Kılıçdaroğlu, Ankara’da ilahiyatçılar ve gazetecilerle iftarda, “Dini temeli, bana öğretilen ahlaktır” dedi

“Yolsuzluk,  kul hakkı yemek;  İlahiyatçı hocalarımız burada. Bize öğrettiler, dediler ki Allah her şeyi affeder ama,  kul hakkıyla karşıma gelme der”

“Samimi düşüncemi söyleyeyim. Bütün peygamberler devrimcidir. Dünyayı değiştirmiştir.”

“Bizler birbirimizi yeni tanıyoruz aslında. Çünkü, bizim bulunduğumuz mahalleler farklıydı. Kendi içimizde konuşurduk. Hiç yan yana gelip, yüz yüze gelip konuşmadık ki. Şimdi sohbet etmeye çalışıyoruz. Aslında çok farklı şeyler düşünmüyoruz. Aynı şeyleri söylüyoruz biz. O zaman sormamız gerekiyor aynı şeyleri düşünüyorsak neden o zaman bu kutuplaşma, bu kavga neden? Çünkü siyasetçi bu kavgadan oy devşirecek. Yanlışta burada.”

“ Kimin dindar olup olmadığını kim tespit edebilir Allah aşkına? Kimin elinde öyle bir terazi var. Sen fazla dindarsın, sen az dindarsın. Yok böyle bir şey. O kadar çok ayrıştık ki neredeyse dini unutup mezheplere indirgedik dini.”

“ Ne güzel hocamız söylüyor. Kuran var hepimizin ortak kitabı. Herkesin mezhebi var. Bana söyleyebilir misiniz Hz. Muhammed’in mezhebi nedir diye? Yok öyle bir şey. Bunu tartışmaya da gerek yok.”

“Benim ödediğim vergileri nereye harcıyorsun ey hükümet diye sorduğumuz anda, bilin ki artık o ülkede demokrasi rayına oturmuştur”

Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun  Gençlerbirliği Sosyal Tesisleri’nde düzenlenen ilahiyatçılar ve gazetecilerle iftar programı, Kur’an-ı Kerim tilavetinin okunmasıyla başladı.

İftar programına,  ilahiyatçı akademisyenlerin yanı sıra bu alanda faaliyet gösteren bazı sendika başkanları, Diyanet İşleri Başkanlığı eski mensupları, bazı gazetelerin Ankara temsilcileri  ile kendilerini “Devrimci Müslüman Gençler” olarak adlandıran grubun temsilcileri de yer aldı..

Yemek duasının ardından programa katılan bazı davetliler söz alarak kısa süreli konuşmalar yaptı. Program sonunda Kılıçdaroğlu da değerlendirmelerde bulundu.

Programa, Genel Başkan Yardımcısı Adnan Keskin ile bazı CHP milletvekilleri de katıldı.

Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun Din Adamları ve gazetecilerle iftarda yaptığı konuşma şöyle ;

“Bizim toplantımız protokolün olmadığı bir toplantı. Davetlilerimiz konuştu, şimdi ben konuşuyorum. Yani önce dinledik. Belki de Türk siyasetinde bizim insanımızın arzu ettiği bir toplantı bu. Bizde geleneksel olarak politikacı konuşur ve gider sonra vatandaşın ne konuştuğunu hiç kimse bilmez.

Güzel bir muhabbet gecesi oldu. Düşünceler ifade edildi. Bende kısaca kendi düşüncelerimi sizlerle paylaşayım.

Sıcak siyaset yapmaktan özenle kaçınıyorum ramazan sofralarında. Ahlaktan söz ettik. Dinin temeli bana öğretilen ahlaktır. Ahlak hepimizin yüceltmesi gereken bir kavramdır. Ahlakı erdem olarak benimseyip özümsersek emin olun dünyanın en iyi insanı oluruz. Yine bir halk ozanımız ne güzel söylemiş. “Cehennem dediğin dal, odun yoktur, herkes ateşini buradan götürür”. Eğer biz bu felsefeyi bu topraklarda yaratmışsak ve bu felsefenin yüceliğini de kabul etmek durumundayız. Biz kimseye kötülük etmezsek, herkese saygı duyarsak, insanı insan olarak değerlendirirsek, onun kimliğine, düşüncesine, inancına müdahale etmezsek zaten bir sorunumuz yoktur. Allah nezdinde de en iyi kuluz demektir. Ama günlük siyasal yapı içinde ahlakı yerine koymazsak, ahlaklı davranmazsak ne söylersek söyleyelim.

