"Ya laik, demokratik, sosyal hukuk devletine inan ya da o koltuğu terk et!"

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Meclis Başkanına söylemek isterim: Ya bu devlete, cumhuriyete, hukukun üstünlüğüne, kadın erkek eşitliğine, yargının bağımsızlığına, medyanın özgürlüğüne, laik, demokratik, sosyal hukuk devletine inan, ya da o koltuğu terk et!" dedi.

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun TBMM CHP Grup Toplantısındaki konuşması şöyle:

Neden Kilis bu halde?
Çok teşekkür ederim. Aslında bugün, şehit yakınlarına ve gazilerimize Cumhuriyet Halk Partisi hangi olanakları sağlamak istiyor, onu uzun uzun anlatacaktım. Hazırlamış olduğumuz kanun teklifini bir şekliyle sizlerle paylaşacaktım ama Türkiye’nin yoğun gündemi ve bazı gelişmeler nedeniyle bunu önümüzdeki hafta dile getireceğim.
Sevgili konuklarımız, bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarımız; sizlere Cumhuriyet Halk Partisi Grubundan en içten sevgilerimizi, saygılarımızı sunuyoruz. Musevi vatandaşlarımızın Hamursuz Bayramı var. O vatandaşlarımızın bayramını da yürekten kutluyorum.
Değerli arkadaşlarım, şu anda en sorunlu olan kentlerimizin başında Kilis geliyor. Kilis’te yaşayanların tamamı huzursuz, gelecekten ciddi endişelere sahipler "Ne olacak Kilis’in hâli?" diye hep birlikte hem düşünüyorlar hem söylüyorlar. Bakın değerli arkadaşlarım, Kilis’le ilgili sizlere bazı ayrıntılı bilgiler vermek isterim. Neden Kilis şu anda Türkiye’nin bir numaralı sorunu hâline geldi? 25 Nisan itibarıyla hayatını kaybeden Kilisli vatandaşımızın sayısı 17, yaralanan sayısı 60, hastanede tedavi görenlerin sayısı çok daha fazla. Halk, her bomba veya roket atıldığında isyan etmek istiyor, tepkisini dile getirmek istiyor. Hükümetin aldığı bir önlem var: Hemen elektrikleri kesmek, interneti susturmak, tek aldığı önlem bu. Neden Kilis bu hâlde? Ben düşünüyorum, eminim bu ülkenin bütün saygın yurttaşları düşünüyor ama bugün özellikle Kilisli kardeşlerime seslenmek istiyorum, senin de düşünmen gerekir. Kilis neden bu hâle geldi diye, otur elini vicdanına koy ve beni dinle. Ben sadece bunu istiyorum senden.

Kilis’in kent nüfusu 90 400, 90 400 Kilisli vatandaşımız Kilis’te yaşıyor. Peki Kilis kentinde Suriyeli kaç kişi var? 150 bin kişi. 80 bin Kilisli vatandaşımız var, dışarıdan gelenlerin sayısı 150 bini geçmiş vaziyette. Bu 150 bini herkesin söylediği bir rakam ama gerçekten kaç Suriyeli var hiç kimse bilmiyor. Böyle bir tabloyla karşı karşıyayız. Düşünün, bir şehri yabancılar o şehrin nüfusundan daha fazlaysa orada kültürel yozlaşma olabilir, orada ciddi sorunlar çıkabilir, orada halk isyan edebilir. O nedenle Kilisli bağırıyor "Nerede bu devlet?"diye. Devlet yerinde duruyor da Kilisli kardeşim, söyleyeceksin ve soracaksın "Nerede bu hükümet?" diye. Ortada hükümet yok. İstihbarat örgütleri cirit atıyor, bütün devletlerin istihbarat örgütleri orada cirit atıyor, kimin ne iş yaptığı belli değil. Sınır tamamen açık, gidip gelen kim hiç belli değil, her gün değişiyor. Yaralananlar geliyor, bizim ambulanslar gidip yaralananları alıp getiriyorlar. IŞİD’lıları Türkiye’de tedavi ediyorlar. Tedavi ettikten sonra tekrar kendi ülkelerine gönderiyorlar. Buna tanık olan milletvekillerimiz var. Kilisli hastanede sağlık tedavisi göremiyor, Kilisli hastaneye gidemiyor, Suriyelilere hizmet veriliyor. Elbette onlara da hizmet verilsin ama bu tablo Kilislilerin kaldıracağı bir tablo değil arkadaşlar. İki üç evlilik, çok evlilik çıktı, kadına yönelik şiddet artmış durumda, Kilis’te aile kurumu derinden sarsılıyor. Yazık günah değil mi bu insanlara? Bu insanların derdi ne? Suriyeliler iş yeri açıyorlar; vergi kayıtları yok, vergi ödemiyorlar; sigorta kayıtları yok, sigorta pirimi de ödemiyorlar, Kilisli nasıl rekabet edecek? Rekabet edemiyor ve şikâyet ediyor. Tek yapabileceği şey şikâyet etmek. Arada bir, bir araya gelip itiraz etmek istiyorlar, yürüyüş yapmak istiyorlar, ona da derhal TOMA’larla müdahale ediliyor neden bir araya geldiniz diye. İyi de bu insanlar haklarını nerede arayacaklar? Yaşadıkları sorunları nerede anlatabilecekler? Yazık günah değil mi bu insanlara.

