezun olduktan sonra erkekler kadar iş bulmakta nedense şanslı olamıyor. Bir süre sonra da iş bulma ümidini tamamen kaybederek iş yaşamından çekiliyor. Üniversite mezunu ev kadınları ordusuna katılıyor.

Değerli basın mensupları;

Kalkınma ve çağdaşlaşma kadınları çalışma yaşamından dışlayarak sağlanamaz.

Türkiye; kadınıyla erkeğiyle; genciyle yetişkiniyle çalışmak isteyen her bir vatandaşına iş bulacak ekonomik koşulları mutlaka yaratmak zorundadır. Yurtiçi tasarruf açığını da, cari açık sorununu da çözecek yöntem budur.

Aksi halde dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmek Türkiye için hayal olacaktır.

Ben bir kez daha hükümeti uyarıyorum. ABD merkez bankasının size tanıdığı son fırsatı ve zamanı iyi kullanın. Aksi takdirde vatandaşlarımıza iş ve aş cinsinden ödeteceğiniz maliyet çok yüksek olacaktır.

Soru-Cevap Kısmı:
Soru: Daha önce TCMB Başkanı’nın yıl sonu için dolar kurunun 1.92 TL olacağına yönelik açıklamalarını eleştirmiştiniz. Hatta kur 1.92 TL olmazsa TCMB Başkanına dava açma yolunu önermiştiniz. Şimdi kur hızla aşağı gidiyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Merkez Bankası Başkanlarının dalgalı kur rejimi uygulanırken kurla ilgili nokta hedef vermeleri büyük hatadır. Zaten ABD Merkez Bankası son kararını almadan önce bizim Merkez Bankası Başkanı bu yaptığının aktif iletişim politikası çerçevesinde bir tahmin olduğunu, hedef olmadığını söyleme noktasına kadar geldi.

Dolar kuru bugün 1.96 TL, TCMB Başkanı’nın Aralık ayında 1.92 TL’lik hedefi de orada duruyor. Bu hedefle ilgili söylediğim her şey geçerlidir. Bir Merkez Bankası Başkanı nokta kur hedefi vermek gibi büyük bir yanlışı yapamaz. Hele hele dalgalı kur rejimindeyken.

Şunu da açıkça ifade edeyim. Yaşadığımız son sıkıntılar, dalgalı kur rejiminin gelişmekte olan ekonomiler için ne kadar uygun bir rejim olduğunu, açıkça ortaya koymuştur. Sisteme, olan bitene kurun sıçrayarak uyum sağlamaya çalışması, daha önce kuru aşağı çeken yabancı sermaye girişlerinin büyük bir hızla ülkeleri terk etmesine engel olmuştur.

Hatta bugün söylenmektedir ki, ABD Merkez Bankası Başkanı Bernanke’nin böyle bir karar almasının arkasında, yükselen piyasa ekonomilerinde, yükselen kurlar nedeniyle büyük zararlar ettikten sonra sıkışan ABD fonlarının yaptığı baskının da etkisi vardır.

Tekrar söylüyorum: Ben tahmin demiyorum. Merkez Bankası Başkanları kur tahmini yapamaz. Kur tahmini yaparsa hedef haline gelir.”

    Cuma, 20 Eylül 2013 17:04

Bağlantılı Konular