YBTB Yöneticileri ile iftar sohbeti

CHP Lideri Kılıçdaroğlu Yerel ve Bölgesel Televizyonlar Birliği (YBTB) Yöneticileriyle iftarda soruları yanıtlarken güncel olayları da şöyle değerlendirdi. Gürsel Tekin de iftara katıldı.

Kemal Kılıçdaroğlu: Umarım güzel bir gecede güzel bir sohbet gerçekleştirmiş oluruz. Şöyle yapalım; bugün ben İstanbul’a giderken Ankara’da ve İstanbul’da gazeteci arkadaşlar soru yöneltmek istediler, bende soruları akşam sorun, akşam gazeteci arkadaşlarla beraber olacağız, onlar soracaklar bende yanıtlayacağım dedim. İsterseniz öyle yapalım. Doğrudan doğruya sizler soru sorun, sormak istediğiniz soruları bende sizlere yanıt vermeye çalışıyım.


Yerel medyayla ilgili şunu söyleyeyim. Gerek yaygın medya, gerek yerel medya Türkiye’de çok zor durumda bunu biliyoruz. Yaygın medya üzerinde de baskı var, yerel medya üzerinde de baskı var. Sizin üzerinizdeki baskılar ya belediye başkanından veya validen veya bölgenin milletvekilinden, ilin milletvekilinden geliyor. Dolayısıyla biz medyanın özgür olmasını, özgürce haber yapmasını savunan bir siyasal anlayışı temsil ediyoruz. En çok eleştirilen partinin Genel Başkanı olarak sizlerin özgürce haber yapmanız için biz elimizden gelen her türlü çabayı göstermek durumundayız ve göstereceğiz. Zaman zaman sizin üzerinize gelen baskılar doğrudan bize yansıtılırsa biz bunu parlamento kürsüsünde de dile getiririz. Soru önergeleriyle dile getiririz. Yani bir şekliyle medyanın özgür olmasını ve özgürce çalışmasını istiyoruz. Medya özgürlüğü bizim açımızdan çok önemlidir. Medyası özgür olmayan bir ulusun halkıda özgür değildir. Çünkü haber alma kanalları tıkanmıştır. O açıdan çok önemli.

Sizin güçlendirilmeniz gerekiyor. Bunun için sağlıklı gelir kaynaklarına ulaşmanız, kavuşmanız gerekiyor. Basın ilam kurumunun bu bağlamda yeniden yapılandırılması gerekiyor. Bunları biliyoruz. Bunlar yeri, zamanı gelince belki sorular gelirse biraz daha ayrıntıya girerek bu konulara girebiliriz.

Zaman zaman sizin kendi bölgenizde yaptığınız haberler bize yeteri kadar ulaşmıyor. Çok önemli haberler yapıyorsunuz ama bu önemli haberler yaygın medyada yer almıyor. Biz bunlara ulaşmak isteriz. Belki bu arada Sayın Gürsel Tekin Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak bir iletişim kanalı da geliştirmek durumundayız. Eğer böyle bir sağlıklı iletişim kurabilir, geliştirebilirsek sanıyorum sizlerin yaptığınız haberleri dile getirmek, dillendirmek açısından da bizde görev üstlenmiş oluruz.

Soru- Hasan Boztürk Bursa AS TV, Ergenekon davası kararları açıklandı. Sayın Haberal’la da buraya gelmeden önce bir araya geldiniz zannediyorum. Fakat başka isimler daha var onlar içerde serbest kalamadılar. Dünkü Ergenekon davasının Sayın Haberal’la görüşmeden sonraki değerlendirmenizi rica edelim. Akabinde de yerel seçimlere ilişkin bir soru sormak isterim.

Kemal Kılıçdaroğlu: Şöyle bir belki fıkrayla başlamakta yarar var. İngiltere’de anlatılan bir fıkra, bizde de zaman zaman söylenir. Denir ki, İngiltere’de bir vatandaş öldüğü zaman, bir İngiliz öldüğü zaman çan bir kez çalarmış. Bir asil öldüğü zaman çan iki kez çalarmış. Kralın yakını öldüğü zaman çan üç kez çalarmış. Kral öldüğü zamanda çan dört kez çalarmış. Bakmışlar bir gün çan beş kez çaldı. Hepsi birden gitmişler papaza sormuşlar ne oldu? Kral hayatta ama beş kez çaldı. Adalet öldü demiş.

Şimdi bu dava adaletin katledildiği bir davadır. Bakın hiçbir zaman yargılamaya müdahale etmek istemedik. Bu ülkede herkes yargılanabilir. Ama herkes şunu çok iyi bilmek durumundadır. Ben adalete inandığım için yargılanırım ve adalete güvenirim. Bir haksızlığa uğramışsam adalet bunu düzeltir. Onun için Almanya’da Alman vatandaşı Berlin’de hakimler var diyor ne yaparsan yap diyor. Yargıya güveniyor. Peki biz kendi ülkemizde yargıya güveniyor muyuz? Hayır. Gidin sokaktaki yurttaşa sorun adalet var mıdır bu ülkede size hemen söyleyecektir. Adalete inanmıyorum. Bu ülkede adalet yoktur diye. Bu algıyı yaratan nedir? Adaletsiz yargılamadır değerli arkadaşlar.

Şunu söyleyeyim; hayat boyu bir araya gelmemiş, aynı düşünceyi paylaşmamış, telefonla dahi konuşmamış, bir masanın etrafında bir araya gelmemiş insanlar aynı terör örgütünün mensubu olarak yargılanıyorlar. Siz hiç lideri olmayan terör örgütü duydunuz mu? Kim bu örgütün lideri? Ergenekon terör örgütünün lideri kim? Bilen var mı? Yok.

Değerli arkadaşlarım, daha da önemlisi yargı MİT’e soruyor böyle bir terör örgütü var mı diye. MİT yok diyor. Emniyet istihbarata soruluyor emniyet istihbaratı da yok diyor. Genel Kurmay istihbarata soruluyor onlarda yok diyorlar.