Değerli arkadaşlarım, şunu söylüyor Kilisliler: Türkiye'de çiçek hastalığı bitmişti, Kilis’te çiçek hastalığı çıkmaya başladı. Düşünebiliyor musunuz, ne olacak oradaki çocuklarımız, evlatlarımız? Kim bakacak onlara? Kim onlardan sorumlu hiç belli değil. Onun için Kilisli kardeşim bağırırken "Nerede bu devlet?" diye değil, devlet yerinde duruyor, "Nerede bu hükümet?" diyeceksin. Devleti yöneten hükümeti soracaksın sen, asıl sorman gereken soru bu.
Ev kiraları ikiye üçe katlanmış vaziyette. Değerli arkadaşlarım, Kilisli diyor ki "Eskiden 60-70 liraya bir işe giderdik, şimdi 20 liraya Suriyeliler çalışıyor. Biz işsiz kaldık" Şu soruyu Kilisli kardeşlerim kendilerine soracaklar: Kilis, neden bu hâle geldi?

Vatandaşların can ve mal güvenliğini sağlamıyorsun
İkinci soru: Durup dururken bir sabah neden Suriye düşman ilan edildi? Üçüncü soru: Bizim Suriye'ye silah göndermemizin, Müslümanı Müslümana kırdırmanın sorumlusu kim? Bunun cevabını Kilisli verecek, Kilisli. Biz biliyoruz bunun cevabını. Kilisli vatandaş elini vicdanına koyacak bu sorunun cevabını verecek. Ne diyorlardı? "Emevi Camine gidip namaz kılacağız." Buyur git kıl. Gidebiliyor mu? Ne oldu? Süleyman Şah Türbesini kaçırmak zorunda kaldılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin itibarını bu kadar ayaklar altına almaya kimin ne hakkı var? "Üç saatte Şam’a gireriz" diyorlardı, üç saatte Şam’a girecekler. Bırakın Şam’a girmeyi 2 milyon 700 bin Suriyeli Türkiye'ye geldi. Sözde Şam’a gideceklerdi, oradan 2 milyon 700 bin Suriyeli geldi. Böyle bir tablo olabilir mi? Bunun sorumlusu kim Kilisli kardeşim? Ne diyorlardı? "Kimse Türkiye’nin gücünü test etmeye kalkmasın." Ya, her gün neredeyse roket atılıyor, her gün neredeyse top atışları var, Kilis doğrudan hedef alınıyor, bunların sesi çıkıyor mu? Neden? Karşıda IŞİD var. Neden IŞİD’e karşı sessizler? Neden müdahale etmiyorlar? Neden her türlü önlemi almıyorlar? Devlet niye vardır arkadaşlar, hükümetler niye vardır? Vatandaşının can ve mal güvenliğini sağlamak için vardır. Sen, Kilis'te yaşayan vatandaşların can ve mal güvenliğini sağlıyor musun? Sağlayamıyorsun. O zaman izzeti ikbal ile çekileceksin bu hükümetten, yapamıyorsan gideceksin.
Değerli arkadaşlarım, Ortadoğu'nun oyuncağı hâline geldik. Kimse Türkiye’nin gücünü test etmesin! Şimdi, korkudan bu lafı da edemiyorlar çünkü artık dünyada alay konusu oldular.

Suriye'ye silahı kim gönderdi?
Değerli arkadaşlarım, top düştü "Roket düştü" diyorlar, "Roket atıldı" demiyorlar, "Top atıldı" demiyorlar. Sanki tesadüfen böyle bir düşme olmuş. Adam, gözeterek silahını atıyor. AKP’nin bakanı da yaptığı toplantıda yakınına düşünce derhal Kilis’i terk ediyor. Kilisliler nereye gitsin? Hadi, o kaçtı geldi Ankara’ya, Kilisli nereye gidecek? Onun ne günahı var?
Değerli arkadaşlarım, daha olanı ise şu: Sayın İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanının sözcüsü diyor ki saldırılarla ilgili olarak: "Bunun bilinçli olarak yapılıp yapılmadığı konusunda bir istihbarat yok." Yani IŞİD buraya bilinçli mi atıyor, bilinçsiz mi atıyor elimizde bir istihbarat yok. Yahu, zaten Türkiye’de istihbarat yok. Git yabancı istihbarat kurumlarına başvur, sana bilgiyi versinler. Türkiye’de istihbarat yok ki. İstihbarat olsaydı Ankara’nın göbeğinde, İstanbul’da bombalar patlayabilir miydi? Devam ediyor "Suriye tarafında kaotik bir savaş ortamı var." İyi de bu ortamı kim yarattı? Suriye’ye silahı kim gönderdi? Kardeşi kardeşe kim düşman etti? Kaotik durum varmış! Bunun baş sorumlusu bu Hükümettir arkadaşlar, AKP Hükümetidir baş sorumlusu. Biz açıkça söylüyoruz: Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında hiçbir ülke ile düşmanlık içinde olmayacağız, ne Rusya ile ne Amerika ile ne Suriye ile ne Irak’la ne Mısır’la ne İsrail’le, bütün ülkelerle dost ve kardeş ülke olacağız "Yurtta barış, dünyada barış" diyeceğiz.

