"Kinle öfkeyle devleti yönetmeye kalkarsanız pek çok masum insanın canını yakarsınız"

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Devlet kinle, öfkeyle yönetilmez, önyargıyla devlet yönetilmez. Devlet akılla yönetilir, bilgiyle yönetilir, liyakat sistemiyle yönetilir, tecrübeyle yönetilir. Devlet sağduyuyla yönetilir." dedi.

CHP Parti Meclisi Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında toplandı.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Parti Meclisi Toplantısının açılışında yaptığı konuşma şöyle:

Değerli basın mensupları, Parti Meclisimizin saygıdeğer üyeleri, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bugün bizim için güzel bir gün. Partimizin 93. kuruluş yıldönümünü kutluyoruz aynı zamanda bugün. Bir asra yakın bir süredir siyaset alanında görev yapan dünyadaki ender partilerden birisiyiz, 4 partiden birisiyiz. 100 yıllık geçmişi olan bir siyasi parti. 100 yıllık geçmişinde sürekli demokrasiyi savunan, insan haklarını savunan, demokrasinin gelişmesi için olağanüstü çaba harcayan bir partiyiz. Ve Türkiye’nin gelişmesi için, demokrasisini güçlendirmesi için elinden gelen her türlü çabayı gösteren kadrolara sahibiz. Osmanlı sonrası cumhuriyeti kuranlar kimsenin kulu olmayan, özgür birey olan vatandaşı yarattılar. Hep birlikte eşit vatandaş olarak bu ülkede özgürce yaşama irademizi ortaya koyduk cumhuriyeti kurarken. Arkasından yine cumhuriyeti kuran kadrolar kendi özür iradeleriyle 1946’da çok partili hayata geçtiler. Madem demokrasi diyoruz dediler, madem milletin iradesi dediler, hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir dediler, o zaman çok partili hayata geçelim dediler. Bu da dünya demokrasi tarihinde ender rastlanan olaylardan birisidir. Belki de ilkidir. Kendi özgür iradesiyle çok partili hayata geçmek. Yetiyor muydu? Hayır. Türkiye’nin aynı zamanda bir sosyal devlet olması gerekirdi. Fakire, fukaraya sahip çıkan, yoksula sahip çıkan bir devlet anlayışının olması gerekiyordu. Bu da rahmetli Ecevit’in öncülüğünde doruk noktasına ulaştı bir anlamda. Sosyal devleti inşa ettik, sosyal demokrasiyi getirdik bu ülkeye.

Şimdi hepimize düşen dördüncü bir görev var; tam demokrasiyi getirmek, özgürlükçü demokrasiyi getirmek, batı standartlarında bir demokrasiyi Türkiye’ye taşımak. Eğer bunu becerebilirsek, yapabilirsek ki, yapma kararlılığımız var. O zaman gerçekten de çocuklarımıza karşı görevimizi yerine getirmiş olacağız. Bu Cumhuriyet Halk Partililerin, bütün vatanseverlerin ortak özlemi ve ortak amacı olmak zorunda.

Tabi biz bunları söylerken 15 Temmuz’da bir darbe girişimi yaşadık. Cumhuriyet tarihinin en kanlı darbe girişimi. 240 vatandaşımız hayatını kaybetti, “240 demokrasi şehidi” diyoruz. İnsanımız demokrasiyi savunmak için hayatını kaybetti. Ve grubu olan 4 siyasi parti parlamentoda darbeye karşı ortak tavır takındılar. Sadece 4 siyasi parti mi? Hayır. Sivil toplum kuruluşları, meslek kuruluşları, sıradan vatandaşlar hep birlikte bir bütün olarak darbe girişimine karşı çıktık. Bunun önemi şu; ilk kez cumhuriyet tarihinde bir darbe girişimine kolektif, hep birlikte karşı çıkan bir payda oluşturduk. Bu çok önemliydi. Bu önemin farkına vararak ondan sonraki adımların atılması gerekiyordu. Tabi sormamız gereken bir soru var. Hiç kimsenin unutmaması gereken bir soru var. 14 yıldır ülkeyi yönetiyorsunuz ve 14. yılın sonunda, ortalarında Türkiye bir darbe girişimiyle yüz yüze geliyor. Neden, hangi gerekçeyle? Bunun iyi sorgulanması lazım. Bu sorunun her ortamda sorulması lazım. Sade vatandaş bu soruyu kendisine soracak. Simitçi de soracak, manav da soracak, üniversitedeki profesör de soracak, sanayici de, işadamı da, bakkal da kendisine soracak. 14 yılda Türkiye bu noktaya niçin ve hangi koşullarda geldi? Bunun sorulması lazım. Eğer bu ülkede güçlü bir demokrasi olsaydı, hukukun üstünlüğü olsaydı, medya özgürlüğü olsaydı, adil yargılama olsaydı, yargı bağımsız ve tarafsız olsaydı böyle bir tabloyla karşılaşmayacaktık. Ve en önemlisi devlette liyakat olsaydı böyle bir tabloyla karşılaşmayacaktık.