Ahlakı bize kazandıran aklımızdır. Allah’ın insana verdiği en güzel şeydir akıl. Akıl mademki bize verildi, o zaman düşünmek, konuşmak, fikirler yaratmak, fikirler dile getirmek, yeni buluşlar bulmak insanoğluna özgü bir şeydir. Biz ne yapmışız? Avcılıktan başlamışız toprağa geçmişiz tarım toplumu olmuşuz. Sonra sanayi toplumuna geçmişiz. Şimdi bilgi toplumundan söz ediyoruz. Eğer insanoğlu tekerleği 3 milyon yılda bulmuşsa bugün her saniyede birden fazla buluş var. İnsan zekasının ne kadar geliştiğini gösteriyor bu. Peki insan zekasını neyle geliştiriyoruz? Eğitimle. Yine bir konuşmacımız eğitimin öneminden söz etti. Eğitim insanın daha kaliteli soru sormasına yol açar. Soru sorarak dünyayı geliştiririz. Soru sormanın öznesi de meraktır. Meraktan yola çıkarız. İnsanoğlu merak eder. Soru sorar ve yeni buluşlara imza atar. Biz eğer aklımızı, zekamızı toplumun çıkarları üzerine inşa eden fikirler oluşturursak, kurarsak, kurgularsak emin olun ülkenin hızla büyümesine, kalkınmasına katkı vermiş oluruz. Ama kısır çekişmeler içinde yolumuza devam edersek bir sonuç elde edemeyiz.

Devrimcilikten söz edildi. Samimi düşüncemi söyleyeyim. Bütün peygamberler devrimcidir. Dünyayı değiştirmiştir. Düşünün Hz. Muhammed milyarlarca kişiyi etkilemiştir. Tarihin gördüğü en büyük devrimcidir. Yeni bir çağ açmıştır. İslamiyet’in başlangıç yıllarına bakalım. Eğer o dünyada yaratılan bilim, geliştirilen bilim, kitaplar ortaçağın Rönesans’ına kaynaklık yapmıştır. Sormamız gereken soru şudur; İslamiyet’ten sonra bilim bu kadar hızla gelişirken ve ortaçağ karanlığından Avrupa’yı kurtarırken neden şimdi Avrupa ya da batı bizden çok daha ileride, İslam dünyası neden geride? Sormamız gereken soru budur. Eğer biz bu sorunun yanıtını bulabilirsek emin olun çok şeyi çözmüş oluruz. Onu çözmek zorundayız. Akıl eğer bizim için, toplumun çıkarları için kullanabileceğimiz bir düşünceyse bizim onu geliştirmemiz lazım. Eğer bunu yapabilirsek emin olun pek çok sorunu hep beraber çözmüş oluruz. Kırgınlıklarımızı gidermiş oluruz hiçbir şey yapmasak bile. Bu konuda üstümüze düşeni yeterince yaptığımız sanmıyorum. Tabi akıl sorumlulukla beraber düşünmemiz gereken bir kavramdır. Eğer sorumluluğu duyabiliyorsanız o çok daha önemlidir. Bu sorumluluk bazen bireyseldir, insanın bedenine karşıda sorumluluğu vardır. Ama topluma karşıda sorumluluğu vardır. Ailesine karşı sorumluluğu vardır. Komşusuna karşı sorumluluğu vardır. Ama bir siyasetçinin sorumluluğu daha ağırdır. Neden? Çünkü siyasetçi toplumu yönetmeye talip olan kişidir. Ben toplumu yöneteceğim diyor. Sizleri ben yönetmek istiyorum diyor. Bana oy verin diyor. Eğer siz toplumu yönetmeye talipseniz sizin sorumluluğunuz daha ağırdır ve siz ahlakı bütün hücrelerinizle ve duygularınızla yaşamak zorundasınız. Siyasetçi topluma örnek olan kişidir. Şunu hep beraber kendimize soralım. Japonya’da bir belediye başkanı 4 saat sular akmadı diye istifa ediyor. 4 saat sular akmadı diye. Çünkü bu diyor bu kentten ben sorumluyum. Ben sorumluysam eğer sular 4 saat akmadıysa sorumluluğumun gereğini yapıyorum ve ben istifa ediyorum. Bu adam Müslüman değil. Birde bizi düşünün. Bırakın 4 saati, bırakın 4 günü 15 gün, 20 gün sular akmaz kimse istifa etmez. Kimsede onu sorumluluğa davet etmez. Demek ki bir sorunumuz var. Ahlakı sorgulamak gerekirse Japonya’daki adam mı ahlaklı, yoksa buradaki mi ahlaklı?