IŞİD'a ses çıkarmamalarının nedeni onlara silah göndermeleridir. Ne diyorlardı? "Efendim, biz silahları Bayır Bucak Türkmenlerine gönderiyoruz" diyorlardı. Bir sefer, TIR’ların gittiği yer ayrı, onların yaşadığı yer ayrı. Ne diyordu Tuğrul Türkeş? Hafızayı beşer nisyan ile malumdur derler, bir daha hatırlatmakta yarar var. 21 Kasım 2015’te televizyonlara çıktı, bu konu soruldu Tuğrul Türkeş’e, verdiği cevabı aynen okuyorum: "Burada bizi izleyenlerin huzurunda yemin ederim, vallahi ve billahi o silahlar Türkmenlere gitmiyordu" Yemin ediyor "Vallahi ve billahi o silahlar Türkmenlere gitmiyordu. Bilerek söylüyorum, iddia ederek söylüyorum, bizim o bölgeyle irtibatımız var Bayır Bucak Türkmenleri ile Halep'tekilerle irtibatımız var. O silahlar oraya gitmiyor" diyor. Nereye gidiyordu? El Nusra'ya, El Kaide'ye, IŞİD'e gidiyordu o silahlar. Sonra Türkiye, onlar açısından düşman ülke oldu. Değerli arkadaşlarım, yaşanan sorun, Ortadoğu'da yaşanan sorun sadece Kilislilere zarar vermiyor, bütün Türkiye’ye zarar veriyor. Bunu herkesin bilmesini isterim.

Adana'da eylemler oldu, patates üreticileri sokağa döküldü "Patatesimiz para etmiyor" dediler. Bazıları gözaltına alındı, ne yapsın bu üretici? "AKP’ye oy verdim ellerim kırılsaydı" diyor. Kardeşim, senin ellerin kırılmasın, sen yine üret, sen yine ek ama bir daha sakın ola ki AKP denenen bir partiye, halkı düşünmeyen bir partiye sakın bir daha oy verme. Rusya’ya 14 tondan fazla marul göndermişler, Rusya "Geri gönderin” demiş. 15 ton patlıcan göndermişler “Bunları da geri gönderin, biz almayacağız" diye. Ben neden diyorum, Cumhuriyet Halk Partisi bütün ülkelerle barış içinde yaşayacaktır diye hem bizim lehimize hem o ülkelerin lehine. Kavgadan kim ne kâr elde etti? Huzur varken, barış varken neden bir arada yaşamıyoruz? Bütün dünyayı kendimize düşman ettik ve bütün dünya bizim yöneticilerimizle, bu ülkenin yöneticileriyle dalga geçiyor, alay ediyor, yetmez mi bu?

Değerli arkadaşlarım, dış politika iç politikaya asla malzeme edilmez. Dış politikanın milli olması lazım, her siyasi parti konusunda iktidarla birlikte hareket etmesi lazım ama politika düzgün olur ve Türkiye’nin çıkarlarını korursa. Eğer bir dış politika Türkiye’nin çıkarlarına hizmet etmiyor da iktidardaki partinin çıkarlarına hizmet ediyorsa hep beraber onun karşısında durmak zorundayız.

Mavi Marmara olayını hatırlıyorsunuz değil mi? İsrail'e gidiyorlardı ama Türkiye'den çıkarken İsrail’e değil "Biz Kıbrıs’a gidiyoruz" demişlerdi, 9 vatandaşımız hayatını kaybetti. Hepimiz isyan ettik, hepimiz kızdık, neden böyle yapıyorsunuz dedik. "Ben, Gazze’ye yardım göndereceğim, bizim Deniz Kuvvetleri de ona eşlik edecek” diye açıklama yaptı dönemin Başbakanı. Dedim ki, sen eğer Gazze’ye silahlı unsurlarla yardım götüreceksen söz veriyorum gelip senin alnından öpeceğim demiştim, hatırlıyorsunuz değil mi? "Efendim, Kılıçdaroğlu’nun dudaklarıyla alnımı kirletmem" demişti. "Ben Gazze’ye gideceğim" demişti, git bakalım. Bakın şimdi, 23 Mart 2013’de "Nisan’da Gazze’ye gideceğim" demişti. Nisan ayı geldi, tık yok; 14 Nisan 2013’te açıklama yaptı. "Mayıs sonu gibi Gazze’ye gideceğim"” demişti. Mayıs ayı geldi, yine tık yok. Bugün 26 Nisan, 14 Mayıs 2013’te "Gazze’ye gideceğim ama hele bir bakalım. Gazze’ye gitme diye beni uyaranları da çok şık bulmuyorum" demişti. Bugün 26 Nisan 2016, üç yıl aradan geçti Gazze’ye gidildi mi? Gazze’ye gidilmedi. Gidemediler. Şimdi, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanın, dönemin Başbakanının "Ben gideceğim bir yere" diyorsa oraya gitmeli. "Gideceğim" deyip de gidemiyorsa kimseye kabadayılık satmasın.