Bu koşulların olduğu bir bünye güçlü bir bünyedir. Demokrasinin bütün unsurlarını bünyesinde taşıdığı için oraya darbe virüsü girmez. Ama bünye zayıfladıkça virüsler bünyeye egemen olur. 15 Temmuz’da yaşadığımız olay demokrasisi zayıf düşmüş bir bünyeye F tipi bir virüsün girmiş olmasıdır. Ve buna ortam hazırlanmış olmasıdır. Bunu hiç kimsenin unutmaması gerekir.
Peki, darbe girişimi oldu, 4 siyasi parti karşı çıktı, sivil toplum kuruluşları, meslek kuruluşları hep beraber karşı çıktık, hep beraber mücadele ettik. Bundan siyasetçiler olarak gerekli dersi çıkardık mı? Hani atalarımız diyor ya ‘Bir musibet bin nasihatten evladır’ diye. Madem böyle bir musibetle karşılaştık acaba bin nasihatten evla olan bir süreci başlatabilecek miyiz?

Dediler ki, biz bu süreci tek başımıza götüreceğiz, mücadele edeceğiz. Sayın Binali Yıldırım OHAL’in görüşüldüğü gün, OHAL’le ilgili kanunun görüşüldüğü gün beni telefonla aradı. OHAL Yasa Tasarısına destek vermemizi istedi. Kendisine aynen şunu söyledim; "Sizi anlıyoruz ama bu parlamentoda demokrasiyi savunacak bir partiye ihtiyaç var. O da en çok Cumhuriyet Halk Partisine yakışır." Ve biz OHAL uygulamasına karşı çıktık, ‘doğru değildir’ dedik. Neden? Çünkü 4 siyasi parti darbeye karşıydı, 4 siyasi parti darbeye karşı olduğunu sadece söylemiyle değil, bildiri yazarak, altına imza atarak hayata geçirdiler. Ve bu 4 siyasi partinin bildirisini hükümet tercüme edip Birleşmiş Milletlere gönderdi 4 siyasi parti darbeye karşı çıktı diye. Mademki, böyle bir ortam var, mademki darbe girişiminde bulunanlar yargılanacak, Türkiye bundan arınacak; o zaman 4 siyasi parti her türlü yasal düzenlemeyi yapabilirdi, hükümete her türlü desteği verebilirdi. Neye ihtiyaçları varsa onları karşılayabilirdi. Hayır dediler biz bunu yapmayacağız kendi istediğimizi gerçekleştireceğiz ve parlamentodan bunu geçirdiler. Şimdi bakın, tek başına davranmanın, yani ortak aklı siyasette egemen kılmamanın sonuçları çok ağır olur. Örnek vereceğim Suriye konusunda. Hiç kimseye danışmadılar. Dış politikayı biz istediğimiz gibi yaparız ve yönlendiririz dediler. 3,5 milyon Suriyeli bizim topraklarda. 100 binlerce kişi çoluk çocuk, genç, kadın hayatını kaybetti. Sözde 12 saatte gideceklerdi Şam’a, Süleyman Şah türbesini kaçırmak zorunda kaldılar. Her şeyi ben bilirim düşüncesinden yola çıkarsanız, en iyi çözümler bende diye yola çıkarsanız, karşı düşünceyi en azından dinleme olgunluğunu yakalamazsanız Türkiye’yi bu tür felaketlerle karşı karşıya getirirsiniz.