Yolsuzluk, kul hakkı yemek. İlahiyatçı hocalarımız burada. Bize öğrettiler, dediler ki Allah her şeyi affeder ama kul hakkıyla karşıma gelme. Allah aşkına yani siyaseti atılanları görüyorsunuz, yaşıyorsunuz. Kul hakkı yiyenden hapse gireni gördünüz mü siz? Yok. Yasalara göre de kul hakkı yemek bütün evrensel kuraldır, suçtur. Ama ahlakı özümsersek zaten bunu yapmayız. O nedenle hepimize düşen görevler var. Siyasetçi olarak benim ne kadar sorumluluğum varsa üniversitelerde ders veren hocalarımızın da o kadar sorumluluğu var. Sendika başkanlarının da o kadar sorumluluğu var. Gazetecilerimizin, yazarlarımızın, sanatçılarımızın da o kadar sorumluluğu var. Evrensel kurallar üzerinde görüş birliği oluşturmamız lazım. O evrensel kurallar aynı zamanda bizim değerlerimizdir. Kul hakkı yemek bütün dinlerde günahtır. Demek ki, değerlerimizden birisi kul hakkı yememek olmalıdır. Yalan söylememek evrensel bir kuraldır. Demek ki bizimde değerimizdir. Yalan söylemeyeceksiniz. Bir politikacının halkına yalan söylemesi çok ağır bir suçtur. Yalan söyleyen kişinin makamında oturmaması lazım bir gün bile. Ama eğer biz toplum olarak yalan söyleyeni alkışlıyorsak dönüp kendimize bakmamız gerekiyor. Neden ben bunu alkışlıyorum. Ve ahlakı oturup kendimiz sorgulamak zorundayız o zaman. Kim ahlaklı? Ahlak kavramının içini boşaltmamamız gerekiyor. Ahlak aynı zamanda adaleti yaratmıştır. Adalet toplumun vicdanı demektir. Vicdan sahibi olmak ne demektir? Adil olmak demektir. Kimseye haksızlık yapmamak demektir. Eğer biz bunları yapabilirsek emin olun sorunlarımızı aşabiliriz.

