"Üç Bakan'a açık çağrıda bulunuyoruz, derhal istifa edin!"

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Doç. Dr. Selin Sayek Böke, "Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı'nın, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu'nun ve İçişleri Efkan Ala'nın bakanlık görevlerini sürdürmeleri Türkiye için artık taşınabilir bir gerçek değil. Bu üç bakan derhal istifa etmelidir. Can güvenliğimiz için, çocuklarımızın güvenliği için ve çocuklarımızın geleceği için bir kez daha buradan açık bir çağrıda bulunuyoruz: Derhal istifa edin, o koltuklar ciddi görev yapmak isteyen insanların koltuklarıdır." dedi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Böke'nin, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun başkanlığında toplanan Merkez Yönetim Kurulu'nun gündemine ilişkin parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısındaki konuşması şöyle:

İçişleri Bakanı çaresiz ve görevini yapamaz durumda
Değerli basın mensupları, sevgili vatandaşlarımız, her Çarşamba olduğu gibi bugün de sizlerle Cumhuriyet Halk Partisi MYK'sının yaptığı değerlendirmeleri paylaşmak, Türkiye’nin yaşadığı sorunlara dair tespitleri ve en önemlisi çözüm önerilerimizi ortaya koymak için bir aradayız. Her şeyden önce hepiniz hoşgeldiniz.
Bildiğiniz gibi haftalardır 3 bakana dair, 3 bakanın sorumsuzluklarına dair ciddi uyarılarda bulunduk ve açık çağrılarda bulunduk. Ancak bu uyarılarımız ve çağrılarımız hükümet tarafından, bu bakanlar tarafından ve Başbakan tarafından sessizlikle karşılandı. Bu bakanlardan birisi İçişleri Bakanı Efkan Ala… Yalnızca Ankara’da son 5 ay içerisinde üç canlı bomba, İstanbul'da iki canlı bombanın patlaması sonucunda 185'in üzerinde canımızı kaybettik. Bütün bu acılara rağmen Efkan Ala siyasi sorumluluğu almadığı gibi, bizleri ne kadar iyi iş yaptığına ikna etmekle meşgul etti kendini. Bu canlı bombaların engellenemeyeceğini anlattı.
Anlıyoruz ki, vatandaşları korumak yerine bu enerji, Sayın Cumhurbaşkanı'nın deyimiyle "Rıza Bey'i" korumak için kullanılmış. Anlıyoruz ki, son güne kadar Rıza Sarraf ve ailesi devletin imkanlarıyla korunmuşlar. Vatandaşının can güvenliğini sağlamak için önleyici tedbirler almak yerine, vatandaşlarının anayasal haklarını sınırlamayı kendine görev edinmiş bir İçişleri Bakanı var. Öyle ki, daha yeni İstanbul'da her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşü 30 gün boyunca valilik kararıyla yasaklandı. İçişleri Bakanı işte bu derece çaresiz ve bu derece görevini yapamaz durumda. Osmanlının çöküş döneminin Maarif Nazırı'nın yani Milli Eğitim Bakanı'nın şu sözlerini hepimiz hatırlarız, "Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel yönetirdim" der. Şimdi de anlaşılıyor ki, AKP'nin çöküş döneminin İçişleri Bakanı, "Şu insanlar olmasaydı güvenliği ne güzel sağlardım" diyor.

