Prof. Dr. Haluk Koç: “Başbakan etkisiz eleman”

“Recep Bey sınırdaki gelişmelere sağır sultan, demokratik haklarını kullananlara karşıda palalı sultan”

“Sen artık mizah dergilerinin kapağındaki Başbakansın. Sen artık gırgır geçilen, makaraya alınan, ciddiyetini, otoritesini kaybetmiş, imajını zedelemiş, siyaseten de, topal ördek pozisyonunda olan bir Başbakansın.”

“Ortada 5 ölü var. 11 insanın göz çıkmış durumda. Bir çok yaralı var. Bir çok  insan saçma sapan emniyet raporlarıyla suçlanarak adliyede yargıcın önünde. Gözaltında olanlar, tutuklular, cadı avı, sosyal medya takipleri, baskı tahakküm. Bu destanı nasıl yazdırttığını mı anlatacaksın çevik kuvvete iftar konuşmasında?”

“Siz, Suriye’de iç savaşın tarafı haline getireceksiniz Türkiye’yi, sınırda her gün mermiler düşecek, bombalar patlayacak, ölenler, yaralananlar olacak, sen iftar mesaisinde kafayı tencereye tavaya takacaksın, tencere tava seslerinden rahatsız olacaksın, Suriye sınırında patlayan bombalardan, mermilerden, ölümlerden rahatsız olmayacaksın. Bu nasıl bir anlayış?”

“AKP’nin Suriye politikası çökmüştür. Çöküşünün baş nedeni, çapı tartışmalara konu olan Dışişleri Bakanının stratejik derinlik diye geliştirmeye çalıştığı bir safsata çukurudur.”

“Şu sözleri hatırlayın. ‘İki ay sonra Cuma namazını Şam’da Emevi Camisinde kılacağım.’ Kıldın mı? Kılabildin mi? Bundan sonra Bezmialem Camiine bile gidecek yüzün yok senin.”

“105 yıl önce ilk defa günlük basılan bir gazete sansür kuruluna gitmeden baskıya girmiştir. Bugün, 6 gazetenin manşet atmada pişti olduğu bir dönemden bahsediyorum. Gazetelerimizin çoğu Başbakanlık Basın Birimine, ya da AKP’nin bir yetkilisine gidip onay aldıktan sonra yayın sürecine geçiyorlar. Dost acı söyler ama gerçek bu”

“Her kurum AKP’lileştirilecek. Her kurumun yöneticisi AKP diliyle konuşacak. Böyle bir demokrasi sürecinden geçiyoruz. İşte Türk-İş Başkanı’nın açıklamaları böyle bir şey”

Değerli arkadaşlarım,

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Şu anda Yönetim Kurulumuz toplantı halinde yine haftanın olaylarını değerlendiriyor. Ben genel siyasi konularla ilgili bir değerlendirmede bulunacağım. Daha sonra her zaman olduğu gibi sizlerin eksik gördüğünüz noktalarda sorularını alıp yanıtlamaya çalışacağım.

Bugün 24 Temmuz. Bazı önemli tarihlerin yıldönümü. Bunlar arasında en önemlisi tabi ki, 90 yıl önce imzalanan Lozan Anlaşmasının yıldönümü. Lozan Anlaşması, zaman zaman vurgulanır ama kısaca yeni Türkiye Cumhuriyetinin tapusu olarak ifade edilir. Bir savaş sonrasında bir Kurtuluş Savaşı sonrasında imparatorluktan kalan toprakların bir Misakı Milli sınırları içerisinde Türkiye Cumhuriyeti olarak belgelendiği tarihtir.

Değerli arkadaşlarım, bağımsızlık karşıtı, siyasi eğilimler çizgisinden gelenlerin Lozan Anlaşmasının ruhuna bakışları farklıdır. Lozan Anlaşmasının vücuda getirildiği tarihten önceki süreçte Türkiye’de yaşananlar ve taraf olanlar dikkate alındığında o gün hangi melanetin içinde bulunuyorlar ise o siyasi çizgiden bugüne uzanarak gelenlerde aynı karşı duyguları besliyorlar.