Cumhuriyet Halk Partisiyle ilgili güzelde bir öykü anlatırız. Aslında gerçek bir olay. Olay Trabzon’da değil, olay Rize’de olan bir olay. Doğrudur. Cumhuriyet Halk Partisi hep öteden beri farklı tanıtılmıştır topluma. Bizim bir özelliğimiz var. Özelliğimizde şu; biz dini siyasette kullanmak istemeyiz. Bunu doğruda bulmayız. Emin olun yanlıştır. Şunu kabul edersek sizinle beraberim. Allah’la kulun arasına üçüncü bir kişinin girmesine eğer bizim dinimiz izin veriyorsa dini siyasette kullanalım. Hayır Allah’la kulun arasına kimse giremez, o manevi duyguyu kimse tartamaz, ölçemez diyorsanız politikacı olarak benim oraya girmem kadar haksız bir şey olamaz. Büyük bir yanlıştır bu. Din tartışılmaz. Onu olduğu gibi kabul ederiz. Tartışılmayan bir konuyu siyasetin gündemine getirmek doğru değil. Etnik kimlikte böyledir. O da tartışılmaz. Çünkü kimse anne babasını seçme özgürlüğüne sahip değildir. O zaman o siyasetin konusu da değildir. İnsanlık tarihi iki alanda ağır bedeller ödemiştir. Dini siyasete alet eden toplumlar etnik kimliği siyasete alet eden toplumlar. Çağdaş demokrasilerde ikisi de siyasette kullanılmaz ve ikisi de yasaktır. Ama bizde öyle değil. Neden henüz olgunlaşamadı. Bir Fransız tarihçi şunu söyler. 1789 Fransız ihtilali henüz yerine oturmamıştır. 1789 Fransız ihtilali. Yani Fransız devrimi. Bizim devrimimiz ne zaman? 1923. Fransız devriminin yanında bizimki çocuk bile değil, bebek bile değil. O nedenle bu süreçleri yaşıyoruz ama çok hızlı aşmak zorundayız. Aşarsak bilgi toplumunu yakalayabiliriz. Aklımızı kullanırsak bilgi toplumunu yakalayabiliriz. Sorgulama Allah’ın bize verdiği bir yetenektir. Hayatı sorguluyoruz. Hayatı sorgulamadığınız andan itibaren Allah’ın size verdiği zekanın hakkını vermiyorsunuz demektir. Samuelson diye bir iktisatçı vardır. Nobel ödülünü almıştır. Şöyle yazar kitabının bir yerinde, dip notunda hatta. Öğrenciliğimde okumuştum. Güneşe tapılan ülkede ısı kanunları iyi anlaşılamaz. Çünkü insanoğlu onu sorgulayamaz diye. Oysa şimdi kainatı sorguluyoruz biz, dünyayı sorguluyoruz biz. Etrafımızda o kadar çok olaylar oluyor ki bazen bunların farkına bile varamıyoruz. Bunları olağan bir olay kabul ediyoruz. Arşimet’in suyun kaldırma gücünü keşfetmesi, Newton’un yer çekim kanununu bulması son derece sıradan, günlük basit soru sorarak bunları keşfetmesidir. Elma başına düştü diye kendisine dünyanın en basit sorusunu sormuş. Bu elma niye yukarıya doğru gitmiyor da aşağıya doğru geliyor. Oysa dünya kurulalı elma hep yere düşüyordu ama kimse bu soruyu sormadı.

O nedenle biz çevremizi ve dünyayı sorgulamak zorundayız. Ahlak derken siyasetçinin ahlakından söz ettim. Siyasetçinin ahlakı toplumun çıkarlarını korumaktır aynı zamanda. Bunu iç politikada da, dış politikada da yapmak zorundadır. Dış politikayı da belirlerken kendi ülkenizin ve insanınızın çıkarını düşüneceksiniz. Eğer siz dış politikanızı farklı çıkarlar üzerine endekslerseniz kendi toplumunuzu zor duruma sokarsınız.

Atatürk’ten söz ettik. Neden rahmet okumadığımızı da ifade ettik. Bazılarımız eleştirdi. Siz hayır her yerde söyleniyor. Büyük bir liderdir Mustafa Kemal Atatürk. Gerçekten onun devrimlerini yeteri kadar özümsemiş değiliz. Ona en büyük kötülüğü biz yaptık. Emin olun en büyük kötülüğü yapanlarda onun adını en çok kullananlar oldu. Rahmetli İlhan Selçuk bunu yapanlara gardırop Atatürkçüsü derdi. Mustafa Kemal o değil. Mustafa Kemal Atatürk, kendisi iktisatçı değil, sosyolog değil, bilim insanı değil. Asker. Cepheden cepheye koşmuş, Yemen’e gitmiş, Trablus’a gitmiş, Erzurum’a gitmiş. Dünyayı gezmiş. Cephelerde çarpışmış. Gerçekten de arkadaşımızın duasında ettiği gibi öbür dünyaya giderken de kefeniyle gitmiş. Bütün malvarlığını bu topluma bırakmış. Bakın daha cumhuriyet ilan edilmeden önce 1921 yılında Çocuk Esirgeme Kurumunu kuruyor. 1921. Neden? Savaş meydanlarında binlerce insan, erkek hayatını kaybetmiş. O çocuklara birilerinin kol, kanat germesi lazım. Çocuk Esirgeme Kurumu. Toplu iğne dahi yapamıyorduk. Bir iki tane fes fabrikası vardı. 1925’te uçak fabrikasının temelini atıyor. 1925. 1934 Kayseri’den kalkan ilk uçak Ankara’ya iniyor. Bizim uçağımız. Haliç’te denizaltı yapmaya çalışıyoruz. 1930’da bizim paramızı basacak bankamız bile yok. Merkez bankasını kuruyoruz. Bizim şimdi küçümsediğimiz o Demirağları örüyoruz. Sümerbankları, Etibankları yapıyoruz. 1946’da Merkez Bankasının kasasında 176 ton altın var. Hiç kimseden borç para istemediler, el avuç açmadılar o insanlar. Yolsuzluk yapanları da yüce divana gönderdiler. 4 bakanı yüce divana gönderdiler neden yolsuzluk yapıyorsun diye.