2014'te Gazze yerle bir edildi, uçaklarla Gazze yerle bir edildi, binlerce Gazzeli öldü, evleri yakıldı yıkıldı ve uluslararası toplum, Gazze’nin onarımı için bir kampanya başlattı. 19 Nisan 2016, Dünya Bankasının Filistin Raporu açıklandı, Filistin ekonomisiyle ilgili raporu açıklandı, 19 Nisanda açıklandı. Diyor ki "Gazze’ye yardım yapan ülkeler 3,5 milyar dolarlık yardım taahhüdünde bulunmuşlardı. Yardım sözünü tutan ülkeler Amerika, Kanada gibi batılı ülkeler neyi taahhüt etmişlerse götürmüşler ödemişler. Taahhütlerini yerine getirmeyen ülkeler Orta Doğu ülkeleri ve Türkiye. Bunu neden hatırlatıyorum? Geçenlerde İslam İşbirliği toplantısı yapıldı ve Sayın Cumhurbaşkanı kalkıp dedi ki "Parasını ödemeyenler var" ve tek tek o ülkeleri de saydı. Peki, sen vaadini yerine getirdin mi kardeşim? Taahhüdünü yerine getirdin mi kardeşim? Rıza Zarraf'ın dağıttığı rüşvetlerin yarısını ödse taahhüdünü yerine getiriyor. Türkiye Cumhuriyeti’ni bu hâle sokmak doğru mudur? Taahhüdünü yerine getirmeyen ülke konumuna Türkiye’yi getirmek doğru mudur? Emin olun bunların yatacak yeri yok. Yalan üzerine politika oluşturuyorlar.

Karaman dosyası kapanmaz, kapattırmayacağız!
Değerli arkadaşlarım, Karaman olayı sonuçlandı gibi sakın kimse görmesin. O evlatlarımızın ahını onlardan alacağız, yerde bırakmayacağız onu. Alelacele mahkemeyi topladılar, bir celsede “508 yıl 3 ay hapse mahkûm oldu, dava dosyası kapandı” dediler. Bu dosya kapanmaz arkadaşlar, kapattırmayacağız bu dosyayı, takip edeceğiz sonuna kadar. Bütün avukat arkadaşlarıma ve barolara sesleniyorum, bütün sivil toplum örgütlerine sesleniyorum: O çocuklar bizim çocuklarımız, bizim evlatlarımız, o çocuklara yapılan muameleyi asla ve asla unutmayacağız. O olaya ortam hazırlayan vakıfları ve dernekleri de unutmayacağız. Eğer unutursak insanlığımızdan utanmış oluruz, unutmayacağız. Şimdi, bazı çevreler diyor ki "Efendim, Ensar’ın ne kabahati var? KAİMDER’in ne kabahati var?" Çok kabahatin var kardeşim, sen kaçak yurt açtın. Kaçak yurt açan, Bakanlar Kurulunca vergi muafiyeti verilmiş bir vakıf olabilir mi? O kaçak yurtlara çocukları, öğrencileri, pırıl pırıl çocukları getirip aileleri getirip yerleştirdiler "Bizim çocuklarımıza bunlar bakacaklar" diye. "Biz fakir ailelerin çocuklarına bakıyoruz" diye gittiler propaganda yaptılar ve o evlatlarımızı aldılar.

Değerli arkadaşlarım, o çocukların hakkını, şerefini, namusunu koruyamadılar. O çocukların hakkını, namusunu, şerefini, itibarını koruyamayan bir vakfın vergi muafiyeti olamaz, herkesin bunu böyle bilmesi lazım. Ve o evlerde ne idüğü belirsiz adamları çalıştırdınız siz. Değerli arkadaşlarım, hukuktan söz ediyoruz, dünyanın bütün demokratik ülkelerinde hatta bütün ülkelerde çocuklar korunur. Çocukların evrensel anlamda korunması gerektiği de genel bir kuraldır, Çocuk Hakları Sözleşmesi vardır. Bizim Anayasamız da koruyor. Anayasamızın 41’inci maddesi "Devlet, her türlü istismara ve şiddete karış çocukları koruyucu tedbirler alır." der. Nerede bu çocukların hakkını savunan devlet? Nerede bu çocukların hakkını savunan hükümet? Nerede bu çocukların hakkını savunan adalet, nerede bunlar? Kaçak yurt yapıyorlar. Bakın, Milli Eğitim Bakanlığı Kanunu, Temel Eğitim Genel Müdürlüğünün maddesi "Görevleri nedir?" diyor. "İlköğretim öğrencilerinin barınma ihtiyaçlarının giderilmesi ve maddi yönden desteklenmesiyle ilgili iş ve işlemleri yürütmek." Fakir çocukların barınmalarını sağlamak Milli Eğitim Bakanlığının görevidir. Defalarca sordum, bir daha soruyorum: Sayın Milli Eğitim Bakanı, Sevgili Hocam; bu çocuklar için sen kaç yurt yaptın? Bir yurt bile yapmadın, Türkiye genelinde bir öğrenci yurdu dahi ilköğretim ve ortaöğretim için yapmadın. Niçin yapmadın? Bu karanlık ellere fakir ailelerin çocukları teslim edilsin diye. Sende vicdan var mı? Sende insanlık var mı? Bunu sormak zorundayım ben.