Şimdi bu devletin bütün sırlarına vakıf olan bu duyarlı kurumlar böyle bir örgütten haberleri yok ama Silivri yargılamasında böyle bir örgüt çıktı ortaya. Biz adil yargılama olduğu sürece bir itirazımız olmaz. Tam tersine adil yargılamaya her zaman saygı duyarız. Bu davanın görüldüğü mahkeme olağan bir mahkeme değil. Nedir? Özel Yetkili Mahkeme. Özel Yetkili Mahkemeler olağanüstü dönemlerin mahkemeleridir. Sıkı Yönetim Mahkemeleridir, Devlet Güvenlik Mahkemeleridir. Olağanüstü dönemlerin mahkemeleridir. Olağanüstü dönemlerin mahkemeleri siyasi otoritenin emrinde olan mahkemelerdir ve olağanüstü dönemin mahkemelerinin verdikleri kararlar toplumun vicdanında meşruiyet kazanmaz.

Geçelim Adnan Menderes’i idam eden mahkemeye. Gidin sorun sokaktaki yurttaşa mahkemenin verdiği karar doğru mudur diye. O dönem alkışlıyordu toplumun bir kesimi. Ama bugün siyasi idamların ne kadar yanlış olduğunu artık hepimiz öğrendik. Geçin 70’li yıllara. Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edildi. Bir kişiyi bile öldürmemişlerdi. Bugün toplumun büyük bir kesimi onun yanlış olduğunu söylüyor. 12 Eylül dönemini alalım. Dönemin başkanı ne yapalım yani asmayalım da besleyelim mi dedi. Olmaz. Siyasi mahkemelerdir olağanüstü mahkemeler. Silivri’deki yargıda olağanüstü dönemin bir mahkemesidir. Dolayısıyla bu mahkemenin kararları meşru değildir. Nasıl Sıkı Yönetim Mahkemelerinin kararlarını meşru görmüyorsak bir demokraside bu mahkemenin kararlarını da ben meşru görmüyorum. Daha da garip tarafı Sayın Başbakan ben bu davanın savcısıyım dedi. Ne demektir bu? İddia makamında olan benim demektir. Bir siyasi otorite, bir mahkemede iddia makamındaysa o mahkemeye siz olağan mahkeme olarak bakamazsınız. Siyasi bir mahkemedir. Siyasi talepleri yerine getirir bu mahkemeler. 12 Eylül döneminde Sıkı Yönetim Mahkemeleri Kenan Evren’in taleplerini yerine getirmiyorlar mıydı? Getiriyorlardı. Özel  Yetkili Mahkemede bu taleplerini yerine getiriyor. O nedenle biz bu yargılamaları meşru yargılama olarak görmüyoruz.

Belki şu soru gelebilir aklınıza. Ya bunu söylüyor Kılıçdaroğlu acaba darbeyi mi savunuyor? Hayır. Demokrasilerde halkın iradesi önemlidir. Demokrasilerde halkın iradesine ipotek konmamalıdır. Türkiye belli bir olgunluğa kavuşmuştur demokrasi açısından ama demokratik açıdan zemin kaybetmektedir Türkiye. Darbenin her türlüsüne karşıyız. Demokrasi üzerindeki vesayetinde her türlüsüne karşıyız. Kişinin apoletli veya apoletsiz olmasının hiçbir önemi yoktur. Eğer demokrasinin üzerinde vesayet varsa orada sorun var demektir. Demokrasi ne üzerine oturur? Yasama, yargı, yürütme dediğimiz güçler ayrılığı üzerine inşa edilir. Tek bir kişiye bütün yetkiler verilmez. Güçler ayrılığı diyoruz biz buna. Eğer bir ülkede bir Başbakan çıkıp da yasama ve yargı benim için ayak bağıdır diyorsa orada bir sorunumuz var demektir. Demokrasiye karşı bir hınç, bir kin var demektir. Bunun çok iyi irdelenmesi ve sorgulanması lazım.

Ben bazı rakamlar size vereyim değerli arkadaşlarım. 60 bin kişinin telefonu dinlendi arkadaşlar bu süre içinde Ergenekon davasında. 60 bin kişinin telefonu dinlendi. 3 bin kişi hakkında takibat yapıldı. 1360 kişi ifade verdi. Toplam 17 bin sayfalık 19 iddianame hazırlandı ya da birleştirildi. Dava süresince 7 kişi hayatını kaybetti. Kaybedenlerden unutmadığım isim Kuddusi Okkır Allah rahmet eylesin. Ergenekon’un kasası diye tutuklandı. Hapishanede hayatını kaybetti ailesi Trakya’dan İstanbul’a cenazesini getirmek için belediyeden ambulans istedi çünkü gücü yoktu. Nasıl bir kasa bu?

Değerli arkadaşlarım, dava dosyasının tamamı 120 milyon sayfayı aşmış durumda. Bir yargıcın bunu okuması için 228 yıla ihtiyacı var. Bu gerçekleri hepimizin bilmesi lazım. Yaygın medya bu gerçekleri vermiyor değerli arkadaşlarım kimse kusura bakmasın. Siz kalkıyorsunuz bir ülkenin Genel Kurmay Başkanını terör örgütünün üyesi diye müebbete mahkum ediyorsunuz. Elinde silah, silahlı kuvvetlerin başında. Devletin bütün sırlarına vakıf. Hatta başbakanların bile bilmediği sırlara vakıf bu insanlar. Bakanların bilmediği sırlara vakıf Genel Kurmay Başkanı. Terör örgütün üyesi diye alıyorsunuz müebbete mahkum ediyorsunuz. Bir; eğer o kişi teröristse o teröristi Genel Kurmay Başkanı kim yaptı? Bunun hesabını sormamamız mı gerekiyor? Altında kimin imzası var? Hükümetin. O zaman siz terör örgütüne yardım ve yataklıktan yargılanmanız gerekir. Böyle bir anlayış olabilir mi?