Ramazanoğlu, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı koltuğunu dolduramıyor
AKP'nin çöküş döneminin bir diğer bakanı, yine aynı şekilde sorumsuzlukla devam eden bir diğer bakanı da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu. Kendisinin bakanlık görevinin tanımını okumak istiyorum sizlere. "Çocukların her türlü ihmal ve istismardan korunarak sağlıklı gelişimini temin etmek üzere ulusal politika ve stratejilerin belirlenmesini koordine etmek, çocuklara yönelik sosyal hizmet ve yardım faaliyetlerini yürütmek." Yani bu bakanın görevi, çocuklarımızın her türlü ihmal ve istismardan korunmasını sağlamak. Bütün Türkiye'de, hepimizde infial yaratmış olan, kalbimizde derin yaralar açmış olan ve her gün yeni dosyalar eklenerek büyüyen bir çocuk istismarı faciasıyla karşı karşıyayız. Bu faciaya karşılık bakanın ilk ve tek tepkisi ne oldu? Çocukları korumak yerine bu faciaların ortaya çıktığı vakıfları korumayı tercih etti. "Bir kere olması vakfı karalamak için gerekçe olamaz" diyen bakana iki haftadır şunu söyledik, "Bir kere istifadan bir şey olmaz." Yine söylüyoruz, bir kere istifadan bir şey olmaz.
Ancak kendisi büyük bir pişkinlikle, aymazlıkla, sanki hiçbir şey olmamış gibi koltuğunda oturmaya devam ediyor. Bu şahıs o koltukta oturduğu müddetçe çocuklarımız güvende değiller. Bu açık tabloya rağmen bu sorumluluğun yerine getirilmesini sağlamayan herkes de bu sorumluluğun bir parçası haline geliyor. Bir kez daha ifade ediyoruz Türkiye Cumhuriyeti'nin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı koltuğunu Sema Ramazanoğlu dolduramıyor.

Avcı, görevini vakıflara devretmiş
AKP'nin çöküş döneminin bir diğer sorumsuz bakanı da Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı. Anayasa'da Türkiye "Bir sosyal devlet" olarak tanımlanmıştır. Sosyal devletin tanımı içerisinde bütün çocuklarımıza kaliteli, bilimsel, ücretsiz ve güvenilir eğitim sağlanması vardır. Ancak görünen o ki, AKP’nin Milli Eğitim Bakanı bu temel anayasal görevini yerine getirmek yerine bu görevi vakıflara devretmiş. Sosyal devletin koruması altında olması gereken yoksul ailelerin çocukları devletin sağlaması gereken imkanlardan yoksun bırakılıyor ve vakıfların eline teslim ediliyor. Milli Eğitim Bakanı görevini yapmadığı için bu tablo ortaya çıkıyor. Ve biz en son aldığımız bilgilere göre çok acı bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz. Şu anda çocukların teslim edilmiş olduğu bu evlerin sayısı 10 binin üzerinde. Türkiye'nin çocuklarını vakıflara mahkum etmeyecek kaynağı yok mu? Yoksa kaynak var da AKP bu vakıfları kendi arka bahçesi gibi kullanmayı mı tercih ediyor?
Türkiye'nin yaşadığı bütün bu trajediler bu üç bakanın, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı'nın, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu'nun ve İçişleri Efkan Ala'nın bakanlık sorumluluklarını yerine getiremediklerini açıkça ortaya koyuyor.
Dolayısıyla bu bakanların bakanlık görevlerini sürdürmeleri Türkiye için artık taşınabilir bir gerçek değil. Bu üç bakan derhal istifa etmelidir. Can güvenliğimiz için, çocuklarımızın güvenliği için ve çocuklarımızın geleceği için. Bir kez daha buradan açık bir çağrıda bulunuyoruz. Derhal istifa edin o koltuklar ciddi görev yapmak isteyen insanların koltuklarıdır.

Biz de buradan Başbakan'a bir selam gönderelim
Değerli basın mensupları, Türkiye'nin bir diğer meselesi de toplumsal barışın sağlanması. Bu sorunu hafife alanlar bize "Selamlaşın sorun çözülür" diyorlar. Biz de buradan Başbakan'a bir selam gönderelim. Ancak bu sorun Başbakan'ın hafife aldığı gibi bir selamla çözülemeyecek kadar derin, önemli ve ciddi bir sorundur. Bu sorunu çözmek için bu ciddiyetle bütüncül bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Bu sorunu çözmek için meclisin devreye girmesine ve demokrasiyi çalıştırmaya ihtiyaç vardır. Bu sorunu çözmek için güvenlik politikaları ve insan hakları dengesini gözeten sorumlu bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Bu sorunun derinleşmesine neden olmuş olan AKP ve HDP aynı yaklaşımı ve sorumsuz tavrı sürdürüyorlar. Üstelik de bu sorumsuzluğun bedelini bizler toplum olarak kanla, gözyaşıyla ve ölümle ödüyoruz. AKP sorunun toplumsal ve siyasi boyutunu yok sayıyor ve doğrudan salt güvenlikçi politikalara sarılıyor. HDP ise meşru demokratik siyaset zeminini çalıştırmak yerine çökmüş olan Dolmabahçe masasını, AKP – PKK masasını hala çare olarak görüyor.