Bu davaya katılan bir avukat var, Ensar’ı savunan bir avukat var ama bizim söylediklerimizi de doğruluyor. Röportajı Star Gazetesi'nde yayınlandı. Biz dedik ki "Kaçak yurt var. Bu çocukların yurtta kalması lazım ve bunu da Milli Eğitim Bakanlığının yapması lazım. Çocuklarımızın Milli Eğitim Bakanlığına teslim edilmesi lazım." O da şöyle söylüyor: "Köylerde ortaokul yok ve çocuklarını okutmak için Karaman’a göndermek zorunda kalan, şehirde çocuğunu yanına bırakabileceği bir yakını, akrabası da olmayanlar için çocuğun kalacak yer sorunu çok büyük. Karaman ise küçük bir yer ve ortaöğretim çocukları için yurt yok. Aslında sadece Karaman’da değil, Türkiye’nin pek çok şehri aynı durumda." Yatılı bölge okulları ayrı, bunlar ayrı, yurt yapacak, barınma ihtiyacını karşılayacak, sadece yurt yapacak ve barınma ihtiyacını karşılayacak. Okula ayrıca gidecek, hangi okula gidiyorsa, veli hangi okula gönderiyorsa çocuğu o okula gidecek. Diyor ki "Sadece Karaman’da değil, Türkiye’nin pek çok yerinde bu böyle" diyor. Biz de defalarca söyledik, on binin üstünde böyle kaçak yurt var. Bir günde bütün bunların tamamı ortaya çıkabilir. Sadece öğretmen sınıfta soracak, "Çocuklar hangi yurtta kalıyorsunuz, nerede kalıyorsunuz?" diye. Diyor ki bu avukat arkadaş: "Aileler kendi aralarında para toplayarak bu evleri tuttular." Ya, bu evler zaten fakir fukara çocukları için ayarlanmış evler, onları buraya getiriyorlar. Ailenin parası yok ki gidip ev tutsun, yer tutsa da hadi diyelim onlara her gün yemek nasıl verecek bu aile? Ama Ensar’ı korumak için kendine göre kılıf hazırlıyor ayrıca. Daha da önemlisi, imam hatip okulu müdür yardımcısının savcılığa verdiği ifadesinde gayet net şunu söylüyor: "Öğrencilerimiz Akteke'deki Ensar Vakfı ve KAİMDER'in evlerinde yatılı olarak kalıyorlardı." Daha ne desin? Siz, müdür yardımcısına inanmıyorsunuz başkalarının söylediğine inanıyorsunuz. Ayrıca, Ensar, zaten doğrudan doğruya gidip valiliğe de başvuruyor "Evler var, çocuklar kalacak o evlerde, bize yardım edin." diyor. İl Özel İdaresi de karar alıyor: Vakfın yurtlarında fakir fukara ailelerinin çocuklarının barındırıldığı öğrencilerden hiçbir ücret talep etmediklerinden dolayı Ensar Vakfı Karaman Şubesinin öğrenci hizmetleri için ihtiyaç duyulan perde, ranza vesaire alısın diye 25 bin lira da o vakfa yardım yapılıyor. Değerli arkadaşlarım, daha ne olsun? Şimdi "Bu evler bize ait değil" diyorlar. Kime ait evler? Evleri aileler tutmuş! Hatta o kadar ileri gidiyorlar ki, bu aileler "Sadece bir daire tutmayalım, bütün apartmanı tutalım sizin için" demişler. O tecavüzcü öğretmen de orada kalsın ve onu da evlendiriyorlar sözde yani kargaların güleceği şey.
 
CHP iktidarında bir yıl içinde öğrenci yurdu sorununu çözeceğiz

Değerli arkadaşlarım, bütün bunlara hepimizin iyi dikkat etmesi lazım. Evlatlarımız bizim evlatlarımızdır, çocuklar bizim çocuklarımızdır, onlara sahip olmak hepimizin ortak görevidir. Bu avukat arkadaş bir şey daha söylüyor. Soruluyor: "Ensar Vakfı’nın ve KAİMDER’in bu evle ilişkisi kurumsal değil, bağış transferi için öyle mi?" O da "Evet" diyor, "Sadece bağış alıyor ve bunlara veriyorlar, yoksa bu evlerle Ensar’ın hiçbir ilgisi yok, KAİMDER'in hiçbir ilgisi yok" diyor ve örnek veriyor "Bazı CHP’li belediyelerde de böyle bir olay var, o CHP'li belediyeler de bu evlere yardım ediyorlar." diyor. Şimdi, ben bu avukata soruyorum: Namuslu bir adamsan hangi belediyemiz bunu böyle yapıyor, açıkla bakalım. Bütün annelere sesleniyorum: Size sözüm var, bütün evlatlarımızı koruyacağız, ailenin görüşü ne olursa olsun bütün evlatlarımızı ve size CHP iktidarında bir yıl içinde öğrenci yurdu sorununu çözeceğimize söz veriyoruz. Vatandaşın verdiği vergiyi bu çocuklarımızın sorununu çözmek için kullanmayacaksın da ne için kullanacaksın? Fakir fukara için kullanmayacaksın da ne için kullanacaksın?