Şimdi ben bu insana Müslüman değilsin dersem haksızlık yapmış olmaz mıyım? Kul hakkı yedimi bu insan? Öbür dünyaya dünyalığını mı götürdü? Hayır. Bütün malvarlığını buraya bıraktı. Ama biz haksızlık ettik. Onu aldık başka bir şekilde topluma tanıtmaya başladık. O bir devrimci. Gerçekten de eğer bu ülkenin minarelerinde günde 5 vakit ezan okunuyorsa o insanların sayesinde. Mücadele ettiler, kavga verdiler ve Mustafa Kemal Atatürk şunu söylüyor. Zorunlu olmadıkça savaş bir cinayettir diyor. Biz zorunlu olduğumuz için, ülkemizi savunduğumuz için bunları yapıyoruz diyor.

Şimdi biz öyle noktalara taşıyoruz ki siyaseti geçmişimizi kötüleyerek geleceğimizi oluşturuyoruz. Dünyada böyle bir toplum yoktur. Geçmişini kötüleyip gelecek inşa eden bir toplumun olacağını düşünmek mümkün değil. Bir siyasetçi bunu yapıyorsa doğru yapmıyor. Benim bildiğim kadar şu veya bu şekilde geçmişte bu ülkeye hizmet eden kim olursa olsun hepsinin arkasından rahmet okuruz biz. Kötülemek nereden çıktı? Rahmet okumak varken tuğla üzerine bir tuğla inşa etmiş bir kişiye dua etmek varken, hayatı geçmiş, öbür tarafta hesabını verecek zaten orada. Neden ben şimdi kötülüyorum. Ve bütün bunları ne adına yapıyoruz? Siyaset adına yapıyoruz. Doğru değil bunlar. Siyaset farklı bir şeydir. Siyaset topluma hizmet alanıdır. Siyaset zenginleşme aracı değildir. Siyaset siyasete atılan kişi açısından topluma adanmışlıktır. Ben kendimi topluma adıyorum. Çünkü toplum için çalışıyorum. Gerçek anlamda siyaset yapmak kolay değildir. Çünkü ne geceniz vardır, ne gündüzünüz vardır. 24 saatiniz doludur eğer hizmette kararlıysanız. Siyaset farklı bir şeydir.

Şimdi biz kendi kendimizi ya da bizler birbirimizi yeni tanıyoruz aslında. Çünkü bizim bulunduğumuz mahalleler farklıydı. Kendi içimizde konuşurduk. Hiç yan yana gelip, yüz yüze gelip konuşmadık ki. Sen nesin, ben neyin diye fıkralar anlatmadık ki, sohbet etmedik ki. Şimdi sohbet etmeye çalışıyoruz. Aslında çok farklı şeyler düşünmüyoruz. Aynı şeyleri söylüyoruz biz. O zaman sormamız gerekiyor aynı şeyleri düşünüyorsak neden o zaman bu kutuplaşma, bu kavga neden? Çünkü siyasetçi bu kavgadan oy devşirecek. Yanlışta burada. Siyasetçinin bir ufku olmalı, bir hedefi olmalı. Toplumu ileriye taşıyacağını gösterebilmeli. Kimin dindar olup olmadığını kim tespit edebilir Allah aşkına? Kimin elinde öyle bir terazi var. Sen fazla dindarsın, sen az dindarsın. Yok böyle bir şey. O kadar çok ayrıştık ki neredeyse dini unutup mezheplere indirgedik dini. Ne güzel hocamız söylüyor. Kuran var hepimizin ortak kitabı. Herkesin mezhebi var. Bana söyleyebilir misiniz Hz. Muhammed’in mezhebi nedir diye? Yok öyle bir şey. Bunu tartışmaya da gerek yok.