Üniversite hocaları. Üniversite hocaları niye darbe yapsın arkadaşlar? Ellerinde silah mı var? Haberal’la konuştum. Hocam her seferinde diyordun hangi gerekçeyle hapse girdiğimi bilmiyorum öğrendin mi? Yo hala öğrenmiş değilim diyor. Bir gazetecinin elinde kalem vardır arkadaşlar. Silahı kalemdir zaten.

Neden Silivri mahkemelerinin kararlarını meşru görmüyorum? Eğer bir mahkeme basılmamış kitap hakkında toplatma kararı verebiliyorsa oraya mahkeme denmez arkadaşlar. Basılmamış kitap hakkında toplatma kararı veriyorsunuz. Ona nasıl biz mahkeme diyeceğiz? Onlar mahkeme değil. Orada oturan kişilere de kimse kusura bakmasın ben yargıç olarak görmüyorum. Yargıç duygularıyla değil, siyasi otoritenin talimatıyla değil, egemen güçlerin baskısıyla değil vicdanıyla karar veren kişidir. Silivri yargıçlarını ben vicdanıyla karar veren yargıçlar olarak görmüyorum.

Bakın şu masada hepiniz gazetecisiniz emin olun hepinizde inşallah hep beraber 10 yıl sonrasını görürüz. O yargıçlardan hiçbirisinin çocuğu benim babam Silivri’de hakimdi diyemeyecektir. Çünkü utanacaktır. Bu kadar ağır bir mirası bıraktılar çocuklarına. Yazık günah değil mi? Adalet diyorsunuz. Güzel. Adalet soylu bir kavramdır değerli arkadaşlarım. Bakın bütün inançların temelinde adalet vardır. Neye inanıyorsanız, hangi dine mensupsanız hepsinin temelinde adalet vardır. Adaleti nerede arayacaksınız? Mahkemede arayacaksınız. Savunma hakkını kısıtlayan bir mahkemeye mahkeme denir mi? Savunma hakkını kısıtlıyorsunuz. Şu kadar konuşacaksınız diyorsunuz. Oraya mahkeme denir mi? Ve 12 Eylül döneminde karşılaşmadığımız bir uygulama. Bakın, 12 Eylül darbe döneminde bile sanık yakınları gelecekler duruşmayı izleyecekler. Kimisinin eşi, kimisinin çocuğu. Yasak getiriyorsunuz duruşmayı izlemeyecekler diye. Yasağı kim açıklıyor? İstanbul valisi açıklıyor. Mahkeme kararını kim açıklar değerli arkadaşlarım. Siz hiç Türkiye Cumhuriyeti tarihinde mahkeme kararının vali tarafından açıklandığı bir süreci gördünüz mü, yaşadınız mı? Savcılık açıklar, mahkeme açıklar. İstanbul valisi açıklıyor. Neden? İstanbul valisi kimi temsil ediyor? Başbakanı temsil ediyor. Başbakan kimdi? Davanın Başsavcısıydı. Bakın taşlar nasıl yerine oturuyor. O savcı, o da savcının temsilcisi. O da kalkıp mahkeme kararını açıklıyor. Emin olun yargı açısından böyle bir tabloyla hiç karşılaşmadık. Bunu ben şahsen içime sindiremiyorum. Birisi darbe düşünebilir mi? Düşünebilir. Darbe yapan yargılansın mı? Elbette yargılansın. Darbeye teşebbüs eden yargılansın mı? Elbette yargılansın. Biz hiçbir zaman gel darbeyi yaptı bunu koruyalım falan böyle bir düşünce içinde olmadık. Ama bir şey var ki adaletin peşinde olmak zorundayız. Bende sizde, sokaktaki vatandaşta adalete güveneceğiz. Adaleti güvenmeyip de neye güveneceğiz şimdi? Sahte deliller var. Sahte deliller var değerli arkadaşlarım. Nasıl gidiyorsunuz sahte delillerle yola çıkıyorsunuz? Dijital veriler üzerinde nasıl oynandığını bende biliyorum sizde biliyorsunuz. Pek çok sorunumuz var.

Ergenekon olayı bir gazeteci arkadaşımız Can Dündar, ki Ergenekon konusunda kitap yazan, araştırma yapan bir gazetecidir. Onu da çağırdılar. Benim yazdığım Ergenekon bu Ergenekon değil diyor. Sorun şurada değerli arkadaşlarım. Adaletin tecelli etmediği, adaletin gerçekleşmediği, adalete kuşkuyla bakıldığı bir ortamda sağlıklı yargılama olmaz. Bizim istediğimiz buydu sağlıklı yargılama olsun. Ve yargıcın ya da yargıçların ve savcıların adaletle hareket etmeleri gerekir. Hz. Ömer Dicle’nin kenarında kaybolan bir vatandaşın koyunu kaybolursa sorumlusu benim diyor. Çünkü kendisi yönetiyor ülkeyi. Bu kadar haksızlığa karşın iktidar ses çıkarmıyorsa, haksızlıkları alkışlıyorsa orada bir sorunumuz var değerli arkadaşlar. Orada bir sorunumuz var.

O nedenle biz Silivri yargılamalarını meşru bir zemin olarak görmüyoruz. Oradaki yargıçları yargıç, savcıları savcı olarak, verilen kararları da bir mahkeme kararı olarak görmüyoruz. Gayri meşrudur o kararlar. Meşru değildir. Çünkü olağan mahkemede yargılama olmamıştır, olağan yargıçlar yargılamamıştır, olağan savcılar iddianameyi hazırlamamışlardır. Talimatlarla belli yerlerde hazırlanan iddianameler orada seslendirilmiştir. Olay budur.

Soru: Peki Yargıtay aşamasında sağlıklı yargılama bekliyor musunuz efendim?