Masum insanları yıllarca hapiste tuttular
Değerli arkadaşlarım, geçen hafta bir dava daha sonuçlandı, Ergenekon davası. Aslında tam bir çöküştü. Ergenekon'la ilgili olarak söylemediğimiz söz kalmadı. Yanlış yapıyorsunuz dedik, yanlış insanları mahkûm ediyorsunuz dedik, masum insanların evlerini sabahın köründe basıyorsunuz dedik ama bir kampanya açtılar. "CHP de Ergenekoncu" diye, bir kampanya da açtılar "Zaten siz darbecisiniz" diye. Defalarca söyledik, darbeleri asla istemeyiz, darbecileri asla istemeyiz; hukukun üstünlüğüne inanırız, güçlü olmak için hukukun üstünlüğüne inanırız ve ne gerekiyorsa onu da yaparız dedik, her ortamda bunları dile getirdik. Yıllarca bu ülkeye hizmet eden subaylar, bu ülke için yıllarca çaba gösteren aydınlar, gencecik yazarlarımız hapislere tıkıldı, aylarca hapiste kaldılar. Adalet aradılar "Ne olacak bu memlekette, biz adalet arıyoruz" dediler. Adalete olan inançları büyük ölçüde sarsıldı.
Değerli arkadaşlarım, Ergenekon davası sürecinde 100 bin telefon izlemeye alındı, 100 binden fazla telefon izlemeye alındı. 60 bin telefon dinlendi, 3 bin kişi hakkında takibat yapıldı. Ergenekon davası dosyaları ekleriyle beraber 64 milyon sayfayı aştı. 7 kişi ifade vermeden hayatını kaybetti. Bir başka 7 kişi kanser nedeniyle hayatını kaybetti. Bütün bunlar olurken Adalet ve Kalkınma Partisi zil takıp oynadı. "Türkiye bağırsaklarını temizliyor" dediler, "Asıl darbeciler yargılanacak" dediler ve o masum insanları aldılar aylarca, yıllarca hapiste tuttular. Türkan Saylan gibi bütün hayatını bu ülkenin çocuklarına adamış olan bir kadının evini bastılar. Onu Nazi olarak suçladılar. Bu ülkenin çocukları için elinden gelen çabayı gösteren bir kadın, cüzzamı bu topraklarda silen ve bitiren bir kadın, evini bastılar, onu da darbeci olarak suçladılar. 26'ncı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, devletin bütün sırlarına vakıf olan bir kişiyi terör örgütü üyesi ve yöneticisi olmakla suçladılar, aklın alacağı bir şey değil. Bir de terör örgütünün yani Ergenekon’un kasası vardı sözde, Kuddusi Okkır. Kasası var dediği kişinin öldüğü zaman BAĞ-KUR'a 35 bin lira borcu vardı. Ailesi Edirne’den Yalova’ya götürmek için araç bulamadı arkadaşlar, para ödeyemedi. Yine bizim CHP'li belediyeler katkı verdiler ve o aileyi alıp götürdüler. 83 yaşındaki İlhan Selçuk'un evi basıldı, o da hayatını kaybetti. TRT'den önceden yayın yaptılar "Şunun evi basılacak biraz sonra" diye. Sabih Kanadoğlu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, onun da evi basıldı acaba bir şeyler bulabilir miyiz diye. Fatih Hilmioğlu, bütün hayatını eğitime öğretime adamış bir kişi. Hapisteyken çocuğu öldü, evinde ağlamasına bile izin vermediler. Bunlarda vicdan yok arkadaşlar. Mehmet Haberal, dünyanın sayılı cerrahlarından birisi, dört yıl dört ay hapiste kaldı. Mustafa Balbay, onurlu bir gazeteci, dört yıl dokuz ay hapiste kaldı.

Milletvekilleri seçildi, bunları tutuklamayın dedik "Vay, siz Ergenekoncusunuz, biz onları yargılayacağız, biz onlara her türlü cezayı kestireceğiz" dediler. 75 dolara bir antika tüfek alınmış, bu silahı suikast silahı olarak dosyaya ilave ettiler, antika bir tüfek, 135 yıllık bir tüfeği suikast silahı diye dosyaya ilave ettiler. Dolandırıcılıktan mahkûm olan bir kişiyi tanık olarak ifadesini aldılar. Basılmayan bir kitap dolayısıyla Ahmet Şık’ı hapse attılar, basılmamış kitap dolayısıyla ve bir “"Silivri Edebiyatı" oluştu değerli arkadaşlarım, anılar oluştu, yazılar oluştu, iddianameler oluştu, savunmalar oluştu, bir Silivri edebiyatı oluştu. Önümüzdeki günde bu edebiyatın sinema versiyonu belki çıkacaktır, başka versiyonları da çıkacaktır. Bu olay, 3 gazeteci, 5 iddia yazan savcı olayı değil, bu olay Adalet ve Kalkınma Partisinin Türkiye'ye yaptığı kumpas olayıdır, bu ülkeye yaptığı bir kumpas olayıdır. Kendi araçlarını, Başbakan kendi aracını savcıya tahsis etti."Ben bu davaların savcısıyım" dedi. Şimdi soruyorum: Sayın Savcı, niye konuşmuyorsun? Savcı dut yemiş bülbüle dönmüş vaziyette, konuşmuyor.