Rusya konusunda yanlış yapıldı. Uçağı ben düşürdüm, talimatı ben verdim yarışına girdiler. Sonra özür üzerine özür, bizim itibarımızla oynadılar. Türkiye Cumhuriyeti devletinin itibarıyla oynadılar. Özür üstüne özür. Bu sefer de tablo değişti ben talimat vermedim, ben talimat vermedim. Devlet bu tür kırılmalara alışkın bir yapıda değildir arkadaşlar. Bir söylediğinizi belli bir süre sonra 180 derece tersini söyleyerek devleti yönetemezsiniz. Geldiğimiz nokta bu açıdan doğru bir nokta değildir.

Başka; çözüm süreci. "Terörü biz önleyeceğiz" dediler. "Yanlış yapıyorsunuz" dedik, "Siz anlamazsınız" dediler. Biz bunu çözeceğiz, çünkü biz bunu çok iyi biliyoruz. Çözerseniz kredi açıyoruz buyurun çözün. Bugün Türkiye tam bir terör batağının ortasındadır. Yapılan açıklamalara bakın Çukurca’yla ilgili, dehşet açıklamalar. Bir anlamda hayat savaşı veriliyor orada. Türkiye'yi bu hale kim getirdi? 2002’de terörsüz bir Türkiye devraldılar. 14 yılda Türkiye bu noktaya nasıl geldi? Her vatandaşım bu soruyu da kendisine sormak zorundadır ve düşünmek zorundadır. Aksi halde biz kendi sorunlarımızı çözemeyiz. Onu yapmak zorundayız.

Mavi Marmara; biz yapacağız dediler. Gazze'ye ablukayı biz kaldıracağız dediler. Yapmayın demek bile suçtu o dönem. Vay efendim siz kalkıp da Filistinlilerin haklarını savunmuyorsunuz diye özeleştiri alıyorduk. Sonra ne oldu? Aradan geçti süre, abluka kalktı mı? Kalkmadı. İsrail özür diledi mi? Özür dilemedi yazılı bir özrü yok. Tazminat ödeyecekti, dedi ben tazminat ödemem. Türkiye'de bir vakıf gösterin ben o vakfa 20 milyon dolar para yatırırım ne yaparsanız yapın. Gazze’ye yardım? Eskiden nasıl yapıyorsanız aynı şekilde yapacaksınız. 9 vatandaşımız öldürüldü üstelik uluslararası sularda öldürüldü. Biz davalarımızdan vazgeçiyoruz dediler. Türkiye'nin itibarı 20 milyon dolara satıldı arkadaşlar. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu kadar ağır bir yenilgi hiç olmamıştır. Bir ülkenin itibarını 20 milyon dolara pazarladılar. Bunların yatacak yeri yok.

15 Temmuz; yapmayın parlamento burada, darbeye karşı çıktık. Bakın, bunların hepsini biz tek başımıza yapacağız dediniz ve Türkiye’yi bu noktaya getirdiniz. Bunu yapmayın dedik. Yaparsanız çok tehlikeli sonuçlar çıkabilir. Adil yargılama, bak parlamento var, bu parlamento Kurtuluş Savaşını yönetmiş bir parlamento. Yani bir darbe girişimini mi yönetmeyecek, onu mu yargılamayacak? Oradaki insanlardan hesabını mı sormayacak? Yapabiliriz biz bunu. Üstelik 4 siyasi parti de destek veriyor buna. Yaparsanız yanlış olur dedik. Üstelik bunu ne zaman söylüyorum? 19 Temmuz’da arkadaşlar. TBMM’de 16 Temmuz’da yaptığım konuşmada da buna dikkat çektim. Parlamentonun iradesine saygı gösterilmesi gerektiğine, parlamentonun bu konuda aktif rol üstlenmesi gerektiğine de dikkat çektim. Cadı avı başlatırsanız bunun sonu felaket olur dedim. Ne zaman söylemişiz biz bunu? 2 Ağustos tarihli grup toplantısında söylemişiz. Geliyor, şikayetler geliyor. Sonraki her konuşmada bunun altını çizmişiz.
Değerli arkadaşlarım, her zaman söylüyorum yine söyleyeceğim. Devlet kinle, öfkeyle yönetilmez, önyargıyla devlet yönetilmez. Devlet akılla yönetilir, bilgiyle yönetilir, liyakat sistemiyle yönetilir, tecrübeyle yönetilir. Devlet sağduyuyla yönetilir. Kinle, öfkeyle devleti yönetmeye kalkarsanız pek çok masum insanın canını yakarsınız.