Bunu Başbakanın Lozan Anlaşmasını vücuda getiren o mücadeleyi veren ikinci cumhurbaşkanımız İsmet Paşa hakkındaki düşüncelerinden anlıyoruz. İsmini dahi anmıyor. Hoş İsmet Paşanın tarihte yaptıkları, Kurtuluş Savaşında gösterdiği kahramanlıklar, yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda yüklendiği görevler Başbakanın övgüsünü bekleyen olaylar değildir.

Başbakan yapsa da olur yapmasa da olur. Hiç önemli değildir. Önemli olan bugün bile bu 100 yıllık emperyalist projelerin, tezlerin bir şekilde uygulanabilirliğinin peşinde koşanların hala daha kendilerini iddialı görebildikleri bir siyaset ortamında bulunuyoruz.

Değerli arkadaşlarım, tarih Türkiye’yi aynı karanlık çembere bir kere daha sokamayacaktır. Türkiye’nin yurtsever, devrim, demokrat kamuoyu hiçbir zaman 100 yıl önceki kamplaşmaların içerisine tekrar girmeyecek ve onlara da bu imkanı geçmişte olduğu gibi bugünde teslim etmeyecektir. Lozan’a ruhu bakımından bu şekilde yaklaşmak istedim.

Değerli arkadaşlarım, ikincisi bugün sizlerin ilgi alanına giren basın özgürlüğü ve basında sansürün kaldırılışının 105. Yıldönümü. Bir şekilde söyleyecek olursak Türkiye’de tekrar basına sansür getirilişinin de 11-12.yıldönümüdür. Kaldırılışının 105. tekrar getirilişinin de 12.yıldönümü.

Bunun üzerine girmiyorum dün Sayın Genel Başkanımız Türkiye’deki medya özgürlüğü ve tutuklu gazeteciler konusundaki ifadesini de vurguladı.

105 yıl önce ilk defa bir günlük basılan gazete sansür kuruluna gitmeden baskıya verilip dağıtılmıştır. Bugün yayın organlarımızın çoğu 6 gazetenin manşet atmada pişti olduğu bir dönemden bahsediyorum. Gazetelerimizin çoğu Başbakanlık Basın Kuruluna gidip ya da AKP’nin bir yetkilisine bu konuyla ilgili gidip onay aldıktan sonra yayın sürecine geçiyorlar. Böyle bir dönemden geçiyoruz.

Dost acı söyler. Bunu paylaşmak zorundayız. Bu mesleğin namusu medya etiği bakımından da önümüzdeki dönemde çok geriye dönük irdelenecek bir dönemdir. Bizim bir çekincemiz yok. Her konuşmam bu konuya odaklandığında sizleri bu konun dışında tuttuğumu özellikle ifade ediyorum. Teslim olanlar ayrı. Ekonomik bağlantılarla medya görevini birlikte yürüterek iktidarla aynı karından konuşmaya çalışanlar. Bunlar bir demokrasi için yüzkarasıdır. Bugün öyledir yarın şartlar değiştiğinde de yüzlerindeki kara aynen kalacaktır.

Üçüncü yıldönümü yine 24 Temmuz, Batı Trakya Türk Azınlığının önemli siyasi liderlerinden biri olan Sadık Ahmet’in şüpheli bir kaza sonucu, suikast ihtimali olan bir kaza sonucu öldürülmesinin yıldönümü. Bugün Batı Trakya’da da yine anma törenleri var. Bir kere daha ben de CHP adına Sadık Ahmet’e Allahtan rahmet diliyorum. Eşi Işık Hanıma ve çocuklarına Batı Trakya’daki tüm soydaşlarımıza da bir kere daha başsağlığı diliyorum.