Kemal Kılıçdaroğlu: Benim Türkiye’de yargıya güvenim yok. Eğer yargı siyasi otoritenin emrine girmişse o yargıya hiç kimse güvenmesin. Ve hiç kimse ben giderim mahkemede adalet ararım. Böyle bir şey yok artık. Ülkeyi bu noktaya getiren nedir? Yargının siyasallaşmasıdır. Yargı siyasallaşmamalıdır. Yargıyı siyasallaştırırsanız onun ucu toplumu felakete götürür. Yargıçların siyasi görüşü olmaz mı? Olur tabi ona kimsenin bir şey diyeceği yok. O da her vatandaş gibi gider oyunu kullanır. Ama kararlar siyasi görüşe göre verilirse veya kararlar egemen güçlerin talepleri doğrultusunda verilirse orada sorunumuz var demektir.

Soru: Sayın Genel Başkanım iyi akşamlar diliyorum. Önce yerel ve bölgesel televizyoncular birliğine ve Tokat milletvekilimiz Orhan Düzgün’e bu iftarı buluşmamızı sağladıklarından dolayı teşekkür ediyorum.

Sayın Kılıçdaroğlu, dün açıklandıktan sonra benim ilk aklıma gelen şuydu; özellikle kuvvet komutanlarının ve Eski Genel Kurmay Başkanının tutuklandıktan sonra düne kadar terörle mücadele eden komutanların tutuklanması ve bugün çözüm süreci dahilinde silahlarını alıp terör örgütünün hiçbir şekilde yargı organlarına takılmadan ülkeyi terk etmeleri. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kemal Kılıçdaroğlu: Değerli arkadaşlar, terörle mücadele etmek hepimizin görevidir. Terörün bir insanlık suçu olduğunu hepimiz biliyoruz, bütün dünyada biliyor. Terörle mücadele edenlere de hep saygı duymak zorundayız. Bu bazen bir gazeteci olur, bazen bir asker olur, bazen bir vali olur, bazen bir esnaf olur. Teröre karşı ortak tepki vermek gibi bir geleneği oluşturmak durumundayız. Yıllarını terörle mücadeleye vermiş insanların terörist olarak tutuklanıp hapse atılması benim kabul edeceğim bir şey değil değerli arkadaşlar. Hangi gerekçeyle, bakın daha ortada mahkeme kararı yok. Karar çıkınca hep beraber göreceğiz. Neyin ne olduğunu hep beraber değerlendireceğiz. Ama bugüne kadarki mahkeme sürecine baktığınızda pek çok yerde önyargıyla hareket edildiğini görürsünüz. Bir insan darbeyi ne zaman yapar? Elinde silah varken yapar herhalde. Sincan’da tanklar yürümüştü değil mi? Darbeye teşebbüs sayılmadı, o insanlar yargılanmadı. Birde altın madalya verdiler ona. Daha doğrusu üstün hizmet madalyası verdiler dönemin Genel Kurmay Başkanına. Bu çifte standart nedir? Tank yürütene bir şey yok, öbür tarafta seni darbeci alıyorum içeriye. Yapılan davranış ya da yapılan yargılama sağlıklı bir yargılama değil.

Soru:  Nebahat Mersin, Kanal 2000 televizyonu. Konuşmanızın başında da ifade etmiştiniz hukuk ve adalet açısından Avrupa’yı örnek göstermiştiniz. Soruma geçmeden önce tabi basının özgürlüğünün bugün günümüzde öncelikle çok tartışıldığı, konuşulduğu bir dönemde böyle bir toplantıda özellikle yerel basının özgürce soru yöneltebileceği bir platformun oluşturulmasının önemini vurgulayarak başlamak istiyorum. Konuşmanızın başında Avrupa’yı ve Almanya’yı örnek göstermiştiniz yargılama ve adalet, hukuk açısından. Türkiye operasyonlarla gözünü açtı. O gün bugündür yargılama süreci beklenirken işte Silivri davasında dün açıklanan cezalar bugün Türkiye’nin gündeminde birçok farklı kesimce çok farklı tepkilere de neden oluyor. Farklı görüşlerle de yorumlanabiliyor. Ancak Türkiye deniz feneri olayına tanık olmuştu. Deniz fenerine ilişkin Avrupa’da başlayan, bizler için örnek gösterilen hukuk ve adalet açısından, yaşam standartları açısından Avrupa’da başlayan bir iddiayla sürdürülen bir operasyon ve yargı süreci vardı. En uzun yargılama süreci olarak Ergenekon ve diğer operasyonları göstermek mümkün ama netice itibariyle bakıldığında deniz feneri toplum nezdinde, kamuoyunda daha henüz net algılanmış değil. İkisi açısından karşılaştırarak değerlendirmek mümkün olursa neler söylersiniz Sayın Kılıçdaroğlu?

Kemal Kılıçdaroğlu: Deniz feneri davası kul hakkı yiyenlerin aklandığı bir davadır. Deniz feneri davası kurban paralarını, zekat paralarını, fitre paralarını yiyenlerin davasıdır ve onların aklandığı bir davadır. Deniz feneri davası kul hakkı yiyenlerin Başbakan tarafından sırtının sıvazlandığı bir davadır. O davanın sağlıklı sonuçlanması mümkün değil. Bırakın onların yargılanmasını onlarla ilgili iddianame hazırlayan savcılar görevden alındı biliyorsunuz. Bu dava ise farklı bir davadır.

Tipik bir örnek vermek isterim size. Sayın Başbuğ’la ilgili Başbakan ne söyledi? Benim mesai arkadaşım, onun tutuklu yargılanması doğru değildir, bir sürü güzel şeyler söyledi. Bir şey yaptı mı? Yapmadı. Hakan Fidan’la ilgili bir şey söyledi mi? Söyledi. Ne yaptı? 24 saat içinde yasa çıkardı. Neden? Hakan Fidan tutuklanmasın veya ifadesi alınmasın diye. Peki Genel Kurmay Başkanı için niye yapmadı? Samimi değil. Çifte standart uyguluyor. Ülkenin Başbakanı mesai arkadaşım, düzgün insan, her türlü olumlu şeyleri söylüyor, mahkeme karar veriyor terörist diye hapse mahkum ediyor. Sizin aklınız karıştı mı acaba? Nasıl bir tablodur bu tablo? Bu tabloyu nereye oturtmak gerekiyor? Tablonun oturacağı tek şey var yargılama sürecinin sağlıklı olmadığı. İşin gerçeği budur.