Bugün geldiğimiz nokta budur. Tam bir cadı avı başlatılmıştır. Üstelik bir alanda da değil. Birden fazla alanda tam bir cadı avı başlatılmıştır. Diyorlar ya at izi it izine karıştı. İyi de yani bunu yapan kim? Hükümet kim? Her seferinde bir suçlu. Kim suçlu? İktidar hiç suçlu değil. İyi de bu uygulamaları yapan kim? Başbakanı kim bu ülkenin, Bakanı kim, Cumhurbaşkanı kim? Hem şikayet edeceksin, hem uygulayacaksın. Böyle bir devlet anlayışı yoktur arkadaşlar dünyada. Böyle bir hükümet anlayışı yoktur dünyada. Sorumluluk dediğimiz bir şey vardır. Bir şey yapıyorsanız sorumluluğu üstleneceksiniz. Hem yapıyorsunuz hatalı olduğunu biliyorsunuz, insanların canını yakıyorsunuz sonra geriye dönüp diyorsunuz ki, bunu kim yaptı? Sen yaptın kardeşim, hükümet sensin. Sorumlu olan, sorumluluğunun bilincinde olan, en önemlisi vicdan sahibi olan o görevden ayrılır. Der ki, ben bu işi beceremiyorum kusura bakmayın ben buradan ayrılıyorum. Türkiye yönetimde bu kültürü henüz yakalamış değil, bu olgunluğu yakalamış değil.

Bakın değerli arkadaşlarım, cadı avının birinci ayağı medya. 113 gazetecimiz tutuklu arkadaşlar. Bu süreçte 2308 gazeteci işsiz kaldı. Televizyonlar, gazeteler kapatıldı. Önceki gün Yeniçağ gazetesinin yazarları gözaltına alındı, saatlerce sorgulandı. Üstelik bu yazarlar bütün hayatları boyunca F tipi örgütlenmenin karşısında olmuşlar, orduda bunlar nasıl örgütlenir diye kitap yazmışlar ama siz bunlara operasyon yapıyorsunuz. Niçin? Yargı eliyle bir siyasal anlayışa darbe yapmak istiyorsunuz. Yargı eliyle. Yani darbe fırsatçılığı yapıyorsunuz. OHAL yetkisi aldım istediğimi yaparım. OHAL yetkisi aldım istediğimi gözaltına alırım. Böyle bir anlayış olamaz. Türkiye gittikçe otoriterleşen bir yapıya, bir sürece kayıyor. Bu konuda herkesin son derece dikkatli olması lazım.

Sadece Yeniçağ değil Sözcü gazetesine de, yazarlarına da fezlekeler düzenleniyor, ihbarlar dikkate alınıyor. Yazarların bütün hayatı F tipi örgütlenmeyle mücadeleyle geçmiş, mağdur bu insanların çoğu. Ama bir darbe fırsatçılığıyla acaba bunları da nasıl sustururuz arayışına giriyorlar. Hem diyeceksiniz demokrasiyi savunuyoruz, hem diyeceksiniz medya özgürlüğünü savunuyoruz, ama köşeyi döndükten sonra gazetecileri gözaltına alıp hapse atacaksınız. Açık ve net söylüyoruz; biz hiçbir gazetecinin, hiçbir yazarın hapse atılmasını asla istemiyoruz. Bunu uygar dünyaya anlatamazsınız. Elinde sadece kalemi olan ve düşüncesini yazan, bizi de, iktidarı da savunan hiçbir gazetecinin hapse girmesini istemeyiz. Veya eleştiren hiçbir gazetecinin hapse girmesini istemeyiz. Kaldı ki, şu anda gözaltında olan veya tutuklanan veya hapse konan hiçbir gazetecide CHP'yi savunmuş değil arkadaşlar. Ama biz onların haklarını savunuyoruz. Çünkü biz Cumhuriyet Halk Partisiyiz, çünkü biz demokrasiyi savunuyoruz. Beni eleştiren kişinin özgürlüğü olmalı. Sanmasınlar ki, işte hapistekiler CHP'liler biz onları savunuyoruz. Hayır, hiçbirisinin CHP'yle yakından, uzaktan ilgisi de yok, CHP üyesi de değiller bunlar. Ama nasıl Balyoz'da, Ergenekon'da masum insanların haklarını savunduysak şimdi de o masum insanların haklarını savunmak zorundayız. Yargılanabilirler mi? Elbette yargılanabilirler. Pasaportlarına zaten el koymuşsunuz, yurtdışı çıkış yasakları zaten var. Oturursunuz yargılarsınız. Günü gelir mahkemeye gider hesabını verir. Buna itiraz eden olur mu? İtiraz eden olmaz.
Dolayısıyla bu alanda gazetelere, gazetecilere uygulanan cadı avı bu sürecin en önemli birinci ayağıdır değerli arkadaşlarım.