Değerli arkadaşlarım, dün yaşanan bir gelişme var. Bir önemli işçi konfederasyonunun başkanı olmasına rağmen pek ortalarda gözükmeyen bir kişi var ortada biliyorsunuz. Dün ekranlara çıktı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanıyla beraber bir sözleşme imzaladılar. Mustafa Kumlu’dan bahsediyorum. Türk-İş Başkanından bahsediyorum.

Bildiğiniz gibi hükümet ile Türk-İş arasında bir kamu işçilerinin ücretleri bakımından bir anlaşmaya varıldı. %4-4 bu sene. Gelecek sene de %3-3 zam getirildi. Ayrıca sosyal ücretlerde de bir takım iyileştirmeler yapıldı.

Değerli arkadaşlarım, şimdi Mustafa Kumlu açıklamalarda bulundu. Toplu iş sözleşmelerinin her zaman dört dörtlük olmadığını belirterek taleplerinde günün şartlarını dikkate aldıklarını söylüyor.

Değerli arkadaşlarım, Sayın Türk-İş Başkanı, büyük bir konfederasyonun başkanı. Buradan sormak istiyoruz; Allah aşkına Sayın Kumlu sen ne zaman dört dörtlük koşulları barındıran toplu iş sözleşmelerine imza attın? Türk-İş Başkanı olarak savunduğu kitlenin çıkarlarının tam yansıtıldığı hangi sözleşmelere imza atmış şimdiye kadar?

Daha geçen hafta bir rapor yayınladın sen Türk-İş olarak. Buraya baktığın zaman 2003-2012 yılları arasında toplu iş sözleşmelerinin beş kere bağıtlandığını öyle diyelim, alınan zam oranlarının hep enflasyonların altında kaldığını, bu dönemde ücret gerilemeleri yaşandığını, kamu emekçilerinin ücretlerinde büyük düşüşler olduğunun altını çizdin. Başında olduğun Türk-İş raporunda. Geçen hafta. Ücretlerin bu dönemde sabit gelirli olmaktan çıkartılıp azalan gelirli kişiler haline dönüştürüldüğünü, ikramiyelerinden bu dönemlerde sigorta primi kesilmeye başlandığını, vergi adaletsizliğinin sürdürüldüğünü raporunda belirten sen değil misin Sayın Kumlu?

Her kurum AKP’lileştirilecek. Her kurumun yöneticisi AKP diliyle konuşacak. Böyle bir demokrasi sürecinden geçiyoruz.  Adına demokrasi denirse.

Değerli arkadaşlarım, şimdi bakıyorsunuz bir de işin özüne gireceğim burada. Esasında toplu iş sözleşmeleri iş kolunda muhatap olan sendika ile işveren arasında imzalanır. Bir konfederasyon çok farklı özellikte işyerlerinin sözleşmesini toplu olarak imzalamaz. Her işyerinin, iş alanının koşulları farklıdır ve onunla ilgili sendika o işyerinde sözleşme yapmak hakkına sahip olmalıdır. Şimdi konfederasyon elbette hükümetle görüşür. Elbette işverenle de görüşür. Ama toplu sözleşme genel anlamda bağlayamaz, bağıtlayamaz. Taraf olamaz.

Değerli arkadaşlarım, AKP iktidara geldiği 2002 yılından beri ilk çökertmeye çalıştığı alan çalışma yaşamı alanı olmuştur. İlk işi iş kanununu değiştirmiştir. İş güvencesinin kapsamını daraltmıştır, yürürlük tarihini ertelemiştir. Ardından sosyal güvenlik haklarını teker teker budamıştır. Sosyal devleti kendi anlayışını ve onu oya tahlil edecek şekilde dönüştürmekle başlayıp bu bugünlere kadar gelmiştir.