Yok efendim. Herkesin kendi inancı var ve biz o inanca saygı göstermek zorundayız. Neye inanırsa, neye inanmazsa bana ne. O hesabını verecek öbür dünyada. Ama ben bu dünyada onun ahlaklı olmasını isterim, temiz olmasını isterim, düzgün olmasını isterim. Bunu yaptığımız zaman biz bu topluma hizmet etmiş oluruz. Bunu yaptığımız zaman emin olun Türkiye’yi aydınlığa kavuşturmuş oluruz. Bunu yapabilir miyiz? Elbette yapabiliriz. Nasıl yapacağız? Birbirimizi daha iyi tanıyarak yapacağız. Birbirimizi kucaklayacağız, birbirimizi seveceğiz ve farklı düşüncelere de saygı göstereceğiz.

Bir şey daha söyleyeyim. Farklı düşünmek çok güzel bir şeydir. Eğer biz farklı düşünmezsek toplumu geliştiremeyiz. Hani tez vardır ya bir düşünce. Karşı düşünce olur antitez. Sonra sentez olur o. Sentez aynı zamanda bir tezdir. Çünkü bir süre sonra antitezini yaratacaktır. İnsanoğlunun evrimine bakın gelişme hep böyle devam etmiştir. O zaman bu dinamikleri bizim yakalamamız, geliştirmemiz, büyütmemiz gerekir. Sen neden farklı düşünüyorsun diye onu suçlamamak gerekir. Söylüyorum sık sık. Bir adam çıkmış önce demiş ki dünya yuvarlaktır. O dünya yuvarlıktır dediği zaman herkes ona kızmış sen nasıl dersin diye. Bugün dünya düzdür diyen var mı? Yok. Ama o gün o suçluydu. Aksini söyledi diye, ters bir şey söyledi diye. İnsanoğlu düz olduğuna inanıyordu. Ben ilkokulda okurken dünyanın yuvarlak olduğunu bize öğretmek için gemi örneğini kitaplarda anlatırlardı. Önce bacası, dumanı görünür, sonra bacası görünür. Şimdi kitaplarda var mı bu? Yok. Olamaz zaten. Çocuk televizyondan zaten izliyor bunu. Onu zaten doğru olduğu gibi kabul ediyor. Onu bizim kanıtlamamıza artık ihtiyaç yok. Bilgi toplumu farklı bir şey. Eğer bilgi toplumunu yakalayabilirsek bu ülkede katma değeri yüksek olan ürünler üreteceğiz. Katma değeri yüksek ürünler üretmezseniz toplumun yani dünyada toplumun gerisinde kalırsınız.

