"Ekonomide kasırga yaklaşırken Başbakan halkı uyutuyor. Türkiye en kırılgan ülke!"

Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran, gelişmiş ülkelerin parasal sıkılaştırma sürecinden şimdiden en olumsuz etkilenen ülkenin Türkiye ekonomisi olduğunu belirterek şu açıklamayı yaptı:

OECD, Türkiye’yi “çürük elma”ların başında sayıyor. Uluslararası kuruluşların raporları yeni süreçte “en kırılgan” ekonominin Türkiye olduğunu gösteriyor. Referans ülkeler içinde, riski en fazla artan, Türkiye oldu. “Ülke tahvillerinin iflas riski”ni gösteren CDS’de Türkiye’ye ilişkin aylık ortalama değer Haziran-Ağustos döneminde yüzde 87.4 arttı. Özellikle ABD’nin tahvil alımlarını durdurarak yeni bir para iklimine geçeceğinin işaretini vermesi ile yabancı yatırımcılar, bulundukları gelişmekte olan ülke borsalardan çıkıyorlar. Bu çıkışlarla yerli paralar hızla değer yitiriyor. Özellikle Türkiye’de döviz hızla yükselişe geçti, 1 dolar 2 TL’yi aştı. Dövizdeki artış Türkiye’nin 360 milyar doları aşan dış borcunun TL cinsinden karşılığını şimdiden 56 milyar lira büyüttü. Başbakan Erdoğan ise  “Bizim ekonomimiz artık kırılgan bir ekonomi değildir” diyor, ama artık kimseyi kandıramıyor. Uluslararası kuruluşlardan Türkiye’nin en kırılgan ülke oluşuyla ilgili değerlendirmeler gelirken, Erdoğan, “faiz lobisinin oyunu” diyerek işin sorumluluğunu üstünden atacağını mı sanıyor? Yeni süreçte yaşanacaklar belli. İktidar sorumlu davranıp önlem almazsa ödenecek fatura çok daha ağır olacaktır. Cari açık hızla büyüyor. Son üç aydır Türkiye’ye dış finansman gelmediği için cari açık Merkez Bankası rezervlerinden karşılanıyor. Açık finansmanı için Mayıs-Temmuz döneminde 10 milyar dolara yakın rezerv kullanıldı. Yıllık cari açığın milli gelire oranı yüzde 10 sınırına doğru ilerliyor. Türkiye’den sermaye kaçarken, Temmuz ayında kaynağı bilinmeyen 4.8 milyar dolarlık bir sermaye girişi yaşandı. Bu, bir ayda giren tutar olarak tarihi bir rekor… Merkez Bankası bunu doğrudan yatırım, portföy yatırımı veya başka legal bir kalemde gösteremiyor. Bu meçhul paranın kaynağı nedir? Ekonomi yönetiminin buna cevap vermesi lazım.

Gelişmiş ülkelerin parasal sıkılaştırma süreci, ekonomisi sıcak para tahakkümü altındaki gelişmekte olan ülkeleri adeta sallarken, Türkiye şimdiden bu süreçten en olumsuz etkilenen ve ilerleyen dönemde çok daha fazla etkilenmesi beklenen ekonomi olarak öne çıkıyor. OECD, Türkiye’yi “çürük elma”ların başında sayıyor. Dövizdeki yükselişin önüne geçilemiyor. Ekonomide dengeler hızla bozuluyor. Uluslararası kuruluşların raporları yeni süreçte “en kırılgan” ekonominin Türkiye olduğunu gösteriyor. Tüm ekonomik birimler yüreği ağzında yaklaşan kasırgayı beklerken;  teröristlere her türlü yardımı yaparak Suriye yönetimini devirmek ve Ortadoğu’da hayali liderlik yapma peşinde koşan Başbakan, yaşanan süreçten bihaber, sorumsuzca bir açıklama yaptı. Tüm Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜMSİAD) Uluslararası Kobi Şurası ve TÜMEXPO Genel Ticaret Fuarı’nın açılışında konuşan Başbakan Erdoğan “Bizim demokrasimiz artık kırılgan bir demokrasi değildir. Bizim ekonomimiz artık kırılgan bir ekonomi değildir” dedi.

Başbakan ya halkı kandırıyor, ya da her şeyden habersiz
2008-2009 küresel krizinin ana merkezi olan ABD ve AB ülkelerinin, krizden çıkış için yoğun devlet müdahaleleri yoluyla piyasalara adeta para pompalayarak ciddi boyutlarda “parasal genişleme”ye gitmesi, bir likidite patlamasına yol açmış, Türkiye, ortaya çıkan ucuz finansman koşullarından yoğun biçimde yararlanmıştı. Borsa ve DİBS’te yüklü miktarlardaki yabancı sermaye yatırımları döviz arzını artırarak, TL’yi hızla değerlendirmişti. Şimdi ise bunun tersine bir süreç başladı.