Soru- Karabük Net Haber. Karabük’ten böyle bir özgür platformu tanıdığınız için teşekkür ediyorum. Ben biraz yerel medyadan bahsetmek istiyorum. Yerel medyanın gerçekten çok büyük baskılar altında görev yaptığını ifade ettiniz. Gerçekten de doğru. Anadolu’da yerel medya maalesef iktidar partisinin temsilcilerini gerek yerel yöneticilerini, gerekse milletvekillerini eleştirdiği zaman çok çeşitli baskılara maruz kalıyor. Gerek ekonomik baskılar olsun, gerek devletin bazı kurumlarını basın kurumlarının üzerine göndermeler çok çeşitli ve farklı baskılar oluyor. Hatta bu konuda saldırılar bile oluyor yerel basına. Mesela örneği ben. 2006 tarihinde AKP’li bir belediye başkanı tarafından saldırıya uğradım ve hala aradan 7 yıl geçmesine rağmen faili meçhul. Peki siz ana muhalefet partisi olarak yerel medyanın daha özgür ve görev yapabilmesi için bu baskılara maruz kalmaması için TBMM’de bir şeyler yapmayı düşünüyor musunuz? Anadolu basınına sahip çıkma noktasında ne gibi çalışmalar yapmayı düşünüyorsunuz? Yerel medyayı biz sizin arkanızdayız diyorsunuz ama bu konuda gücünüzü gösterecek misiniz yerel medyaya sahip çıkma noktasında?

Kemal Kılıçdaroğlu: Aslında medyaya sahip çıkma bağlamında yerel ve yaygın medya arasında ayrım yapmamak gerekiyor. Yerel medyanın ya da yaygın medyanın ya da genel tanımıyla medyanın güçlü ve özgür olmasının iki ana ayağı vardır. Bunlardan birincisi medya çalışanlarının mutlaka sendikalı olması lazım ki haberinin arkasında durabilsin. Bunu bir zorunluluk olarak getirmek gerekiyor.

İki; hiçbir medya patronu doğrudan veya dolaylı kamu ihalelerine girmemeli.

Üç; basın ilan kurumu bu bağlamda daha adil davranan bir yapıya kavuşturulmalı. Yani medyaya kaynak sağlayan basın ilan kurumunun bu bağlamda daha adil bir yapıya kavuşturulması. Bu üçünü yaparsanız yaygın medyada, yerel medyada bizim anladığımız anlamda daha özgür bir yapıya kavuşmuş olur.

Soru- Soner Yüksel, Eskişehir ES TV. Sayın Kılıçdaroğlu, şimdi yaşanan süreç ister istemez yerel seçime bakışı biraz daha farklı bir hale getirdi. Sadece bir yerel seçim olmayacak. Anlaşılan o ki CHP özellikle bu yerel seçimde farklı bir mesajı hükümete de vermek istiyor. Ama il örgütlerine baktığımızda Eskişehir’de dahil olmak üzere özellikle adaylık konusunda biraz fazla sosyal demokrat bir yapı var. Çünkü herkes aday ve birbiriyle bu süreç içerisinde biraz fazla rekabet ediyor. Dolayısıyla geçmişte bunun sıkıntılarını yaşadı CHP. Garanti olarak saydığı yerlerde bu çekişmeler yüzünden pek çok belediyeyi kaybetti. Eskişehir Odunpazarı’da bunun örneklerinden bir tanesidir.

Şimdi yine yerel seçim öncesi birlik, beraberlik mesajları ön planda ama arka tarafta bu çekişme devam ediyor ve yapılan eğitimlerde hep el yordamıyla değil artık siyasetin, daha akılcı siyasetin yapılacağı vurgulanıyor. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte bunu biraz daha pratiğe dökmek adına hem bu eğitim çalışmaları, hem de il örgütleriyle temaslar ne yönde olacak, stratejisi ne olacak ve birazcık daha bunların kapalı kapılar ardında en azından bu çekişmelerin yaşanması için bir takım talimatlarınız olacak mı?

Kemal Kılıçdaroğlu: Oradaki temel hedefimiz şu; temel stratejimizde şu; mevcut belediye başkanı CHP’liyse veya CHP aday adayı olmak isteyen birden fazla kişi varsa bunlar birbirlerini kötüleyerek, karalayarak yola çıkıyorlarsa onların üstünü baştan çizeceğim. Hiç boşuna aday olmasınlar. Hedeflerini koysunlar, projelerini koysunlar, ilkelerini koysunlar. Ben başkan seçilirsem şunu şunu yapacağım desinler. O kötü adam ben ondan daha iyiyim diyen insandan bu partiye hayır gelmez. Bu vesileyle söyleyeyim bütün arkadaşlarımda bunu da kamuoyuna duyurun.

Bizim belediye başkanını veya adayını kötüleyerek yola çıkan arkadaş hiç boşuna aday olmasın çünkü onu aday yapmayacağız.

Soru:  Anıl Ergin, Habertürk Televizyonu. Şimdi bu yerel seçim konusu gündeme gelince şu da hepimizin aklında uyanıyor. Zaman zaman ittifaklara yönelik bazı söylentiler çıkıyor, bazı partilerle ittifak kurulması yönünde. İşte Ankara’da bir partiyle ortaklaşa olunması, İstanbul’da başka bir partiyle ortaklık kurulması, bir adayın desteklenmesi. Bunlara yönelik net bir tavrınız var mı? Hayır biz tek başımıza her yerde gireceğiz ya da bazı ittifaklara açığız diyebiliyor musunuz?