Bir kez daha ifade ediyoruz. Biz vatandaşımızı ne AKP'nin insafsızlığına ne de terör örgütünün zulmüne teslim etmeyeceğiz. Toplumsal barışımızı mutlaka sağlayacağız. Demokrasiyle, katılımcılıkla, şeffaflıkla meclis zemininde ve meşru mekanizmaları çalıştırarak Kürt sorununu çözeceğiz. Hep söyledik bir kez daha söylüyoruz. Üçüncü bir yol mümkün. Cumhuriyet Halk Partisi olarak işte bu üçüncü yol önerimizi mecliste toplumsal mutabakat komisyonu kurulmasıyla başlayacağını ifade ettik. Bu önerimizi geçtiğimiz hafta meclise getirdik. AKP'nin oylarıyla reddedildi. Ancak bu konudaki ısrarımız sebebiyle dün bir kez daha mecliste bir toplumsal mutabakat komisyonu kurulması yönündeki önerimizi meclise sunduk. Ancak bir kez daha bu teklifimiz AKP tarafından reddedildi. Biz bu sorunun çözümünün meclis zemininde olması konusunda ısrarcıyız. AKP bu komisyona hayır diyerek barışı, demokrasiyi ve terörün kalıcı olarak sona ermesini reddetmektedir. Biz ise Türkiye'de barışın, demokrasinin ve terörün son bulduğu günlerin inşası için siyasi sorumluluk almaya ısrarla devam ediyor olacağız. Türkiye'nin bir üçüncü yolla toplumsal barışının sağlanması için bizler üzerimize düşen görevi yapmaya devam edeceğiz.

AKP'nin Sur'la ilgili rehabilitasyon programının takipçisiyiz
Selam vererek terör sorununu çözmek ciddiyetsizliğine eşdeğer bir ciddiyetsizlik de "Sur'u Toledo yapacağını" iddia eden bir rehabilitasyon programı sunan ciddiyetsizlikle eşdeğer. AKP hükümeti Sur bölgesiyle ilgili bir acele kamulaştırma kararı aldı. Hükümetin aldığı bu acele kamulaştırma kararı Diyarbakır'ın Sur ilçesinde 16 mahalleyi, Yenişehir ilçesinde de 2 mahalleyi ilgilendiriyor ve toplam 368 adada 6 bin 300 parselin kamulaştırılmasına yol açıyor. Bu 125 bin nüfusa sahip Sur'un %60'ının kamulaştırılması anlamına geliyor. Bu kamulaştırma süreciyle ilgili vatandaşlarımız da, bizler de kaygılıyız. Bu bölgedeki evlerin birçoğunda tapu sorunu var. Mülkiyet tescili henüz yapılmış değil. Hak sahipleri belli değil. Bu düzenleme, bu acele kamulaştırma ranta, istismara ve zaten birçok temel hak ihlaline uğramış bölge halkına bir kez daha mağduriyet yaratmaya kapı açabilecek bir düzenleme.
Bu nedenle;
1- Mülkiyet tescili ve kıymet takdirinin derhal yapılması,
2- Eğer kamulaştırmada ısrar edilecekse sözkonusu parsellerin bedellerinin taksitlendirmeye gidilmeden vatandaşlarımıza hemen ödenmesi,
3- Sur'un çatışma sürecinde zaten zarar görmüş olan tarihi dokusuna ve UNESCO kültürel mirasına daha fazla zarar verilmesinden kaçınılmasına özen gösterilmesine,
4- Bu sürecin bölge halkının ve sivil toplum örgütlerinin rızaları alınarak, hassasiyetleri gözetilerek yürütülmesi gerekliliğini bir kez daha buradan vurguluyoruz.
Gerçek demokrasilerde bu iş böyle yapılır.
Biz bu konunun yakından takipçisi olacağız. AKP’nin klasik rant yaklaşımı ile bu işi bir talana çevirmesine ve vatandaşlarımızın daha fazla hak kaybına uğramamasına izin vermemek konusunda kararlıyız.