İkinci ayağı; bilim adamları, bilim insanları, akademisyenler. Ben tabi şunu da anlayamıyorum. "Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum" diyen bir anlayıştan geliyoruz. "İlim Çin’de de olsa gidin öğrenin” diyen bir inançtan geliyoruz. Bilime, bilim insanına verdiğimiz önemin ne kadar önemli olduğunu, önemi hepimiz biliyoruz, bir şekliyle kavrıyoruz. "Alimin ölümü alemin ölümü demektir" diyen bir anlayıştan, bir gelenekten geliyoruz. Ama siz kalkıyorsunuz üniversite hocalarını yakılıyorsunuz hapse atıyorsunuz. Niçin? Bildiriye imza atmışlar. Birinci soru; bildiriye imzayı ne zaman attılar? 15 Temmuz öncesi. 15 Temmuz öncesi bunlar hakkında soruşturma açıldı mı? Açıldı. Şikayetler yapıldı mı? Yapıldı. Yargılanıyorlar mı? Yargılanıyorlar. Peki, 15 Temmuz'dan sonra darbeyle hiç ilgisi olmayan bu olayda neden bunları yakalayıp hapse atıyorsunuz? Neden bunların üniversiteyle ilişkilerini kesiyorsunuz? Hangi gerekçeyle yapıyorsunuz bunu? Bunun ahlaki yönü nedir, bunun hukuki yönü nedir? Ne ahlak, ne hukuk ikisi de burada yok değerli arkadaşlarım. İkisi de yok.

Aslı Erdoğan; yazdığı eserler onlarca dile çevrilmiş bir bilim insanı, bir yazar, bir gazeteci. Niye hapse atarsınız bunu, hangi gerekçeyle hapse atarsınız? Kaçacak yeri yok. Ülkesini seviyor, ülkesinde yaşıyor. Eğer siz böyle devam ederseniz Türkiye’nin aydınlığa çıkma şansı yoktur arkadaşlar. Bunu dillendirmekte bizim namus borcumuzdur. Buna karşı mücadele etmekte bizim temel görevimizdir. Demokrasiyi savunan bir partinin temel görevi olmak zorundadır.
Değerli arkadaşlarım, tek tip üniversite olsun diyorlar. Tek tip üniversite Nazi kafasıdır. Ne demek tek tip üniversite? Herkes benim gibi düşünecek, herkes bana destek verecek. İyi de demokrasi nerede o zaman? Niye demokrasiden söz ediyorsunuz?

Değerli arkadaşlarım, cadı avının üçüncü ayağı öğretmenler. İlk işaret Diyarbakır'dan verildi. 11 bin 285 öğretmenin açığa alınması tablosuyla karşı karşıya kaldık. Neymiş bunlar terör örgütleriyle ilişkiliymiş. 11 bin 285 öğretmen terör örgütüyle ilişkiliyse kardeşim siz 14 yıldır neredeydiniz? Hesap soracaksanız niye sormadınız? Bunları siz tayin etmediniz mi, siz atamadınız mı, sizin hiç mi günahınız yok? Tek nedeni var; 11 bin 285 öğretmen sendikalı. Sendikalı olmak ne zamandan beri suç oldu bu ülkede? Anayasal bir hak sendikalı olmak. İşverenlerin sendikası var, doktorların sendikası var, öğretmenlerin var, memurların var, hakimlerin var, herkesin sendikası var. En demokratik hak. Bütün ülkelerde var. Ama sendika kuracaksın beni destekleyeceksin, beni desteklemiyorsan ben seni OHAL'i fırsat bilip işine son vereceğim, seni açığa alacağım.