Kemal Kılıçdaroğlu: İttifaklar konusunu bende sizler gibi gazetelerden okuyorum. Bizim böyle bir düşüncemizde yok, niyetimizde yok. Her tarafta CHP kimliğiyle, amblemiyle seçimlere gireceğiz. Ama gazeteler yazıyorlar CHP ittifak yapacak diye bizde okuyoruz. Niye yazılıyor, kim söylüyor bunları nasıl söylüyor bizde anlamıyoruz ama böyle bir niyetimiz yok.

Soru: Yerel seçimlerden söz açılmışken Sayın Genel Başkan, bu özellikle muhalefet partilerine mensup belediye başkanları üzerindeki soruşturmalar bir başka cephesiyle Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon’la ilgili sizin geçtiğimiz hafta görüştüğünüz ve bir transfer olayı gündeme geldiği söyleniyor. Ayrıca bu transfer söylentileri ortaya çıktıktan sonrada CHP ilçe örgütü ve il örgütü üzerinde olumsuz bir takım istifalar sözkonusu oldu. Özelliklede ben İzmir’den söz etmek istiyorum. Sayın Aziz Kocaoğlu’nun geçirdiği soruşturma ve devam eden soruşturmalarla ilgili hükümetin bu baskısı yerel seçimlere kadar devam edecek mi? Bu baskıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kemal Kılıçdaroğlu: Yerel seçimlere yaklaştığımız süreçte baskıların daha da artacağını biliyoruz. Belediyelerimize karşı daha farklı operasyonların yapılacağını da biliyoruz. Bütün belediye başkanlarımız buna hazırlıklı. Belediye başkanları eğitiminde de polis belediyeyi bastığı zaman nasıl davranacaksınız diye öyle bir bilgide verdik arkadaşlarımıza. Bu baskı bizi yıldırmaz. Arkadaşlarımız çalışmalarını sürdürüyorlar, devam ediyorlar. Demokrasilerde bunların olmaması gerekiyor. Ama Türkiye’de demokrasi var mı o tartışılır? Türkiye’de ben demokrasinin zemin kaybettiğine inanıyorum. Pek çok belirtisi var bunun. Ve bu belirtiler her gün biraz daha artıyor. Sadece bunun biz farkında değiliz batıda bunun farkında. Daha otoriter, daha totaliter bir yapıya doğru Türkiye aşama aşama kaydırılıyor.

Bakın Sayın Başbakan üniversiteleri polisin koruyacağını söyledi. Polisin üniversitede ne işi var? Kendisini uyardım. Bırakın üniversiteler bilim merkezi. Öğrenciyle polisi niye karşı karşıya getiriyorsunuz? Hadi bizim belediyelere baskın yapsın istediği kadar ne olacak. Sanki gizli kapaklı bir şey mi yapıyorlar? İzmir belediye başkanımız hakkında 400 küsur yıl ceza istendi galiba değil mi? 300 küsur yıl ceza. Akıl var mantık var yani. Ne bulundu? Ne oldu? O kadar komik şeyler var ki. İddianamede sanatçı için niçin ihale açmadınız. Bir sanatçı davet edilmiş o sanatçı bir kişi yani Şevval Sam. 5 tane Şevval Sam olsa ihale açarsınız birisi gelir. Ama bir tane var Şevval Sam. Kaldı ki bunu sadece bizim belediye değil yani bütün belediyeler yapıyor. Kurtla kuzu meselesi. Ben seni yiyeceğim. Buradan söylüyorum. O bizi yiyemez. Polisiyle geliyorsa polisiyle gelsin, savcısıyla geliyorsa savcısıyla, yargıcıyla geliyorsa yargıcıyla gelsin. Verilmeyecek hesabımız yok değerli arkadaşlar.

Sayın Kocadon partimize üye olmak isterse tabi herhangi bir sorunumuz yok.

Soru:  Sayın Haberal’ın yemin edebilmesi için TBMM’yi olağanüstü toplantıya çağırmayı düşünüyor musunuz?

Kemal Kılıçdaroğlu: Hayır olağanüstü bir durum yok. Ekim ayında parlamento açıldığında Sayın Haberal’da yemin görevini yerine getirir.

Soru- Sayın Genel Başkanım öncelikle ağırlığı yerel medyadan oluşan gazetecilerle böyle güzel bir iftarda bir araya geldiğimiz için teşekkür ediyorum. Yerel seçimler deyince Türkiye kamuoyu Sayın Gürsel Tekin’le sizi İstanbul Belediye Başkanlığı zamanındaki çabalarınızla, oradaki seçim çalışmalarınızla tanıdı. İstanbul belediyesiyle ilgili isim belli oldu mu ya da ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?

Kemal Kılıçdaroğlu: Daha belli değil. Birden fazla aday var. Adayları bugünden ilan etmekte çok doğru değil. Belli bir zaman içinde bizimde bir stratejimiz var. Bir komisyon oluşturduk. Bu komisyon her bir seçim çevresi itibariyle aday belirleme yöntemini ortaya koyacak, belirleyecek ve biz o çerçevede bir çalışma yapacağız.

Soru: Nasıl bir sonuç bekliyorsunuz İstanbul ve Türkiye genelinde?

Kemal Kılıçdaroğlu:İddialıyız.

Soru:  İyi akşamlar diliyorum. Düzce Televizyonu Genel Yayın Yönetmeni Gültekin Tekinel. Sayın Genel Başkan, bir konuşmanızda AKP’yle CHP arasındaki bu siyasi çekişmeyi veya mücadeleyi biz bir partiyle değil de bir devletle mücadele ediyoruz dediniz. Yani bir siyasi çekişme değil, bir partiyle değil sanki karşımızda bir devletle mücadele ediyoruz dediniz. Bu bir hakikaten en son söylediğinizde işte polisiyle, savcısıyla gelsinler. Buna biraz açıklık getirir misiniz? Bu birinci sorum.