Şimdi bütün bunları gördük, biliyoruz, Mustafa Kumlu örneğini söyledim, bir teslimiyet örneğini söyledim, Türkiye bir an önce hep demokratikleşmeden bahsediyoruz, hep demokrasinin standartlarından bahsediyoruz, kurumlarından, kurallarından bahsediyoruz en önemli kurallarından bir tanesi de sendikal örgütlü yaşam. Onun için Türkiye bir an önce demokrasinin özüne uygun, özgür toplu iş sözleşmesi düzenine geçebilmeli ve bunun gereklerini yerine getirebilmelidir.

Değerli basın mensupları, bir diğer olay Suriye. Suriye konusu; söyleyince dilimizde tüy bitti. Yaşananlar ortada. Tebessüm ettiğime bakmayın. İçim kan ağlayarak, üzülerek yaşananları her yurttaşımız gibi izliyor ama sorumluluk alma noktasında olanları da başından beri yanlışlarında uyarmış olmanın bir iç huzurunu taşıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, basit gerçek şudur; Suriye politikası çökmüştür. Çapının boyutundan tartışılmasını pek hoşlanmayan bir Dışişleri Bakanı var. Ne zaman bir çap sorunu Dışişleri Bakanıyla gündeme getirsek ilgili olarak Dışişleri Bakanı ya mahkemeye başvurur ya bir takım televizyon kanallarında kendine özel programlar hazırlatır, kendisinin çapının çok geniş olduğunu ifade etmeye çalışır.

Suriye ve dış politika çöküşünün baş nedeni işte bu çap tartışmalarına konu olan Dışişleri Bakanının stratejik derinlik diye geliştirmeye çalıştığı bir safsata çukurudur.

Değerli arkadaşlarım, Hep söyledim, keşke bu stratejik derinlik hülyalarında dolaşmayıp dünyanın stratejik gerçekleriyle dış politikayı götürselerdi çok daha rahat bir Türkiye manzarası çıkacaktı.

Bakın bu uyarılar sadece ana muhalefet partisi bizler tarafından yapılmamıştır. Artık yandaşlığı yalakalık  düzeyine taşıyan bir iki kişi dışında, dünya görüşü çok farklı olan ama bazı sorunlara objektif bakabilmeyi becerebilen, önemli televizyon yorumcuları, köşe yazarları Suriye konusunda kimisi çekingen bir üslupla, kimisi biraz daha vurgulu, AKP’nin dış politikasının bu alandaki yanlışlığını söylemiştir. Uyarmıştır.

Şu sözleri hatırlıyor musunuz? “İki ay sonra Cuma namazını Şam’da Emevi Camisinde kılacağım.” Kıldı mı namazı? Kılabildin mi? Bundan sonra Dolmabahçe’deki Bezmialem Camiine bile gidecek yüzün yok senin.

Değerli arkadaşlarım, astılar, kestiler, uçtular yani Türkiye’yi Suriye’nin yaşadığı iç karışıklıktan bilinçli bir şekilde taraf haline getirdiler. Şimdi ben açıklamaları gördükçe hayret ediyorum. Bilmiyorum sizin dikkatinizi çekiyor mu? Sayın Arınç, gerçi şu sıralar pek neşesi yok. Biz onun neşeli haline alışkınız. Neşeli halinde laf çarpmalarına alışkınız. Biraz suratı asık duruyor şu sıralar. Çok mutlu olmadığı belli. Artık emeklilik öncesi sendromumu diyelim, yoksa yaşadığı çelişkilerde artık iyi polis rolünü oynayamama sıkıntısı mı diyelim. Efendim, sınırlarımızın ötesinde kabul etmediğimiz gelişmeler olursa yani defakto gelişmeler olursa bunu asla kabullenmeyiz, tepki gösteririz diyor.

Suriye’nin toprak bütünlüğünü, birliğini tehlikeye atacak girişimlerin karşısındayız diyor. Selamünaleyküm Sayın Arınç. Suriye’nin birliğinden, bütünlüğünden, toprak bütünlüğünden bahsediyor. Kaldı mı? Kaldı mı sayesiniz de? Sayenizde kaldı mı Sayın Arınç? Yakışıyor mu sizin düzeyinizdeki bir politikacıya bunca şeyin altına imza atarak bu sürecin ortaya çıkmasına sebep olan politikaların uygulayıcıları olarak bunları söylemek size yakışıyor mu? Suriye’de yaşanan kaosun temel sebebi AKP ve Tayyip Erdoğan’ın politikalarıdır.