Yargının üzerinden elinizi çekin
Değerli vatandaşlarımız, hak ihlalleri Türkiye'nin tüm coğrafyasına yayılmış durumda. İfade özgürlüğü doğrudan iktidarın tehdidi altında. Basın özgürlüğü ancak otoriter rejimlerde görülecek yaklaşımlarla yok edilmiş durumda. Tek özgürlük, TRT belgesellerinde ve diyanetin yayınlarında ölümü ve şiddeti övme özgürlüğü. Ölüm ve şiddeti övmek serbest, gerçekleri yazmak ve yaşamı savunmak yasak.
Geçen hafta Sevgili Can Dündar ve Erdem Gül'ün duruşmasında artık Türkiye’de norm haline gelmiş olan hukuksuzluklar bir kez daha yaşandı. Bütün kamuoyunun yakından takip ettiği, doğrudan hepimizin özgürlüğüyle ilgili olan bu duruşma hiçbir hukuki gerekçe olmadan basına ve kamuoyuna kapatıldı. Zaten açıklamaları ile kendisi bu davanın hakimi ve savcısı olmuş olan Cumhurbaşkanı şimdi de aynı davanın müdahili oldu. Bir kez daha buradan iktidara sesleniyoruz. Yargının üzerinden elinizi çekin.
Geçen haftaki duruşmada sergilenmiş olan hukuk mücadelesinin bu haftaki duruşmada hakimler tarafından sergilenmesini, adalet saraylarında kaçak sarayların değil, hukukun sözünün geçmesini bekliyoruz. Ve geçen hafta olduğu gibi bu hafta da Sevgili Can Dündar'ın ve Erdem Gül'ün, ama en önemlisi Türkiye'nin basın özgürlüğünün yanında kuvvetle durmaya devam edeceğiz. Gerçeklerin yazılabildiği bir basın Türkiye demokrasisinin ve refahımızın olmazsa olmazıdır.
Bu vesileyle bu hafta basında yer almış olan yanlış bir bilgiyi de hızlıca düzeltmek istiyorum. Bu hafta AKP'ye katılan Niğde'nin Orhanlı ve Yeşilgölcük belediye başkanları Cumhuriyet Halk Partisinden istifa etmemiş, ihraç edilmişlerdir.

Hapsedilen akademisyenlerin sesi ve nefesi olmaya gayret göstereceğiz
Adalet saraylarının hukuktan uzaklaştığı bir başka örnek de bildiğiniz gibi üç akademisyenin ifade özgürlüğünü kullanmış oldukları için uygulanan zulüm de yaşanıyor. Cumhuriyet Halk Partisi olarak otoriter dikta rejimi karşısında bu üç akademisyenin hukukunu kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz. Hali hazırda Cumhuriyet Halk Partisi örgütleri, cezaevlerinin önündeki çadırlarda tutulan özgürlük nöbetlerinin ortağıdır. Bu nöbetlerde bundan sonra biz akademisyen milletvekillerimizin öncülüğünde bulunmaya, hapishanelere gönderilmiş olan akademisyen meslektaşlarımızın sesi, nefesi, gözü, kulağı olmaya devam edeceğiz.
Kaçak sarayın baskısı karşısında hepimizin ifade özgürlüğünü korumak için Cumhuriyet Halk Partisi olarak orada olmaya devam edeceğiz. Hapsedilen akademisyen arkadaşlarımızın sesi ve nefesi olmaya gayret göstereceğiz. Üç değerli akademisyen özgürlüğüne kavuşana kadar da bu mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.

Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye'de tek adam rejimi karşısındaki son kale… Her türlü baskı karşısında özgürlük, demokrasi, toplumsal barış mücadelemize kararlılıkla devam ediyoruz ve aynı kararlılıkla devam edeceğiz. CHP'nin bu tutumu elbette dikta rejimini rahatsız ediyor. Bizi yıldırmak için her türlü sistematik saldırıyı yapıyorlar. Bu hafta da Manisa'dan verilmiş olan çağrıya kulak vermiş olanlar, Düzce İl Başkanımıza sokak ortasında bir siyasi saldırı düzenlediler. Olay açık bir siyasi saldırı olmasına rağmen AKP hükümetinden bugüne kadar olaya dair herhangi bir açıklama yapılmadı. Aynı şekilde üniversitelerdeki CHP'li gençlere de yönelen provokasyonlarda artış var.
Burada hepinizin huzurunda bir kez daha altını çizmek ve uyarmak istiyoruz. Hiç kimse bugün için elinde tuttuğu iktidar gücüne veya bugün arkalarında olan sahiplerine güvenerek CHP'nin sağduyusunu bir zayıflık olarak görmeye ve CHP örgütlerine saldırmaya cüret etmemelidir. Türkiye'de sokakları, akılları ve toplumu şiddete asla teslim etmeyeceğiz. Biz her zaman yaptığımız gibi el ele hep birlikte Türkiye'ye demokrasiyi, özgürlükleri ve huzuru getirmek için mücadele etmeye devam edeceğiz. Gençlerimizle, kadınlarla, kalabalıklarla el ele demokratik haklarımızı kullanarak, düşünce özgürlüğünü zenginleştirerek ve hiçbir provokasyona gelmeden bu mücadeleyi sürdüreceğiz.