Müsaade ederseniz ikinci sorumda şu; birazda dış politikaya doğru gidersek Mısır’daki en son darbe ve gezi parkı olaylarını Sayın Başbakanda Türkiye’yle aynı Adeviye meydanında veya işte Mısır’daki darbeyle gezi parkı olayları aynı şey dedi. Bu konuda da bir açıklık getirir misiniz, bir düşünceniz var mı? Değerlendirir misiniz?

Kemal Kılıçdaroğlu: Siyasal partiler bir devleti belli bir süre yönetmek için halka başvururlar. Ona seçim diyoruz. Ben 4 yıl süreyle Türkiye’yi yönetmek istiyoruz diyoruz, hepimiz aday oluyoruz. Halk birisini, birden fazla partiyi veya bir koalisyona yetki veriyor onlar 4 yıl süreyle o devleti yönetiyorlar. Ama kendileri devlet olmuyorlar, devleti yönetiyorlar. Nasıl? Objektif kurallar içinde devletin yönetilmesi gerekiyor. Eğer siz devleti yönetmeyi devleti ele geçirerek yönetmek olarak algılıyorsanız veya anlıyorsanız veya öyle davranıyorsanız siz bir siyasal parti değil tek parti devleti oluyorsunuz. AKP’nin bugün ortaya koyduğu tablo bu tablodur. Dikkat edin Başbakan vali demez. Benim valim der. Benim genel müdürüm der, benim kaymakamım der, benim doktorum der. Devletle kendisini özdeşleştirmiş durumda. Bu tablo sağlıklı bir tablo değil. Eğer siz AKP devletini kurduysanız bu az önce verdiğimiz adliyeyle başlayan, yargıyla başlayan süreci doğurursunuz. Kendinize bağlı mahkemeler. Benim hakimim, benim savcım, benim polisim. Böyle gidersiniz. Ortadaki tablo budur. Onun için biz mücadele ederken iktidardaki siyasal partiyle değil, AKP devletiyle mücadele ediyoruz. Örneğin, Cilvegözü’nde bir patlama oldu pek çok kişi hayatını kaybetti. Orada bir film var. Onun izlenmesi gerekiyor görüntüler. AKP milletvekilleri gidiyor vali onlara izletiyor buyurun bakın diyor. Bakanları gidiyor buyurun bakın diyor. CHP milletvekilleri gidince size yasak diyor. Niye yasak diyor? Çünkü kendisini devletin valisi olarak görmüyor, AKP’nin valisi olarak görüyor, iktidarın valisi olarak görüyor. Polis kendisini iktidarın polisi olarak görüyor. Kaymakam kendisini iktidarın kaymakamı olarak görüyor. Oysa onların adı nedir? Devlet memurudur. Tabi oldukları yasa nedir? Devlet memurları yasası. İktidar memurları yasası diye bir yasamız yok. Ama onlar kendilerini iktidarın memuru olarak görüyorlar. Onun için bugün yaşadığımız tablo CHP açısından biz AKP devletiyle mücadele eden bir partiyiz. Kendi derin devleti var ayrıca AKP’nin. Derin devletle mücadele ediyoruz diyor bugün bir akademisyen bir televizyon kanalında Ergenekon olayını değerlendirirken derin devletten söz ediyor. AKP’nin derin devleti var mı? Var tabi. Derin devleti olmasaydı her şey açık olsaydı Uludere olayı aydınlanmaz mıydı? Kim kapattı Uludere olayını? Ne diyordu Sayın Başbakan? Ankara’nın derin dehlizlerinde Uludere olayı kapanmayacaktır. O Ankara’nın derin dehlizlerinde Uludere olayının üstüne şal örtüldü. Sormaz mıyız peki siz Başbakansınız, sınır ötesi operasyon yapılıyor. Yetkiyi TBMM size verdi. Sen talimat verdin o operasyon yapılsın diye. Onun için tablo farklı.

Dış politikaya gelince; daha öncede söyledim yine de söyleyebilirim. Cumhuriyet tarihinin en çapsız dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’dur. Dünyayı bilmiyor, komşularını bilmiyor. Dünyadaki ülkelerin ağırlığını bilmiyor. Dördüncüsü haddini bilmiyor. Kalktı bir ara Rusya’yı dizayn etmeye kalktı. Ertesi gün lafını geri almak zorunda kaldı. Parmakla çağrılan bir dışişleri bakanı konumunda oldu. Bu ayıp bile ona yeter.

Değerli arkadaşlar, komşularımızla sıfır sorun demediler mi? Bana bir tek komşu gösterin hiçbir sorunumuzun olmadığı ve kardeş olduğumuz bir tane. Azerbaycan dahil. Yok öyle bir şey. Şimdi komşu kalmadı. Ayakları yere basmıyor bunların. Dünyayı bilmiyorlar. Suriye’yi Libya gibi gördüler. Suriye’yi okumasını bilmiyorlar. Hani Suriye’de namaz kılacaktı? 3 – 4 haftası kaldı diyordu. Aradan geçti 2 yıl. Çünkü dünya dengelerini bilmiyorlar. Ne diyordu? Gazze’ye donanmanın eşliğinde yardım göndereceğim diyordu. Bu ülkenin başbakanı söylüyordu. Gazze’ye yardım gemisi gitti mi? Donanma gitti mi? Peki halka siz nasıl yalan söylersiniz?