Defakto gelişmelere kayıtsız kalamayız, sınırımızda güvenlik önlemlerini artırırız diyor. Güvenlik önlemimi var Sayın Davutoğlu, bu sözlerde sana ait. Ört ki ölem. Sınırda güvenlik önlemlerinin artıracakmış. Kevgire döndürdün sınırı. Yolgeçen hanı oldu. Hatay’ın durumu ortada. Siz anlayışı kıt mı zannediyorsunuz Türk milletinin? Siz yaşadıklarını ertesi gün unutan bir toplum olarak mı görüyorsunuz Türk milletini? Bu kadar aymazlık, bu kadar basiretsizlik, bu kadar öngörüsüzlük sizin eseriniz bu. Ondan sonra doldurun Başbakanı aslın iftar mesaisine, yıksın eylesin perdeyi viran.

Ortada hükümet etmeye çalışıyorsunuz. Fakat bir tiyatro kumpanyası gibisiniz. Sebep olduğunuz tabloları gördükçe utanmanız gerekirken başınızı öne eğip bir özeleştiri yapıp neresinden toparlayabiliriz diye aramanız gerekirken sanki hiçbir şeye siz sebep olmamışsınız gibi açıklamalar.

Değerli arkadaşlarım, bunları kabul etmek mümkün değil. Efendim, konuştuğunuz zaman sert konuşuyorsunuz. Ben kimseye hakaret etmiyorum. Aslında hakaret edilecek düzeyde yanlış yapanlara yaptıkları yanlışı anlayabilecekleri Türkçeyle anlatmaya çalışıyorum.

Değerli arkadaşlarım,  siz Suriye’de iç savaşın tarafı haline getireceksiniz Türkiye’yi, Ceylanpınar, Hatay, Cilvegözü, Reyhanlı 700-800 km’lik sınırda her gün mermiler düşecek, bombalar patlayacak, sınır güvenliği diye hiçbir şey olmayacak, ölenler olacak, yaralananlar olacak, sen iftar mesaisinde kafayı tencereye tavaya takacaksın, tencere tava seslerinden rahatsız olacaksın, Suriye sınırında patlayan bombalardan, mermilerden rahatsız olmayacaksın. Bu nasıl bir anlayış?

Suriye’nin fotoğrafını herhalde şu fotoğrafla gösterebiliriz. Kendinden geçmiş sağa sola hakaret etmeyi alışkanlık haline getiren, ramazanın en kutsal günlerinde, iftar sofralarında dahi bu milleti parçalarına bölmeye inatla devam eden, arkada ağlayan bir başka yüz. İşte Suriye’nin iktidar fotoğrafı bu.

Değerli arkadaşlarım, yani bizimki sınırdaki gelişmelere sağır sultan, demokratik haklarını kullananlara karşıda palalı sultan. Böyle bir görüntü içinde.

Son bölüm olarak da değerli arkadaşlarım, maalesef Başbakan zannetmesin ki, söyledikleriyle gündem yaratıyor. Fakat yaraladığı çok önemli kesimler var. Onun için o gündem yaratsın diye ona yanıt vermiyoruz. Türkiye’nin gündemi belli. Demokrasi, birliğini, bütünlüğünü koruma gayreti, özgürlükler, ekonomideki kırılganlık, dış politikadaki sakatlık. Türkiye’nin gündemi belli.

Başbakanı artık bırakın, ne yaparsa yapsın diyeceğimiz noktaya geldi, gidiyor. Ama söylerken iftar sofralarında birilerini hedef alıp hakaret ederken o hakaret ettiği kesimlerin de öyle olmadığını söylemek, hatırlatmak usulünce bizim hakkımız. Bu Başbakana gündem oluşturma fırsatı vermiyor. Çünkü öyle bir gücü kalmadı. Etkisiz eleman artık.  Başbakan etkisiz eleman.