Özellikle ABD’nin tahvil alımlarını durdurarak yeni bir para iklimine geçeceğinin işaretini vermesi ile yabancı yatırımcılar, bulundukları gelişmekte olan ülke borsalardan çıkmaya başladılar. Bu çıkışlarla yerli paralar hızla değer yitiriyor. Fed başta gelişmiş ülke merkez bankalarının “parasal sıkılaştırma”ya gidip gelişmekte olan ülkelerden sıcak parayı çekme kararının netleşmesiyle Türkiye’ye yönelik sermaye hareketleri aleyhe döndü, cari açık finanse edilemiyor, TL hızla değer yitiriyor, rezervler eriyor.  Kurlardaki hızlı artış paralelinde ortaya çıkan kur farkı dolayısıyla Türkiye’nin döviz yükümlülüklerinin maliyeti büyüyor.

Risk artışında Türkiye birinci
Küresel sermaye otoritelerinin “parasal sıkılaştırma” kararı üzerine gelişmekte olan ülkelere sermaye akımlarının yavaşlamaya başladığı Mayıs ayından bu yana, referans ekonomiler içinde “ülke riski” en hızlı artan Türkiye oldu. “Ülke tahvillerinin iflas riski”ni gösteren CDS’de Türkiye’ye ilişkin aylık ortalama değer Haziran-Ağustos döneminde yüzde 87.4 arttı.

Türkiye’nin Mayıs ayı ortalamasında 119 olan CDS değeri, 242’ye kadar yükseldiği Ağustos ayının ortalamasında 223 olarak gerçekleşti. Buna göre Türkiye’nin ülke riskini gösteren CDS değeri üç ayda 104 puanlık bir artış gösterdi. Üç ayda Türkiye’den sonra CDS değeri en fazla artan ekonomiler yüzde 59’la Brezilya ve yüzde 53.7 ile Meksika oldu.
TL’de hızlı değer kaybı

Merkez Bankası’nın gösterge niteliğinde açıkladığı döviz alış kurlarına göre dolar, 31 Mayıs-13 Eylül arasında 1,8661 liradan 2,0213 liraya yükselerek TL’ye karşı yüzde 8,3 değerlendi. Dış borç stokunda en büyük ağırlığı, dolar cinsinden borçlar oluşturuyor. Stokta ikinci büyük paya sahip Euro da aynı dönemde 2,4208 liradan 2,6869 liraya çıkarak yüzde 11 değer kazandı. Bu dönemde TL’ye karşı en fazla değerlenen döviz ise yüzde 13’le İngiliz Sterlini oldu. Aynı dönemde TL’ye karşı İsviçre Frangı yüzde 11.8, Japon Yeni yüzde 10.2 değerlendi.
Dış borçta kur farkı faturası şimdilik 56 milyar TL

Küresel sermaye otoritelerinin “parasal sıkılaştırma” kararının netleşmesiyle Türkiye’ye yönelik sermaye akımlarının yavaşlamaya başladığı Mayıs ayından bu yana dövizde devam eden yükseliş, Türkiye’nin 360 milyar doları aşan dış borcunun TL karşılığını giderek büyütüyor. Büyük bölümü dolar ve Euro cinsinden olan dış borcun kompozisyonundaki dövizlerde 31 Mayıs-13 Eylül arasında yaşanan artışlar, Türkiye’nin dış borç stokunun TL cinsinden karşılığını yaklaşık 56 milyar lira büyüttü. Bu dönemde dövizdeki artışlar kur farkı olarak özel sektöre 38.5 milyar, kamuya yaklaşık 16.5 milyar, Merkez Bankası’na da 1 milyar TL dolayında ek yük getirdi.

En büyük yük özel bankalar ve reel sektöre bindi
Bu dönemde en fazla kur farkı maliyetini, borçtaki payının büyüklüğüyle orantılı olarak özel sektör yüklendi. Özel sektörün 109.4 milyarı kısa vadeli olmak üzere toplam 248 milyar dolara yaklaşan dış borcunun TL karşılığı bu dönemde 38.5 milyar lira artarak 500 milyar lirayı aştı. Özel sektörde en büyük kur farkı maliyeti ise finans sektörü üzerine bindi. Banka ve diğer finans kuruluşlarının toplam 126.3 milyar dolarlık dış borcunun TL karşılığında 19.6 milyar liralık artış yaşandı. Bunun da 17.4 milyarı özel bankaların, 2.2 milyarı bankacılık dışı finans kuruluşlarının borcundan kaynaklandı. Finansal olmayan özel sektör kuruluşlarının, başka deyişle reel sektörün 121.6 milyar dolar olan dış borcunun TL karşılığı da aynı dönemde 18.9 milyar lira büyüdü.