Gezi olaylarında ne söyledi? Efendim benzer olay Wall Street’te de oldu Amerika’da orada bilmem şu kadar adam öldü. Fazla değil 10 dakika sonra ABD’nin Büyükelçisi böyle bir şey olmamıştır dedi ve yalanladı. Siz hiç Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının bir başka ülkenin Büyükelçisi tarafından yalanlandığını duydunuz mu? Hangi dış politika değerli arkadaşlar. Nasıl bir dış politikadır bu? Mısır’daki olay, darbe. Evet darbe. Peki Türkiye ne yapmalıydı? Türkiye şu çağrıyı yapmalıydı. Biran önce demokratik yaşama geri dönülsün, Mısır çok önemli bir ülkedir, Türkiye içinde çok önemli bir ülkedir. Ortadoğu, Arap dünyası için çok önemli bir ülkedir. Kardeş Mısır’ın ve Mısır halkının demokrasiye biran önce geçmesi hem Ortadoğu coğrafyası açısından, hem dünya açısından çok önemlidir. Biz her türlü desteği biran önce demokrasiye geçme açısından her türlü desteği vermeye hazırız diye bir dil kullanmalı. Ne yaptı? Sisi’yi düşman ilan etti. Onlarda Gazze’ye gidemezsin diye karar aldılar. Kim karlı, kim zararlı? Diyorum ya dış politika duyguyla yürütülecek bir politika değildir. Dış politikada aklın egemen olması lazım. Ülke çıkarlarının egemen olması lazım. Ortadoğu’ya bakın, hiçbir ağırlığımız yok. Başbakana bakın ne Ortadoğu’da ne Avrupa’da, ne Uzakdoğu’da, ne batıda hiçbir ağırlığı yok. Kaybetti. Otoriter, duygularına egemen olamayan, baskıcı bir Başbakan tipi çıktı karşımıza. Bütün dünya böyle görüyor artık. Gezi parkı olayları da bunu perçinledi zaten. Geziyle Mısır’ı karıştırıyor. İkisinin arasında hiçbir ilgi yok. Ve bir şey o da çok önemli değerli arkadaşlar. İstihbaratla devlet yönetilmez. Bakın bir şey olur efendim aldığımız istihbarata göre. İstihbarat aldıysan önlemini alırsın. Önlemini vatandaş için almazsın ki. Gidersin terörse yakalarsın adamı hapse atarsın. Sen ne yapıyorsun? Vatandaşlara neymiş Silivri’ye gitmeyin. Niçin? DHKPC eylem yapacakmış. Git yakala DHKPC’lileri madem istihbaratın var. Vatandaşa niye o işkenceyi yaptırıyorsun. İstihbarat %100 doğru bir bilgi değildir. Adı üstünde istihbarat bir duyumdur bu. Hiç değerlendirilmez anlamına da gelmez. Ama demokrasilerde istihbarat bilgisine dayanarak mülkiye yönetilmez. Ne diyor Arınç? Biz istihbarat alıyoruz çünkü biz devlet yönetiyoruz. Zaten yanlışlıkta oradan kaynaklanıyor. Kuşkuyla bakıyorsun herkese. Demokrasilerde vatandaşa kuşkuyla bakılmaz. Vatandaştır ona saygı duyacaksın. Görüşü A olur, görüşü B olur, rengi siyah olur, beyaz olur, göz rengi mavi olur, sarı olur. Hepsine saygı duyacaksın. Sen devleti yönetiyorsun. Dış politikayı da başka ülkelerin çıkarları üzerine inşa etmeyeceksin. Kendi ülkesinin çıkarlarını savunur dış politikada bir devlet adamı.

Suriye’de geldiğimiz nokta iç açıcı değil. Bakın bu akşam yaklaşık 3 bin kaçakçının Suriye sınırında bulunduğu, çatışmanın çıktığı, 18 askerimizin yaralandığı haberi geldi. Eskiden var mıydı böyle bir şey? Yoktu. Suriye sınırı yol geçen hanına döndü. Ve bilmeniz gereken bir şey daha belki unutmuşsunuzdur ben hatırlatmak isterim. Suriye’nin kuzeyi lafını Türkiye’de ilk kez Sayın Erdoğan kullandı. İlk kez Başbakan Suriye’nin kuzeyi deyimini kullandı. Daha ortada bir şey yokken. Geldiğimiz süreç dış politika açısından parlak değil. Hemen hemen her ülkeyle sorunlu haldeyiz. Ve vatandaşın kafasında da haklı olarak şu soru artık çok net ortaya çıkmış durumda. Ne olacak bu memleketin hali ve biz nereye gidiyoruz. Türkiye’nin bir onarım dönemine ihtiyacı var hem iç, hem dış politikada. Kaynaşmamız gerekiyor, birleşmemiz gerekiyor. Farklılıklarımızı kabul edip bir arada dostça yaşamamız gerekiyor. İnsanlar siyasal görüşleri nedeniyle ayrışmamalı. %50’yi kendi tapulu malı hiç kimse görmemeli. %50’yi de bırakın %1’i bile görmemeli. Vatandaşın düşüncesine ipotek mi konulur? Vatandaş kime istiyorsa, kime inanıyorsa gider oyunu verir ve sizde ona saygı duymak zorundasınız. Emin olun gezi olayları Sayın Başbakanın üslubu eğer sertleştirmeseydi hiçbir mesele kalmayacaktı. Şunu yapabilirdi. Topçu kışlasını kaldırdım kardeşim. Yok öyle bir şey. Bende geliyorum oraya. Taksim gezi parkı kalacaktır deseydi mesele bitmişti. Ne terörist kaldı, ne faiz lobisi kaldı, ne iç, ne dış her şey dahil. Tabi CHP’de onların içinde. Akıl var mantık var. Ve düşünüyorum bazen nasıl bir Başbakan, nasıl bir anlayış bu? Herkesi düşman gören. Bütün dünyayı düşman gördü. Ne Almanya kaldı, ne Amerika kaldı? Herkes düşman. Oysa yapması gereken şu; bir siyasetçi kendisine soracak neden oldu bu olay? Hangi gerekçeyle oldu? Benim sorumluluğum nedir? Ülkeyi yöneten sorumluluk üstlenmek yerine suçlayarak kendisini aklamaya çalışıyor. Yanlış olan bu. İstanbul’da zaten yeşil alan kalmadı ki. Bir mezarlıklar var. Emin olun göz yumulsa mezarlıklar bile rant alanına çevrilecek.”

    Perşembe, 08 Ağustos 2013 14:40

Bağlantılı Konular

Yandex.Metrica