Sen bizim bildiğimizin dışında neleri verdin Sayın Diktatör
Ve bu kişi döndü şunu söyledi: "Siz ne istediniz de biz vermedik." Evet, bu ülkenin aydınlarını istediler onu verdiniz, savcılarını istediler onu verdiniz, hâkimlerini istediler onu verdiniz, subaylarını istediler onu verdiniz. Şimdi ben sana soruyorum: Sen bizim bildiğimizin dışında sen neleri verdin Sayın Savcı, neleri verdin sayın diktatör bozuntusu sen neleri verdin? Harp Akademilerinde konuşuyor, bakın ne diyor: "Bu operasyonlarla" yani Ergenekon'u ve Balyoz'u kastediyor "Şahsım başta olmak üzere –sevsinler senin şahsını- tüm ülke yanlış yönlendirildi." Biz öyle bir yönlendirmeye girmedik, sen yanlış yönlendirdin mi? Hayır. Sen savcısın zaten. "Yanlış yönlendirildi, aldatıldı" diyor. "Kurumlarımızın içinde örgütlenmiş güçlü medya desteğiyle teçhiz edilmiş bir yapının Türkiye'yi ele geçirmek için yürüttüğü bir kumpasa, bir darbe teşebbüsüne hep birlikte maruz kaldık" diyor yani bana da darbe yaptılar diyor. Ya, sen demedin mi "Ben siz ne istediniz de ben size vermedim?" Söyledin! "Bizi kandırdılar" diyor. Devletin içinde örgütlenmiş! İyi de onların tayinini kim çıkardı? Kim onları o görev getirdi? Kendin acaba bunun bir muhasebesini yaptın mı? Asla yapmadı. Bu ülkenin masum insanları yıllarca hapishanelerde kaldı. Bunların dini imanı da yok, emin olun; bunların ahlakı da yok. Bunların insanlığı da yok. Masum bir insanı, hiçbir günahı olmayan bir insanı yıllarca hapiste tutacaksınız çıkıp özür dileyeceğinize "Efendim, bizi kandırdılar, bizi aldattılar" diyorsun. Demiştim daha önce de siz çocuk musunuz ya, siz devleti yönetiyorsunuz. Bunların yatacak yeri yok, emin olun bunların yatacak yeri yok.

Değerli arkadaşlarım, Anayasa konusu yine tartışma konusu. Dün Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı bir toplantıda açıklama yapmış, diyor ki "Ben eskiden başkanlık sisteminde yarı başkanlık sistemini düşünüyordum ama baktım ki bir direksiyonda iki şoför olmaz. O nedenle ben tam demokrasiyi ve dolayısıyla da tam başkanlık sistemini savunuyorum" diyor. Şimdi, iki şoförlü örnek güzel bir örnek; birisi yasal olarak şoför, diğeri de korsan şoför. Peki, bu kimi savunuyor? Korsan şoförü savunuyor. "Korsana teslim edelim" diyor. Ya, sen Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanısın, ülkenin ne hâle geldiğini görmen lazım. "Parlamentoyu bekleme odasına aldık" dediği andan itibaren senin çıkıp şunu söylemen gerekiyordu. "Bu Parlamentodaki milletvekillerini halk seçmiştir, Parlamentoyu bekleme odasına almaya hiçbir makamın, merciinin gücü ve yetkisi yoktur." demen lazımdı. Bunu dedi mi? Bunu diyemedi çünkü Meclis Başkanlığına oturması da onun sayesinde. Eğer diyet ödeyerek oraya geliyorsan bağımsız kişiliğini satmış olursun. Sen Parlamentonun hakkını ve hukukunu savunacaksın. Kim çıkabilir ve şunu söyleyebilir: "Parlamento artık bekleme odasındadır" diye.

CHP Parlamentoda olduğu sürece başkanlık sistemi Türkiye'ye asla gelemez
Ve yine diyor ki "Demokrasilerde devlet ceberrut olmaz" diyor. Doğru. Ben sormak istiyorum Meclis Başkanına: Bu Ergenekon kumpasını yapan kimdi? "Ceberrut" dediğiniz, masum insanları yıllarca hapishanelerde kalmadı mı? Bunu yapan kimdi? Gazetecileri hapse attıran kimdi? Herhâlde dışarıdan birisi gelip bizim gazetecileri hapse attırmadı. Medya özgürlüğünü yok eden kimdi? Buna ceberut devlet demeyeceğiz de ne diyeceğiz, özgürlükçü devlet mi diyeceğiz? Yargıyı bir sopa olarak kullanan bunlar değil mi? Bunları unutmuş beyefendi. Başkanlık sistemini nasıl getireceğiz onun telaşı içinde. Acaba getirebilir miyiz? Sayın Başkan, sakın unutma, Cumhuriyet Halk Partisi Parlamentoda olduğu sürece bu sistem Türkiye’ye asla gelemez.

Laikliğin ne olduğunu da bilmiyorlar
Efendim, bir şey daha söylemiş, özrü kabahatinden büyük bir şey daha söylemiş "Yeni anayasada laiklik tarifi bir kere olmamalıdır" diyor. Emin olun, bunlar laikliğin ne olduğunu da bilmiyorlar. Laiklik, bütün inançların güvencesidir. Laiklik, din ve vicdan özgürlüğü demektir; din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi demektir laiklik. Kim neye inanırsa-başımın üstüne- devlette laiklik devletin dini istismar etmemesi demektir. Devlet iki konuda kör olmak zorundadır; bir etnik kimlik, iki inanç. Devlet vatandaşına hizmet verirken kişinin kimliğini sorgulayamaz. "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıysa başımın üstüne" der, her türlü hizmeti verir. Devlet budur, laik devlet budur. Devlet, "Sen şu inançtansın sana hizmet vereceğim, sen şu inançtan değilsin sana hizmet vermeyeceğim" diyemez. Hangi inançtan olursa olsun devlet bütün vatandaşlarına eşit davranmak zorundadır, laiklik budur. Laiklik, toplumsal barışımızın en temel güvencesidir. Hiç kimse inancından ötürü ötekileştirilmiyor, herkese eşit davranılıyor; kavga yok, barış var, huzur içinde yaşıyoruz. Ayrıştırmaya çalışıyorlar, iç kavgaya yöneldiler.