AKP siyasetinin ekonomik faturası her gün büyüyor
Değerli basın mensupları, özgürlüğün, demokrasinin ve hukuk devletinin olmadığı yerde güven, güvenin olmadığı yerde de ekonomik istikrar ve refah olmaz. AKP siyasetinin Türkiye'ye ekonomik faturası her gün büyüyor. Sorumsuz ve öngörüsüz dış politikanın ekonomik sonuçlarından birisini bu hafta açıklanan turizm rakamlarında bir kez daha çok çarpıcı bir şekilde gördük. Henüz turizm mevsimi başlamamış olmasına rağmen geçen yıla göre turist sayısında %10'luk bir düşüş var. Rusya'dan gelen ziyaretçi sayısı ise %50'nin üzerinde azalmış. Hükümet bu tablo karşısında her zaman uyguladığı gibi bir yamalı bohça ekonomik politika yaklaşımı sergiledi. Göz boyayan bir takım geçici tedbirler önerdi. Oysa turizmcilerle konuştuğumuzda çok açık bir tablo ortaya koyuyorlar. Türkiye'ye duyulan güven zedelenmeye devam ettiği sürece imajı bozuluyor ve bu bozulan güven ve imaj sonucunda turistler Türkiye'ye gelmekten vazgeçiyorlar. Yani her şeyden önce güven gerekiyor. AKP'nin bu dış politika sorumsuzluğunun bedelini; yıllık 32 milyar dolarlık turizm sektörü, turizm sektöründen geçimini sağlayan ve işsiz kalacağı tahmin edilen 500 bin çalışan, gelen turistin yediği sebze ve meyveyi üreten çiftçi, çiftçinin ürettiği bu sebze ve meyveyi pazara ulaştıran nakliyeci, o nakliyecinin o domatesi taşıması için sandıkları yapan emekçi, hep birlikte büyük bir zincirin parçası olarak ödüyorlar. Turizm toplamda en az 50 farklı sektöre dokunan ve kendisi yandığında bütün ekonomiyi yakan bir sektör. AKP'nin ekonomi yönetimi, AKP siyasetinin ortaya çıkarttığı bu güven açığını kapatmak için faizi düşürmekten başka bir yöntem düşünemeyecek kadar da vizyonsuz. Oysa güven açığının faiz politikasıyla kapatılamayacağını Mehmet Şimşek kendisi itiraf ediyor. Yatırımların faizin yüksek olduğu gelişmekte olan ülkeler yerine faizlerin negatif olduğu gelişmiş ülkelere gidiyor olmasına nasıl oluyorsa şaşırıyor. Meselenin faiz olmadığı, meselenin güven olduğunu bu sözleriyle Mehmet Şimşek'te itiraf etmiş oluyor. Bunu biz ekonomistler zaten çok iyi biliriz. Biz biliriz ki, yabancı yatırımcılar faize değil, yatırımlarının güvende olduklarını bildikleri yere giderler. Biz biliriz ki, faizin yüksek veya düşük olması değil, yatırımlarınızın ve girişimci olarak sizin haklarınızın korunduğu yere giderler.
Sayın Şimşek'in görevi de Türkiye'yi güven duyulacak bir ekonomi haline getirecek bu reformları yapmaktır. Bu konuda şaşırmak ve reformların yapılması gerekliliğini sürekli kendisine hatırlatmak görevi değildir. Türkiye'nin yeniden yatırım ve üretim rotasına girmesinin tek yolu AKP'den kurtulmasıdır. Özgürlükleri, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü kendisine prensip edinmiş bir iktidarın ülkeye yeniden güven sağlaması gerekmektedir. Türkiye'nin bugün en temel sorunu AKP iktidarıdır. Tek çözüm ise güveni yeniden sağlayacak, özgürlüklere, demokrasiye, hukuk devletine inanan ve bunları Türkiye gerçeği yapak için her yerde ve her zeminde mücadele veren Cumhuriyet Halk Partisi iktidarının kurulmasıdır.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Soru: İktidar partisinin bir anayasa çalışması var ve kısa bir süre içerisinde tamamlamayı planlıyor. Önce meclise, sonra da referanduma götürme gibi bir planı var. Bu noktada Cumhuriyet Halk Partisi’nin değerlendirmesi ne olacak?
Selin Sayek Böke: Cumhuriyet Halk Partisi hep çok açık yüreklilikle şunu söyledi, "Türkiye'nin bir anayasa sorunu yoktur." Biraz önce konuştuğumuz ekonomi sorunu vardır, refah sorunu vardır, hukuk devleti sorunu vardır, özgürlükler sorunu vardır. Bir demokrasi sorunu vardır ve bu sorunların çözümü anayasa değişikliğinden geçmez. Bu sorunların çözümü hukuki düzenlemelerden reform yapma iradesi gösterecek bir iktidardan geçer. Türkiye'nin gerçek meselelerini unutturmaya çalışan gayret hep anayasayı tek sorunmuş gibi ortaya koymaktadır. Bunun önemle altının çizilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Bu sebeple de hatırlarsanız Türkiye'de bir anayasa değişikliği yapılacaksa bile esas meseleleri eş zamanlı yapan, Türkiye'yi darbe hukukundan arındıracak demokrasi paketlerinin de hızla meclise getirilmesi konusunda ısrarcıydık, ısrarcıyız ve olmaya devam edeceğiz.

Soru: Efendim konuşmanızda değindiniz ama yeniden sormak isterim. Başbakan’ın sokağa çıkın çağrısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Selin Sayek Böke: Sokakları güvenilir kılma sorumluluğu taşıyan İçişleri Bakanı'nı göreve davet ediyor olmamız bunun ilk adımıdır. Bir kez daha buradan aynı çağrıyı yapalım.
Saygılar.

Anahtar Kelimeler
    Çarşamba, 30 Mart 2016 16:22

Bağlantılı Konular