Değerli arkadaşlarım, bakın önemli bir Gezi olayları sonrasında bir başka sektör gelişti. Siyasette olması gereken önemli bir alan. Hiciv, mizah sektörü. Bunlar ya bu yeni kuşağın sosyal medya kullanmadaki kendi ürettiği hicivler ya da mizah dergilerinin örnekleri. Türkiye’deki mizah dergilerini yeterince konu oluyordu, şimdi uluslararası mizah dergilerinde de konu oluyor Sayın Başbakan. Fakat bir farklı fotoğraf var. Eli kanlı bir diktatör olarak çiziliyor oralarda. Eli kanlı bir padişah bozuntusu olarak hicvediliyor oralarda.

Bunu göstermek istiyorum. Kimsenin reklamını yapmıyorum. Evet, milli şef ampullü bir takke giymiş, aşçıbaşı rolünde, tek gözü açık dikkat ediyorsanız. Tabi mutfakta bir sürü tencere, tava, kazan var. Hepsinin büyüklüğüne göre üzerine yazılmış 2 yıl, 3 yıl, 5 yıl diye.

Sen artık mizah dergilerinin kapağındaki Başbakansın. Sen artık gırgır geçilen Başbakansın. Sen artık makaraya alınan Başbakansın. Sen artık ciddiyetini kaybetmiş, kendi kendine kaybetmiş, otoritesini kaybetmiş, yönetilebilirlik, yönetilebilirlik imajını zedelemiş, siyaseten de, topal ördek pozisyonunda olan bir Başbakansın. Kendin yarattın, hiç ağlama, sızlama yok.

Onun için bağır şurada 16 gün, 15 gün kaldı ramazanın bitmesine. 15 gece daha sana iftar mesaisi hangi kesime ne suç atacaksan at. Bu gece çevik kuvvete iftara gidiyor. Herhalde nasıl destan yazdırttığını anlatacak çevik kuvvete. Öyleydi değil mi? Ortada 5 tane ölü var. 11 tane insanın göz çıkmış durumda. Bir sürü yaralı var. Bir sürü insan saçma sapan emniyet raporlarıyla suçlanarak adliyede yargıcın önünde. Gözaltında olanlar, tutuklular, cadı avı, sosyal medya takipleri, baskı tahakküm. Bu destanı nasıl yazdırttığını mı anlatacaksın çevik kuvvete iftar konuşmasında?

Ne söyleyeceğini biliyoruz biz. Bu arada halkın polisiyle Recep Tayyip Erdoğan’ın polisini ayırarak konuşuyor. Kanunsuz emirler verdi. O kanunsuz emirleri uygulayanlarda suç işlediler. Bunun hesabını hepsi bu millete verecek. Senin vereceğin gibi.

Değerli arkadaşlarım, dünkü söz; kemirgenler. Evet, gençler slogan üretiyor şimdi. Başbakanın sözü üzerine. Kemire kemire kazanacağız diyorlar. Sen ne söylersen bir şey üretilecek orada. Esnafa son eylemlere katılanları kemirgen olarak tanıtıyor. Esnafı kemiren sensin, senin politikaların. En baş kemirgen senin uyguladığın politikalar. Çıkarabildin mi AVM Yasasını? Her taraf AVM doldu. Türkiye’ye herhalde  Google haritadan baksalar AVM tarlası gözükecek.

Esnafı yok eden sensin. Daha geçen basın toplantısında protesto edilen senet sayısını, geri dönen, karşılıksız çıkan çek sayısını, kapanan esnaf, dükkan sayısını bunların hepsini söyledik. Bir yerde çalışıp emekli oluktan sonra bir işyeri açıp katkı yapmak isteyen, kendi hayatına insanın emekli maaşından %15 kesintisini hala alıyor musun almıyor musun? Esnafın üzerinde 20’den fazla vergiyi caydırıcı bir unsur olarak kullanıyor musun kullanmıyor musun?