Türkiye bir çadır devleti gibi yönetilemez
Bunlar doğru değil değerli arkadaşlarım. Bunların mutlaka önüne geçmemiz gerekiyor ve bunu engellememiz gerekiyor. Türkiye bir çadır devleti gibi yönetilemez. Türkiye'nin birikimi buna uygun değildir, kültürü buna uygun değildir, siyasi yapısı buna uygun değildir, ahlakı buna uygun değildir, inancı buna uygun değildir. Ama üzülerek ifade edeyim bir çadır devleti gibi Türkiye yönetiliyor şu anda.

Suçların şahsiliğini bir tarafa bıraktılar kolektif suç yarattılar
Cadı avının bir de vatandaş ayağı var. Şimdi değerli arkadaşlarım, suçların şahsiliği diye bir kavram var, evrensel bir kuraldır. Kolektif suç yarattılar. Suçların şahsiliğini bir tarafa bıraktılar kolektif suç. Birisi bir suç mu işledi bütün ailesi, akrabaları hep beraber aynı suçtan mahkum olacak algısını yerleştirmeye çalışıyorlar topluma. Emin olan değerli arkadaşlarım, bakın size başka bir örnek vereceğim. Tarihin en önemli insan hakları beyannamelerinden birisi olarak sevgili peygamberimizin veda hutbesi bilinir. Tarihin en önemli insan hakları beyannamelerinden birisi olarak kabul edilir veda hutbesi. Veda hutbesinde sevgili peygamberimiz ne diyor; "Herkes kendi işlediği suçtan sorumludur. Bir kimsenin işlediği suç asla babasına, annesine, evladına yüklenemez" Bu evrensel bir kural aslında. İnsan hakları evrensel beyannamesinde de böyle kabul eder, orada da böyle yazar. Ama şimdi suç işledi baba, sanık, memuriyetten atıyorsunuz. Eşi memursa onu da atıyorsunuz. Bir devlet kendi vatandaşını açlığa mahkum eder mi? O zaman hapishaneleri kaldırın madem açlığa mahkum edecekseniz hiç ekmekte vermeyin o zaman onlara. Sizin anlayışınız bunu öngörüyor. Sosyal devlet öyle bir devlettir ki, suçlu olsun olmasın her vatandaşının hakkını koruyan devlettir. Sosyal devlet budur. Bir kişi diyelim ki, şu veya bu şekilde sanık oldu, mahkemeye çıktı avukat tutacak parası yok devlet ona avukat buluyor parasını da devlet veriyor. Bu bütün uygar devletlerde böyledir.
Şimdi siz kalkıyorsunuz masum insanları cezalandırıyorsunuz. Şanlıurfa’da lojmandan atılan ailelerin kadınları basın toplantısı yapıyorlar. Bizi lojmandan attılar, eşimizi de aldılar tutukladılar. Kimse bize ev vermiyor biz nerede yaşayacağız? Ağlayarak anlatıyorlar. Şimdi sormak istiyorum yani bu tabloyu görüp de vicdanı sızlamayan birisi var mı? O masum çocukların ne günahı var, o kadınların ne günahı var? Bu cadı avı nereye kadar gidecek, nasıl olacak bu tablo?

OHAL'in de kendi hukuku vardır, devlet masum insanı esir alır mı?
Değerli arkadaşlarım, kişiyi yargılıyorsunuz ama eşine de ceza veriyorsunuz. Eşinin pasaportuna el koyuyorsunuz. Sevgili Can Dündar'ın eşi yurtdışına çıkacak, kocan dışarıda sen de burada kalacaksın, rehin tutuyor onu. Devlet masum insanı rehin olarak alır mı? Hukuk devletinde böyle bir kural var mı? Hangi OHAL düzeninde böyle bir uygulama var? Fransa diyorlar. Fransa'yla bizim uyguladığımız OHAL'in yakından uzaktan hiçbir ilgisi yoktur. Bakın altını çiziyorum yakından uzaktan hiçbir ilgisi yok. Yetki aldım meclisten diyor istediğimi yaparım. OHAL'in de kendi hukuku vardır, kendi kuralları vardır. Anayasa mahkemesinin kararları vardır. Ama o kararların hiçbirisi dikkate alınmıyor, o kararlara uyulmuyor biz istediğimizi yaparız diyorlar.