Kamunun 106 milyar dolarlık dış borcunun TL karşılığında yaşanan 16.5 miyar liraya yakın artışın ise 13 milyarı merkezi yönetim borcundan kaynaklandı. Kamuda merkezi yönetim dışında en fazla kur farkı maliyeti 3.2 milyar lira ile kamu bankalarına geldi. Bu dönemdeki kur artışları yerel yönetimlerin dış borcunun TL karşılığını da 564 milyon lira artırdı.

Doların 2 TL’yi aşması, Türkiye ekonomisi açısından bir dönüm noktası olurken, kamu dış borcunun kur farkı faturası bütçe açığını da büyütecek.
“Türkiye, çürük elma”…

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı OECD, kırılgan ülkeler arasında Türkiye’nin başta gelenlerden olduğuna dikkat çekiyor.

OECD’nin 2013 yılı Geçici Ekonomik Değerlendirme (Interim Economic Assesment) raporunda, son aylarda hızlı sermaye çıkışları yaşayan, ek finansal maliyetlere maruz kalan, yerel paraları hızla değersizleşen,  cari açığı büyük ve bunu sıcak para ile finanse eden Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere dikkat çekiliyor. Cari açıkları milli gelirinin yüzde 5-6.5’i arası ile yüksek ve Mayıs-Ağustos döneminde de yerel paraları hızla değer yitiren ülkeler “çürük elmalar”ı oluşturuyor. OECD çürük elmaların başında ise G.Afrika ile Türkiye’yi sayıyor, daha sonra Hindistan ile Şili geliyor.

Ekonomi ile ilgili uluslararası kuruluşlardan Türkiye’nin en kırılgan ve topun ağzındaki ülke oluşu ile ilgili art arda değerlendirmeler gelirken, “Ekonomimiz artık kırılgan değildir” diyebilen bir başbakan yönetiyor ülkemizi. Başbakan Erdoğan, beklenen felaket gerçekleşirse “faiz lobisinin oyunu” diyerek işin sorumluluğunu üstünden atabileceğini mi sanıyor? Yeni süreçte yaşanacaklar bellidir ve iktidar sorumlu davranıp önlem almazsa ödenecek fatura çok daha ağır olacaktır.

Büyümede çöküş öncesi son hamle
Yılın ikinci çeyreği için yüzde 4,4 olarak açıklanan büyüme oranı, büyük ölçüde iç tüketim ile kamunun yol, havalimanı, kentsel altyapı gibi alanlara yönelik harcamaları ve stok artışından kaynaklanıyor. Yatırımları gerileyen özel sektör büyümede yok… Özellikle stok artışının bu orandaki payı 2.3 puanı buluyor. Stoktaki artışı dışarıda tutunca büyüme yüzde 2.1’e iniyor.  Net ihracat eksi olduğu için büyümeyi 3 puan aşağı çekerken, iç tüketim artışı da büyümeye 3.4 puan katkı vermiş. Ancak bu da ekonomide çöküş süreci öncesi son canlılık…
Büyümede ikinci yarıdan umut yok…

İkinci çeyrek büyümesinin beklentilere göre çok daha iyi gelmesi sonucu ilk altı aydaki büyüme yüzde 3.7 oldu ve bu yılın tümü için öngörülen yüzde 4’lük hedefe yakınsadı. Ancak Fed başta gelişmiş ülke merkez bankalarının parasal sıkılaştırma kararıyla Türkiye’ye yönelik sermaye hareketlerinin Mayıs’tan bu yana aleyhe dönmeye başlaması, büyümede ikinci yarı için beklentileri olumsuza çevirdi. Yani büyümede ikinci çeyrekteki canlanma arızi bir gelişme olarak kalacak. Ekonomide ikinci yarıda yavaşlama eğilimi giderek güçlenecek. Dövizdeki ısrarlı yükseliş ithalatı baskılayacak, ancak kur artışları, üretimdeki ithal girdi bağımlılığı nedeniyle ihracatta bir avantaj yaratmayacak. Kur ve faizde yükseliş baskısı enflasyona yansıyacak, ikinci çeyrekte büyümeyi tetikleyen iç talep yılın ikinci yarısında daralacak. Son dönemde Merkez Bankası’nın ortalama fonlama maliyetlerini yüksek tutması ve yıllık kredi büyümesinin mevsimsel olarak da azalmanın etkisiyle yılın ikinci yarısında büyüme beklentilerin altında kalacak. Son dönemde reel sektör ve tüketici güven endeksi ve kapasite kullanım oranlarındaki seyir de buna işaret ediyor. Kısacası ikinci yarıda büyümede canlanma yönünde bir umut gözükmüyor.