Çok sık verdiğim bir örnek var tekrar vereyim onu. Biz otomobili Güney Kore’den önce yaptık. Anadol markamız vardı. Güney Kore daha henüz otomobil üretmiyordu. Şimdi Güney Kore’nin dünya çapında iki markası var. Bizim markamız var mı? Yok. Niçin? Sormamız gereken soru bu. Politikacıya da sormamız gereken soru bu. Ve bizim sormamız gereken bir soru daha var. Şu masanın etrafında oturanların tamamı ama tamamı doğduğu andan itibaren vergi verir. Doğduğu andan itibaren. Su içirirsiniz bebeğe vergilidir. Süt içirirsiniz vergilidir. Altına bez alırsınız vergilidir. Tek vergi vermediğiniz bir alan vardır teneffüs ettiğimiz hava. Onun dışında her şeye vergi verirsiniz şu masada da. O zaman şu soruyu niye sormuyoruz. Vergiyi nereye ödüyoruz? Devlete. Bütçe yapılıyor. O verginin nerelere harcandığını soruyor muyuz hiç. Sormuyoruz. Demokrasinin çıkış noktası bu soruyu sormakla başlar. Benim ödediğim vergileri nereye harcıyorsun ey hükümet diye sorduğumuz anda bilin ki artık o ülkede demokrasi rayına oturmuştur. Sormazsanız o ülkedeki demokrasi göstermelik bir demokrasidir. Hiç birbirimizi kandırmayalım. İşin özü budur. Bunu yakalamamız lazım. Hesap sormamız lazım. Hesap sorarken tabi gidip elimize silah, top, tüfek alarak hesap sormak değil. Demokratik ölçüler içinde bizim hesabımızı sormamız lazım. Ve eğer hesap vermiyorsa yine demokratik ölçüler içinde onu iktidardan almamız lazım. Bize hesap verecek kişiyi iktidara getirmemiz lazım. Eğer biz bunu yapmazsak bu ülkede demokrasiyi geliştiremeyiz.

Ve biz bazen o kadar basit konularda bütün enerjimizi harcıyoruz ki gerçekten hayret ediyorum. Bizdeki kadar gündemi sık değişen hiçbir ülke yoktur. Yarın sabah bilmiyorum gazeteci arkadaşlarımız burada. Yarın sabah manşetlerde ne olduğunu bende merak ediyorum. ne olacak acaba? Her sabah gazeteleri alırken biraz ürkerek bakıyorum manşetlerine acaba bugün bir şeyler mi oldu diye. Budur. Gündemi çok hızlı değişiyor. Peki gündemin bu kadar hızlı değişmesi doğru mu? Hayır. Toplumun değişen gündemi hazmetmesi lazım. Hazmetmiyor toplum. O kadar hızlı değişiyor ki biz toplumsal hafızayı oluşturamıyoruz. Toplumsal hafızamız yok bizim. Bugün yaşanan bir olayı iki gün sonra unutuyoruz. Onu tartışmıyoruz bile yeteri kadar. Olgunlaştırmıyoruz. Aynı hatayı bir daha yapmamak üzere. Çünkü toplum onu hazmederse aynı hatayı yapanı affetmez. Ama hazmettiremiyoruz topluma.

İşin özeti, güzel bir Oflu fıkrası anlattınız. Geçen İstanbul’da yemekte bende Oflu fıkrası anlatmıştım. O fıkrayı anlatıyım. Oflu hocanın fıkrası. Genç kız evleniyor, eve geliyor gelin fakat kız yemiyor, içmiyor. Israr ediyorlar gel ye, iç yok yemem diyor. E öleceksin. Öleyim diyor. Gidip Oflu hocayı buluyorlar, ya hocam diyorlar çocuğu evlendirdik, gelini getirdik fakat bu gelin yemek yemiyor, eridi, ölecek, gel bir bak bakalım ne oluyor. Geliyor Oflu hoca, gelin nerede diyor oda da diyorlar. Gidiyor odaya, kızın ne işin var diyor senin, niye yemek yemiyorsun. Hocam diyor ben bakire değilim, ama diyor ortaya çıkarsa hadi beni öldürseler bir mesele değil, iki aile birbirine girecek bir sürü insan ölecek. En iyi ben kendim hiç yemeyim öleyim böylece bu meselede bitsin. Ben seni kurtaracağım kızım diyor. Gidiyor aileyi topluyor. Diyor ki, valla kızın içinde cin var. Aşağından cini çıkarırsak bekareti bozulacak, yukarıdan çıkarırsak gözleri kör olacak. Siz karar verin diyor. Kaynana birden fırlıyor ben kör gelini ne yapacağım diyor. Ve ondan sonrada mutlu bir hayat kuruyorlar. Yani Oflu hocanın böyle güzel tarafları da var.

Efendim hepinize gerçekten yürekten teşekkür ediyorum, sağ olun var olun.

    Cuma, 26 Temmuz 2013 13:52

Bağlantılı Konular