Devlet şirketleri yaşatır, batırmaz
Değerli arkadaşlarım, oğlunu arıyorsun, eşini rehin alıyorsun. Oğlunu arıyorsun tekerlekli sandalyedeki annesini veya da babasını rehin alıyorsun. Buna da hukuk devleti deniyor, buna da adalet deniyor, buna da kamu vicdanı deniyor. Böyle bir anlayış olamaz. Sadece cadı avı bununla da sınırlı değil. İş dünyasıyla da sınırlı. 500'ün üzerinde şirkete kayyum atandı. Bunların bazıları dünya çapında şirketler. Sonra değiştirdiler TMSF'ye devrettiler bunların yönetimlerini. Ne demektir bu? Oranın yöneticilerini partili olarak biz atama yapacağız demektir.
Bir örnek vermek istiyorum değerli arkadaşlarım. Isparta'dan bir anonim şirketten örnek vermek isterim. Çok ortaklı bir şirket anonim şirket. Birisinin binde 7 payı var. FETÖ olayından tutuklanmış hapse atılmış. Sen misin o şirkete ortak olan, bütün kredilerini kesmişler. Bu binde 7 dediğim kişi hiçbir genel kurul toplantısına da katılmamış, yönetici de değil orada. Devlet şirketleri yaşatır arkadaşlar batırmaz. Ekonomi dediğimiz bir gerçek var. Bütün iş dünyası diken üstünde. Kapı çalınınca acaba tutuklamaya mı geldiler, kayyum mu, TMSF'ye mi devredileceğiz? Böyle bir anlayış olamaz.

'Hepiniz suçlusunuz' deyip işin içinden sıyrılmak mümkün değildir
Biz kendi ülkemizde huzur içinde yaşamak istiyoruz, barış içinde yaşamak istiyoruz, kardeşçe yaşamak istiyoruz. Suçlular olabilir mi? Olabilir. Sanıklar olabilir mi? Olabilir. Her toplumda olur. Ama hukukun üstünlüğü dediğimiz bir kavram vardır. Adil yargılama dediğimiz bir kavram vardır. O çerçeve içinde insanlar yargılanırlar, bağımsız yargı yargılar, varsa cezası çeker. Cezası yoksa beraat eder. Ama çoluk çocuğu, eğer Sakarya’da bir ailenin çocuğu gece yatağından fırlayıp "Benim babam vatan haini değil anne" diye annesine sarılıyorsa bu tabloyu yaratan ortama lanet olsun dememiz lazım o çocuğun hakkını savunmak için. Eğer biz bunu yapmıyorsak bu ülkeyi yönetenlerin verilecek hesabı vardır. Bu hesabı soracak olan da bu ülkenin insanlarıdır.
O nedenle bu ülkenin insanlarının vicdanına sesleniyorum. Darbeye karşı mı? Elbette karşı çıktık. Demokrasi mi? Elbette demokrasi. İş, aş mı? Elbette iş, aş. Birlikte yaşama mı? Elbette birlikte yaşama. Adalet mi? Evet adalet sonuna kadar. Adil yargılama mı? Sonuna kadar. Ama herkesi birden alıp aynı çuvala koyup ‘hepiniz suçlusunuz’ deyip işin içinden sıyrılmak mümkün değildir. Ve bundan şikayet etmek de sizin sorumluluğunuzu ortadan kaldırmaz. "At izi it izine karıştı" deyip konuşmak, sorumluluktan kurtulmak anlamına gelmez. Tam tersine olayı görüyorsunuz, biliyorsunuz, ne hatalar yaptığınızın da farkındasınız ama hala aynı işi yapmaya devam ediyorsunuz anlamı çıkar.
Hepinize teşekkür ediyorum değerli arkadaşlarım.

    Cuma, 09 Eylül 2016 14:59

Bağlantılı Konular