Laiklik, dinin siyasete alet edilmemesidir
Ben, Sayın Meclis Başkanına sormak isterim: Ortadoğu'da kan gövdeyi götürüyor, hâlâ mı ders almadın sen? Laiklik, aynı zamanda dinin siyasete alet edilmemesidir. Din kutsal bir şeydir. Bizim manevi dünyamızın en güzel zenginliğidir. Oraya siyaset kurumu müdahale edemez, benim inancıma müdahale edemez, hiçbir vatandaşımın inancına müdahale edemez. Benim manevi dünyama neden birileri gelip müdahale edecek. Laiklik, o müdahaleye imkân vermeyen bir modeldir. Laiklik aynı zaman tasavvuf dünyamızın da güvencesidir. Derin bir tasavvuf kültürü vardır bu topraklarda, onun da güvencesi laikliktir. Laiklik, eşitliğin de güvencesidir. "Her yurttaş eşittir, hiçbir kişiye, kuruma, aileye, sınıfa imtiyaz tanınamaz" der Anayasamız, laiklik bunun da güvencesidir. Laiklik, insan olmaktır işin özeti, insana saygı duymaktır laiklik. Size, eski Diyanet İşleri Başkanımız Ali Bardakoğlu'nun 21 Eylül 2008'de yaptığı bir açıklamadan kısaca söz edeyim. "Laiklik, toplumun ortak paydalarından biridir. Diyanet İşleri Başkanlığı laiklikle sorunu olmayan kurumların başında gelir. Laikliği din özgürlüğünün temeli olarak görmekteyiz. Devletin dinlere eşit mesafede durması olarak görmekteyiz. Bizim özgürlükten şikâyetimiz olmaz" diyor. 23 Haziranda yaptığı bir açıklama var. Yine, Sayın Bardakoğlu 23 Haziran 2008'de şu açıklamayı yapıyor: "Laiklik bir inanç değil, yönetim mutabakatıdır" diyor. "Aynı zamanda din özgürlüğüdür. Türkiye'nin dindarlığı Osmanlı'dan beri devam eden çok kalıcı bir tercihtir. Türkiye, dindarlıktan da laiklikten de demokrasiden de vazgeçecek değildir. Türkiye laikliği oturmuş, benimsenmiş bir laikliktir. Türkiye laikliği hem İslam dünyası için hem Batı için önemli kazanımlar verecek güçtedir ve böyle bir potansiyele sahiptir. Yeter ki laikliği din karşıtı ve din dışı bir ideoloji hâline getirmeyelim" diyor. Bu kadar önemli… Kendisine bir din bilgini olarak şükranlarımı sunuyorum toplumu böyle aydınlattığı için.

Anayasanın ilk 4 Maddesinin nesini değiştireceksiniz
Bütün bu açıklamaların özeti ne? Bu Anayasa. Biz ne diyorduk? Anayasanın ilk dört maddesi değiştirilemez, biz buna karşıyız diyorduk. Şimdi, Anayasanın ilk dört maddesini okuyorum, bütün vatandaşlarımız da dinlesin.
Devletin şekli "Türkiye Devleti bir cumhuriyettir." Bunun nesini değiştireceksiniz? Cumhuriyetimizle gurur duyuyoruz, onur duyuyoruz cumhuriyetimizle, devletimizle de onur, gurur duyuyoruz. Cumhuriyet ne demektir? Mustafa Kemal'in söylemiyle, Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesi demektir. Fakir fukaranın dostu demektir cumhuriyet.
Madde iki, Cumhuriyetin nitelikleri: "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir." Laiklikten rahatsız… Diyorlar ya, "ilk dört maddeyi de değiştireceğiz" Nereden sıkıntıları olduğu biraz daha net anlaşılıyor.
Madde 3, Devletin Bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti. "Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçedir." Neyini değiştireceğiz? Ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütünüz, bitti. "Bayrağı, şekli kanunda belirtilen beyaz ay yıldızlı al bayraktır." Al yıldızlı bayrağımızla gurur duyuyoruz. Milli marşı İstiklal Marşıdır. İstiklal Marşımızla da gurur duyuyoruz, her İstiklal Marşı okunduğunda ayağa kalkıyoruz, saygı duruşunda bulunuyoruz. Başkenti Ankara'dır. Ne sıkıntımız var? Anadolu'nun ortasında ne sıkıntımız var?
Dördüncü madde, "ilk üç maddeyi değiştirmeyeceğiz de dördü belki kaldırabiliriz" diyorlardı. Dördüncü madde ne? İlk üç madde hakkında değiştirme önergesi dahi verilemez” diyor yani bu kurucu iradedir diyor.
Meclis Başkanına söylemek isterim: Ya bu devlete, cumhuriyete, hukukun üstünlüğüne, kadın erkek eşitliğine, yargının bağımsızlığına, medyanın özgürlüğüne, laik, demokratik, sosyal hukuk devletine inan ya da o koltuğu terk et.
Hepinize teşekkür ederim.

Anahtar Kelimeler
    Salı, 26 Nisan 2016 17:22

Bağlantılı Konular