Cari açık milli gelirin yüzde 10’una doğru gidiyor
Ayrıca gelinen aşamada en hayati gösterge büyüme, enflasyon vb. değil; cari açık… En iyimser senaryoda bile yılın ikinci yarasında ekonomide sorunların artacağı, performansın düşeceği ve büyümenin ilk yarıdakinin altında kalacağı belli… Türkiye hedeflendiği gibi yüzde 4 bile büyüse, cari açık belasıyla baş etmesi zor olacak. İlk yedi ayda cari açık 42 milyar doları aştı, Temmuz sonu itibariyle yıllık açık da 56 milyar dolar oldu. Cari açık yılın tümünde iyimser tahminle 70 milyar doları aşacak.

TÜİK yılın ilk altı ayındaki milli geliri 408 milyar dolar olarak açıkladı. İkinci yarıda yavaşlayan ekonomi ve yükselen kurla daha düşük bir milli gelir elde edilebilecek. Bu da yıllık cari açığın milli gelirin yüzde 10’una ulaşması anlamına geliyor. OECD, cari açık/milli gelir oranı yüzde 5-6.5 olan ülkeleri çürük elma sayarken, oranı yüzde 10’a yaklaşan Türkiye’nin durumunu nasıl açıklayacağız?

Büyüyen cari açık rezerv eritmeye devam ediyor
Türkiye’ye dış kaynak girişi yavaşlarken, büyümeye devam eden cari açık, rezervleri sürekli eritiyor. Rezervlerde Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında cari açık finansmanı dolayısıyla yaşanan erime 10 milyar dolara yaklaştı.

Merkez Bankası’nın açıkladığı verilere göre Temmuz’daki 5.8 milyar dolarlık aylık cari açık, legal dış kaynak girişi eksi olduğu için kaynağı belirsiz (şaibeli) döviz girişi ve Merkez Bankası rezervleriyle finanse edildi. Net doğrudan yatırımların 1.6 milyar dolar olduğu Temmuz’da, sıcak para çıkışı nedeniyle portföy yatırımlarının neti ise 3.1 milyar dolarla eksiye geçti. Başka deyişle Borsa, DİBS gibi araçlarda net satıcı olmaları nedeniyle yabancıların Türkiye’deki portföy yatırımlarında net bazda azalma yaşandı. Dış kredi kullanımı ve yabancıların buradaki mevduatlarını kapsayan “diğer yatırımlar” kaleminde ise 678 milyon dolarlık net bir giriş oldu. Kaynağı belirsiz sermaye hareketlerini gösteren “net hata ve noksan” kaleminde ise 4.8 milyar bir giriş yaşanınca; toplamda aylık “net” dış finansman girişi 4 milyar 26 milyon dolar oldu. Bu nedenle aylık cari açığın 1.8 milyar dolarlık kısmı rezerv kullanımı yoluyla karşılandı. Yani Temmuz ayındaki cari açık büyük oranda kaynağı belirsiz döviz girişleri ve Merkez Bankası rezervleri ile finanse edilebildi. Cari açığın finansman ihtiyacı üç ayda rezervlerde 9.6 milyar dolarlık bir erimeye yol açtı.

Bu 4.8 milyar doların kaynağı ne?
Türkiye’den sermaye kaçarken, Temmuz ayındaki kaynağı bilinmeyen 4.8 milyar dolarlık sermaye girişi, tarihi bir rekoru ifade ediyor. Merkez Bankası bunu doğrudan yatırım, portföy yatırımı veya başka legal bir kalemde gösteremiyor.

Bu meçhul paranın kaynağı nedir? Bu şaibeli parayı, Suriye rejimini devirmek için işbirliğine gidilen petro-dolar milyarderi dostlar mı plase etti, yoksa kara para mı aklandı? Başbakan bu sorulara da yanıt vermelidir.

Ülke emin ellerde değil
Yeni küresel finansal konjonktürden olumsuz etkilenecek ülkelerin başında Türkiye gelirken, yani herkes en kırılgan ekonomi Türkiye derken, komşuların içine karıştırmayı kendine görev edinmiş Sayın Başbakan “Ekonomimiz artık kırılgan değildir” diyor.

Başbakan ya herkesi kandıracağını sanıyor, ya da ekonomiden bihaber

Bu lafı diyebilen Erdoğan, felaket kapıya dayandığında da “Bu faiz lobisinin oyunu” diyerek işin sorumluluğunu üstünden atabileceğini mi sanıyor?

Evet, bu süreçte en kırılgan ekonomi Türkiye’dir. Sermaye çıkışları hızlandığında yaşanacaklar bellidir. İktidar sorumlu davranıp önlem almazsa ödenecek fatura çok daha ağır olacaktır. Hükümeti uyarıyor ve sorumlu davranmaya çağırıyoruz.

Anahtar Kelimeler
    Pazar, 15 Eylül 2013 16:15

Bağlantılı Konular