Kim kemirdi esnafı 10 senedir, 11 senedir? Nerede kaldı küçük esnaf. O kemirgen dediğin gençler hazırladıkları sloganlarda bırakın büyük mağazaları diyor, bırakın AVM’leri, marketleri, bakkalımıza gidelim, köşedeki bakkal amcaya gidelim diyorlar.

Bu kadar iyi niyetli yaklaşanlara Başbakanın sözü. Tabi bir de o ziyafet sofrasını ona kurup daha 7 yıl önce, 8 yıl önce TESK dediğimiz o esnaf konfederasyonunun tüm seçimle gelmiş hakları AKP tarafından gasp edilirken bağıranların bugün o sofrayı nasıl kurduklarına bakmak lazım.

İşte adam böyle olur. Önce aklını kiraya verirsin, akil adam olursun, sonra ziyafet sofrası hazırlansın beş yıldızlı, ondan sonra temsil ettiğin kitlenin 12 yıldır hakkının nasıl sömürüldüğünü, nasıl elinden alındığını, nasıl dibinin delindiğini, yaşamının karartıldığını unutursun iktidar tarafından sende Türk-İş Başkanı gibi bir başka gelecek beklentisiyle evet efendim, haklısınız efendim pozisyonuna geçersin. Hepinize yazıklar olsun. Temsil ettiğiniz kitle adına hepinizi CHP teşhir ediyor.

Değerli arkadaşlarım, güzel bir Suriye fotoğrafı. Bunu ben odamda kullanacağım. Hiddetli bir Başbakan ve arkada  arada bir Başbakanı boş havuza iten, burada çok ağlamaklı gözüken Dışişleri Bakanı. Sizlerin ilave sorularınız varsa cevaplandırabilirim.

Soru- Siirt Valisinin bir açıklaması oldu. PKK katılımların arttığını söyledi. Nasıl değerlendireceksiniz bu açıklamayı?

Haluk KOÇ- Şimdi resmi bir şey söylenmiyor. Siirt Valisi herhalde sınırları gözetleyen elinde bir rakam olan kişi değil. Kullandığı rakamları bende gördüm. Sadece Siirt temelinde konuşmuyor, genelde konuşuyor.

Başka açıklamalarda var. Şu anda gerçek şu; İmralı ile hükümet bir mutabakat protokol yürütüyorlar. Israrla söylememize rağmen hükümet tarafından açıklanmayan bir protokol.

İki tarafta kendi amacına oynadı. Aynı Oslo’daki gibi. Bunu söyledik. Kürt yurttaşlarımıza karşı diye değerlendirdiler. Barış istemiyorlar diye değerlendirdiler.

Burada Recep Tayyip Erdoğan’ın iki kimlikli, çift kimlikli siyasetini perde önündeki konjonktürel milliyetçi Tayyip Erdoğan’la perde arkasındaki hesabı kitaba yatan Başbakan fotoğraflarını koymak için söylemiştik. Burada da aynı.

Bu protokolde Tayyip Erdoğan Kürt yurttaşların da oyunu tezgahlayacak şekilde %50’yi hedefleyerek Cumhurbaşkanlığına yürümek ve önümüzdeki üç seçimi PKK eylemi olmadan geçip bir rahatlık yaratmak, PKK ve ona bağlı unsurlarda kafalarındaki nihai hedefi, ayrılıkçı etnik terörün vardırılmak istenen son noktadaki hedefini birkaç hamle ileriye taşımak. Herkes kendi penceresinden, kendi mevziinden hesabını yaptı, ona göre adımlarını attı.

Şimdi Siirt Valisinin söylediği, sizin de vurguladığınız olay; PKK çekiliyor mu?  Bugün PYD’nin Suriye’nin Türkiye’ye komşu olan bölgesinde 15 bin ile 20 bin arasında sayısı ifade edilen silahlı güç, herhalde Kuzey Irak-Türkiye bağlantılı olarak oluşturuldu.

İki; Siirt, Diyarbakır tarafından tekrardan ayrı bir özerklik temelinde algılanabilecek bir takım girişimler sergileniyor biliyorsunuz. Çeşitli törenler, çeşitli törenler alternatif devlet kurgusunu andıran uygulamalar, kullanılan terimler, bütün bunlar birbirine getirildiğinde baştaki kurduğum denklemi doğru çıkartıyor.

Süreç olarak tarif ettikleri Başbakanın kendi siyasi hedefinde yürümek için kullandığı bir dönem. PKK’nın da nihai hedefine yürümek için kullandığı bir dönem. Hiç kimse saf olmasın. Bu ülkede kökü, kökeni, inancı ne olursa olsun. Birlikte yaşama iradesini sergileyen herkesin bu tezgaha karşı uyanık olması gerekiyor. Buna Kürt yurttaşları da dahil. Birileri onların etnik kimliği üzerinden adice siyaset yapıyor.

Bir üçüncü bölüm daha var tabi. O kimliği sömüren o da tarihin son 120 yılının bizi öğrettiği gibi emperyalist büyük oyun kurucular bütün bölgeyi İsrail’in güvenliğini sağlayacak şekilde yeniden organize etmeye çalışanlar ve son kalan ekonomik kaynakları da, doğal kaynakları da sömürecek şekilde bu süreci götürmeye çalışanlar. Kürt kimliğini ve Türkiye’deki benim Kürt kardeşlerimin o kimliğini kullanan üçüncü güçte de bu.

Bunların arasından sıyrılmak, birlikte olmak, bir arada yaşama iradesini sergilemek ve herkesin kimliğine, inancına, kültürüne karşılıklı, saygı duyarak bu süreci bozmak, bu oyunu bozmak. CHP’nin işi zor. Ama olması gereken bu. Tezgah ortada, tezgahı işletenler değişik pencerelerden yaptıklarıyla ortada.

Soru- Bugün basında görmüş olduğumuz bir paket hazırlığından bahsediliyor ve bunun içerisinde de PKK ve BDP’nin isteklerinin yer aldığı görülüyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Haluk KOÇ- Resmi bir açıklama yok. Daha önce bazı paketler ileri sürüldü, bu paketlerin içinde ne olduğu anlaşılmadan paketler tedavülden kalktı. Siyasi sözlük tedavülünden kalktı. Şimdi bu paketle ilgili şu söyleniyor, bu söyleniyor, araya bir takım tuzak şeyler konduğu söyleniyor, işte seçim kanununda… Ben bir tek şunu biliyorum, şunu söylüyorum; Recep Tayyip Erdoğan ile demokratikleşme olmaz. Recep Tayyip Erdoğan’ın kumaşından demokrat çıkmaz. Bunu Kürt yurttaşlarımda öğrenecekler, inşallah bedel ödemeden de daha fazla öğrenirler.

Biz biliyoruz bunu. Bunu bütün Türkiye’ye anlatmaya çalışıyoruz. Dünyada öğrendi. Onun için Recep Tayyip Erdoğan bilin ki demokrasi adına bir paket getiriyor ise o paketin içine koyduğu her noktadan şahsi bir çıkar sağlayacak demektir.

Bu kadar güvensizliğimiz var. Paket dediğiniz olay ortaya konur. Çok konuşan ama hiçbir şey ifade etmeme sanatını çok iyi sürdüren iktidar yetkilileri de bu paketin içini açarlar, şunlar şunlar var derler bizde siyaseten görüşlerimizi ifade ederiz. Varsayımlar üzerine ancak bu kadar yanıt verebiliyorum.

Teşekkür ederim, hepinize iyi çalışmalar diliyorum.”

    Perşembe, 25 Temmuz 2013 08:54

Bağlantılı Konular